İçeriğe atla

Ölmüş sâhirin, kendi evlâdlarına cevap söylemesi

29. bölüm / 70 · 3399 kelime · ~17 dk okuma

1181. Onlara rü'yâda dedi ki: "Ey benim evladım! Bunu zahiren söylemek mümkin değildir."

Hayât-ı berzahiyye ile diri olan babaları, kesâfet âleminden gözlerini kapayıp uykuya dalan ve âlem-i hisden gâib olan evlâdlarına rü'yâda dedi ki: "Bu asânın mu'cizedir veyâ sihirdir tarzında benim tarafımdan size açıkça ma'lumât verilmesi mümkin değildir."

1182. Fakat size bu hafâ zahir olmak için, size bir nişan göstereyim.

1183. Gözlerimin nûru, oraya gittiğiniz vakit, onun uyuduğu makāmdan âgâh olunuz.

"Ey gözlerimin nûru olan evlâdlarım! Fir'avn'ın da'veti üzerine onun bulunduğu şehre gittiğiniz vakit, o asâ sahibinin uyuduğu mahalli tahkik ediniz."

1184. Eğer çalarsan ve kādir olursan, sâhirdir. Sihrin çaresi senin indinde zâ-hirdir.

"O zât uyurken eğer asâsını çalarsan ve çalmağa da kādir olursan, bil ki o sihirbazdır. Sihrin ibtâli için îcâb eden ma'lûmât senin indinde mevcuddur. Ma'lûmât-ı sihriyyenden istifade edersin."

1185. Ve eğer kādir olmazsan, sakın sakın, o Hakk'a mensubdur; o Zü'l-Celâl'in resûlüdür ve mühtedîdir.

"Ve eğer o asâyı o uyurken çalamaz isen, sakın ha!, ona muhalefet etme! Zîrâ o Hakk'a mensûbdur ve Zü'l-Celâl olan Allah Teâlâ'nın resûl-i zîşânıdır ve doğru yolu bulucudur."

1186. Eğer Fir'avn şarkan ve garben cihânı tutsa, Huda'nın ser-nigūnu gelir, ondan sonra harb!

İkinci mısrâ'ın ma'nâsı Ankaravî nüshasındaki bu ibâreye göredir. "Sernigûn âyed Hudâ" "Ser-nigûn-i Hudâ âyed" takdîrindedir. Ve birinci mısra'a merbût olur.

Ya'nî "Eğer Fir'avn şarkan ve garben cihâna mâlik olsa, peygambere muhalefetden dolayı Hudâ'nın mağlûbu ve makhûru olur. Hele ondan sonra, onunla harbe de kıyâm ederse vay hâline!" demektir.

Hind nüshalarında ikinci mısrâ' "Ser-nigûn âyed Hudâ râ gâh-ı harb" sûretindedir. Ma'nâsı “Huda'ya harb-gâh mağlûb gelir" demek olur. Ve “gâh-ı harb" "harb-gah" ya'nî, harb mahalli demektir.

1187. Bu doğru nişanı verdim, ey baba cânı, yaz! Allah doğruyu en ziyade bilicidir!

"Ey babanın cânı, ben âlem-i hakikatden bu doğru nişânı ve alâmeti verdim. Bu nişânı unutma; kalbinin sahîfesine nakş et! Benim bildiğim budur, Allah Teâlâ hakāyıkın en doğrusunu bilir!"

1188. Ey babanın canı, bir sahir uyuduğu vakit, onun sihir ve mekrine rehberlik olmaz.

"Uyuyan sâhirin, sihri de muattal kalır."

1189. Vaktaki çoban uyudu, kurt emîn olur; vaktaki uyudu, onun cehdi sakin olur.

"Sâhirlerin hâli çobana benzer; çobanlar sürüden kurdu himmet ve gayret ve tedbirleriyle teb'îd ederler; uyudukları vakit, himmet ve tedbirleri de berâber uyur; ve netîcede kurt emîn olur ve sürüye hücûm eder. Sâhirler de sihirlerini cehd ve himmetleriyle ve gayretleriyle idâme ederler; uyudukları vakit, kuvâsı muattal olur."

1190. "Fakat bir hayvan ki, onun çobanı Huda'dır, kurdun oraya yolunun [1194] ümîdi nerededir?"

Muhafızı Hak olan bir hayvana, hiçbir kimsenin taarruza mecâli yoktur; ve kurt meşrebinde olan zâlimlerin oraya yol bulmak ümîdi munkatı'dır. Hind nüshalarında امید و ره کجاست vaki'dir; "Kurdun oraya ümîdi ve yolu nerededir?" demek olur. Ankaravî'de “vâv-ı âtıfa" yoktur, terkib-i izâfi sûretindedir.

1191. "Hakk'ın yaptığı sihirbazlık haktır ve doğrudur; muhakkak o Hakk'a, sihirbazlık ta'bîr etmek hatâdır."

"Câdûluk" lügatte sihirbazlık demektir ve Hakk'a câdûluk ve sihirbazlık izâfesi vehleten mugâyir-i edeb görünür ise de, ma'nâsı teemmül olunursa değildir. Zîrâ yukarıda ta'rîf olunduğu üzere "sihir," sebebi hafi olan bir şeye; ve "câdûluk ve sihirbazlık" dahi sebebi hafi olan bir şeyi icrâ edene derler. Ve sihir, hârika nev'indendir. Halkın hârika-perdazlığı hakîkî olmayıp, hayâl olduğundan, Hakk'ın hârika-perdazlığına benzemez. Zîrâ Hakk'ın sihrinde ve hârikasında hakikat vardır. Binâenaleyh birinci mısra'daki câdûluk, halk nazarında mezmûm ve medhûl olan câdûluk nev'inden değildir. Halk nazarında mezmûm olan câdûluğun Hakk'a izâfesi hatâdır ve küfürdür. Ve i'tibâr lafza değil, ma'nâya olduğundan, bu bâbda ehl-i sûretin kıyl u kāli mesmû' olamaz.

1192. Ey babanın canı! Bu nişan-ı katı'dır; eğer ölürse dahi Hak onu râfi'dir.

"Ey babanın canı olan evladlarım! Bu şübhenizi kesip atıcı bir nişân ve alâmettir. Eğer peygamber ölürse bile, Hak Teâlâ hazretleri onun nâmını ve şânını yükselticidir."

1193. Hakk'ın lutufları Mustafa'ya va'd etti ki, eğer sen ölürsen bu sebak ölmez.

değildir. Zîrâ yukarıda ta'rîf olunduğu üzere "sihir," sebebi hafi olan bir şeye; ve "câdûluk ve sihirbazlık" dahi sebebi hafi olan bir şeyi icrâ edene derler. Ve sihir, hârika nev'indendir. Halkın hârika-perdazlığı hakîkî olmayıp, hayâl olduğundan, Hakk'ın hârika-perdazlığına benzemez. Zîrâ Hakk'ın sihrinde ve hârikasında hakikat vardır. Binâenaleyh birinci mısra'daki câdûluk, halk nazarında mezmûm ve medhûl olan câdûluk nev'inden değildir. Halk nazarında mezmûm olan câdûluğun Hakk'a izâfesi hatâdır ve küfürdür. Ve i'tibâr lafza değil, ma'nâya olduğundan, bu bâbda ehl-i sûretin kıyl u kāli mesmû' olamaz.

1194. "Ben kitabı ve senin mu'cizeni yükselticiyim; Kur'ân'dan ziyade ve eksik yapıcıyı men' ediciyim."

"Kitâb"tan murâd Kur'ân-ı Kerîm'dir ve "mu'cize"den murâd, yine Kur'ân-ı Kerîm'dir. Zîrâ Resûl-i zîşân efendimiz Kur'ân-ı Kerîm hakkında "mu'cize-i kāime" buyurmuştur. Binâenaleyh mu'cize Kur'ân-ı Kerîm'in sıfatı olur.

Ya'nî "Ey Resûl-i zîşânım! Ben senin mu'cize-i kāime olan kitabını, kıyâmete kadar yükselticiyim ve Kur'ân-ı Kerîm'in bir harfini bile tezyîd ve tenkîsa asla müsâade etmem."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hicr'de vaki إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَ إِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) ya'nî "Muhakkak Kuran'ı biz indirdik ve muhakkak onu biz hífz ediciyiz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

Ma'lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîm'in ulviyyeti, bî-taraf mütefekkirler indinde dâimâ musaddaktır. Münevverândan olduklarını iddia eden, nefis ve hevâlarına tabi' zevâhir-perestân Kur'ân'ın ulviyyetinden bî-haberdirler. Nitekim Avrupa mütefekkirlerinin Kur'ân-ı Kerîm'in medâyihi hakkında yazdıkları eserler meydandadır.

1195. Ben seni iki âlemde hıfz ediciyim. Tâgîleri senin kelâmından râfızım.

"Tâgî" azgın, “râfız" atıcı ve terk edici ma'nâsınadır. "İki âlem"den murâd hayât ve mevt âlemleridir.

Ya'nî "Ey Nebiyy-i zîşânım, ben senin nübüvvetini hayâtında hıfz ettiğim gibi, memâtından sonra hıfz ediciyim. Nefis ve hevâsına tâbi' olan azgınları, senin kelâmından atıcıyım. Ya'nî onları senin kelâmına yaklaştırmam; onları sağır ve kör yaparım." Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَ عَلَى سَمْعِهِمْ وَ عَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) Ya'nî “Allah Teâlâ o azgınların kalblerini mühürledi ve kulaklarına ve gözlerine perde çekti."

1196. Ona ziyâde ve noksan etmeğe kimse kādir olamaz; sen benden iyi başka bir hâfız arama!

"Sebak"tan murâd Kur'ân-ı Azîmü'ş-şandır. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz'in vefâtından sonra da Kur'ân-ı Kerîm'in hiçbir kimse tarafından bozulamıyacağını va'd buyurdu."

1197. Senin revnakını günden güne ziyade ederim; senin adını altın ve gümüş üzerine darb ederim.

"Senin vefâtından sonra da revnak-ı nübüvvetini ziyâdeleştiririm; ve senin adını altın ve gümüş sikkeler üzerine darb ve nakış ettiririm. Senin düşmanların hiçbir vakitte bu revnakı söndüremezler."

1198. Senin için muhabbet içinde minber ve mihrab yapayım; benim kahrım, senin kahrın oldu.

Senin dînin için muhabbetle ibâdet olunmak üzere ibâdethânelerde minber ve mihrab yapayım; orada mü'minler, sana olan muhabbetleriyle bana taparlar. Sana olan muhabbet, bana olan muhabbettir; sana karşı vâki' olan kahır ve adâvet, bana karşı kahır ve adâvettir." Nitekim âyet-i kerîmede مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ (Nisâ, 4/80) ya'nî "Resûle mutî' olan, muhakkak Allâh'a mutî' oldu" ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Ahzâb, 23/57) "Ve şu kimseler ki Allâh'a ve Resûl'üne eziyet ederler" buyururlar. Binâenaleyh Resûl'e muhabbet ve itâat, Allâh'a muhabbet ve itâattır; Resûl'e eziyet, Allâh'a eziyettir.

1199. Senin adını korkudan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit gizlenirler.

Ey Resûl-i zîşânım, senin ibtidâ-yı bi'setinde, mü'minler ism-i şerîfini münkirlerin ve muhâliflerin korkusundan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit dahi münkirlerin ta'rîz ve istihzâlarına ma'rûz kalmamak için gizlenirler." "Guvend" "gûyend"in muhaffefidir.

1200. Küffâr-ı laînin korkusundan senin dînin yer altında gizli oluyor.

[1204] "Herâs" ve "ters" yekdiğerinin murâdifidir ve korku ma'nâsınadır. “Dîninin bidâyet-i zuhûrunda huzûr-ı Hak'da matrûd olan kâfirlerin korkusundan, mü'minler dîninin ahkâmını yer altında ve dehlizlerde gizli gizli icrâ ederler."

1201. Ben âfâka minare doldurayım, serkeşin iki gözünü kör edeyim.

"Ben âfâk-ı âlemde âlî câmi'-i şerîfler yaptırıp cihânı onların minâreleriyle doldurayım; ve o yüksek minâreler üzerinde münkirlerin istikrâhına rağmen beş vakitte nâmım ile nâmını i'lân edeyim. Sana karşı serkeşlik eden münkirlerin, bu hakikatı görmekten, iki gözlerini kör edeyim; bu halleri görüp ibret alamasınlar ve küfürlerinde musırr oldukları için, azâblarını teşdîd edeyim."

1202. "Senin çâkerlerin şehirleri ve mansıbları tutsunlar; senin dînin mâhîden mâha kadar tutsun!"

"Senin mutî' olan bendelerin şehirleri zabt etsinler ve idare-i hükümetde mansıblara nail olsunlar; senin dînin aşağı tabakadan, yukarı tabakaya kadar münteşir olsun."

“Zi mâhî tâ-be mâh" sâfilden âlîye kadar demekten kinâye olur; zîrâ balık sâfil ve ay âlîdir.

1203. "Kıyamete kadar biz onu bâkî tutarız; sen ey Mustafa, dînin neshinden korkma!"

1204. "Ey bizim Resûlümüz, sen câdû değilsin, sâdıksın; hem de hırka-i Mûsa'sın!"

“Ey bizim Resûl-i zîşânımız, sen ayı işaretle yardın, kâfirler هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) ya'nî "Bu sihr-i müstemirdir" dediler ve mu'cizât-ı sâirene de böyle söylediler. Sen sihirbaz değilsin, gösterdiğin hârikalar, halkın gözlerini bağlayıp aldatmak için yapılmış bir hayâl değildir, hakikattir. Mu'cizende ve da'vetinde sâdıksın. Mûsâ (a.s.)ın arkasına giydiği hırka-i nübüvvetsin."

"Hırka-i Mûsîstî" ["Hırka-i Mûsâ'sın!"] ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz (s.a.v.) Efendimiz'in nübüvvetde felek-i muhît-i âm olduğuna işâret buyururlar. Nitekim buna işareten كنت نبیا و آدم بين الماء والطين ya'nî "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" hadîs-i şerîfi vârid olmuştur.

1205. "Kur'ân senin için asâ gibidir; ejderha gibi küfürleri çeker."

"Ben âfâk-ı âlemde âlî câmi'-i şerîfler yaptırıp cihânı onların minâreleriyle doldurayım; ve o yüksek minâreler üzerinde münkirlerin istikrâhına rağmen beş vakitte nâmım ile nâmını i'lân edeyim. Sana karşı serkeşlik eden münkirlerin, bu hakikatı görmekten, iki gözlerini kör edeyim; bu halleri görüp ibret alamasınlar ve küfürlerinde musırr oldukları için, azâblarını teşdîd edeyim."

1206. Gerçi sen bir toprak altında uyumuşsun; sen söylemiş olduğun şeyi onun asası gibi bil!

Ey Resûl-i zîşânım, gerçi كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân, 3/185) ["Her canlı ölümü tadacaktır"] hükmünce, mevt-i tabîî sebebiyle sen toprak altında uyumuş bir haldesin; fakat senin vahy-i ilâhî ile söylediğin kelâm, Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibidir.

1207. Kāsıdlar için onun asasına el yoktur. Ey şah, sen mübarek uyumaklık ile uyu!

"Senin asân mesâbesinde olan Kur'ân-ı Kerîm'i tağyîr için sû'-i kasd edenlerin o asâya elleri yetişemez; binâenaleyh ey şâh, sen müsterîhâne bir sûretde uykuna devâm et!"

1208. Sen uyumuşsun; senin nûrun gök üzerinde; senin cengin için yay, kiriş etmiştir.

"Sen uyumuşsun; fakat senin nûr-ı Muhammedîn âlem-i ulvîden, muhâliflerine karşı harb için yayın kirişini çekmiş ve onların üzerine kahır okunu uçurmağa müheyyâ bulunmuştur."

1209. Felsefîye ve onun ağzının yaptığı şeye, senin nûrunun yayı ona ok dikici eder.

Kendi zekâvetine ve dirâyetine i'timâd edip peygambere tebaiyetten kendisini müstağnî gören felsefîye ve onun ağzının hezeyânına, senin nûrunun yayından çıkan cevap okları saplanır; o felsefiyi ve onun sözlerini mecrûh ve ibtâl eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. faslında Seyfeddîn Buhârî ismindeki bir feylesofun sözünü nakl edip, buyururlar ki: "Mer- kūm Seyfeddîn dedi ki: "Benim indimde enbiyâ ve evliyânın zann-ı bâtıl üzerine oldukları ve va'd-i ilâhî kuru bir da'vâdan başka bir şey olmadığı tahakkuk etti." Cenâb-ı Pîr efendimiz Seyfeddîn'i mecliste hâzır farz ile buyururlar ki: "Sen bu sözü şöylece güzâf ve tahmînî olarak mı söylüyorsun; yoksa hakîkati müşâhede ettin de mi söylüyorsun? Eğer rü'yete binâen söylüyor isen, o halde âlem-i vücûdda rü'yet denilen şey tahakkuk etmiş olur ve bu rü'yet denilen şey dahi âlem-i vücûdda eşyânın eazz ve eşrefidir; ve enbiyâyı tasdîk demek olur. Zîrâ enbiyâ, âlem-i vücûdda ancak rü'yet olduğunu da'vâ ettiler. İşte sen de bunu ikrâr ettin!...ilh."

İmdi "Onun nûrunun yayı"ndan murâd, Peygamber'in irtihâlinden sonra, her bir asırda mevcûd olan onun vârisleridir. Onlar bu felsefeleri ve onların bu gibi tefevvühâtını böyle cevâb-ı müskit oklarını saplıyarak ibtâl ederler.

1210. Öyle yaptı ve ondan ziyadesini ki, dedi: O uyudu ve onun baht ve ikbâ- [1214] li uyumadı.

Evvelki beyitler lisân-ı Hak'dan ve bu beyitler Hz. Pîr efendimizin lisânındandır. Ya'nî cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Evet Hak Teâlâ hazretleri öylece buyurduğu gibi yaptı ve hattâ o buyurduğundan ziyâdesini bile yaptı. Öyleki, her bir asırda Nebiyy-i zîşânının dîninin himâyesi ve sıyâneti hakkında, mütecellî olan ef'âl-i ilâhiyye, insanlara bu ma'nâyı tefhîmen dedi ki: "O Nebiyy-i zîşân uyudu ve onun baht ve ikbâli uyumadı." Ve kıyamete kadar hükmü bâkî olan Kur'ân-ı Kerim'de وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurat, 49/7) ya'nî "Biliniz ki Allah'ın Resûlü muhakkak sizin içinizdedir" âyet-i kerîmesinde bu hakikate işaret buyrulur.

1211. "Ey babanın canı, sâhir uykuya gittiği vakit, onun işi revnaksız ve hararetsiz oldu."

Bu beyt-i şerîf, ölmüş olan sâhirin lisânındandır. Ya'nî "Sâhirin rûhu evlâtlarına dedi ki: "Ey babanın canı, evlâtlarım bilin ki, sâhir uykuya gittiği vakit, onun sihri muattal ve onun sihir ilmi hükümsüz kalır."

1212. Her ikisi onun mezarını öptüler; o azîm cenk için Mısır'a kadar gittiler.

kūm Seyfeddîn dedi ki: "Benim indimde enbiyâ ve evliyânın zann-ı bâtıl üzerine oldukları ve va'd-i ilâhî kuru bir da'vâdan başka bir şey olmadığı tahakkuk etti." Cenâb-ı Pîr efendimiz Seyfeddîn'i mecliste hâzır farz ile buyururlar ki: "Sen bu sözü şöylece güzâf ve tahmînî olarak mı söylüyorsun; yoksa hakîkati müşâhede ettin de mi söylüyorsun? Eğer rü'yete binâen söylüyor isen, o halde âlem-i vücûdda rü'yet denilen şey tahakkuk etmiş olur ve bu rü'yet denilen şey dahi âlem-i vücûdda eşyânın eazz ve eşrefidir; ve enbiyâyı tasdík demek olur. Zîrâ enbiyâ, âlem-i vücûdda ancak rü'yet olduğunu da'vâ ettiler. İşte sen de bunu ikrâr ettin!...ilh." Imdi "Onun nûrunun yayı"ndan murâd, Peygamber'in irtihâlinden sonra, her bir asırda mevcûd olan onun vârisleridir. Onlar bu felsefileri ve onların bu gibi tefevvühâtını böyle cevâb-ı müskit oklarını saplıyarak ibtâl ederler.

1213. Vaktaki o iş için Mısır'a geldiler; Mûsa'nın ve onun evinin talibi oldular.

1214. Tesadüf vaki' oldu ki, o vürûd günü, Mûsa bir hurma ağacı altında uyumuş idi.

1215. Adamlar, "Git hurmalık tarafını ara!" diye onlara onun nişanını verdiler.

1216. Hurma diplerine geldiği vakit, bir uyumuş gördü ki, cihanın uyanığı idi. Her iki sâhir hurma ağaçlarının altına geldiği vakit, bütün cihân insanlarının en uyanığı olan bir uyumuşu gördü.

1217. Arş ve ferş onun nazarının altında olduğu halde, o nâz etmekten dolayı, başının iki gözünü bağlamış idi.

"Nâziş" "nâzîden" masdarından isim masdardır, nâz etmek demektir. Ma'lûm olsun ki, enbiyâ ve havâss-ı evliyâ mahbûb-ı ilâhî olduklarından nâz ve şîve ehlidirler. Onlar hadd-i zâtında ehl-i melekûttan oldukları halde, âlem-i mülkün ahkâmına tebaiyette nâz ve istiğnâ sâhibidirler. Bu ahkâma tebaiyyet etmeseler dahi mümkindir; fakat yemek ve içmek ve uyku gibi beşeriyyetin îcâbâtına nâz ve istiğnâ ile tâbi' olurlar; binâenaleyh bu tebaiyyet onların ahvâl-i melekûtiyyelerini haleldâr etmez. Sûretâ gözlerini kapayıp uyku hâlini iktisâb etseler, uyanık bir haldedirler; zîrâ melekûtiyette uyku gibi ahvâl yoktur. Bu hâl içinde, nazarları hicâb içinde değildir; arş ve ferş onların nazarları önündedir.

1218. Ey, çok kimsenin gözü uyanık ve kalbi uyumuştur; muhakkak su ve çamur ehlinin gözü ne görür?

Beşerin kısm-ı a'zamı gözleri açık ve zâhiren uyanık göründüğü halde, bâtınen ve kalben uykudadır. Böyle âb ve kilin ya'nî kesâfet-i cismâniyyenin ahkâ- mında müstağrak olan kimseler, âlem-i gaybdan ve melekûttan ne görebilir? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kısmın ahvâlini bir gazellerinde şöyle tasvîr buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş; ve ey cânını vermemiş ölü! Haydi sıçra ki, kervân gitmiştir; ey gönül bir an uyan!"

1219. O kimse ki uyanık kalb tutar, eğer başının gözü uyursa, yüz göz açar.

Kalben uyanık olan kimse, zâhiren uyusa, onun kalbinden âlem-i melekûta yüz göz açılır; ve bu gözler ile âlem-i misâlin türlü türlü acâibâtını temâşa eder. نوم العالم خير من عبادة الجاهل yanî “Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır" hadîs-i şerîfinde bu ma'nâya işâret buyurulur.

1220. Eğer sen ehl-i dil değil isen, uyanık ol! Gönül talibi ol ve cenkde ol! [1224]

Ey sâlik, eğer sen böyle uyanık bir kalbe mâlik değil isen, nefsinin hazzı îcâbı olan uykuyu fedâ edip, uyanık ol; ve geceleri ibâdet edip kalbinin uyanması için Hakk'a yalvar ve gönül tâlibi ol ve bu sûretle nefsin ile ve şeytanın vesveseleriyle cenk ve mücâhede içinde ol!

1221. Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, hoş uyu! Senin nâzırın beşten ve altıdan gaib değildir.

Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, mücâhedâta hâcet yoktur; ondan sonra zâhiren güzelce yat, uyu! Zîrâ senin âlem-i ma'nâya nâzır olan kalbin beş hasseden ve âlem-i taayyünâtın altı cihetinden gâib değildir. Şurrâh-ı kirâm “beş" ta'bîrini havâss-i hamseye ve "altı" ta'bîrini de altı cihete işaret olarak almışlardır. Fakîre diğer bir vecih de lâyih olmuştur, o da budur ki: "Beş ve altı"dan murâd hazarât-ı hamse veyâ hazarât-ı sittedir. Zîrâ muhakkıkînden ba'zıları merâtib-i vücudu "Ahadiyyet," "vâhidiyyet," "ervâh" ve "misâl" ve "şehadet" mertebelerinden ibaret olarak beş i'tibâr etmişlerdir; ve ba'zıları “insân-ı kâmil" mertebesini de ayrı addedip, altı addetmişlerdir. Binâenaleyh "penc ve şeş" ta'bîriyle bu i'tibârâta işâret buyurulmuş olur. Ya'nî "Kalbin uyanık olduğu vakit, bu hazarâta ve bu merâtibe nâzır olur ve zâhir gözünün uyuması bu mında müstağrak olan kimseler, âlem-i gaybdan ve melekûttan ne görebilir? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kısmın ahvâlini bir gazellerinde şöyle tasvîr buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş; ve ey cânını vermemiş ölü! Haydi sıçra ki, kervân gitmiştir; ey gönül bir an uyan!"

1222. Peygamber buyurdu ki: "Benim gözüm uyur; fakat uyku içinde, benim kalbim ne vakit uyur?"

Ya'nî Peygamber (a.s.v.) Efendimiz عيناي تنامان و لا ينام قلبى عن ربى ya'nî "Benim gözlerim uyur; ve kalbim Rabb'imden uyumaz" hadis-i şerîfini beyân buyurmuşlardır.

1223. Şah uyanıktır, bekçiyi uyumuş tut; kalbi görücü olan uyumuşlara can fedâ olsun!

Ya'nî vücûd ikliminin şâhı kalbdir. Zâhirî göz ise bu vücudun bekçisidir. Kalbin uyanık olup, gözün uyuması, sarayda şâhın uyanık olup, bekçinin uyumuş olmasına benzer. Binâenaleyh şâh uyanık iken bekçinin uyumasında zarar yoktur. Böyle kalbleri görücü ve zâhirî gözleri uykuda olan enbiyâ ve havâss-ı evliyâ hazarâtına canlar fedâ olsun.

1224. Ey ma'nevî! Gönül uyanıklığının vasfı, binlerce mesnevîye sığmaz.

1225. Vaktaki onu gördüler ki, o uzun uyumuştur; asânın hırsızlığı için tertib yaptılar.

"Dırâz huften" arka üstü yatıp, ayaklarını uzatmaktan kinâyedir. "Vaktâki iki sihirbaz, Mûsâ (a.s.)ı ayaklarını uzatıp arka üstü yatarak uyumuş olduğunu gördüler; uyandırmaksızın asâyı çalmak üzere tertib yaptılar."

1226. Onun arkasından gitmek ve sonra kapmak lazımdır diye sâhirler acele asâya kasd ettiler.

Yaptıkları tertib dahi Mûsâ (a.s.) uyurken onun arka cihetinden, ya'nî baş tarafından doğru yavaşça gitmek ve sonra derhal asâyı alıvermek idi. Bu tertib üzere, o iki sâhir hemen asâya doğru yavaşça kasd ve teveccüh ettiler. hazarâta karşı sebeb-i gaflet olmaz." Ârifin bu hazarâtı hıfzı hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'dedir; burada tafsil ve îzâhı uzun olur.

1227. Vaktaki tertibi biraz daha ileri yaptılar, o asâ ihtizâza geldi.

Vaktâki bu tertib üzere asâyı çalmak için biraz daha ileri gittiler; asâ kımıldanmağa başladı.

1228. O asa kendi üzerinde öyle titredi ki, her ikisi yerinde korkudan kuru oldular.

O asâ kendi kendine öyle bir titreyiş titredi ki, bu her iki sihirbaz, korkularından oldukları yerde dona kaldılar.

1229. Ondan sonra ejderha oldu ve hamle etti; onun her ikisi, yüzü sarı olduğu halde kaçtılar.

Bu hücumdan o iki sâhir korkularından yüzleri sarararak kaçtılar.

1230. Heybetten dolayı her inişte, münhezimen yuvarlanarak yüzleri üstü düş- [1234] mek tuttular.

Bu iki sâhir, ejderhânın heybetinden öyle münhezim bir halde yuvarlanarak kaçtılar ki, önlerine yokuş geldiği vakit, bu yokuştan inişlerinde yüzleri üzerine düşmeğe başladılar ve yürümelerini şaşırdılar.

1231. Binaenaleyh onlara yakın oldu ki, âsumandandır; zîrâ ki sâhirlerin haddini gördüler idi.

O iki sâhir asânın bu hâlini görünce, onların indinde bunun bir mu'cize-i ilâhî olarak âsumân-ı gaybdan olduğu tahakkuk etti; zîrâ bunlar sihrin had ve ta'rifini görmüşler ve mertebe-i kuvvetini bilmişler idi. Binâenaleyh bu asânın bu ta'rîfe uymadığını anladılar.

1232. Ondan sonra onlara ishal ve hummâ zahir oldu; onların işi nez'e ve can çekişmeğe kadar erişti. "Itlâk" burada ishâl ve dizanteri ma'nâsınadır. Ya'nî "Onlar bu şiddet-i havftan hastalandılar; dizanteriye ve hummâya tutuldular. Onların emri, hâlet-i nez'e ve can çekişmek derecesine kadar geldi."

1233. Böyle olunca, o zaman onun özrü için, Mûsa tarafına bir adam gönderdiler.

Hal bu merkeze geldiği vakit, yaptıkları edebsizliğin afvı için, özür dilemek üzere Mûsâ (a.s.) tarafına bir adam görderdiler de, dediler:

1234. Ki, "Biz imtihan ettik; eğer hased olmasa, senin imtihanın bize ne vakit erişir?"

Böyle haber gönderdiler ki: "Ey nebiyy-i zîşân biz seni kendimiz gibi sihirbâz ve bir meslektaş zannettik. Senin mahâretin ve hârikan haberi bize geldiği vakit, hased ettik. Eğer sihirbaz zannıyla bizim sana hasedimiz olmasa idi, biz senin imtihanın ile meşgül olur mu idik? Binâenaleyh bu yanlış zannımızdan dolayı bizi ma'zûr görüp afv et!"

1235. "Ey sen ki dergah-ı ilâhın hâssının hâssısın; biz şahın mücrimiyiz ve bizim için afv dile!"

"Ey nebiyy-i zîşân, sen dergâh-ı Hakk'ın hâs kullarının hâssısın; biz şâh-ı hakîkî olan Hâlık'ımıza karşı cürüm işledik; bizim bu yaptığımız edebsizliğin afvını dile!"

1236. Afv etti ve derhal iyi oldular; Mûsa'nın önünde yer üzerine baş vurdular.

Mûsâ (a.s.) onların bu özürlerini kabûl edip, afv buyurdu; onlar da bu lutf-ı afv üzerine Mûsâ (a.s.)ın huzûr-ı şerîfine gelip, başlarını yere sürdüler ve arz-ı edeb ettiler.

1237. Mûsa (a.s.) buyurdu ki: "Ey kerîmler, afv ettim; sizin teniniz ve canınız cehennem üzerine harâm oldu."

"Itlâk" burada ishâl ve dizanteri ma'nâsınadır. Ya'nî "Onlar bu şiddet-i havftan hastalandılar; dizanteriye ve hummâya tutuldular. Onların emri, hâlet-i nez'e ve can çekişmek derecesine kadar geldi."

1238. "Ey iki dost; ben sizi görmedim, kendinizi i'tizardan a'cemî yapınız."

Mûsâ (a.s.) o iki sâhire bir tedbîr-i idârî olmak üzere buyurdu ki: "Ey iki mü'min dostum, gûyâ ki ben sizi hiç görmemiş olayım; siz bu sirkat-ı asâ ve i'tizârınız vak'asından kendinizi bî-haber ve yabancı tutunuz ve kimseye söylemeyiniz; bunu Fir'avn duymasın."

1239. "Böylece bîgâne şeklinde ve âșina olarak, padişah için cenge gelin!"

"Böylece zâhiren bana karşı yabancı ve muhâlif ve bâtınen âşinâ ve mü'min olduğunuz halde, Fir'avn'ın sehareden mürekkeb olarak tertib ettiği harbe gelin ve yapacağınız sihrinizi de yapın!"

1240. Binâenaleyh yeri öptüler ve gittiler. Vakte ve fırsata muntazır oldular. [1244]

"İntizâr" burada "muntazır" ma'nâsınadır.