Hayretin mâni'-i fikret olduğu beyânında hikâyedir
33. bölüm / 70 · 819 kelime · ~5 dk okuma
1371. O kır sakallı bir adam, acele bir iyi perükârın önüne geldi.
"Âyîne-dâr" perükâr ve hacamatçı ma'nâlarınadır. Ya'nî saçına ve sakalına ak düşmüş olan bir adam ale'l-acele bir makbûl ve mâhir perükârın önüne geldi.
1372. Dedi: "Ey delikanlı sakalımdan beyazlığı ayırt et; zîrâ yeni gelin ihtiyar ettim."
Ya'nî, "Yeni evlendim, bir genç kadın aldım; sakalımdaki ak kılları ayıkla da, ona karşı genç görüneyim."
1373. Onun sakalını kesti ve hepsini onun önüne koydu; ve dedi: "Sen seç, bana bir iş vâki' oldu."
Perükâr o adamın sakalını tıraş edip, hepsini önüne koyuverdi ve dedi ki: "Benim bir işim zuhûr etti, senin sakalının beyazlarını birer birer ayık- lamağa vaktim yoktur; işte sakalını önüne koydum; karasından beyazını sen seç!"
1374. Bu sual ve o cevabdır; onu ayırd et. Zîrâ ki bunların başı dîn derdini tutmaz.
Ey tâlib-i ma'rifet olan sâlik, bahis ve cidâle ve münâzaraya âşık olan kimsenin "kazâ" hakkındaki suâlini söyledim ve cevabını verdim. Eğer ben ilm-i kelâm ehlinin usûlüne tebean bu bahsi daha ziyâde açacak olursam sualler ve cevablar teselsül eder ve dedikodular çoğalır. Ben perükârın yaptığı gibi kazâyı ve “makzî"yi hey'et-i mecmûasıyla beraber ortaya koydum; suâl de meydanda ve cevâb da meydandadır; karasını beyazını sen ayırd et! Zîrâ bu bahis ve münâzara erbâbının dimâğında, dîn derdi yoktur; ancak kendi enâniyetlerini tatmîn eden ma'lûmât-füruşluk hevesi vardır.
1375. O kimse Zeyd'e bir tokat vurdu; o cenk için hücum etti.
"Keyd" cenk ve nizâ' etmek ve firîb ve hîle ve mekr ve hâiz olmak ve bir yıldızın adıdır. Burada cenk ve nizâ' ma'nâsınadır.
Bu beyt-i şerîfde bahis ve münâzara için diğer bir misâl beyân buyrulur. Ya'nî "Meselâ birisi Zeyd'e bir tokat vurdu; ve Zeyd dahi kavga ve mukābele maksadıyla ona hücûm etti."
1376. Tokadı vuran dedi: “Sana suâl edeyim, imdi bana cevab söyle ve ondan sonra bana vur!"
Tokatı vuran kimse, Zeyd'in hücumunu görünce dedi ki: "Dur, sana bir suâl sorayım, bana o suâlin cevabını ver; ondan sonra bana tokadı iâde et!"
1377. "Senin kafana vurdum, tırak geldi; burada vifakda bir sualim var."
"Tırak" tokat darbesinden çıkan ses; "vifâk" muvâfakat demektir. Ya'nî "Ey Zeyd, ben senin kafana vurdum, tırak diye bu darbeden bir ses çıktı. Bu tokat mukābilinde senin de bana tokat vurmana muvâfakat etmem için, bu çıkan sadâda bir suâlim vardır."
1378. "Bu tırak benim elimden mi olmuştur; yahut ey büyüklerin fahri, senin kafa-gâhından mı?"
"Bu vurduğum tokattan çıkan tırak sesi, benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafâna tokatın geldiği mahalden mi çıktı. Söyle bakalım ey büyüklerin medâr-ı iftihârı olan kimse!" Bu misâlin inceliği budur ki, tokatın sesi çıkmak için evvelen tokatı vuranın eli ve sâniyen tokatı yiyen kafa lâzımdır. Bunun gibi sadâ-yı küfür âlem-i kevnde zâhir olmak için evvelen dest-i kazâ, sâniyen kazâ-yı makzî olan vücûd-ı abd lâzımdır.
1379. Dedi: "Ağrıdan bana bir ferâgat yoktur ki, bu fikirde ve tefekkürde durayım."
"Îstâden" ayak üzere durmak masdarından; "bîstem" muzâri'dir "be-îstem'in" muhaffefidir. "Fikir" külfetsiz düşünmek ve "tefekkür" külfetle ve ta'mîk ederek düşünmek demektir. Ya'nî "Tokatı yiyen Zeyd dedi ki: "Ben tokatın acısından ferâgat-ı hatır içinde değilim ki, bu tokatın sesinin nereden çıktığını külfetsiz ve külfetli bir halde düşünebileyim; ve bu nokta üzerinde tevakkuf edeyim."
1380. "Sen ki dertsizsin, bunu sen düşün, âgâh ol; dert sahibi için bu fikir yoktur." [1385]
"Ey enâniyyetini tatmîn için bahis ve münâzaraya heveskâr olan ilm-i kelâm âlimi; sende dert ve aşk-ı ilâhî yoktur. Bu suâller ve cevabları sen düşün, kendine gel; aşk-ı ilâhî derdiyle yanıp tutuşanlar için bu gibi düşünceler yoktur." Bu gibi dertliler için gayr ve gayriyyet mülâhazası olamaz. Mescidde ve kilisede ma'bûd-ı vâhidden başkasını görmezler ve islâm ve küfür içinde bir zâtın gayrisini cilveger görmezler de derler ki: Beyit: Küfür ve islâm “vahdehû lâ şerîke leh" deyici oldukları halde, onun yolunda koşucudur.
Ve cenâb-ı Pîr efendimizin âtîdeki gazel-i şerîfleri, bu gibi erbâb-ı kıyl ü kāle karşı bir darbe-i şedîddir: Gazel:
Ben bâdesiz ve kadehsiz câm-ı aşkın sarhoşuyum. Ma'şûkuma dedim ki, benden ne istersin? Dedi ki, harâret ve münâcât. Ey havâî olan nahvî nice bir "Câe Zeydün" ile uğraşacaksın? Ve ey mukri'-i Kisâî, ya'nî ey kurrâ hâfiızı, ne vakte kadar kelimât-ı kurrâiyyenin imâleleri gamı ile meşgûl olursun? Ey dinsiz mantıkçı, ömrün boşuna geçti, fikrin dâimâ kavl-i şârih ile, ya'nî efrâdını câmi', ağyârını mâni' ta'rîfât ile ve hâtırın da makāle tarafı ile meşgüldür. Diğer kâfir olan hakîm dahi ki, onun i'tikādına la'net olsun. Sana hâdisâtdan bahs eder. Sen onu dehre havâle et ki, hakkından gelsin. Etıbbânın meşgûliyyeti dahi tıbbın kanunlarının dedikodusu içindedir. Câhil fakîhin bahsi de şirket ve kefâlet mes'eleleri içindedir. Zavallı müftü, "Orada zıman [ضمان] olmaz" diye elinde kalem tutmuştur. Bîçâre kadı efendi de "Bu bey' ikāle olmuş ve bozulmuştur" diye fikir içinde kalmıştır. Ben onu bunu bilmem, aşk-ı ilâhî kadehinin sarhoşuyum. Ey mutrib, bir nağme çal! Ey sâkî-i ma'nevî, sen de şarâb-ı ma'nevîyi ver! Eğer iyi nasîhat istersen Şems-i Tebrîzî hazretlerini dinle! Meyin sâkını kadehe koy, bir la'l rengindeki lübbü de meze yap!"
İmdi bu gazel-i şerîfin şerhi ve dekāyık-ı ma'nâsının beyânı uzundur. Yalnız mânâ-yı şerîfinin beyânı ile iktifâ olundu.