İçeriğe atla

Kazâ tuzağı bağının sûretde gizli ve eser ile zâhir olmasının teşbîhi

44. bölüm / 70 · 1536 kelime · ~8 dk okuma

1645. Bir büyüğün evladını eski libas içinde baş açık ve belâya düşmüş görürsün.

1646. Bir nâbekârın hevâsında yanmış, kumaşlarını ve mülklerini satmış.

Böyle olmakla beraber senin nezir ve ahd etmen dahi, yine hükm-i ilâhî ve kader-i rabbânî te'sîrindendir. Nitekim yol üzerindeki kuyuyu görürsün ve korkup, üzerine doğru gitmemek îcâb ederken, senden korku gider ve kuyuya düşmek mukadder ise düşersin.

1647. Hân u mân gitmiş, bednâm ve zelil olmuş, bedbahtlar gibi düşmanın adımı üzere gidiyor.

“Hân u mân” âile demektir. "Idbîr” idbar kelimesinin imâle olunmuşudur; burada mef'ûl ma'nâsına masdardır; müdbir demek olur ki, bedbaht ma'nâsınadır. Bu bahiste, kazâ-yı ilâhî tuzağına tutulmuş olan bir kimsenin hâli tasvîr buyurulur.

Şöyle ki: Meselâ pek zengin ve büyük bir adamın oğlu, baş açık, yalın ayak, pejmürde bir halde dolaşmağa başlar. Bunun sebebi, bir fahişenin muhabbetine mübtelâ olmasıdır. Bu bîçâre bu nâbekârın sevdâsıyla eşyasını ve emlâkini satıp bu fahişeye yedirmiş; âilesi harâb ve kendisi bednâm ve zelíl olmuş; ind-i ilâhîde ezelî bedbahtlar gibi, kendisinin düşmanı olan nefis ve şeytanın adımlarını ta'kîb ediyor ve bu hayât-ı sûrîsinde bu düşmanların arkalarından onların murâdları üzere gidiyor. "Kâm-ı düşmen" "ber-kâm-ı düşmen" takdirindedir.

1648. Bir zahidi görür, der ki: "Ey büyük, Allah için bir himmet tut!"

1649. "Zîrâ bu çirkin idbāra düşmüşüm; malı ve altını ve ni'meti elimden vermişim."

1650. "Bir himmet! Ola ki, ben bundan kurtulayım; ola ki bu bulanık çamurdan sıçrayım!"

Bu büyük ve zengin adamın evlâdı, bu düştüğü sefâletin vehâmetini müdrik ise de, kendi irâdesiyle bundan yakasını sıyırmak mümkin olmadığından, salâh-ı hâl sahibi bir zâtı ve bir zâhidi gördüğü vakit: "Aman bana himmet et, böyle bir idbâra düştüm; servetim elimden gitti, câiz ki senin himmetin berekatıyla, bu düştüğüm sefâletten kurtulayım ve bu bulanık çamur mesâbesinde olan hâl-i perîşân içinde fırlayıp, bir sâha-yı saâdete çıkayım.”

1651. "Halâs ve halās ve halas!" diye bu duâyı avâmdan ve havasdan ister.

Bu sefâlet-zede efendi, kurtulma duâsını halkın her sınıfından isteyip durur. Beyt-i şerîfde "halâs" kelimesinin üç defa tekrârı, tekvînin ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduğuna işarettir. Zîrâ sefâletten halâs, bir emr-i tekvînîdir. Bu ferdiyyet-i selâsiyye bahsi bir bahs-i mühim olup tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî'de mündericdir. Burada îzâhı uzun olur.

1652. El açık ve ayak açık ve bağ yok; baş üzerinde ne müvekkel ne bir demir var...

Himmet isteyen bu efendinin elinde ve ayağında bir bağ yoktur, hareketinde serbesttir; başı ucunda efâl ve harekâtına emr eden bir âmir-i zâhir olmadığı gibi, demir zincirler ile de bir yere bağlanmış değildir.

1653. Hangi bağdan kurtulmak istiyor ve hangi habsden mahall-i halās arıyor?

1654. Takdîrin ve muhtefî kazanın bağı ki, onu safînin cânından başkası görmez.

Bu efendinin kurtulmak istediği bağ, takdîr-i ilâhî ve kazâ-yı rabbânî bağıdır ki, o bağı "nefs-i sâfiye" mertebesinde bulunan bir kâmilin canından başka canlar göremez.

1655. Gerçi aşikâr değildir, o pusudadır; zindandan ve demir bağdan beterdir.

O bağ gerçi nefs-i sâfiye sahibi olan kâmilden başkasının önünde zâhir ve âşikâr değildir. O pusuda ve bâtındadır. Maahâzâ zâhir ve âşikâr olan habsden ve demir zincirden yapılmış olan bağdan daha beter ve daha şedîddir.

1656. Zîrâ ki demirci muhakkak onu kırar ve çukur kazıcı da zindanın kerpiçini koparır.

Zîrâ o zâhirde olan zincir bağını demirci kırabilir ve çukur kazıcı ve duvar delici olan kimse dahi zindanın duvarındaki kerpiçleri söküp koparır ve bu sûretle o bağdan ve zindandan kaçmak ve halâs olmak mümkin olur.

1657. Hey gidi hey! Bu gizli ağır bağ acibdir; demirciler onu kırmaktan acizdir.

Bu sefâlet-zede efendi, kurtulma duâsını halkın her sınıfından isteyip durur. Beyt-i şerîfde "halâs" kelimesinin üç defa tekrârı, tekvînin ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduğuna işarettir. Zîrâ sefâletten halâs, bir emr-i tekvînîdir. Bu ferdiyyet-i selâsiyye bahsi bir bahs-i mühim olup tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî'de mündericdir. Burada îzâhı uzun olur.

1658. Hurma lifinden olan boğaza bağlanmış o ipi görmek Ahmed'e erişir.

1659. Ebû Leheb'in karısının sırtı üzerinde odun dengini gördü; o odun ham- malı dedi.

Bu beyt-i şerîfde تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَ تَبَّ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَ مَا كَسَبَ سَيَصْلَى نَاراً ذات لهب و امرأته حمالة الحطب في جيدها حبل من مسد (Tebbet, 111/1-4) ya'nî “Ebû Leheb'in el- leri kırılsın, kırıldı ya! Ondan malı ve kazandığı şey kurtaramadı. Yakında alevli bir ateşe kavuşacaktır; onun karısı da odun hammalıdır. Boynunda hurma lifinden ip vardır!" sûre-i münîfesine işaret buyurulur. Bu sûre-i şerî- fenin ma'nâ-yı zâhirîsi münkirlerin birçok dedikodularını mûcib olmuş ve el- ân dahi olmakta bulunmuştur. Burada onların zikrine ve reddine dâir îzâhât uzun olur ve saded hâricindedir. Esâsen bu sûre-i şerîfede dahi birçok rumûz ve işârât vardır. Zîrâ Ebû Leheb'in zevcesi, Ebû Süfyan'ın kız kardeşinin kı- zı Ümmü Cemîl'dir; ve mal ve servet sahibidir. Binâenaleyh zâhirde boynu- na hurma lifinden ip takıp odun taşıyacak bir vaziyette değildir. Bu ip onun sûret-i misâliyyesinin boynuna takılmış olan kazâ-yı ilâhî ipidir ki, bunu an- cak Hâtem-i enbiya Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gördü ve bu görüşü üzerine ona "Odun hammalı" dedi; ve bu öyle bir bağdır ki, her asırda münkirlerin sûret-i misâliyyelerinin boynuna takılmıştır. Ve onu ancak Resûl-i zîşân Efendimiz'in vâris-i kâmilleri olan nüfûs-ı sâfiye ashâbı görürler ve sırtların- daki a'mâl-i habîse odun yüklerini bunlar müşâhede ederler.

1660. İpi ve odunu, onun gayri bir göz görmedi; zîrâ her görünmeyen ona za- [1665] hir gelir.

Ebû Leheb'in zevcesinin boynundaki ipi ve arkasındaki odun yükünü Risâletpenâh Efendimiz'den gayri bir göz göremedi. Zîrâ her görünmeyen ahvâl-i melekût, o hazretin huzûr-ı saâdetlerinde meşhûd olur. Onların za- mân-ı saâdetlerinde bu göz henüz başkalarında yok idi.

1661. Onun bâkîleri hep te'vîl ederler; zîrâ bu bir bîhuşluktur ve onlar hâşmenddirler.

Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile, onların vârisleri olan nüfûs-ı sâfiye ashabından sonra bâkî kalan ehl-i ilim, hurma lifinden olan ipi ve odun yükünü te'vil edip derler ki: "O odundan murâd, nemmâmlıktır ve "ip"ten murâd, umûr-ı dünyâ taallukâtına giriftârlıktır ki, saâdet-i uhreviyyeye mâni' olur." Zîrâ bu ehl-i basîretin gayri olan ulemâ-yı zâhire, bu âlem-i sûretin akıllılarıdır. Halbuki o odun yükünü ve ipi görmek ise, bu âlemin aklından tecerrüd etmek ile olur. Çünkü âlem-i melekûtun ahvâli, bu akl-ı zâhirinin tavrı hâricindedir. Binâenaleyh ehl-i basîret ahvâl-i melekûtu müşâhede ettikleri için aslâ te'vil cihetine gitmezler ve gördüklerini aynen söylerler. Ulemâ-yı zâhire ise, onların sözlerini, kendi akıllarının tavrı haricinde gördükleri cihetle, kabûl etmezler ve te'vil cihetine giderler.

1662. Lâkin onun te'sîrinden onun arkası iki kat olmuş ve senin önünde nâlân olmuştur.

Fakat o görünmeyen kazâ-yı ilâhî bağının te'sîrinden o kazâ-dîde olan kimsenin arkası bükülmüş, iki kat olmuştur. Ve ey ehl-i saâdet olan kimse, ondan dolayı senin önünde âciz ve nâlân olmuştur da der,

1663. Ki: "Bir duâ-yı himmet! Ta ki kurtulayım, tâ ki bu gizli bağdan dışarı sıçrayım!"

1664. O ki görür, bu alâmetleri gördü; o şakîyi saîdden nasıl bilmez?

O ehl-i basîret ki, ahvâl-i melekûtu görür, bu kazâ-zede olan kimsenin üzerindeki gizli bağları ve yükleri gördü. Binâenaleyh yine ahvâl-i melekûttan olan şakînin ve saîdin alâmetlerini görüp, bunları birbirinden nasıl olur da tefrîk etmez?

1665. Bilir ve Zü'l-Celâl'in emriyle örter; zîrâ Hakk'ın sırrını keşf helâl olmaz.

Ehl-i basîret olan enbiyâ ve evliyâ, halkın ahvâl-i bâtınelerini görüp bilir; fakat Zü'l-Celâl olan Hakk'ın emriyle örter, ifşa etmez. Zîrâ bu Hakk'ın esrâ- Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile, onların vârisleri olan nüfûs-ı sâfiye ashabından sonra bâkî kalan ehl-i ilim, hurma lifinden olan ipi ve odun yükünü te'vîl edip derler ki: "O odundan murâd, nemmâmlıktır ve "ip"ten murâd, umûr-ı dünyâ taallukātına giriftârlıktır ki, saâdet-i uhreviyyeye mâni' olur." Zîrâ bu ehl-i basîretin gayri olan ulemâ-yı zâhire, bu âlem-i sûretin akıllılarıdır. Halbuki o odun yükünü ve ipi görmek ise, bu âlemin aklından tecerrüd etmek ile olur. Çünkü âlem-i melekûtun ahvâli, bu akl-ı zâhirînin tavrı hâricindedir. Binâenaleyh ehl-i basîret ahvâl-i melekûtu müşâhede ettikleri için aslâ te'vil cihetine gitmezler ve gördüklerini aynen söylerler. Ulemâ-yı zâhire ise, onların sözlerini, kendi akıllarının tavrı haricinde gördükleri cihetle, kabûl etmezler ve te'vîl cihetine giderler.

1666. Bu sözün nihayeti yoktur; o fakîr açlıktan zebûn ve teni esîr oldu.

Bu kazâ-yı ilâhî bağları ve ehl-i basîret tarafından onların görülmesi hakkındaki sözlerin nihâyeti yoktur. Binâenaleyh kıssaya rücû' edelim; o dağda halvet eden Ebu'l-Hayr Tînâtî nihâyet açlıktan dolayı zebûn ve âciz ve teni gıdâya esîr oldu.

Nezr etmiş olan fakîrin ağaçtan armut koparmakta muztar olması ve mühlet vermeksizin Hakk'ın te'dîbi erişmesi

1667. Beş gün o rüzgâr bir armut dökmedi; onun açlığı ateşinden sabûrluğu kaçtı.

rındandır; Hakk'ın sırrını keşfetmek ise helâl ve câiz olmaz. Nitekim bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Reng-i rencûru görünce illeti anlar tabib Böylece renginden anlar dînini bînâ olan Hâl-i dîn ü kînini gördükde renginden bilir Setr eder lâkin seni etmez o rüsvâ-yı cihân Gözleri mektûbdadır, etmez kırâat lebleri O bilir ferdâ bu hâmilden ne sûretdir doğan."

1668. Dalın başı üzerinde birkaç armut gördü; yine sabr etti ve kendini geri çekti.

1669. Rüzgâr geldi, dalın başını aşağı itti; tabîatı onu yemek üzerine galebe etti.

Şiddetli esen rüzgâr, üzerinde meyve dolu olan dalın başını aşağıya sarkıttı; karnı pek aç olan zâhidin tabîatı, sarkan meyveleri yemek üzerine gâlib geldi.

1670. Açlık ve za'f ve cezb-i kaza kuvveti, zahidi nezrinden bî-vefâ etti.

[1675] Zâhiddeki şiddetli açlık, vücûdundaki za'f ve bir taraftan kazâ-yı ilâhî kuvvetinin câzibesi, o zâhidi nezrine ve ahdine karşı vefâsız etti ve ahdini bozmağa sebeb oldu.

1671. Vaktaki armut ağacından meyveyi kırdı, kendi nezr ve ahdinde zayıf oldu.

1672. O demde dahi te'dib-i Hak erişti; onun gözünü açtı ve onun kulağını çekti.

Ya'nî Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozar bozmaz, "Hak Teâlâ hazretlerinin te'dîbi dahi baş gösterdi ve Hak Teâlâ onun gaflet gözünü açtı ve kulağını da çekti", şöyle ki: