İçeriğe atla

Sâhirlerin Medâyin'den Fir'avn'ın huzûrunda toplanması ve teşrîfler bulması; ve onun düşmanının kahrı emrinde ellerini göğüslerine vurup, "Bunu bizim üzerimize vâcib bil!" demesi

30. bölüm / 70 · 1009 kelime · ~6 dk okuma

1241. O sâhirler Fir'avn'a kadar geldiler; onlara çok ağır teşrifler verdi.

"Teşrîfler"den murâd, bâdî-i şeref olan menâsıb ve teveccühât-ı sâiredir. Ya'nî "Fir'avn, sâhirlere çok ikrâm etti ve onlara çok kıymetli ihsanlar va'd et- ti. Nitekim âyet-i kerîmede hikâye buyurulur: وَ جَاءَ السَّحَرَةِ فَرْعَوْنَ قَالُوا إِنَّ لَنَا لاَجْرًا انْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ قَالَ نَعَمْ وَ أَنَّكُمْ لِمَنَ الْمُقَرَّبِينَ (A'raf, 7/113-114) Ya'nî "Sâhirler Fir'avn'a gelip dediler ki: "Eğer biz gâlib olur isek, elbette bizim için ecir vardır değil mi?" Fir'avn dedi: "Evet, siz elbette mukarreblerden olursunuz."

1242. Onlara va'dler etti ve köleleri ve atları ve nakdi ve azık cinsini pîşînde verdi.

1243. Ondan sonra dedi ki: "Agâh olun ey sâbıklar! Eğer imtihanda ziyâde gelirseniz."

1244. "Sizin üzerinize o kadar atâ saçayım ki, cûd ve sehâ perdesini yırtsın."

Fir'avn, sihirbazlara dedi ki: "Ey sihir müsabakasına giren sâhirler, âgâh olun, eğer bu sihir müsabakası imtihanında ziyâde gelir ve tefevvuk ederseniz, size o kadar ihsanlar ve atâlar saçarım ki, bu atâlar cûd ve sehâ perdesini yırtar; ve sehâvetin hadd-i ma'rûfu dâiresinden bile ileriye geçer. Velhâsıl sizi ihsanlara gark ederim."

1245. Böyle olunca onlar dediler ki: "Sen şâhın ikbali hakkı için, gâlib geliriz ve onun işi tebâh olur."

Bu beyt-i şerîf وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (Şuarâ, 26/44) ya'nî "Sehare dediler ki, Fir'avn'ın izzeti hakkı için muhakkak biz gâlibiz" âyet-i kerîmesinin mefhûm-ı münîfidir. Ya'nî "Senin izzetin hakkı için, biz senin düşmanının işini bitiririz."

1246. "Biz bu fende saf yırtıcıyız ve pehlivânız; cihanda kimse bizim kudretimizi tutamaz."

"Pây" burada kudret ma'nâsınadır. Ya'nî "Bu sihr-i fende safları yırtıcıyız ve pehlivânız. Kimse cihânda bizim kadar bu fende kudret sahibi değildir." ti. Nitekim âyet-i kerîmede hikâye buyurulur: وَ جَاءَ السَّحَرَةِ فَرْعَوْنَ قَالُوا إِنَّ لَنَا لاَجْرًا انْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ قَالَ نَعَمْ وَ أَنَّكُمْ لِمَنَ الْمُقَرَّبِينَ (A'raf, 7/113-114) Ya'nî "Sâhirler Fir'avn'a gelip dediler ki: "Eğer biz gâlib olur isek, elbette bizim için ecir vardır değil mi?" Fir'avn dedi: "Evet, siz elbette mukarreblerden olursunuz."

1247. Mûsa'nın zikri, bu evvelce vâki' olan hikâyelerdir diye, onların hatırla- rının bağı olmuştur.

Ankaravî hazretleri "şân" zamîrini Mesnevî-i Şerifi dinleyenlere irca' bu- yurmuştur. Bu beyt-i şerîfden i'tibâren âtîdeki beyitler Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin irşâd-ı âlíîleridir. Buyururlar ki: "Bu Mesnevî-i Şerîfi dinleyenle- rin hâtırları bu Mûsâ ve Fir'avn kıssası, eski zamanda hâdis olmuş bir vak'anın hikâyelerinden ibarettir hükmüyle mukayyed olmuştur" demek olur. Hind nüshalarında "hâtır-şân" yerine "hâtırhâ" vâki'dir ki, Mûsâ (a.s.) kıssasının zikri, hâtırların bendi olmuştur demek olur.

1248. Mûsa'nın zikri nikāb olmak içindir; ey iyi adam, Mûsa'nın nuru se- nin nakdindir.

Afakda cereyân etmiş olan Mûsâ ve Fir'avn vak'asının zikri, enfüsde mevcûd olan Mûsâ ve Fir'avn'ın nikābı olmak ve bu nikāb altında her an ve dakîka cereyan eden bu hâdisât nazîri, irfân ve zekâ ile bilinmek içindir. Ey sâlih adam! Mûsâ'nın nûru ve hakîkati ve ma'nâsı senin nakd-ı vücûdundur; ve seninle beraber hâzırdır. Nitekim âyet-i kerîmede وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ وَ فِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تَبْصِرُونَ (Zariyât, 51/20-21) ya'nî "Ve yeryüzünde ehl-i îkān için â- yetler ve alâmetler vardır ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?" buyurulur.

1249. Mûsâ ve Fir'avn senin varlığındadır; bu iki düşmanı kendinde aramak lâzımdır.

Ya'nî "Senin varlığının içinde rûhun Mûsâ'nın ve aklın Hârûn'un ve nefsin Fir'avn'ın ve hevâ-yı nefsânîn dahi Fir'avn'ın vezîri olan Hâmân'ın nazîridir. Ve bu babdaki îzâhât ve vücûd-ı insânîde ne gibi şeylerin nazîri bulunduğu cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîfinde ve fakîr tarafından bu kitâba yazılan şerhde beyân olunmuştur. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri şerh-i âlîlerinde vak'a-i Fir'avnînin nazîrlerini vücûd-ı insânîde şöyle göstermişlerdir: "Kur'ân ve îkān ve irfân "asâ"ya ve nûr-ı tevhîd Mûsâ (a.s.)ın "yed-i beyza"sına; ve kuvve-i vehmiyye ve hayaliyye "iki sihirbaz"a ve evhâm ve hayâlât-ı nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyye, “sâhirlerin ipleri-ne ve değnekler"ine benzer."

1250. Kıyamete kadar Mûsa'dan nitâc vardır; başka nûr değildir; kandîl başka oldu. [1254]

"Nitâc" lügatte arslandan yavru almak ma'nâsınadır. Burada murâd, netîcedir. Ya'nî "Âfâkda kıyâmete kadar Mûsâ-zâdeler vardır ki, onlar kadem-i Mûsâ üzere gelen evliyâullâh ve mürşid-i kâmillerdir; ve Mûsâ (a.s.)ın hakîkatini hâmildir. Bu hakikat başka nûr değildir, yine o hakikat ve o nûrdur; fakat o nûrun kandili mesâbesinde olan taayyünât-ı şahsiyye başkadır. Birisi mevt-i sûrî ile gider; yerine dîğeri gelir...Sâir enbiya (aleyhimü's-selâm)ın hakāyıkı da böyledir.

1251. Bu çanak ve bu fitil başkadır; lakin onun nûru başka değildir; o taraftandır.

"Çanak”dan murâd cesed ve "fitil”den murâd rûh-ı hayvânîdir. “Bu cesedler ve rûh-ı hayvânîler başka başkadır; lâkin onlarda mütecellî olan hakikat ve rûh o peygamberin nûru tarafındandır." Ve nûr-ı Muhammedî kül olduğundan, o nûrların hepsini muhîttir; bunun için ümmet-i Muhammediyye'nin evliyâsı, hangi peygamberin kademinde ise, ona meselâ Mûsevî-i Muhammedî, Îsevî-i Muhammedî ve İbrâhîm-i Muhammedî ve Yûsuf-ı Muhammedî ...ilh. nâmını verirler.

1252. Eğer nazarı şîşeye tutarsan zâyi' olursun; zîrâ adedler ve ikilik şişedendir.

Ey sâlik, eğer nazarını taayyünât-ı şahsiyyeye tutarsan, şühûd-ı vahdetden gâib olursun; zîrâ hepsinde görünen nûr ve hakikat bir olduğu halde, müteaddid ve iki görünmeleri şişelerden, ya'nî taayyünât-ı şahsiyyenin taaddüdündendir.

1253. Ve eğer nazarı nûra tutarsan, ikilikten ve müntehî olan cismin i'dâdından kurtulursun.

“I'dâd” ifâl bâbından olduğuna göre, nihâyeti olan ve mahdûd bulunan cismi saymaktan kurtulursun demek olur. Ve eğer adedin cem'i olan "a'dâd" olursa, nihâyeti olan cismin adedlerinden kurtulursun demek olur. Ya'nî mahdûd olan taayyünât-ı şahsiyyeden kat'-ı nazar et de, onların her birinden zâhir olan bir ma'nâya bak. Meselâ insanlık bir mefhûm-ı küllî ve bir ma'nâ-yı umûmîdir. Zeyd ve Amr gibi birçok eşhâs, o ma'nâyı temsil eder; ve hepsi bu ma'nâda müttehiddir. Fakat sûrette Zeyd ve Amr birbirinin aynı değildir, başka başkadır. Bunun gibi nübüvvet ve velâyet dahi birer ma'nâ-yı umûmîdir; bu ma'nâyı temsil eden eşhâs başka başkadır. İmdi gözünü birden ibaret olan bu ma'nâya dikersen, müntehî ve fânî olan cisimleri ve şahısları saymaktan veyâhut bu cisimlerin adedlerinden ve kesretlerinden kurtulursun ve zevk-ı vahdete vâsıl olursun.

1254. Ey vücudun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafı, nazar-gahdandır.

Ey vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın içi ve bâtını olan insan; muhtelif milletler arasındaki ihtilafın sebebi, nazarlarını atfettikleri mahallin muhtelif olmasıdır.; zîrâ her biri nazarını bir cihete saplamış ve mer'iyyatın hey'et-i mecmûasından gâfil olmuştur; ve ancak kendi nokta-i nazarını hakikat zannetmiştir. Bunun böyle olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh' eder.