Hikâye
36. bölüm / 74 · 1711 kelime · ~9 dk okuma
1381. Sahabe içinde hafız bir kimse az idi; gerçi onların canlarının çokluk azîm şevki var idi.
"Ashâb-ı kirâm içinde Kur'ân-ı azîmü'ş-şânı tamâmiyle ezberlemiş kimse az idi. Vâkıâ onların her birerleri Kur'ân-ı Kerîm'i baştan başa ezberlemeyi can ve gönülden son derece arzû ederler idi." Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in ma'nâsını ve ma'nâsındaki esrâr ve dekāyıkı anlamağa meşgül olduklarından, ezberlemeğe tâkatlan yok idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'de bir misâl ile şöyle tavzîh buyururlar: "Bir kimse yüz okka ekmeği çiğneyip tükürmek şartıyla yiyebilir; fakat yutmak şartıyla bir okka ekmeği yiyemez. Bunun gibi sahâbe-i kirâm dahi maânî-i Kur'ân'ı yerler ve yutarlar idi. Binâenaleyh bir şart ile hepsini ezberlemek müşkil idi."
1382. Zîrâ vaktaki onun mağzı dondu ve erişti, kabukları çok ince oldu ve yarıldı.
Zîrâ vaktāki o sahâbe-i kirâmın içi ve bâtını maânî ve esrâr-ı Kur'ânî ile doldu ve her biri şecere-i nübüvvetin semeresi ve meyvesi olan ashâb-ı kirâm oldu ve kemâle erişti, onların nazarında maânî-i kur'âniyyenin kabukları mesâbesinde olan elfâz ve kelimât sûretleri inceldi ve letâfet kesb etti. Çatlayıp, içindeki ma'nâlar onlara görünmeye başladı; artık elfâzı ezberliyemez oldular.
1383. Cevizin ve fıstığın ve bâdemin kabuğu da böyle, onların içi dolduğu vakit, kabuk noksan oldu.
"Nitekim cevizin ve fıstığın ve bâdemin içi kemâle geldiği vakit, kabukları çatlar ve içleri zâhir olur." Bu hâl vücûdda kāide-i umûmiyyedir. Bâtın kuvvet bulunca, zâhirin ahkâmı istitâr eder. Ve kezâ vücûd-ı beşerde ahkâm-ı rûhiyye gâlib olduğu vakit, sıfât-ı nefsâniyye ihtifâ eder.
1384. İlmin içi ziyâde oldu; onun kabuğu noksan oldu; zîrâ âşıkı, onun dostu yakar.
İlmin içi ve bâtını olan ilm-i ledünnî ziyâdeleştiği vakit, o ilmin zâhiri olan, ilm-i kıyl ü kâl eksilir; zîrâ ulûm-ı zâhiriyye sûret ve ulûm-ı ledünniyye ma'nâdır. Ve sûret ma'nânın âşıkı ve ma'nâ sûretin ma'şûkudur. Ma'şûk olan ma'nâ zuhûr ettiği vakit, âşıkı olan sûreti yakar.
1385. Mâdemki matlûba mensûb olanın vasfı, tâlibe mensûb olanın zıddıdır, vahiy ve nûrun berkı Peygamber'i yakıcıdır.
"Tâlibî"ve "matlûbî" kelimelerindeki "yâ"larda üç vecih câiz olabilir. "Yâ-yı vahdet" olduğuna göre; "Mâdemki bir matlûbun vasfı, bir tâlibinin vasfının zıddıdır" demek olur. "Yâ-yı masdariyyet" olduğuna göre dahi "Mâdemki matlubluğun vasfı, tâlibliğin vasfının zıddıdır" demek olur. "Yâ-yı nisbet" olduğuna göre de, tercümedeki gibi olur.
Ya'nî "Vücûdda kāide-i umûmiyye budur ki, herhangi bir matlûbun ve ma'şûkun vasfı, harhangi bir tâlibin ve âşıkın vasfının zıddıdır. İşte bu kāideye binâen ma'nâ olan vahy-i ilâhî ve nûr-ı rabbânî şimşeğinin çakması, Peygamber'in sûretini yakıcıdır." Zîrâ ma'nânın galebesi hâlinde, ahkâm-ı sûret ihtifâ eder. Nitekim vahiy nâzil olduğu vakit Resûl-i zîşân Efendimizin cism-i şerîfleri vahyin sıkletinden ve berk-ı nûrun heybetinden mütegayyir olur idi. Ve bu ma'nâya işâreten Kur'ân-ı Kerîm'de اِنَّا سَنُلْقِى عَلَيْكَ قَوْلاً ثَقِيلاً (Müzemmil, 73/5) ya'nî "Biz senin üzerine muhakkak kavl-i sakili ilkā ederiz" buyurulur.
Hz. Aişe (radiyallahu anhâ) vâlidemiz buyururlar ki: "(S.a.v.) Efendimiz nüzûl-i vahy esnasında mütegayyir ve muztarib olur idi; ve fart-ı harâretlerinden, mübarek alnı, vücûd-ı şerîfi terler idi."
1386. Vaktâki kadîmin evsafı tecellî etti, binâenaleyh Kelîm, vasf-ı hadisi yakar.
"Kelîm"den murâd Hak'dır. Zîrâ kelâm, Hakk'ın sıfatlarından birisidir ve bu sıfat dahi sâir sıfatlar gibi kadîmdir. Binâenaleyh Kur'ân'ın mütekellimi Hak'dır; ya'nî kadîm olan Hakk'ın, kadîm olan vasıfları tecellî ettiği vakit, o sıfat-ı kelâm ile mütecellî olan Hak, hâdis olan beşerin evsâfını yakar. Binâenaleyh Kur'ân-ı Kerîm her ne kadar lisân-ı Peygamberî'den harf ve savt ve kelimât ile zâhir olmuş ise de, onun mütekellimi Hak'dır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâya işâreten bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: گرچه قرآن از لب پیغمبرست هر که گوید حق نگفت او کافرست "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağından sâdırdır; her kim Hak söylemedi derse, o kimse kâfirdir." ربع قرآن هر کرا محفوظ بود جل فینا از صحابه می شنود
1387. Kur'ân'ın dörtte biri her kimin mahfûzu olur ise, sahâbeden "Celle fî-na"yı işitir idi.
Ashâb-ı kirâmdan her kim Kur'ân-ı Kerîm'in dörtte birini ezberlemiş idiyse, o zât-ı şerîf diğer sahâbî arkadaşlarından, "Bu arkadaşımız içimizde celîl oldu" dediklerini işitirdi; zîrâ ashâb-ı kirâm okudukları âyet-i kerîmenin ma'nâsında müstağrak olup, bu âyet-i kerîmenin hükm-i şerîfiyle amel ederek, onun ma'nâsıyla tahakkuk etmedikçe, dîğer âyet-i kerîmeyi ezberlemezler idi. جمع صورت با چنین معنی ژرف نیست ممکن جز از سلطان شگرف
1388. Böyle derin ma'nâ ile sûreti cem' etmek, sultan-ı şigerfden başkasına mümkin değildir.
"Sultân-ı şigerf" ya'nî "sultân-ı azîm"den murâd bi'l-asâle (s.a.v.) Efendimiz'dir; ve sâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ve bi'l-verâse insân-ı kâmillerdir. Ya'nî "Böyle derin ma'na ile beraber, sûret-i beşeriyye ahkâmının cem'i, ancak sultân-ı azîm olan (s.a.v.) Efendimiz ve sâir enbiyâ ile, onların vârislerinden; başkası için mümkin değildir." Zîrâ başkaları bu derin ma'nânın sarhoşu olup, sûret-i beşeriyye ahkâmıyla takayyüd edemezler; ve onların sûret-i zâhirelerinden bu sarhoşlukları meşhûd olur ve ehl-i temkîn olamazlar; ve sahv ile sekri cem' edemezler. در چنین مستی مراعات ادب خود نباشد ور بود باشد عجب
1389. Muhakkak böyle bir sarhoşluk içinde edebe mürâât olmaz ve eğer olursa, acib olur.
Ya'nî "Böyle bir ma'nâ sarhoşluğu içinde, ism-i Zâhir'in käide-i tecelliyâ-tına riâyet etmek ve sarhoşluğu sahv içinde setr etmek ve temkîn eseri göstermek olmaz; ve eğer olursa da, acîb bir hâl olur." Nitekim halkı da'vete ve irşâda memûr olan enbiyâ-yı izâmın ve verese-i kümmelînden olan evliyâ-yı kirâmın bu ahvâl-i acîbesi meydandadır.
1390. İstiğna içinde niyaza müraât, yuvarlak ve uzun gibi iki zıddı cem' et-mektir.
Meselâ ma'şûk, âşıkın zıddıdır; çünkü birinin sıfatı başka, diğerinin sıfatı başkadır; ve ma'şûk makām-ı istiğnâ ve nâzda ve âşık ise, makām-ı ihtiyâç ve niyâzdadır. Eğer mertebe-i istiğnâda olan ma'şûk, kendi mertebesi olmayan niyâza riâyet ederse, bir şeyin hem yuvarlak ve hem de uzun olması gibi, nefsinde iki zıddı cem' etmiş olur. Bunun gibi ism-i Bâtın, ism-i Zâhir'in zıddıdır. İsm-i Bâtın'ın ahkâmında müstağrak olan kimsenin, ism-i Zâhir'in ahkâmına dahi riâyet etmesi gibi iki zıddı cem' etmek olur. Bu hâl ancak insân-ı kâmillere mahsûstur; onun için insân-ı kâmile "câmiu'l-ezdâd" derler.
1391. Muhakkak asa körün ma'şûku olur; kör ise, Kur'ân'ın sandığı olur.
"Amyân" feth ile sâhib-i amâ demektir. Ya'nî "Kör, yolda kendisine rehberlik eden değneğine âşıktır; ve kezâlik onun ma'şûkudur. Binâenaleyh o değneğe karşı muhtâç ve hâl-i niyâzdadır. Bunun gibi, ulûm-ı resmiyye ve zâhire erbâbının ma'şûku da, körün değneği mesâbesinde elfâz ve kelimât sûretleridir. Böyle olunca basar-ı basîretleri ma'nâdan kör olan kimseler, Kur'ân'ın elfâzını ezberlemekle iktifâ ederler; ve "Kur'ân'ın sandığı" olurlar."
1392. Muhakkak dolu sandıklardırlar; körlerin kelâmı Mushaf'ın harflerinden ve zikirden ve korkudandır.
Şurrâh-ı kirâm, "güft" kelimesini fiil-i mâzî olarak almışlar; ve kimi "güft"ün fâili, âriflerden birisidir ve kimi Nebiyy-i zîşândır demişlerdir. Fakat fakîre lâyih olan ma'nâ, "güft" [: söz] kelimesinin isim ve "kûrân" [: körler] kelimesine muzâf olmasıdır. Nitekim öyle tercüme ettim: خود صناديقند پر yukarıki beytin mıs- râ'-1 sânîsinin te'kîdidir. Bunun hey'et-i mecmuası کور خود صندوق قرآن میبود takdirindedir. Ve bu sûre- tin merbûtan tencümesi böyle olur: "Kör ise Kur'ân'ın sandığı olur, evet mu- hakkak dolu sandıklardır; körlerin sözü Mushaf'ın harflerinden ve zikir ve tekrârından ve sevâb kazanayım ve cehenneme gitmeyeyim diye nefislerinin korkusundan olur." İşte hâfızların ve ulemâ-yı zâhirenin hâli budur. Hafızlar kelimât ve elfâz-ı kur'âniyyeyi tekrâr ederler ve sevâb kazanmak için okur- lar. Hakäyık-ı kur'âniyyeden ve esrâr-ı rabbâniyyeden bî-haberdirler. Ve ke- zâ ulemâ-i zâhire de dakäik-ı kur'âniyye ve esrâr-ı rabbâniyyeye nüfüz ede- mediklerinden, müteşâbihâttandır diye Kur'ân'ın elfâzını tekrâr ile iktifâ eder- ler; kelâmları bu vâdîye münhasır kalır.
1393. Yine Kur'ân'dan dolu bir sandık, elde boş olan bir sandıktan iyidir.
Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Birisi çıkıp diyebilir ki: "Şu halde elfaz-ı kur'âniyyeyi hıfz edenler ve onun maânî-i zâhiresinden söz söy- leyenler mezmûm mudur?" Cevâben buyurulur ki: "Hayır, elfaz-ı kur'âniyye ile dolu olan sandık, elbette iyi ve şerefli bir sandıktır; zîrâ boş bir sandık de- ğildir. Bu dolu sandık, elbette boş sandıktan daha iyi ve şereflidir." Onun için hadis-i şerîfde اشراف امتى حملة القرآن "Benim ümmetimin şereflileri Kur'ân'ı hâ- mil olanlardır" buyurulur.
1394. Yine yükten boş olan bir sandık, sıçan ve yılan dolu olan bir sandıktan iyidir.
Yine elfâz-ı kur'âniyye yükünden boş olan bir sandık, ya'nî avâmın kal- bi, sıçan ve yılan sıfatlarıyla dolu olan bir kalb sâhibinden iyidir. Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz mü'minlerin merâtib-i ahvâlini şöyle beyân buyurmuşlardır: 1. Kur'ân'ın maânî-i amîkası ve esrâr-ı dakikası içinde müstağrak olup, elfāz-ı zâhiriyyesi ile meşgül olamayanlar. 2. Kur'ân'ın maânî-i dakikasından gâfil ve elfâz-ı zâhiriyyesiyle meşgül olanlar. 3. Kur'ân'ın hem ma'nâsından ve hem de elfâzından behremend olmayan sâf kalbli avâm. 4. Kur'ân'ın ne ma'nâsından ve ne de elfâzından nasîbsiz olmakla kalb-leri fâsid olan kimseler.
1395. Elhâsıl kişi vasla düştüğü vakit, adamın önünde dellâle soğuk oldu.
"Dellâle" mübâlağa ile ism-i fâil olan "dellâl" kelimesinin müennesidir; de-lâlet edici kadın demektir. Ve "dellâle," kadın ile erkek arasında vâsıta olan kadına derler. Gayr-i meşrû'u için Türkçesi "pezevenk" demek olur. Ve meş-rû'u için kılavuz kadın derler. Bu beyt-i şerîf, lübb-i ma'nâya vâsıl olan kim-senin delâlet-i elfâz ve kelimâta ihtiyaçtan müstağnî olduğuna bir misâl-i zâ-hirîdir. Ya'nî "Letâfet-i ma'nâda müstağrak kimsenin, artık nukuş-ı kelimât ve elfâz ile iştigâli, soğuk bir hâl olur. Nitekim istediği bir kadına kavuşan bir kişinin önünde kılavuz kadının vücûdu ve huzûru soğuk bir vaziyet olur."
1396. Ey melîh, vaktaki matlûbuna eriştin, şimdi ilim talebkarlığı kabîh oldu.
Ey isti'dâdı güzel olan sâlik, vaktāki sem'-i rûhun açıldı ve maânî-i Kur'ân'ı, Kelîm-i hakîkî olan Hak'dan dinlemeğe başladın, artık sarf ve nahiv ilimlerinin arkasında koşmak senin için çirkin bir hâl olur. Zîrâ matlûba vusûlden sonra, delîl aramağa başlamış olursun ki, bunun münasebetsizliği meydandadır.
1397. Vaktāki göğün damları üzerine gittin, merdiven aramak soğuk olur.
Sûret-i felekin damları olan maânî üzerine urûc ettiğin vakit artık o ma'nâların merdiveni mesâbesinde olan ulûm-ı resmiyyeyi ve nukūş-ı elfâz ve kelimâtı aramak soğuk bir hâl olur. Bu merdiven evc-i maânîye çıkama-mış olanlara mahsûstur.
1398. Gayre muâvenet ve ta'lîmin gayri. Hayırdan sonra hayır yolu soğuk olur.
Fakat her kāidenin bir istisnâsı olduğu gibi, bunun da bir istisnâsı vardır. O da budur ki, ma'nâya vusûlden sonra ulûm-ı resmiyye tahsili arkasında koşmak, eğer başkalarına muâvenet ve ta'lîm için olursa, câiz ve münasib olur. Zîrâ bu talebkârlık o kimsenin kendi nefsi için değildir; başkalarına fâ- idesi dokunmak içindir. Eğer kendi nefsi için olursa, hayırdan sonra hayır yo-luna sülûk etmek soğuk bir sa'y olur; fakat başkalarına ta'lîm başka bir ha-yır yolu olduğu için soğuk değildir.
1399. Bir parlak ayna ki, sâf ve celî oldu, onun üzerine bir saykal vurmak ce-hil olur.
Meselâ parlak bir ayna, sâf ve mücellâ ve suver-i mün'akiseyi berrâk bir halde gösterirken, artık o aynayı silip parlatmağa çabalamak cehâlet olur. Bu-nun gibi âyîne-i kalbi mücellâ olup suver-i ulûm-ı ledünniyye mün'akis olur-ken, onu ulûm-ı resmiyye ile cilâlandırmağa sa'y etmenin dahi ma'nâsı yoktur.
1400. Kabul içinde sultanın huzûrunda oturup, mektûb ve elçi aramak çirkin olur.
Meselâ pâdişâhın kabûl edip huzûrunda oturttuğu bir kimsenin, artık o pâdişâhın mektûbunu ve elçisini araması abes ve çirkin olur.