Filin nasıl olduğu ve şekli hakkında ihtilaf etmek beyânındadır
31. bölüm / 70 · 4507 kelime · ~23 dk okuma
1255. Fil, karanlık bir hanede idi; Hindîler onu arz etmek için getirmişler idi.
Meselâ Hintliler, halka teşhîr etmek üzere karanlık bir mahalle bir fil getirmişler idi. “I'dâd” ifâl bâbından olduğuna göre, nihâyeti olan ve mahdûd bulunan cismi saymaktan kurtulursun demek olur. Ve eğer adedin cem'i olan "a'dâd" olursa, nihâyeti olan cismin adedlerinden kurtulursun demek olur. Ya'nî mahdûd olan taayyünât-ı şahsiyyeden kat'-ı nazar et de, onların her birinden zâhir olan bir ma'nâya bak. Meselâ insanlık bir mefhûm-ı küllî ve bir ma'nâ-yı umûmîdir. Zeyd ve Amr gibi birçok eşhâs, o ma'nâyı temsil eder; ve hepsi bu ma'nâda müttehiddir. Fakat sûrette Zeyd ve Amr birbirinin aynı değildir, başka başkadır. Bunun gibi nübüvvet ve velâyet dahi birer ma'nâ-yı umûmîdir; bu ma'nâyı temsil eden eşhâs başka başkadır. İmdi gözünü birden ibaret olan bu ma'nâya dikersen, müntehî ve fânî olan cisimleri ve şahısları saymaktan veyâhut bu cisimlerin adedlerinden ve kesretlerinden kurtulursun ve zevk-ı vahdete vâsıl olursun.
1256. Onu görmek için birçok adam, o zulmet içine gitti; her bir kimse,
Hiç fil görmemiş olan adamlardan birçok kimse, o fili görmek için, o karanlık mahalle gittiler. "Her bir kimse" (herkesî) ibâresi âtîdeki beyte merbûttur.
1257. Onu göz ile görmek mümkin olmadığından, o karanlık içinde ona el sürdü.
Her bir kimse o fili gözü ile göremediğinden, şeklini anlamak üzere el sürdü.
1258. O birinin eli hortuma vâki' oldu; dedi ki: "Bu hilkat, oluk gibidir."
El sürenlerden birinin eli filin hortumuna tesadüf etti; o kimse: "Bu mahlûk, oluk ve su borusu gibi bir şeydir" dedi.
1259. O birinin eli onun kulağına erişti; o ona yelpaze gibi zahir oldu.
1260. Vaktaki o birinin eli, onun ayağına süründü: "Filin şeklini direk gibi gördüm" dedi.
1261. O biri, onun arkasına el koydu: "Bu fil muhakkak bir taht gibi olmuştur," dedi.
1262. Böylece her biri bir cüz'e ki erişti, işittiği her yerde onu anladı.
Ya'nî "Bu fili karanlıkta muayene eden her bir kimse, böylece filin hangi cüz'ü ele geçmiş ve o muayeneden ne anlamış ve filin şekli hakkında nasıl hükm etmiş ise, ondan sonra filin adını işittiği her yerde, o anladığı ma'nâya intikâl etti ve onunla meşgûl oldu."
1263. Onların sözleri nazargahdan dolayı muhtelif oldu; o biri ona “dâl", bu "elif" lakabını verdi.
Onların bu yekdiğerine muhâlif olan sözleri, nazar ettikleri mahalden dolayı muhtelif oldu. Biri o gördüğü şeye "dâl" dedi ve diğeri "elif" dedi. Ma'lumdur ki, “dâl" ve "elif" birer harftir; harfiyyette hepsi müttehiddir; bu noktadan arada ihtilaf yoktur. Fakat bu harflerin her birinin delâlet ettiği sadâ-yı mehâric birbirinden ayrıdır; ya'nî hükümleri bir cihetten doğru ve bir cihetten eğridir ve birbirine muhâliftir.
1264. Eğer her birinin elinde bir şem' ola idi, onların sözlerinden ihtilaf hariç olurdu.
Eğer her biri, fili temâşâya geldiği vakit elinde bir ışık olarak gele idi, filin hey'et-i mecmûasını görüp anlar ve artık aralarında fil şöyledir, böyledir diye hiçbir ihtilaf olmaz idi.
1265. His gözü ancak elin avucu gibidir; onun için onun hepsi üzerine destres olmak yoktur.
Bu zâhirî göz, karanlıkta fili yoklayan kimselerin ellerinin içi ve avuçları gibidir. Karanlıkta temâs ettiği bir şeyi, bir elin içi ne kadar anlıyabilirse, bu zâhir gözünün ihâtası da o kadarcıktır. Hakāyık-ı eşyâyı, hey'et-i mecmûasıyla kavrayıp göremez, idrāķi mahdûddur.
1266. Deryanın gözü başkadır ve kef başkadır; kefi bırak ve deryânın gözünden bak!
"Kef" Arabça el ayası ve avuç ma'nâsına olduğu gibi, Fârisîde de köpük demektir. Bu beyt-i şerîfdeki "kef"in iki ma'nâya da şümülü melhûzdur. "Derya"dan murâd, vücûd-ı Hak'dır; ve "deryânın gözü"nden murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ade-mî'de şöyle buyururlar: و هو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر و هو المعبر Ya'ni ve o insan, kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabber olan odur. İşte bunun için insan tesmiye olundu." Ma'lûm olsun ki: Âlem, sûret-i ilâhiyye üzerinedir ve insan o sûretin nümûne-i câmi'idir ve Hak için gözbebeği mesâbesindedir. Binâenaleyh kuvve-i bâsıranın zevki olan rü'yet, gözbebeğinin sûreti ile vâki' olduğu gibi, Hak için zevk-ı rü'yet dahi, insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsi ile olur; ve insan, kuvve-i bâsırasıyla kendinin "ayn"ı olan vücuduna nazar ettikde, hâsıl olan zevk-ı rü'yet, gayriden müstefâd olmaz. Belki bu zevk, kendi zâtının, kendi zâtına verdiği bir zevkden ibârettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla vâki' olan nazar-ı ilâhî de böyledir. Binâenaleyh "kef" el ayası ma'nâsına olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Vücûd-ı hakîkînin gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil başka ve keff-i dest mesâbesinde olan çeşm-i his sahibi bulunan insân-ı nâkıs başkadır. Binâenaleyh el ayası gibi olan çeşm-i his sahiblerinin hakāyık-ı eşya hakkındaki ulûm-ı mevhûmelerini bırak da, bu hakāyıka deryânın gözü olan insân-ı kâmilin nokta-i nazarından bak!" "Kef" köpük ma'nâsına olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: "Deryânın gözü olan insân-ı kâmil başkadır; zîrâ o ayn-ı deryâdır ve deryânın köpüğü mesâbesinde olan insân-ı nâkıs başkadır. Binâenaleyh sen, köpük gibi olan insân-ı nâkısı bırak da, hakāyık-ı eşyâya deryânın "ayn"ı olan, deryânın gözünden bak!"
1267. Köpüklerin hareketi gece ve gündüz deryadandır; acibdir ki, sen derya-yı değil, köpüğü görüyorsun.
Deryânın gözü olan insân-ı kâmil köpüklerin hareketi gece ve gündüz ya'nî ale'd-devâm deryâdan olduğunu görür; sen ise acîbdir ki, nazarındaki mahdûdiyyet hissiyle, Hakk'ın deryâ-yı vücûdunu değil, o deryâda köpükler gibi çırpınan suver-i mahsûseyi görüyorsun.
1268. Biz, gemiler gibiyiz, birbirimize çarparız; berrak su içinde olduğumuz halde, bulanık gözlüyüz.
Bizim kesîf olan cisimlerimiz, vücûd-ı latîf-i Hak'da yüzen gemiler gibidir. O vücûd-ı hakîkînin ihtizâzından harekete gelip birbirimize çarparız; biz böy- Ya'ni "Ve o insan, kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabber olan odur. İşte bunun için insan tesmiye olundu." Ma'lûm olsun ki: Âlem, sûret-i ilâhiyye üzerinedir ve insan o sûretin nümûne-i câmi'idir ve Hak için gözbebeği mesâbesindedir. Binâenaleyh kuvve-i bâsıranın zevki olan rü'yet, gözbebeğinin sûreti ile vâki' olduğu gibi, Hak için zevk-ı rü'yet dahi, insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsi ile olur; ve insan, kuvve-i bâsırasıyla kendinin "ayn"ı olan vücuduna nazar ettikde, hâsıl olan zevk-ı rü'yet, gayriden müstefâd olmaz. Belki bu zevk, kendi zâtının, kendi zâtına verdiği bir zevkden ibârettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla vâki' olan nazar-ı ilâhî de böyledir. Binâenaleyh "kef" el ayası ma'nâsına olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Vücûd-ı hakîkînin gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil başka ve keff-i dest mesâbesinde olan çeşm-i his sahibi bulunan insân-ı nâkıs başkadır. Binâenaleyh el ayası gibi olan çeşm-i his sahiblerinin hakāyık-ı eşya hakkındaki ulûm-ı mevhûmelerini bırak da, bu hakāyıka deryânın gözü olan insân-ı kâmilin nokta-i nazarından bak!" "Kef" köpük ma'nâsına olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: "Deryânın gözü olan insân-ı kâmil başkadır; zîrâ o ayn-ı deryâdır ve deryânın köpüğü mesâbesinde olan insân-ı nâkıs başkadır. Binâenaleyh sen, köpük gibi olan insân-ı nâkısı bırak da, hakāyık-ı eşyâya deryânın "ayn"ı olan, deryânın gözünden bak!"
1269. Ey sen ki, cisim gemisinde uykuya gitmişsin; suyu gördün, suyun suyuna bak!
Bu beyt-i şerîf dahi rûh-ı izâfîye vakıf ve fakat bu rûhun rûhundan gâfil olanlara hitâbdır. Ya'nî "Ey sen ki, cisim gemisi içinde yalnız sıfât-ı rûhâniyyeye vakıf oldun ve cisim gemisini tahrik eden su mesâbesindeki rûhu gördün; asıl muharrik olan bu su değildir, o rûhun rûhudur; ve o rûhun rûhu vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır.
Ma'lûm olsun ki, tecellî-i Rabbânî ile, tecellî-i rûhânî arasında küllî fark vardır. Tecellî-i Rabbânî, tecellî-i rûhânînin rengine müşâbih olduğu için, ekser-i sâlikler bu tecellî-i rûhânîyi, tecellî-i Rabbânî zannederler ve kendilerini kâmil zannedip mürşidden müstağnî addederler.
Şihâbeddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârîf'de bu husûsta îzâhât i'tâ ve bu gibi sâliklere "sâlik-i ebter" nâmı verildiğini beyân buyurmuşlardır. Bu beyt-i şerîfde tecellî-i rûhânînin fevkı olan tecellî-i Rabbânîye teşvik buyurulur.
1270. Suyun suyu vardır ki o onu sürer; rûhun bir ruhu vardır ki, o onu çağırır. [1274]
"Suyun suyu"ndan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır; ve “rûhun rûhu"ndan murâd sıfat-ı Hayât-ı Hak'dır. Ya'nî "Ecsâm, ervâh suyu üzerinde ve ervâh dahi Hakk'ın varlığında yüzerler. Ve rûhun rûhu olan sıfat-ı Hayât-ı Hak vardır ki, o rûhu âlem-i vücûda o da'vet eder."
1271. Mûsâ ve İsâ nerede idi ki güneş, mevcûdât tarlasına su verir idi?
Mûsâ ve Îsâ (aleyhime's-selâm) bu vücûd-ı kevnîye henüz gelmemişler iken, vücûd-ı Hak güneşi, mevcûdât-ı kevniyyeye vücûd-bahş olur idi.
1272. Adem ve Havva nerede idi, o zaman ki, Huda bu kirişi yaya bıraktı?
Bu küre-i arz üzerinde beşerin menşei ve masdan olan Âdem ve Havvâ, suver-i kevniyye ile zâhir olmazdan mukaddem Hak Teâlâ hazretleri, bu hilkat kirişini yaya bırakmış idi. Nitekim tedkîkât-ı fenniyye ile zâhir olmuştur ki, hilkatde evvelâ sehâb-ı muzî, sonra buhâr-ı nârî, sonra mâyi-i nârî, sonra cemâd, sonra nebât, sonra hayvan, sonra beşer zuhûra gelmiştir.
1273. Bu söz dahi eksiktir ve nâ-tamâmdır; o söz ki nâkıs değildir, o tarafındır.
Ya'nî biz yukarıda Mûsâ ve Îsâ (aleyhime's-selâm) ve Âdem ve Havvâ vücûd-ı kevniyye gelmemişler iken, vücûd-ı Hak güneşi mevcûdât-ı kevniy-yeye vücûd-bahş olur idi dedik; fakat bu söz nâkıstır ve nâ-tamâmdır. Zîrâ halledilecek birtakım sualler daha vardır. Meselâ bizim âlemimizin ve beşerin suver-i kevniyyesi mevcûd değil iken, başka âlemler ve onların üzerinde be-şer yok mu idi? Ve mezâhir-i esmâ-i ilâhiyye olan âlemimizin sûreti yok iken, Hak Teâlâ hazretlerinin bu âlemdeki mezâhiri muattal bir halde mi idi? Bizim âlemimiz yok iken ve beşer yok iken, Hakk'ın mazhar-ı afv ve gufrânı olan başka günâhkâr kullar var mı idi, gibi halli lâzım gelen birtakım sualler vârid olur. İm-di biz beyânâtımızda bunlara dâir bir şey söylemediğimiz için, söz nâ-kıs kalır; o söz ki nâkıs değildir, o tarafın, ya'nî ilm-i ledün tarafındandır.
1274. Eğer ondan söylerse, ayağın kayar ve eğer ondan hiçbir şey söylemezse eyvâh sana!
Ey sâlik, senin zihninde hilkat-i âlem ve Adem hakkında, mahdûd birtakım ma'lûmât yerleşmiştir. Eğer bir kâmil sana o mahdûd ma'lûmâtın hâricinde birtakım hakäyık söylese, ayağın kayar ve i'tikādâtının esâsı haleldâr olur. Ve eğer bu hakāyıktan hiçbir şey söylemese, o mahdûd ma'lûmât ile kalırsın; ve o mahdûd ma'lûmâtın Hakk'ın azamet ve kudretini tahdid edeceği için, sana yazık olur.
Ma'lûm olsun ki, avâlimin fezâda tekevvün ve tefessüdünün ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Vücûd-ı hakîkî-i Hak ezelî ve ebedî ve kadîm olduğu gibi, vücûdât-ı izâfiyyenin bu tekevvün ve tefessüdü keyfiyyetleri dahi ezelî ve ebedî ve kadîmdir. Ancak efrâdının ibtidâsı ve intihâsı vardır; ve sıfat-ı hudûs ve evveliyet ve âhiriyet bu tekevvün ve tefessüd eden avâlimin her birerlerine izâfe olunur. Âlem-i şehadeti, içinde bulunduğumuz âlemden ibâret zannet- tiklerinden, onun kıdemi ve hudûsu hakkında birçok kıyl ü käller vâki' oldu. Ve âlem-i şehadet bizim âlemimizden ibaret farz edildiğine göre, kıyamet-i kübrânın vukū'u ile, esmâ-i ilâhiyyenin muattaliyyeti lâzım geleceğinden. mutasavvıfeden bir kısmı da te'vil cihetine gittiler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında İdris (a.s.)dan naklen buyururlar ki: "Hak Teâlâ hazretleri Hâlık olarak lem-yezel-dir; dünyâ ve âhiretçe lâ-yezâldir. Ve eceller halk hakkında değil, mahlûk hakkında müddetlerin intihâsı iledir. İmdi halk enfâs ile teceddüd eder." Vel-hâsıl fezâ-yı bî-nihâyede keyfiyyet-i halkın ibtidâsı ve intihâsı yoktur; ve Hakk'ın âlem ve Adem sûretinde tecellî etmediği bir an da mevcûd değildir. Fakîr bu babda daha ziyâde îcâb eden tafsilâtı Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddemesinde beyân ettim.
1275. Ve eğer bir sûretin misali içinde söylerse, ey delikanlı, ancak o sûrete yapışırsın.
Ve eğer bu gibi hakāyıkı anlatmak için ârif-i kâmil sana bir misâl-i sûrî beyân etse, sen o misâlden maksûd olan ma'nânın içine vâsıl olmayıp, ancak o sûrete yapışır kalırsın. Binâenaleyh senin için bu tarz beyandan dahi bir faide hâsıl olmaz.
1276. Fakat bir nakl etmen için senin ayağın yoktur; yahud meğer ki ayağı bu çamurdan koparasın.
Hakk'ın ezelen ve ebeden Hâlık olduğunu ve binâenaleyh keyfiyyet-i hilkatin ezelî ve ebedî olduğunu ve bizim âlemimizden başka Hak Teâlâ hazretlerinin fezâ-yı bî-nihâyede lâ-yuad ve lâ-yuhsâ âlemleri bulunduğunu müşâhede için, bu hayât-ı sûrî içinde o fezâya çıkıp dolaşabilecek bir ayak lâzımdır. Tâ ki sen o ayağın kuvveti ile, o fezâ-yı bî-nihâye içinde bir zerre mesâbesinde olan, bulunduğun küre-i arz üzerinden nakl edebilesin. Nitekim sûre-i Rahmân'da şu âyet-i kerîmede bu ayağa işaret buyurulur: يَا مَعْشَرَ الْجن والانس ان استطعتم أن تنفذوا من أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانِ (Rahman, 55/33) Ya'ní “Éy cin ve ins táifesi, aktâr-ı semâvât ve arza nüfüz etmeğe kādir iseniz, geçin bakalım. Hayır geçemezsiniz; ancak kuvve-i ilâhiyye ile geçebilirsiniz.” Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri, böyle bir ayak sahibi olduğu için geçmiş ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde tâlib-i hakikat olan-lara, âlem-i simsime nâmıyla ba'zı âlemlerin ahvâlinden temsilât ile haber vermiştir. Ve "simsime," ıstılâh-ı sûfiyyede ibâreye ve beyâna sığmayan ma'rifet demektir. Ve netîcede buyururlar ki: "Her şey ki, akıl onu bu dâr-ı dünyâda muhâl görür; biz onu o arzda mümkin bulduk ve bildik ki ukūl kāsırdır." Zîrâ bizim aklımız, üzerinde yaşadığımız arzdaki kavânîn-i tabiiy-yeyi bile tamâmiyle ihâtadan âcizdir. Bu arzın kavânîn-i tabiiyyesi hâricinde kalan avâlim-i sâirenin tâbi' olduğu kavânîne nasıl ıttıla' mümkin olur? İşte bu ayak sahiblerinden birisi dahi cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimizdir. O âlemlerin ahvâli ehl-i arzın lügatlerine sığmadığı için, misâl-i sûrî ile de beyâ-nı münasib görmemişlerdir.
İmdi bu avâlimi temâşâ iki sûretle olacağını cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyit-te beyân buyururlar. Birisi hayât-ı sûrî devam ederken olur. Birinci mısra'da buna işâret buyurulur. Dîğeri ba'de'l-vefât mü'minler için olur. İkinci mısra'da da "Yahud meğer ki ayağı bu çamurdan koparasın" ta'bîri ile bu hâle işaret buyurulur. Zîrâ vefât eden mü'minlerin ervâhına kendi mertebelerine göre eb-vâb-ı semâ açılır. Bu bahsin tafsili uzundur, bu kadar îzâhât kâfidir.
1277. Ayağı nasıl koparırsın? Hayatın bu çamurdandır; senin bu hayatının gitmesi çok müşkildir.
Sen başka âlemlere çıkmak için ayağını bu arzdan nasıl koparabilirsin? Zî-râ senin hayatın bu arzın toprağından ve cevherindendir. Gözünü açdın, bu ar-zı gördün. Havâss-i hamsen vâsıtasıyla kalbinde yerleşen sûretler, bu âlem sû-retleridir; ve kalbin onlara merbûttur; senin bu hayatının gidişi çok müşkildir.
1278. Ey revî, vaktaki Hak'dan hayat tutasın, imdi çamurdan müstağnî olup gidersin.
"Revî" Arabî'de hayvanın suya kanması; büyük katreli yağmur getiren bulut; ve ilm-i arûzda kāfiye harfi ma'nâlarınadır. Burada, büyük katreli yağmur getiren bulut ma'nâsı münasib olur ki, “bulut" ile vücûd-ı kesîf-i in-sânîye ve "yağmur" ile âb-ı rahmet-i ilâhiyyeye işaret buyurulmuş olur. "Ey âb-ı rahmet-i ilâhiyyeyi getiren vücûd-ı kesîf sâhibi, vaktâki Hak'dan âb-ı Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri, böyle bir ayak sahibi olduğu için geçmiş ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde tâlib-i hakikat olanlara, âlem-i simsime nâmıyla ba'zı âlemlerin ahvâlinden temsilât ile haber vermiştir. Ve "simsime," ıstılâh-ı sûfiyyede ibâreye ve beyâna sığmayan ma'rifet demektir. Ve netîcede buyururlar ki: "Her şey ki, akıl onu bu dâr-ı dünyâda muhâl görür; biz onu o arzda mümkin bulduk ve bildik ki ukūl kāsırdır." Zîrâ bizim aklımız, üzerinde yaşadığımız arzdaki kavânîn-i tabiiyyeyi bile tamâmiyle ihâtadan âcizdir. Bu arzın kavânîn-i tabiiyyesi hâricinde kalan avâlim-i sâirenin tâbi' olduğu kavânîne nasıl ıttıla' mümkin olur? İşte bu ayak sahiblerinden birisi dahi cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimizdir. O âlemlerin ahvâli ehl-i arzın lügatlerine sığmadığı için, misâl-i sûrî ile de beyânı münasib görmemişlerdir.
İmdi bu avâlimi temâşâ iki sûretle olacağını cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitte beyân buyururlar. Birisi hayât-ı sûrî devam ederken olur. Birinci mısra'da buna işâret buyurulur. Dîğeri ba'de'l-vefât mü'minler için olur. İkinci mısra'da da "Yahud meğer ki ayağı bu çamurdan koparasın" ta'bîri ile bu hâle işaret buyurulur. Zîrâ vefât eden mü'minlerin ervâhına kendi mertebelerine göre ebvâb-ı semâ açılır. Bu bahsin tafsili uzundur, bu kadar îzâhât kâfidir.
1279. Süt emen, süt nineden kesildiği vakit, gıda yiyici oldu; muhakkak onu bırakır.
Arz, vücûd-ı beşeri emziren bir süt nine gibidir. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'de dünyaya "Ümm-i rakūb" tesmiye buyurmuştur. Süt emen çocuk, artık memeden kesildiği vakit, büyük adamlara mahsûs olan gıdaları yemeğe başlar ve süt ninesini terk eder. Bunun gibi, rûh-ı beşer, meblağ-ı ricâle vâsıl olup, ma'rifet-i ilâhiyye tahsil ederse, artık süt ninesi olan arzın sütünden, ya'nî havâss-i hamsesi vâsıtasıyla arzdan kalbine mün'akis olan ulûm ve maârifden munkatı' olur ve onu bırakır; ve ricâle mahsûs olan ulûm-ı yakîniyye ve ma'rifet-i Rabbâniyye gıdâsını almağa başlar.
1280. Sen hubûbât gibi arza mensub olan sütün bağlanmışısın, kendi fıtâmını [1285] kalblerin kütünden ara!
"Fıtâm" çocuğun sütten kesilmesi demektir. Ya'nî "Ey cismânî olan kimse, hubûbâtın neşv ü nemâsı arzdan olduğu gibi senin cisminin ve idrâkinin neşv ü nemâsı da arzdandır. Binâenaleyh dâimâ arza mensûb olan sütü emersin. Bu sütten kesilmeyi git kalblerin kütü ve gıdâsı olan ulûm-ı ledünniyyeden ve hikemiyât-ı ilâhiyyeden ara!"
1281. Ey sen ki hicablar olmaksızın nûru kabul edemeyicisin; nûr-ı setîr olan kelâm-ı hikmeti ye!
"Ey sâlik, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin nûrunu, sen henüz hicâbsız olarak kabûl edebilecek bir isti'dâdda değilsin. Bârî o nûrun perdesi ve hicâbı olan kelâm-ı hikmet nûrunu, rûhunun idrâkine yedir ve onu bu kelimât-ı hikemiyye ile terbiye et!" Ma'lumdur ki, kelâm sıfattır ve sıfat Zât'ın zâhiri ve perdesidir ve Zât kendi sıfatıyla örtülmüştür. hayât-ı hakîkîyi alırsın; işte o zaman çamurdan ve bu vücûd-ı kesîfden müs-tağnî olursun. Hem mevt-i tabîîden evvel ve hem de mevt-i tabîîden sonra, avâlim-i ulviyyeye gidersin ve urûc edersin."
1282. Tâ ki ey cân, nûru kabul edici olasın; tâ ki mestûru hicablar olmaksızın göresin.
Bu öğrendiğin kelâm-ı hikemiyye sâyesinde ey cân, o vücûd-ı hakîkînin nûrunu kabûl edebilecek bir hâle gelesin ve kelâm ve elfâz sûretleriyle örtülmüş olan o nûr-ı hakîkîyi göresin. Zîrâ bu kelimât-ı hikemiyye ve suver-i elfâz, hicâbât-ı nûrâniyyedir; ve bu hicâbât-ı nûrâniyye, o nûr-ı hakîkînin setîri ve perdesidir.
1283. Yıldız gibi felek üzerinde seyr edersin; belki feleksiz ve keyfiyetsiz sefer edersin.
Ya'nî “Ümm-i Rakūb" olan dünyânın sütünden kesilip, rûhun meblağ-ı ricâle vâsıl olunca, artık ruhunun ayağı çamurdan kopar, yıldızlar gibi fezâdaki taayyünât âlemlerinde dolaşırsın ve onların acâibâtını temâşâ edersin ve belki bu taayyünât âleminden daha ileri geçip feleksiz, ya'nî taayyünsüz ve ta'rîfe sığmayan bir hâl içinde keyfiyyetsiz olarak sefer edersin; ve ervâh-ı mücerrede arasında dolaşırsın, zîrâ ervâh, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyyedir; onların seferleri bî-keyfiyettir.
1284. Öyle ki, yoktan vara geldin; âgâh ol, söyle nasıl geldin? Sarhoş geldin.
Keyfiyetsiz ve ta'rîfe sığmayan sefer, öyle bir seferdir ki, sen evvelce bu sûret-i beşeriyyede mevcûd değil idin; ba'dehû bu âlem-i sûretde mevcûd oldun. Âgâh ol da, söyle bakalım, nasıl geldin ve bu seferin nasıl vâki' oldu, bize ta'rîf et? Hayır, edemezsin, çünkü sarhoş ve kendinde olmayarak geldin. Meselâ hissin ve idrâkin olduğu halde anandan doğduğun dakikayı ve emdiğin memeyi ta'rîf edemezsin. Halbuki yok değil idin, mevcûd idin; fakat idrâkin sarhoşlar gibi uyuşuk idi.
1285. Gelmek yolları senin hatırında kalmadı; fakat sana bir remz söyliyeceğiz.
1286. Aklı bırak, ondan sonra aklı tut; kulağı bağla, ondan sonra kulak tut!
Geldiğin yollardan sana bir remz ve işaret söylerken, kendi aklını bırak, kâmilin aklını rehber ittihâz et ve zâhirî kulağını kapa da, rûhunun ve bâtınının kulağını aç!
1287. Hayır söylemem; zîrâ ki sen henüz hamsın, bahar içindesin; sen temmuzu görmedin.
Hayır söylemem, zîrâ sen, bu vücûd-ı kesîf-i unsurîye taalluk eden akl-ı maâşa yapışmışsın. Bu aklın feylesofu olup ham ve çiğ bir haldesin. İdrâk-ı hakāyıkda bu aklın bahar içindedir ve baharda meyve ağaçları henüz çiçek açıp meyveler tomurcuklandığı gibi, sen de tomurcuklanmış bir haldesin. Daha temmuzu ve yaz mevsiminin harâreti mesâbesinde olan aşk ve cezebât-ı ilâhiyyeyi görmedin.
1288. Bu cihân ağaç gibidir; ey kerîmler, biz onun üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz.
"Bu cihân, üzerinde insan meyvesi yetişmek için dikilmiş bir ağaçtır. Nitekim ayet-i kerimede وَ الْاَرْضِ وَضَعَها للأنام (Rahmân, 55/10) ya'nî “Ve arzı Allah Teâlâ enâm için vaz' buyurdu" buyurulmuştur. Velhâsıl arzın fezâda hilkatin- den maksûd olan şey, üstünde insanın zuhûrudur. Ey kerîm olan sâlikler, biz bu arzın üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz." "Biz" ta'bîri, üslûb-ı hakîmâ- ne üzere sâliklere râci'dir; zîrâ cenâb-ı Pîr efendimiz bu arzın, sultân-ı hakîkî- ye lâyık, gâyet olmuş ve lezîz bir meyve-i nefisidir.
1289. Muhakkak hamlar, dalı sıkı tutar; zîrâ ki hamlık içinde köşkün lâyıkı değildir.
Muhakkak ham meyveler, dallarına sıkı sıkı yapışmıştır; koparılmak istense, çabuk kopmaz ve onu koparmaya da kimsede rağbet bulunmaz. Zîrâ o ham meyveleri o halde koparıp yemek üzere, köşklerin içine kimse götürmez. Ham olan sâlikler de bu kesîf olan vücûd-ı unsurî dalına öylece sıkı sıkı yapışmışlardır. Geldiğin yollardan sana bir remz ve işaret söylerken, kendi aklını bırak, kâmilin aklını rehber ittihâz et ve zâhirî kulağını kapa da, rûhunun ve bâtı- nının kulağını aç!
1290. Vaktāki pişti ve dudak ısırıcı tatlı oldu, ondan sonra dalları gevşek tutar.
"Vaktāki güneşin harâretiyle o meyve oldu ve o meyve dudak ısırıcı ve yakıcı bir halde tatlılaştı, artık o meyveler yapıştıkları dallara gâyet gevşek olarak merbût kalırlar." Bunun gibi aşk-ı ilâhî ve cezbe-i rabbânî harâretiyle pişip olmuş olan kimselerin dahi, bu kesîf olan âlem-i unsurîye alâka ve râbıtaları gevşer ve bu zevât, hayât-ı sûriyyeden sıkılmağa başlarlar. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: اذا دخل النور القلب انشرح و انفسح ya'ni "Kalbe nûr dâhil olduğu vakit münşerih olur ve genişler." Sahâbe-i kirâm: "Bunun alâmeti nedir yâ Resûlallah?" diye sordular; buyurdular ki: التجافي عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور والتأهب للموت قبل نزوله Ya'ni "Bunun alâmeti, dâr-ı gurûr olan dünyâdan ayrılmak ve dâr-ı sürür olan âhirete rücû' etmek ve nüzûlünden evvel mevte hazırlanmaktır."
1291. Vaktaki o ikbâlden ağız tatlı oldu, mülk-i cihân âdemî üzerine soğuk oldu.
İnsanın ruhunun ağzı, idrâk-i maânî ikbâl ve devletinden tat duyduğu vakit, bu mülk-i cihân ve âlem-i kesâfet, nazarında soğur ve artık bu âlemin âlâyişine ve huzûzâtına iltifât etmez olur.
1292. Sıkı tutuculuk ve taassub hamlıktır; nihayet böyle bir iş kan içiciliktir.
Bu şecere-i kevnin dallarına, meyve mesâbesinde olan efrâd-ı benî Adem'in sıkı sıkı yapışması ve onun alâkātındaki taassubu, hamlığı îcâbıdır. Nihayet böyle bir iş, kişiye kendi kanını içmektir.
Hind nüshalarında “çünînî" yerine "cenînî" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Nihâyet cenînlik, kan içicilik işidir" demek olur. Ya'nî "ümm-i rakūb" olan bu dünyânın karnında bir cenîn mesâbesindesin ve onun vücudundan gıdânı alıp onun mülevves kanını içersin. Zîrâ cenînlik demek, kan içicilik demektir.
1293. Başka bir şey kaldı; amma onu söylemeyi sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, onu ben değil.
"Rûhu'l-Kudüs"den murâd, âlem-i melâikedir. Ya'nî "Senin bu sûret-i beşeriyyeye gelinceye kadar geçtiğin hâlde, hatırında kalmamış olan yollara bir remiz ve işâret olmak üzere, ağaç ve meyve misallerini söyledim; ve sen bu remiz ve işâretten vücûdunun, bu âlem-i kesâfetde geçtiğin etvârı ve yolları anladın; fakat başka bir şey kaldı ki, o yollar bu etvârın fevkındedir, velâkin onun söylemesini sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, ya'nî bu husûstaki kelâm-ı rûhânî sûreti, senin kalbinin âlem-i ervâha müteveccih olan yüzüne, ervâh-ı âliye-i külliyye-i melekiyyeden ilkā olunsun; onu harf ve savt ile sana ben söylemeyim.
1294. Hayır, ey kimse bensiz ve benim gayrimsiz, hem sen ben olarak, kendi kulağına yine sen söylersin.
Hayır, böyle de değil, ey kimse "Lâ şerîke leh" olan hakikat-ı vâhide, nûruyla senin kalbini kapladığı vakit, ihtilâf-ı cihât mahv ve suver mütelâşî olur. Ondan sonra kelâm, bî-harf u savt sana ilkā olunur. Ortada ne ben olurum, ne de sen olursun. Benim ve senin ve Rûhu'l-Kuds'ün arasında ittihad hâsıl olur.
Cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâî-i şerîflerinde bu makāma işâreten şöyle buyururlar:
"Ey Hoten diyârına mensûb olan ma'şûkum, ben seninle öyleyim ki, ben sen miyim, yâhud sen ben misin diye galat içindeyim. Ben ben değilim; sen de sen değilsin. Hem ben benim ve hem sen sensin, hem sen bensin."
1295. Uykuya gittiğin o bir vakit gibi ki, sen kendi önünden, kendi önüne gidersin.
Kendinin söyleyip, yine kendinin dinlemesinin misâli budur ki, sen uykuya gittiğin vakit, rü'ya görürsün; bu rü'yânın içinde birçok suver müşâhede edersin. Halbuki senin şahsın ayn-ı vâhidedir; bu keserât senin ayn-ı vâhidenin içinde vâki' olur; binâenaleyh sen rü'yâda kendi indinden, yine kendi indine gidersin. "Rûhu'l-Kudüs"den murâd, âlem-i melâikedir. Ya'nî "Senin bu sûret-i be-şeriyyeye gelinceye kadar geçtiğin hâlde, hatırında kalmamış olan yollara bir remiz ve işaret olmak üzere, ağaç ve meyve misallerini söyledim; ve sen bu remiz ve işâretten vücûdunun, bu âlem-i kesâfetde geçtiğin etvârı ve yolları anladın; fakat başka bir şey kaldı ki, o yollar bu etvârın fevkındedir, velâkin onun söylemesini sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, ya'nî bu husûstaki kelâm-ı rûhânî sûreti, senin kalbinin âlem-i ervâha müteveccih olan yüzüne, ervâh-ı âliye-i külliyye-i melekiyyeden ilkā olunsun; onu harf ve savt ile sana ben söylemeyim.
1296. Kendinden dinlersin ve zannedersin ki, rüyada sana onu gizlice filân söylemiştir.
Ya'nî "Rü'yâda gördüğün bir şahıs, sana söz söyler ve sen onun sözünün ma'nâsını anlarsın ve cevabını verirsin. Halbuki sen, sana o sözü söyleyen falan kimse olduğunu zannedersin. Meydanda o şahsın vücûdu yoktur, senin vücûdun vardır. Bu keserât hep senin vücûdunda vâki'dir; binâenaleyh o sözü sen kendinden dinlersin. İşte vahdetde kesretin ve kesretde vahdetin misâli budur."
1297. Ey latîf refîk, sen bir kat değilsin, belki bir feleksin ve derin deryasın.
"Ey sûret-i beşeriyyede bana refâkat eden latîf sâlikim. Sen bu görünen sûretten ibâret bir kat değilsin; belki vücudun kâffe-i merâtibini câmi' bir nümûnesin. Ya'nî "ahadiyyet," "vahdet," "vâhidiyyet," "ervâh,” “misâl” ve "şehadet" ve "insan" merâtib-i külliyyelerini ve bu külliyâtın cüz'iyâtını câmi'sin. Binâenaleyh sen, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz bir feleksin ve derin bir deryâsın." Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) ve (r.a.) efendimiz hazretleri insanın bu câmiiyyetinden haber verip buyururlar: دواؤك فيك و ما تشعر و داؤك منك وما تبصر و تزعم انك جرم صغير و فيك انطوى العالم الاكبر و انت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و انت الوجود و النفس الوجود و ما فيك الموجود لا يحصر فلا حاجة لك في خارج فيخرج عنك ما يسطر "Senin ilacın sende olduğu halde bilmiyorsun; ve illetin senden olduğu halde görmüyorsun; ve sen bir cirm-i sagîr olduğunu zu'm edersin; halbuki âlem-i ekber sende muntavîdir. Ve sen öyle bir kitâb-ı mübînsin ki, muzmer olan şey onun harfleriyle zahir olur; ve sen vücûdsun ve nefs-i vücûdsun; ve sende mevcûd olan şey, hasr ve ta'dâda gelmez. Senin hârice ihtiyacın yoktur; kitâb-ı kâinâtda mastûr olan şeyler hep senden hurûc eder."
1298. O azîm olan senliğin ki, o dokuz yüz sendir; bahr-ı muhitdir ve yüz katın gark olacağı mahaldir.
Birinci mısra'daki "tü" lafzı, sen ma'nâsına ve ikinci mısra'daki "tü" kat ma'nâsınadır. Eğer ikisi de kat ma'nâsına alınırsa, kāfiye noksan olur. Ya'nî "Senin o azîm olan senliğin bir senden ibâret değildir; belki pek çok senden ibârettir. "Dokuz yüz" ta'bîri tahdîd için değildir; kesret ma'nâsını beyân içindir. Binâenaleyh o senin senliğin bir bahr-ı muhitdir ve birçok katların gark olacağı mahaldir."
1299. Muhakkak uyanıklık ve uyku haddinin ne mahalli vardır, dem vurma! Ve Allah doğruyu çok bilicidir.
Biz vahdetde kesreti ve kesretde vahdeti uyku ve rü'yâ misâlini ta'rîf ederek anlatmak istedik; halbuki vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın vahdetini ve onun vahdeti içinde zâhir olan mezâhir-i esmâ ve sıfatın kesretini ta'rîf için beşere hâs olan uyku ve uyanıklık hallerinin ta'rîfinin ne yeri vardır? Benzeyen cihetleri olduğu gibi, benzemeyen cihetleri de çoktur. Binâenaleyh ey sâlik, bu babdaki hakikat-ı ma'rifet, senin senliğinde zuhûr etmedikçe, bundan dem vurma ve bu mevzû'dan bahs etme! Ve Allah Teâlâ doğruyu pek ziyâde bilicidir; zîrâ sende senin senliğin kalmayınca, bu mevzû'un en doğrusunu senden söyler.
1300. Dem vurma, ta ki dem vuranlardan beyâna ve zebâna gelmeyen şeyi din- [1305] leyesin.
Ey sâlik, vahdetde kesretden ve kesretde vahdetden aklının tahmînâtıyla dem vurma ve söz söyleme; tâ ki bu hakikati kendi vücûdunda bulup dem vuran, vâris-i ulûm-ı nebevîden bî-harf ve savt, rûhunun kulağı ile dinleyesin. Zîrâ elfâz ve kelimât, biraz yukarıda beyân olunduğu üzere, nûr-ı hakîkatin setîri ve hicabıdır.
1301. Dem vurma! Tâ ki kitaba ve hitâba gelmeyen şeyi güneşten dinleyesin.
Ey sâlik, hamlık içinde, olmuşluktan dem vurma! Tâ ki hakikat-ı vücûdun güneşi olan vâris-i kâmilden, nuküş-ı kelimât ile kitablara yazılamayan ve elfaz ve sadâ ile hitâba sığmayan hakāyıkı, rûhunun kulağıyla ve senliğinin hey'et-i mecmûasıyla dinleyesin. Birinci mısra'daki "tü" lafzı, sen ma'nâsına ve ikinci mısra'daki "tü" kat ma'nâsınadır. Eğer ikisi de kat ma'nâsına alınırsa, kāfiye noksan olur. Ya'nî "Senin o azîm olan senliğin bir senden ibâret değildir; belki pek çok senden ibârettir. "Dokuz yüz" ta'bîri tahdîd için değildir; kesret ma'nâsını beyân içindir. Binâenaleyh o senin senliğin bir bahr-ı muhitdir ve birçok katların gark olacağı mahaldir."
1302. Dem vurma! Ta ki senin için rûh dem vursun. Yüzücülüğü Nûh'un gemisi içinde bırak!
"Rûh”dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyeden soyunup, pâk olmuş olan insân-ı kâmil ve mürşid-i ârifdir. "Âşinâyî" yüzücülük demektir. "Nuh'un gemisi"nden murâd, mürşid-i kâmilin huzûrudur. Ya'nî "Ey sâlik, tahmînât-ı akliyyen ile hakāyıkdan dem vurma ve bildiğin şeylerden kalbini tahliye et; tâ ki senin boşalan kalbini maârif-i zevkıyye ile mürşid-i kâmil doldursun. Nûh (a.s.)ın gemisi mesâbesinde olan onun huzûr-ı şerîfinde, hakāyık deryâsında yüzücülüğü terk et!"