İçeriğe atla

Nûh (a.s.)ın oğlunu da'vet etmesi ve oğlunun, "Ben dağ başına giderim ve çâre ederim ve senin minnetini çekmem" diye imtina' etmesi

32. bölüm / 70 · 5448 kelime · ~28 dk okuma

1303. Ken'ân gibi ki o, "Ben düşman olan Nuh'un gemisini istemem!" diye yüzücülük etti.

"Ken'ân” Nûh (a.s.)ın da'vetine muhalefet edip kâfir olan oğlunun ismidir. Ya'nî "Mürşid-i kâmile muhalefet edip, kendi aklına ve zekâsına i'timâd eden bir kimse, Nûh (a.s.)ın kâfir olan oğlu Ken'ân'a benzer. Nitekim o Ken'ân: "Ben, benim mesleğime düşman olan Nûh'un gemisine girmem ve kuvvetime i'timâd edip suda yüzerim" dedi."

1304. "Hey! Gel, babanın gemisine bin! Ta ki ey zayıf, tûfânın garkı olmayasın!" Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a dedi: "Hey! Bu tûfân-ı belâ içinde boğulmamak için, ey zayıf olan oğlum, gel babanın gemisine bin!" Bu beyt-i şerîfde ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede sûre-i Hûd'da vâki' âyât-ı kur'âniyyeye işaret buyurulur: وَ نَادِي نوح ابنه و كان في معزل يا بني اركب معنا و لا تكن معَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَاوِي إِلَى جَبَل يَعْصِمُنى من المَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ الا من رحم و حال بينهما الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمَغْرَقِينَ (Hûd, 11/42-43) Ya'ní “Nuh ayrı bir yerde olan oğluna nidâ etti ki: "Ey oğlum, benim ile beraber gemiye bin ve kâfirler ile beraber olma." Oğlu dedi: "Ben bir dağa sığınırım, beni sudan muhafaza eder." Nûh dedi: "Bu günde Allah'ın merhamet ettiği kimseden başkası Allah'ın emrinden mahfûz değildir." Bu halde iken onların ikisinin arasına dalga girdi; boğulanlardan oldu." Kendisini mürşid-i kâmilden müstağnî bilenlerin hâli de, bu Ken'ân'ın hâline müşabihdir.

1305. Dedi: "Hayır, ben yüzme öğrendim; ben senin şem'inden başka şem' yaktım."

Ken'ân Nûh (a.s.) a cevâben dedi: "Ben yüzme öğrendim ve nûr-ı hayatın idâmesi için senin ihzâr ettiğin tedâbirden başka tedbirler ihzâr ettim." Kendi akl-ı maaşının kuvvetine ve zekâsına i'timâd eden bir serkeş dahi, Ken'ân gibi insân-ı kâmile der ki: "Ben ilim ve irfân deryâsında yüzmeyi öğrendim; sana ihtiyacım yoktur. Ben ma'nâ âleminde senin yaktığın ilim ve irfân şem'inden başka şem' yaktım."

1306. "Âgâh ol! Etme, zîrâ bu tufân-ı belâ dalgasıdır. bugün el ve ayak ve yüzme hiçtir!"

Hz. Nûh cevâben buyurdu ki: "Ey oğlum, kendine gel! Yapma, bu inattan vazgeç; zîrâ bu gelen, Hak Teâlâ hazretlerinin belâ tûfânının dalgalarıdır. bugün elin ve ayağın kadri ve yüzme hüneri hiçtir."

1307. "Kahır rüzgârıdır ve şem' söndürücü belâdır. Hakk'ın şem'inden başkası lazım değildir, sus!"

Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a dedi: "Hey! Bu tûfân-ı belâ içinde boğulmamak için, ey zayıf olan oğlum, gel babanın gemisine bin!" Bu beyt-i şerîfde ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede sûre-i Hûd'da vâki' âyât-ı kur'âniyyeye işaret buyurulur: وَ نَادِي نوح ابنه و كان في معزل يا بني اركب معنا و لا تكن معَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَاوِي إِلَى جَبَل يَعْصِمُنى من المَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ الا من رحم و حال بينهما الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمَغْرَقِينَ (Hûd, 11/42-43) Ya'ní “Nûh ayrı bir yerde olan oğluna nidâ etti ki: "Ey oğlum, benim ile beraber gemiye bin ve kâfirler ile beraber olma." Oğlu dedi: "Ben bir dağa sığınırım, beni sudan muhafaza eder." Nûh dedi: "Bu günde Allah'ın merhamet ettiği kimseden başkası Allah'ın emrinden mahfûz değildir." Bu halde iken onların ikisinin arasına dalga girdi; boğulanlardan oldu." Kendisini mürşid-i kâmilden müstağnî bilenlerin hâli de, bu Ken'ân'ın hâline müşabihdir.

1308. Dedi: "Hayır, ben o yüksek dağ üzerine gittim; o dağ beni her bir zarardan hifz edicidir."

Ken'ân, Nûh (a.s.)a cevâben dedi ki: "Ben yüksek dağ üzerine çıkar ve boğulmaktan kurtulurum." Nitekim yukarıdaki âyet-i kerîmede zikri geçti.

1309. "Agah ol, yapma! Zîrâ dağ, bu zamanda saman çöpüdür; kendi habibinin gayrine aman vermez."

Nûh (a.s.) oğluna dedi: "Kendine gel, yapma, inâd etme ve dağa dayanma. Zîrâ bu kahr-ı ilâhî zamânında dağ bir saman çöpü mesâbesindedir. Hakk'ın sevgili kulundan başkasına aman vermez, helâk eder."

1310. Dedi: "Ben ne vakit senin nasihatini dinlemişim ki, ben bu hanedandanım diye sen tama' ettin."

Ken'ân, Nûh (a.s.)a dedi: "Sen benim bu hânedandan olduğuma tama' edip, şimdiye kadar bana pek çok nasihat verdin; ben ise senin nasihatını ne vakit dinledim ki, şimdi de bu nasihatını dinliyeyim?"

1311. "Senin sözün asla bana hoş gelmez; ben her iki sarayda senden berîyim."

"Ey baba, ben ism-i Mudill'in mazharıyım; sen ise ism-i Hâdî'nin mazharısın. Bu iki isim birbirinin zıddıdır; binâenaleyh bana senin sözlerin aslâ hoş gelmez. Ben her iki âlemde, ya'nî dünyâda ve âhiretde senden ayrıyım; zîrâ ism-i Mudill'in sırât-ı müstakîmi başka, ism-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîmi başkadır, hiçbir mevtınde birleşmezler."

1312. Baba: "Agah ol, yapma! Nâz günü değildir; muhakkak Huda'nın akrabası ve ortağı yoktur."

Nûh (a.s.) oğluna hitâben dedi: “Büyümüş ve evlât babası olmuş olan oğlum, kendine gel, inâd etme; bugün emr-i ilâhînin infâzı günüdür; benim elimde tasarruf yoktur ki, sana merhamet edeyim ve senin nazını çekeyim. Bugün naz günü değildir; zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin akrabâsı ve ortağı yoktur ki, onların nazını çeksin. Binâenaleyh nazlanman boştur."

1313. Şimdiye kadar yaptın; halbuki bu dem naziktir. Bu dergahda kibir ve nâz kimdir?

"Şimdiye kadar bu nâz ve istiğnâyı bana karşı çok yaptın; halbuki bu anda senin nazını dinleyecek baban olan ben, ortada yokum, ancak Hakk'ın emri vardır. Binâenaleyh bu an nâzik bir andır. Hakk'ın dergâh-ı azametinde kibir ve nâz kim oluyor ve onların ne hükmü olur?"

1314. O kıdemden "Lem yelid ve lem yûled"dir. Ne babası, ne evlâdı ve ne amcası vardır.

Ya'nî "Vücûd-ı Hak kadîmdir; onun sûre-i İhlâs'da beyân buyurulan لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ (İhlâs, 112/3) ya'nî "Doğmadı ve doğurmadı" vasıfları da kadîmdir. Babadan ve evlâddan ve amcadan münezzehdir; binâenaleyh O'na karşı nazlanacak bir vaziyetde ferd-i âferîde yoktur."

1315. Evlâdların nazını nerede çekecek; hattâ babalardan nerede dinleyecek?

"Lem yelid" vasfını hâiz olduğu cihetle, evlâdları yoktur. Binâenaleyh evlâdların nazını nerede dinleyecektir; "Ve lem yûled" vasfını hâiz olduğu cihetle de, babaların nasâyihi ve vesâyâsını nerede dinliyecektir?"

1316. "Ey ihtiyar, ben doğmuş değilim, az nazlan; ben vâlid değilim, ey delikanlı az naz ile kırıt!"

Bu beyt-i şerîfi cenâb-ı Pîr, bi-hasebi'l-hilâfe Hak tarafından, sûre-i İhlâs'ı tefsîren beyân buyururlar. Ya'nî "Ey ihtiyâr olan kimse, ben Azîmü'ş-Şân, bir kimseden doğmuş değilim ki, benim babam olup da, bana karşı nazlansın ve Nûh (a.s.) oğluna hitâben dedi: “Büyümüş ve evlât babası olmuş olan oğlum, kendine gel, inâd etme; bugün emr-i ilâhînin infâzı günüdür; benim elimde tasarruf yoktur ki, sana merhamet edeyim ve senin nazını çekeyim. Bugün naz günü değildir; zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin akrabâsı ve ortağı yoktur ki, onların nazını çeksin. Binâenaleyh nazlanman boştur.”

1317. "Ben koca değilim, ben şehvete mensûb değilim; ey hanım, burada nazı bırak!"

Bu da, lisân-ı hazret-i Pîr'den hitâb-ı Hak'dır. Ya'nî "Benim zevcem yoktur ve ben beşeriyetin muttasıf olduğu sıfatlardan münezzehim. Ey beşerin dişi olan cinsi, bana karşı nâzı terk et; benim huzûrumda erkeklere ve kadınlara lâzım olan şey nâz değil, ancak niyazdır ve tezellüldür."

1318. "Huzû' ve kulluk ve aczin gayri, bu hazretde hiç i'tibar tutmaz."

"Velhâsıl dergâh-ı ulûhiyette mu'teber olan şey, ancak huzû' ve kulluk ve acz ve zillet ve meskenet ve niyazdır."

1319. Dedi: "Baba, senelerce bunu söylemişsin; tekrar söylüyorsun. Cehl ile şaşkın mısın?"

Ken'ân, Nûh (a.s.) a dedi: "Baba, senelerden beri sen bana bu nasîhatleri edip durursun; benim de hiç kulağıma girdiği yoktur. Şimdi tekrar söylüyorsun, cehil sebebi ile şaşkın mı oldun, bunadın mı?"

1320. "Her bir kimseye bunlardan ne kadar söylemişsin; hatta birçok soğuk ce-[1325] vaplar işittin."

"Bu nasihatları sen başkalarına da söyledin ve birçok soğuk cevaplar aldın; hiçbir kimsenin kulağına girmedi."

1321. "Bu senin soğuk nefesin kulağıma gitmedi; hususiyle şimdi ki, akıl ve büyük oldum."

ben de senin nazını çekeyim; ve ey civân, ben kimseyi doğurmadım ve benim sulbümden bir kimse doğmadı ki, ben baba olayım da, sen de benim karşımda nazlanıp kırıtasın; ve ben de senin bu nâz ile kırıtmana karşı tahammül edeyim." "Gürâzîden" müteaddid ma'nâya gelir; burada nâz ile hırâmân olmak ve kırıtmak ma'nâsınadır.

1322. Baba dedi: "Eğer sen bir kere baba nasihatini dinlesen, ne ziyan tutar?"

1323. O böyle latîf nasihat söylerdi; o da böyle def'-i anîf söylerdi.

Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a nasihatlerini böyle latîf kelâmlar ile yumuşak ve halîmâne bir sûretde söylerdi; o oğlu Ken'ân ise, o nasihatleri red ve def' için böyle şiddetli ve sert söylerdi. Zîrâ mü'minler halîm ve ehl-i nefis olan kâfirler galîz olurlar. "Anîf" dürüst ve sert ma'nâsınadır. İnsân-ı kâmilin, ehl-i nefis olan kimselere ettikleri nasîhatler dahi böylece halîmâne olur.

1324. Ne babası Ken'ân'ın nasihatinden tok oldu; ne de bir dem o müdbirin kulağına gitti.

"İdbîr" "idbar" masdarının kāide-i Fürs üzere imâle olunmuşudur; ve “idbâr" burada mef'ûl ma'nâsında olarak bedbaht ve kovulmuş demektir. Ya'nî "Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a nasîhat etmekten bıkmadığı gibi, bâb-ı saâdetden kovulmuş olan Ken'ân'ın kulağına da, bu nasâyihin bir kelimesi bile girmedi."

1325. Bu söylemek esnasında idiler ve şedîd dalga Ken'ân'ın başı üzerine vurdu ve parça parça oldu.

1326. Nûh dedi: "Ey Sabur olan padişah; benim eşeğim öldü ve senin seylin yükü götürdü."

"Bürd-bâr" cefa-keş ve yük çekici ma'nâsınadır. Burada sabûr ve halîm ma'nâsı murâd buyurulur. "Har mürden ve bâr bürden-i seyl" kinâyât-ı Acem'den olup, acz ve ıztırâr ma'nâsınadır. Ya'nî "Nûh (a.s.) bu hâli görünce münâcâta başlayıp buyurdu ki: "Ey Sabûr ve Halîm olan pâdişâh-ı zü'l-celâl, ben acz ve ıztırâr içinde kaldım."

1327. "Sen bana, senin ehlin tufandan necât bulur, diye def'alarca va'd ettin!"

1328. "Ben sade-dil, senin ümîdin üzerine gönül koydum; imdi seyl, benden kilimi niçin kaptı?"

"Ben sâde-dil, senin va'dinin ümîdi üzerine gönül bağladım idi; ey ef'âli hikmete müstenid olan pâdişâh-ı zü'l-celâl, senin kahrının seli bu va'd hilâfında niçin benim oğlumu helâk etti?" "Kilîm" lafzı, oğuldan kinâyedir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hûd'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَ نَادَى نُوحٍ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَ إِنَّ وَعْدَكَ الْحَقِّ وَ أَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاکِمِينَ (Hûd, 11/45) Ya'nî "Ve Nûh Rabb'ine nidâ edip, dedi ki: "Muhakkak benim oğlum benim ehlimdendir. Halbuki senin va'din Hak'dır ve sen hâkimlerin ahkemisin."

1329. Dedi: "O senin ehlinden ve kavminden olmadı; görmedin mi? Sen beyazsın o mâvi!"

Hak Teâlâ hazretleri Nûh (a.s.)ın sırrına hitâben buyurdu: "O helâk olan Ken'ân hakikat ve bâtın cihetinden senin ehlinden ve kavminden değildir; sen kalb gözüyle onun hakîkatine nazar edip görmedin mi ki, sen nûr-ı nübüvvet ve îmân ile beyazsın; ve o Ken'ân ise, küfür ve tuğyân zulmetiyle bulanık ve mâvidir. zîrâ ehl ve taallukātdan olmak için karâbet-i tıyniyye kâfi değildir, karâbet-i dîniyye lâzımdır ve hakîkatlerin ve bâtınların tevâfuku îcâb eder."

1330. Vaktaki dişine kurt düştü, diş değildir; ey üstâd onu kopar! [1335]

Dişinin dibine kurt düşüp çürüdüğü vakit, artık o senin ağzında, sana hizmet edebilecek bir diş değildir; onun ilacı, ihracıdır; ey üstâd onu kopar; zîrâ onun her türlü tedâvîsi müz'ic ve müddet-i muvakkate içindir.

1331. Tâ ki bâkî ten ondan zayıf olmasın; gerçi senin, ânın idi, ondan bîzâr ol!

O çürüyen diş her ne kadar senin ânın ve letâfetin ise de, bâkî dişlerin ve onun çürüklüğünden hâsıl olan mikroplar yüzünden mi'den ve sair a'zân zayıf olmamak için, o dişten bîzâr ol!

1332. Dedi: "Senin zâtının gayrinden bîzârım; senin matın olan o kimse gayr olmaz."

Nûh (a.s.) dedi: "Senin zâtının gayri olan merâtib-i kevniyyeden ve suver-i ârızıyyeden bîzârım; ancak bu suver-i kevniyye içinde senin tecellî-i zâtînin mahvı ve sıfât-ı nefsâniyyesi senin sıfatının mağlûbu olan kimse, senin gayrin olmaz. Nitekim ateşte kızan ve kıpkırmızı olan demir, o hâli içinde ateşin gayri değildir."

1333. "Sen bilirsin ki, ben seninle nasılım? Yağmurun çemen ile olmasından yirmi kadar."

"Benim, senin ile ta'rîfe sığmayan bir ittihad ve ittisâlim vardır ki, o ittisâl, yağmurun çemen ile olan ittihad ve ittisâlinin yirmi mislidir. Bu ittihad ve ittisâlin keyfiyyetini ancak sen bilirsin."

1334. "Senden diri, senden şad olan bir muhtaç, vasıtasız ve bir hâilsiz gıdâ alıcıdır."

"Böyle bir ittihad ve ittisâl içinde bulunan bir muhtâç, senden diri ve senden şâd olarak, bu âlem-i kevnde sûrî vâsıta olmaksızın ve seninle onun arasına sûrî taâm hâil olmaksızın gıdâsını alıcıdır."

Bu beyt-i şerîfde ایت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni it'âm ve iskā eder" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu husustaki hâl-i âlîlerini bir gazellerinde şu beyt-i şerîfde beyân buyururlar:

"O kimse ki, tabiat âleminin gecesinde "kābe kavseyn" meyhanesindedir; onun içi nûr dolu olan gözü ma'şûk-ı hakîkînin müşâhede-i cemâlinden mahmûrdur. O meyhanenin adı "Ebîtü inde Rabbî"dir "Yut'imu ve yüskînî” nin ma'nâsına Peygamberimiz'den nişân sâdır olmuştur."

1335. "Ey kemâl, muttasıl değil, munfasıl da değil; belki bî-çûn ve bî-çigûne ve bî-i'tilâldir."

“Bî-çûn” zâtından suâl olunup aranmak mümkin ve câiz olmayan; ve "Bî-çigûne" zâtının ne türlü bir şey olduğunu anlamak mümkin olmayan. "I'tilâl" sebeb ve illet kabûl etmek demektir. "Ey kemâl" ta'bîri Hakk'a râci'dir; zîrâ Hakk'ın kemâlâtı, zâil olan kemâlât-ı araziyye değildir; belki kemâl O'nun sıfatıdır ve sıfat mevsûfdan aslâ münfek değildir. Binâenaleyh Hak, ayn-i kemâldir.

Bu beyt-i şerîf 1332 numaralı beytin ikinci mısrâ'ı olan غیر نبود آنکه او شد مات تو kelâmının te'yîdidir; zîrâ ittisâl ve infisâl iki şeyin vücûduyla kāimdir; binâenaleyh muttasıl ve munfasıl olmamak ayniyyeti ve gayriyyetin nefyini îcâb eder ve bilcümle merâtib-i vücûdda Hakk'ın sereyân-ı zâtîsi bî-çûn ve bî-çigûnedir; ve bir illet ve sebeb araya girmeksizin vâki' olmuştur. Ancak insân-ı kâmilin gayrinde, her bir mertebenin îcâbı olan sıfât, sıfât-ı celîle-i Hakk'ın hicabı ve perdesi olmuştur. Meselâ insân-ı nâkısda sıfat-ı cismâniyye ve nefsâniyyenin ahkâmı hicâbdır; onlardan kurtulup sâf olmadıkça, sıfât-ı ilâhiyye zâhir olmaz.

1336. "Biz balıklarız ve sen hayat deryasısın; ey sıfatları iyi olan, senin lutfundan diriyiz."

"Biz senin esmâ ve sıfatının mezâhiri olup, senin vücûd-ı hakîkînin içinde bu izâfi vücûdlar ile balıklar gibi yüzeriz; ve sen hayat deryâsısın. Bizim bu izâfi vücûdlarımız, senin sıfat-ı Hayat'ından hayât bulur. Ey sıfatları güzel olan Zât-ı azîmü'ş-şân, biz ancak tecelliyât-ı sıfatiyyenin lutfundan diriyiz."

1337. "Sen bir fikrin içine sığmazsın; bir illet gibi bir ma'lûle karîn değilsin."

“Senin zâtının, vücudunun merâtibine olan sereyânı keyfiyyeti, tefekkür ile anlaşılır şey değildir. Senin zâtını bu merâtibin tekevvününe bir sebeb ve illet farz etsek, bu merâtib-i kevniyye ma'lûl olmak lâzım gelir. Halbuki illet ile ma'lûl vücûdda ayrı ayrı birer istiklâl sahibidirler; binâenaleyh bu eşyâ-yı kevniyyenin vücudunda istiklâl yoktur ki, sen onların illeti olup, onlar da ma'lûl olsunlar. Böyle olunca, sen bir illet gibi ma'lûle karîn değilsin."

1338. Bu tufandan evvel ve bundan sonra Sen bana macerada muhatab olmuşsun.

Nûh (a.s.) münâcâtında buyurur ki: "Yâ Rab, bu tûfandan evvel ve sonra, bu vücûd-ı izâfî âleminde cârî olan tecelliyât-ı esmâiyyen ve sıfatiyyende, bana muhâtab olan ancak sensin. Ben hitâbımı sana ettim ve senden dinledim."

1339. Ey yeni söz ve eski ân bahş edici; sözü onlara değil, sana söyledim.

Vücûd-ı izâfî âlemi, Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfatiyyesinin meclâsıdır. Kelâm, sıfat-ı Hak olduğundan kadîmdir ve eskidir; fakat efrâd-ı benî beşer halk-ı cedîd ile dâimâ teceddüd ettiğinden, onlardan zâhir olan kelâmlar yenidir. Binâenaleyh "yeni sözden" murâd bunlardır ve "eski ân" ta'bîrinden murâd, Hakk'ın sıfat-ı Kelâm'ıdır. Ya'nî "Yâ Rab, benim kelâmım, sabun köpüğü mesâbesinde olan cismânîler ile değil, seninledir." Bu hâl insân-ı kâmilde, makām-ı ittihâdın îcâbıdır.

1340. Değil mi ki âşık gece gündüz gâh atlâle ve gâh dimene söz söyler. [1345]

"Atlâl" ev nişâneleri ve binâ harâbeleri ve bedenler ma'nâsınadır. Müntehabü'l-Lügāt "Dimen" "dimene"nin cem'idir. "Dimene" âsâr-ı hâne ve mezbele ma'nâsınadır. Ve hadîs-i şerîfde اياكم و خضراء الد من ya'ni "Mezbelede biten yeşillikten sakının!" buyurulmuştur. Murâd zâhiren hasnâ ve ahlâken ve bâtınen habîs olan kadınlardır. Ya'nî, "Sûret âşıkları sözlerinde ve şiirlerinde gâh harâbelere ve gâh ahlâken ve bâtınen habîs olan kadınlara hitâb ederler." Nitekim bunu, bu gibi kimselerin şürlerinde görmüyor muyuz?

1341. "Zahiren yüzünü atlale çevirmiş, o bu medhi kime etmiş kime?"

“O âşık sözünü söylerken zâhirde yüzünü binalara veya bedenlere çevirir. O bu medhiyesini kime karşı yapıyor ve kimi medh ediyor?" Meselâ bir harâbeye hitäb edip diyor ki: "Ey latîf olan karye! Senin mutantan binaların ve muhteşem hânelerin nerededir?" Bu hitāb ve medh zâhirde karyeyedir; fakat bâtında onu ikāme eden sekenesinedir.

1342. Şükür, şimdi tufânı havale ettin; atlâl vâsıtasını kaldırdın.

Ben de âşıkların yaptığı gibi âsâra ve ebdâna hitâben söz söylüyor idim ve maksûdum sen idin. Sözüm zâhirde onlarda ve bâtında seninle idi. Şükür ki, şimdi tûfânı havâle ettin; bu âsâr ve ebdân vâsıtasını ortadan kaldırdın.

1343. “Zîra ki fenâ ve leîm atlâl idiler; ne bir nida, ne bir sada vurdular."

Nûh (a.s.) efrâd-ı ümmetinin şahsiyetlerine işaretle buyurdu ki: “Yâ Rab benim ümmetimin efrâdının şahsiyetleri alçak ve fenâ idi. Şükür olsun ki, sen onları tûfân kahrınla ortadan kaldırdın. Onlar o derece fenâ idi ki, kendilerinden sana lâyık bir nidâ ve sadâ zuhûr etmedi."

1344. Ben hitabda öyle atlal isterim ki, sadâdan dağ gibi geri cevab söylesin.

Ben hitâbım vâki' olduğu vakit, o bedenler ve şahsiyetler isterim ki, benim sadâ-yı hitâbımı işittikleri vakit, dağın çıkardığı aks-i sadâ gibi, o işittiklerini bana karşı tekrar etsinler." Ya'nî ben tevhîdden bahs ettiğim vakit, bu kelime-i tevhîdi tekrar etsinler ve "Allah" dediğim vakit, bu ism-i Celâl, onlardan bana mün'akis olsun.

1345. Tâ ki ben senin adını iki kat işiteyim; ben senin cana rahat verici olan adına âşıkım.

Ya'nî "Bir ben Allah diyeyim, bir de onlar desinler ve bu sûretle senin ism-i şerîfini iki kat olarak işiteyim."

1346. "Her nebî ondan dolayı dağı dost tutar, tâ ki senin adını iki kat işite."

"Dağ"dan murâd, taayyünât ve teşahhusât-ı beşeriyyedir. Ya'nî “Her bir peygamber, senin ism-i şerîfini, onlara da aks sûretiyle tekrar ettirip iki kat işitmek için, taayyünât ve teşahhusât-ı beşeriyyeyi dost tutar ve onları kendine musahib ittihâz eder." Yahud "dağ"dan murâd kulûb-ı beşerdir.

1347. Taşlık misali olan o alçak dağ, menzil-gâh olmakta bize değil, fârelere lâyıktır.

"Münâh" yolcuların nüzûl edip oturacağı menzil demektir. "Alçak dağ"dan murad kalb-i kāsîdir. Nitekim sûre-i Bakara'da ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعد ذلكَ فَهى كالحجارة أو أشد قسوة (Bakara, 2/74) ya'nî "Bundan sonra sizin kalbleriniz kāsî oldu. O kalbler taş gibidir, yâhud kasvetde taştan daha şedîddir" buyurulur. "Fâre"den murâd, şeytandır. Ya'nî "Taşlık misali o alçak kalb, enbiyâ ve evliyânın menzil-i feyzi olmağa lâyık değildir; belki şeytanların vesveselerine lâyıktır."

1348. Ben söyliyeyim de o benim yarim olmasın; benim sözümün nefesi sadâsız kalmasın.

"Ben Allah diyeyim ve tevhîdden bahs edeyim; o bana muvâfakat etmesin; benim sözümün nefesi, aks-i sadâsız kalsın hâ! Ben bu hâle tahammül edemem!"

1349. O iyidir ki, zemîn ile bir düzüye edesin; hemdem değildir, onu kadem ile yâr edesin.

"Böyle benim sadâ-yı tevhîdimi aks ettirmeyen taayyünât-ı beşeriyyenin hâk ile yeksân olması evlâdır. Mâdemki senin enbiyâna ve evliyâna hemdem ve musâhib değildir, onların sûret-i cismâniyelerini ayaklar altında süründüresin."

Bu beyt-i şerîf sûre-i Nuh'da olan وَ قَالَ نُوحٍ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دياراً (Nûh, 71/26) ya'nî “Nûh dedi: “Yâ Rab, yeryüzünde dönüp dolaşan kâfirlerden birini bırakma!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

1350. Dedi: "Ey Nûh, eğer istersen, senden dolayı hepsini cem' edeyim ve top-[1355] raktan yukarı getireyim."

Cenâb-ı Hak, Nûh (a.s.)ın sırrına hitâben buyurdu ki: "Ey Nûh, eğer istersen senin için tûfânın gark ettiği efrâd-ı beşerin hepsini cem' edeyim ve topraktan yukarı getirip, yeniden hayat vereyim."

1351. Bir Ken'ân için senin gönlünü kırmayayım; fakat ahvâlden âgâh edeyim.

1352. Dedi: "Hayır, hayır râzıyım ki eğer sana lâzımsa, beni gark edesin."

1353. Beni her zaman gark et, ben hoşum; senin hükmün candır, can gibi çekerim.

1354. Kimseye bakmam ve eğer bakarsam dahi, o bahane olur ve sen manzarımsın,

"Ben vücûdları mecâzî ve izâfî olan bu sûretler ve bu taayyünât-ı beşeriyyeye iltifât etmem; eğer iltifât edersem de, onların vücûdları bahâne ve sebeb olur. Ya'nî seni anmağa ve senin zâtına intikāle vesile olur; ve ben onlardan seni temâşâ ederim." Zîrâ onlar senin isimlerinin ahkâmı zâhir olan birer âyînedir; binâenaleyh ben onları görünce, senin isimlerini idrâk eder ve bu isimlerden onların müsemmâsı olan zât-ı şerîfine intikāl ederim.

1355. "Şükür ve sabır içinde senin sun'unun âşıkıyım; mecûsî gibi ne vakit masnu'un âşıkı olurum?"

"Gebr" âteş-perest olan mecûsî ma'nâsınadır, kâfir ma'nâsı murâd buyurulur. "Yâ Rab, ben bu sûret âlemine baktığım vakit, senin ince ve latîf ve hakîmâne olan san'atlarını ve kemâlâtını görüp, senin bu san'atına âşık olurum. Yoksa kâfirler gibi Sâni'den gâfil olup, bu topraktan ma'mûl ve masnû' olan kalıbların âşıkı olmam; ve muhabbet-i kalbiyyemi o kalıblara tahsîs etmem."

1356. Sun'-1 Huda'nın âşıkı ferli olur; O'nun masnû'unun âşıkı kâfir olur.

Bu beyt-i şerîfin zevk-ı ma'nâsı bir misâl ile tavazzuh eder: Meselâ bir mâhir ressâm hem güzel ve hem de çirkin sûretler tersîm eder. Gâyet güzel bir kız resmi ile, gâyet çirkin ve pejmürde kıyafetli bir dilenci resmini yapar. Bunların her ikisinde ressamın san'atındaki mahâreti ve kemâli zâhir olur. Bir kimse bu iki resimden yalnız güzeline bakıp, çirkin levhadan yüz çevirse, ressamın mahâretinden ve kemâlinden i'râz etmiş olur; ve bu nazarıyla ressamın san'atına değil o güzel kız levhasının sûretine muhabbet etmiş bulunur. İmdi masnûât-ı ilâhiyye dahi bu misâle mutâbıktır. Bu âlem-i sûretde Hakk'ın güzel ve çirkin masnûâtı vardır; fakat hepsi Hakk'ın sun'udur ve kemâlidir. Yalnız güzel masnûâta bakanlar, sun'-ı Hakk'ın âşıkı değil, o masnû'un ve mahlûkun âşıkıdır; ve onlar sun'-ı Hakk'ın kâfiri ve sâtiridirler; fakat sun'un âşıkı olanların nazarları ferli ve revnaklı olur. Nitekim Nûh (a.s.) 1343 ve 1352 numaralı beyt-i şerîfde sun'-ı ilâhî olan tûfân ile kavmini ve oğlunu helâkden râzı olmuş ve onu hoş görmüştür. Bu bahs-i dakîk, âtîdeki ebyât-ı şerîfe ile îzâh buyurulur. توفیق میان این حدیث که الرضا بالكفر کفر و در حدیث دیگر من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائی "Küfre râzı olmak küfürdür" ma'nâsındaki hadîs-i şerîf ile, "Her kim benim kazâma râzı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî arasının tevfikı beyanındadır.

1357. Dün sail bana bir sual sordu; çünkü o mâcerâya âşık idi.

Dünkü gün, mâcerâya ya'nî bahis ve cidâle âşık olan bir sâil bana bir suâl sordu.

1358. Dedi ki: "Küfre rıza küfürdür" nüktesini, bunu Peygamber buyurdu, onun kelâmı mühürdür."

O sâil dedi ki: "Küfre rızâ küfürdür" nüktesini Peygamber (a.s.v.) efendimiz buyurdu; o resûl-i zîşânın kelâm-ı şerîfi bizim için mühür ve hüccettir." resmi ile, gâyet çirkin ve pejmürde kıyafetli bir dilenci resmini yapar. Bunların her ikisinde ressamın san'atındaki mahâreti ve kemâli zâhir olur. Bir kimse bu iki resimden yalnız güzeline bakıp, çirkin levhadan yüz çevirse, ressamın mahâretinden ve kemâlinden i'râz etmiş olur; ve bu nazarıyla ressamın san'atına değil o güzel kız levhasının sûretine muhabbet etmiş bulunur. İmdi masnûât-ı ilâhiyye dahi bu misâle mutâbıktır. Bu âlem-i sûretde Hakk'ın güzel ve çirkin masnûâtı vardır; fakat hepsi Hakk'ın sun'udur ve kemâlidir. Yalnız güzel masnûâta bakanlar, sun'-ı Hakk'ın âşıkı değil, o masnû'un ve mahlûkun âşıkıdır; ve onlar sun'-ı Hakk'ın kâfiri ve sâtiridirler; fakat sun'un âşıkı olanların nazarları ferli ve revnaklı olur. Nitekim Nûh (a.s.) 1343 ve 1352 numaralı beyt-i şerîfde sun'-ı ilâhî olan tûfân ile kavmini ve oğlunu helâkden râzı olmuş ve onu hoş görmüştür. Bu bahs-i dakîk, âtîdeki ebyât-ı şerîfe ile îzâh buyurulur.

توفیق میان این حدیث که الرضا بالكفر کفر و در حدیث دیگر من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائی

"Küfre râzı olmak küfürdür" ma'nâsındaki hadîs-i şerîf ile, "Her kim benim kazâma râzı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî arasının tevfikı beyânındadır.

1359. Yine o buyurdu ki: "Her müslüman için, her kazaya rıza lazımdır, rıza!"

1360. "Küfür ve nifâk Hakk'ın kazası değil midir; zîrâ buna razı olursam, şikāk olur?"

1361. "Ve eğer râzı olmazsam, o dahi ziyandır; binaenaleyh arada çarem ne olur?"

Bu iki hadîs hakkında vârid olan suâl budur ki: "Akāid-i kelâmiyye mûcibince, cemî'-i ef'âl-i ibâd, Hakk'ın meşiyyet ve kazâsıdır; binâenaleyh küfür dahi O'nun kazâsı olur. Halbuki hadîs-i kudsînin mazmununa göre, kazâya rızâ vâcibdir. Hadîs-i nebevîye göre dahi küfre rızâ küfürdür; bu iki hâl arasında kulun çâresi nedir? Eğer Hakk'ın kazâsı olan küfür ve nifâka râzı olursa, kâfir olur; ve eğer râzı olmazsa, vâcibi terk etmiş olur." Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu suâle cevâben buyururlar ki:

1362. Ona dedim: "Bu küfr-i makzîdir; kazâ değildir. Bu küfür, doğru âsâr-ı kazâdır."

"Küfre rıza küfürdür" hadis-i şerîfindeki küfür, ism-i mefûl sîgasıyla "makzî"dir ve âsâr-ı kazâdır; yoksa ayn-ı kazâ değildir. Zîrâ kazâ başka, "makzî" başkadır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de buyurur ki: "Kazâ Allâh'ın eşyâda hükmüdür ve Allâh'ın eşyâda hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyâda olan ilminin haddi üzerinedir. Ve Allah'ın eşyâda ilmi dahi ma'lûmât nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyseler, o ma'lûmâtın Hakk'a i'tâ ettikleri şeyin haddi üzerinedir." Ve yine Hz. Şeyh (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Kazâ makzînin gayridir; ve kazâ, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdına râci' olan kadere muvafık îcâd ve ahkâmdan ibarettir. Binâenaleyh "kazâ" sıfât-ı fiiliyye-i Hak'dandır ve ona rızâ farzdır. Ve niçin, şöyle böyle kazâ etti diye Hak'dan şikâyet etmek haramdır. Velâkin “makzî"ye râzı olmak mutlakā farz değildir; belki küfür ve sâir meâsî gibi, âsâr-ı kazânın kendisinden sudûrundan dolayı mükellefin râzı olmayıp, şikâyet etmesi zarûrî ve vâcibdir." İmdi mâdemki kazâ, Hakk'ın eşyâda hükmüdür ve Hakk'ın bu hükmü dahi, a'yân-ı sâbitenin kendi haklarında, Allah Teâlâ hazretlerinden taleb ettikleri hükümdür; ve mâdemki kazâ-yı ilâhî eşya üzerine, ancak eşyâ ile hükmeder; bu halde abdin kazâ-yı ilâhîye râzı olmaktan başka çâresi kalmaz. Meselâ iki kimse bir pâdişâhın huzûruna çıkıp ondan birisi bir altın, dîğeri de bin altın ihsân istese; ve pâdişâh da onlara verse; bir altın alan "Pâdişâh arkadaşıma bin altın verdiği halde, bana bir altın verdi" diye şikâyet edemez. Çünkü pâdişâh onlara istediklerini vermiştir, buna rızâdan başka çare yoktur. Fakat kendisinin eline bir altın geçmesi "makzî"dir, eser-i kazâdır; bundan râzı olmamak tabîîdir. Bundan dolayı bende, kendisini levm ve takbih etmek îcâb eder. لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'nî “Hak Teâlâ fiilinden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler" âyet-i kerîmesinin ma'nâsı budur.

1363. İmdi ey efendi, kazâyı makzîden bil, tâ ki işkâlin derhal def' olsun.

"Makzî," ism-i mef'ûl sîgasıyla “mahkûm” ma'nâsınadır. Kazânın makzîden bilinmesi budur ki: Hakk'ın kazâsı ilmine ve ilmi de a'yânın ma'lûm olan isti'dâdına tâbi'dir. Binâenaleyh a'yân hakkında sâdır olan hükm-i ilâhî, onların Hak'dan taleb ettikleri hükümdür. Bu a'yân evvelen Hak üzerine bu talebleriyle hükmederler. Ba'dehû Hakk'ın kazâsı ve hükmü onlar üzerine vâki' olur. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) Fass-ı Üzeyrî'nin ibtidâsında "Hâkim, kim olursa olsun, hükmettiği şeyle ve hükm ettiği şeyde mahkûmun-aleyhdir" buyurmuştur. Hâkim, hükm ettiği şeyle mahkûmun-aleyh olunca, onun bu hükmü bittabi' mahkûmdan münbais olur; ve bu sûrette dahi kazâyı “makzî"den bilmek îcâb eder. Ve bu hakikat tebeyyün ettiği vakit, derhal müşkilât mündefi' olup; artık bu niçin böyle oluyor, şöyle oluyor diye suallere hâcet kalmaz; ve sâika-i cehl ile teselsül edip giden i'tirâzât, nûr-ı ma'rifet ile muzmahil olur.

1364. O cihetten küfre râzıyım ki, kazâdır; o cihetden değil ki, bizim niza' ve hubsümüzdür.

Küfürde iki cihet vardır: Birisi küfrün zâtı, diğeri kazâya taallukudur. Küfür zâtıyyeti ve küfür olması itibariyle, aslâ marzî değildir; fakat kazâ- İmdi mâdemki kazâ, Hakk'ın eşyâda hükmüdür ve Hakk'ın bu hükmü dahi, a'yân-ı sâbitenin kendi haklarında, Allah Teâlâ hazretlerinden taleb ettikleri hükümdür; ve mâdemki kazâ-yı ilâhî eşya üzerine, ancak eşyâ ile hükmeder; bu halde abdin kazâ-yı ilâhîye râzı olmaktan başka çâresi kalmaz. Meselâ iki kimse bir pâdişâhın huzûruna çıkıp ondan birisi bir altın, dîğeri de bin altın ihsân istese; ve pâdişâh da onlara verse; bir altın alan "Pâdişâh arkadaşıma bin altın verdiği halde, bana bir altın verdi" diye şikâyet edemez. Çünkü pâdişâh onlara istediklerini vermiştir, buna rızâdan başka çare yoktur. Fakat kendisinin eline bir altın geçmesi "makzî"dir, eser-i kazâdır; bundan râzı olmamak tabîîdir. Bundan dolayı bende, kendisini levm ve takbih etmek îcâb eder. لا يُسْتَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُم يُسْتَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'nî “Hak Teâlâ fiilinden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler" âyet-i kerîmesinin ma'nâsı budur.

1365. Küfür kazā cihetinden muhakkak küfür değildir; Hakk'a kâfir deme! Burada durma!

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beytin birinci mısrâ'ına illet olarak vâki' olmuştur. Ya'nî, "Kazâ olması cihetinden küfre râzıyım; çünkü küfür, kazâ cihetinden küfür değildir," demek sûretiyle yekdîğerine rabt olunur. Küfre, irâde-i ilâhiyyeye nisbetle küfür demek câiz değildir, zîrâ o küfür, ber-muktezâ-yı irâde vâki' olmuştur. İrâde dahi ilme ve ilim ise, abd-i me'mûrun ayn-ı sâbitesinin hâline ve isti'dâdına tabi'dir. Binâenaleyh "Kazâ-yı küfür Hakk'a nisbetle küfür değil, ayn-ı hikmettir. Eğer kazâ-yı küfre küfür dense, maâzallah Hakk'a kâfir demek lâzım gelir. Ey nâkıs mütefekkir, sakın Hakk'a kâfir deme ve bu noksan tefekkür içinde durma!"

1366. Küfür cehildir ve kazâ-yı küfür ilimdir. Nihayet, hilim ve hilim her ikisi ne vakit bir olur?

Burhân-ı Katrin beyânına göre "hılim" kelimesi lisân-ı Fârisî'de birkaç ma'nâya gelir; bir ma'nâsı da hışım ve gazabdır. "Hilim" yavaşlık ve yumuşaklık ma'nâsınadır ve Arabîdir. Küfrün cehil ve kazâ-yı küfrün ilim olması sûret ve ma'nâ i'tibariyledir. "Hılim" ve "hilim" kelimeleri arasındaki sûret ve ma'nâya benzer. Bu iki kelime telaffuzda sem'a bir gelir ise de, ma'nâda birbirinin zıddıdır. Biri gazab ve diğeri yavaşlık demektir. İmdi "makzî" olan küfür, bir nevi' ilimden münbaisdir ki, bu ilim, onları küfür ve dalâlete sevk eder. Zîrâ Hak Teâlâ ibâdını da'vet için peygamber gönderdi. Münkirler peygamberin cisimde ve yemekte ve içmekte ve uykuda ve nikâh- da kendilerine mümâsil olduğunu görüp مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْاَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) ya'nî "Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer?" dediler ve yürüttükleri muhakeme-i sakîme neticesinde böyle bir kimsenin peygamber olamıyacağına kendilerinde bir ilm-i gayr-i nâfi' peyda oldu; ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkârın bir nevi' ilimden münbais olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'de işaret buyurdu. يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَهُم عن الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) Ya'nî "Onlar hayât-ı dünyanın zahirini bilirler; halbuki onlar âhiretden gâfildirler." Fakat bu ilim hakikatte cehildir. Kazâ-yı küfür ise ilm-i mahzdan ibarettir; zîrâ yukarıda beyan olunduğu üzere kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sâbitesinin ve hakikatinin, Hakk'a i'tâ ettiği ilim üzerine müsteniddir. Bu ilimde aslâ cehil mutasavver değildir. İmdi bu mukaddime ma'lum olduktan sonra, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Küfür ki, hakîkatte cehil olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki, hakîkatte ilm-i mahzdır. Bu iki ilim telaffuzda ve sûrette hılim ile, hilim kelimeleri gibi birbirine müşâbih ise de, ma'nâ i'tibariyle hiç birbirine benzemez; zîrâ biri cehil, dîğeri ilimdir. Ve hilim (حلم) nasıl nokta-i siyah ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyah-ı cehl ile mukayyeddir; ve hilim (حلم) nasıl ki gayr-ı mukayyed ise, Hakk'ın ilmi de öylece gayr-i mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır."

1367. Hattın çirkinliği, nakkāşın çirkinliği değildir; belki ondan, çirkini göstermek liyâkatı vardır.

Yazının veyâ resmin çirkin olması, o yazıyı yazanın ve resmi yapanın da çirkin olmasını iktizâ etmez; belki o hattât veyâ ressamın hem güzel ve hem de çirkin nakışlar yapmağa liyâkati ve kudreti olduğu görünmek içindir.

1368. Nakkāşın kuvveti o olur ki, o hem çirkini, hem iyiyi yapmağa kādir ola.

Nakkāş güzeli ve çirkini ne kadar mâhirâne ve üstâdâne nakış ve tersîm ederse, san'atında o nisbette kuvvet ve kudret sahibi olur. Bu misâlde "kazâ", nakkāşın nakş-ı kabîhi tersîm etmesi ve "makzî", nakş-ı kabîhdir. Ressâm, nukūş-ı latîfe ve tesâvîr-i bedîayı nakş ederken, seve seve tersîm eder; fakat ızhâr-ı san'at ve mahâret için sûret-i kabîhayı dahi, gönlünün rızâsı hilâfında tersîm etmek iktizâ eder. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri, esmâ-i şe- da kendilerine mümâsil olduğunu görüp مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْاَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) ya'nî "Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer?" dediler ve yürüttükleri muhakeme-i sakîme neticesinde böyle bir kimsenin peygamber olamıyacağına kendilerinde bir ilm-i gayr-i nâfi' peyda oldu; ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkârın bir nevi' ilimden münbais olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'de işaret buyurdu. يعلمون ظاهراً من الحيوة الدُّنْيَا وَهُم عن الآخرة هم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) Ya'nî "Onlar hayât-ı dünyanın zahirini bilirler; halbuki onlar âhiretden gâfildirler." Fakat bu ilim hakikatte cehildir. Kazâ-yı küfür ise ilm-i mahzdan ibarettir; zîrâ yukarıda beyan olunduğu üzere kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sâbitesinin ve hakikatinin, Hakk'a i'tâ ettiği ilim üzerine müsteniddir. Bu ilimde aslâ cehil mutasavver değildir. İmdi bu mukaddime ma'lum olduktan sonra, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Küfür ki, hakîkatte cehil olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki, hakîkatte ilm-i mahzdır. Bu iki ilim telaffuzda ve sûrette hılim ile, hilim kelimeleri gibi birbirine müşâbih ise de, ma'nâ i'tibariyle hiç birbirine benzemez; zîrâ biri cehil, dîğeri ilimdir. Ve hilim (حلم) nasıl nokta-i siyah ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyah-ı cehl ile mukayyeddir; ve hilim (حلم) nasıl ki gayr-ı mukayyed ise, Hakk'ın ilmi de öylece gayr-i mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır."

1369. Eğer ben bunun bahsini nizâm ile açarsam, nihayet sual ve cevab uzun gelir.

Ya'nî bu “kazâ” ve “makzî” bahsinin ehl-i kelâm kavâidine tevfikan açılması, suâl ve cevabın teselsül etmesine ve kıyl ü kālin uzamasına sebeb olur. Halbuki kazâ ile makzînin hakikati, ilm-i kelâm ehlinin usûlüne tevfikan icrâ edilecek bahis ve münâzara ile münkeşif olmaz. Bu mübâhasenin devamı kalbleri karartır ve aşk-ı ilâhî nûruna hicâb olur. Binâenaleyh bunlardan vazgeçmek lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, bu mes'elenin neticesi "İlim ma'lûma tabi'dir" kazıyyesine kadar gider. Nitekim yukarıda 1362ve 1363 numaralı beyitlerde îzah olundu.

1370. Aşk nüktesinin zevki benden gider; hizmet nakşı, başka nakış olur.

Kazâ ve makzî mübâhasesi uzayınca, nükte-i aşkın zevki benden zâil olur; halbuki ben ma'şûkun kapısında hizmet-i aşk ile ve ibâdullâhı aşk-ı ilâhîye da'vet ile müstahdem bir bendeyim. Bu hizmet-i nakş, başka nakşa mübeddel olur, ya'nî bî-aşk ve hâl olan ve nûr-ı halden bî-haber bulunan ehl-i kelâm gibi bâb-ı kıyl ü kalde müstahdem bir bende olurum. Ve hizmet-i aşk ki "makzî"dir ve nakkāşın nakş eylediği nakş-ı hasendir ve bu i'tibâr ile bu hizmet marzîdir. Eğer mübâhase uzarsa, başka bir "makzî" olur ve o dahi nakkāşın nakş eylediği bir nakş-ı kabîh bulunur. Ve bu i'tibâr ile o "makzî" nâ-marzî olduğundan bittabi' ben ondan vazgeçtim. Nitekim Sultânü'l-âşıkîn Hz. Mevlânâʼmız bir gazellerinde şöyle buyururlar: rifesinin mazharı olmak için, hayır ve şerri îcâd buyurur; fakat hayırdan râzı ve şerden râzı değildir. Nitekim âyet-i kermede وَلاَ يَرْضَى العباده الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) ya'nî "Allah Teâlâ kullarının küfrüne râzı değildir" buyurulur. Bunun misâl-i kevnîsi budur ki, tabîb icrâ-yı tabâbet için, halkın marazını murâd eder, fakat marazdan râzı değildir; eğer râzı olaydı tedavî etmezdi. Kezâ ekmekçi halkın açlığını murâd eder; fakat açlıklarından râzı değildir, eğer râzı olaydı, ekmek satmazdı. Kezâ muallim, müteallimin cehlini murâd eder; fakat cehle râzı değildir, eğer râzı olaydı ta'lîm etmezdi. Bunlar gibi, Hak Teâlâ küfrü kazâ etti ve murâd buyurdu; fakat küfürden râzı değildir, eğer râzı olaydı peygamber ve kitâb göndermez idi.