Kuyumcunun âkıbet kârı görmesi ve terâzîyi âriyet isteyene sözü âkıbete muvâfık olmak üzere söylemesi
43. bölüm / 70 · 1597 kelime · ~8 dk okuma
1618. O biri, bir kuyumcu önüne geldi; terâzi ver ki bir altın tartayım diye.
1619. Efendi dedi: "Git, benim kalburum yoktur." Dedi: "Mîzânı ver; istihzâda durma!"
Kuyumcu efendi, titrek ihtiyarı görünce, "Haydi git, benim kalburum yoktur" dedi. Bu cevâb üzerine o ihtiyar, "Ben senden terâzi istiyorum, sen bana kalburdan bahs ediyorsun. Alay etme, haydi terâziyi ver, dedi!"
1620. Dedi: "Dükkânda süpürgem yoktur." Dedi: "Yeter yeter bu müdhikeleri bırak!"
Kuyumcu onun i'tirâzına cevâben bu def'a da, "Dükkânda süpürgem yoktur" dedi. İhtiyar dahi, tekrâr ona cevâben: "Yeter yeter, bu gülünç sözleri bırak da, ciddî ol!" dedi.
1621. "Ben bir teraziyi ki istiyorum, ver. Kendini sağır etme, her tarafa sıçrama!"
"Ey kuyumcu efendi, ben senden bir terâzi istiyorum, onu bana ver; kendini sağır yapıp gâh kalburdan, gâh süpürgeden bahs etme!"
1622. Dedi: "Sözü dinledim, sağır değilim, tâ zannetmeyesin ki ben ma'nasızım."
Kuyumcu dedi: “Ben senin sözünü dinledim, sağır değilim; sana verdiğim cevâblar da ma'nâsız olduğunu zannetme. Bu söylediğim sözler bir ma'nâya müsteniddir."
1623. "Bunu işittim, lakin sen titrek bir ihtiyarsın; elin titreyici, cismin nâmünteışdir."
"Senin terâzi istediğini işittim; lâkin vücûdu titrek bir ihtiyar olduğun için, terâziden sonra, sana lâzım olacak şeyleri düşündüm. Zîrâ elin titreyici ve cisminin kıvamı yoktur." "Münteış" kāim olmak ve bir kimsenin hâli iyi olmak ma'nâlarına gelir. "Nâ-münteış" kıvâmsız demek olur.
1624. "Ve senin o altının dahi rîze rîze kırıntıdır; binaenaleyh elin titrer hurde altınlar dökülür."
"Kurâza" kırıntı, "hurd u mürd" ufak parçalar demektir, Ya'nî "Senin tartacağın altın gâyet küçük kırıntılar hâlindedir; binâenaleyh tartarken elin titrer, terâziden altınlar yere dökülür."
1625. Böyle olunca: "Efendi altınımı toz içinde aramak için bir süpürge ver, dersin."
1626. Vaktaki toprağı süpüresin, toplayasın; bana: “Ey cerî kalbur isterim!" dersin.
"Cerî" cesûr ve cür'etkâr ma'nâsınadır. Burada, kuyumcunun san'atında cesûr ve mâhir olduğu ma'nâsı murâd olunmak münasibdir. Hind nüshalarında "cerî" yerine "har" (حری) vâki'dir.
1627. Ben sonu, tamamen evvelden gördüm; buradan başka yere git vesselâm!
Bu beyt-i şerîf hem kuyumcuya râci'dir ve hem de yukarıda 1612 numaralı ...هر کسی را بهر کاری الخ beytinin ma'nâsına irtibâten doğrudan doğruya cenâb-ı Pîr tarafından vâki'dir. Kuyumcuya râci' olduğuna göre "Ey titrek ihtiyar, ben senin yapacağın işin evveli olan altın tartmanı gördüm ve bu işin bidâyetinden sonunu anladım ve sana terâziden sonra süpürge ve kalbur lâzım olacağını söyledim. Eğer benim görüşüme i'timâdın yok ise, buradan başka yere git, vesselâm!" demek olur.
Zikr olunan beyt-i şerîfin mâba'di olduğuna göre: "Ey sâlik, bizim gibi ehl-i keşf olan kâmillerin nazarı, emr-i tekvînin ibtidâsı olan a'yân-ı sâbite âleminedir. Binâenaleyh huzûrumuza gelen bir kim- "Senin terâzi istediğini işittim; lâkin vücûdu titrek bir ihtiyar olduğun için, terâziden sonra, sana lâzım olacak şeyleri düşündüm. Zîrâ elin titreyici ve cisminin kıvamı yoktur."
"Münteış" kāim olmak ve bir kimsenin hâli iyi olmak ma'nâlarına gelir. "Nâ-münteış" kıvâmsız demek olur.
1628. Şimdi şeyh-i ferdin haberini tamam et ki, onun uykusu ve taâmı o dağlık içinde idi.
Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimizin nefs-i nefislerine hitâbdır. Ya'nî "Artık uykusu ve taâmı dağlık içinde olan şeyh-i ferd Ebu'l-Hayr Tînâtí hazretlerinin kıssasını tamâm et."
1629. O dağda çok ağaçlar ve yemişler, dağa mensub sayısız armut var idi.
1630. O derviş dedi: "Ya Rab, ben seninle ahd ettim, şimdiki halde bundan toplamıyayım."
1631. "O meyveden gayri ki, onu rüzgâr attı; ben münteış olan ağaçtan toplamıyayım."
senin, ayn-ı sâbitesine nazar ederiz ve bu başlangıçtan, onun sonunu görü- rüz ve isti'dâdına göre terbiye ederiz. Eğer bizim bu evvelden sonunu görmek sûretiyle vâki' olan terbiyemize i'timâdın yok ise, buradan başka yere git ve kendine başka bir mürebbî ve mürşid bul, vesselâm!" demek olur.
1632. Bir müddet onun kendi nezri üzerine vefâsı oldu; nihayet kaza imtihanları geldi.
Ebu'l-Hayr hazretleri kazâ-yı ilâhî imtihanları gelinceye kadar, bir müddet ahdine karşı vefâkâr bulundu ve dağda yalnız rüzgârın ağaçlardan düşürdüğü meyveler ile gıdâsını te'mîn etti.
1633. Bu sebebden istisna ediniz buyurdu. "Eğer Huda isterse"yi ahde vurun!
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Kehf'de olan وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءُ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (Kehf, 18/23-24) ya'nî “Bir şey için ben bunu muhakkak yarın yapacağım deme; ancak Allah Teâlâ murâd ederse de!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî “Bu kazâ-yı ilâhî imtihanları olduğu için, bir şey hakkında ahd ve nezr ederseniz, bu ahdinize "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ederse!.." sözünü de zammediniz." Zîrâ herhangi bir işte insanın muharriki fikirdir ve fikrin husûlünde insanın dahli yoktur. Birçok fikirler ve düşünceler arasından yalnız bir düşünce ayrılıp, insanın kalbine hutûr eder. Birçok düşünceler arasından, bu düşüncenin ayrılıp, insana musallat olmasının sebebi meçhûldür. Ve bu fikrin tasallutunda insanın iradesi ve medhali yoktur. Kalb bir sahrâ gibidir ve havâtır-ı vâride dört taraftan o sahrâya esen rüzgârlar gibidir. İmdi bu havâtırın Hâlik'ı ve sâikı Hak'dır. Herhangi bir fikrin icrâsı kasd olunduğu vakit, o fikrin, âlem-i efâlde zuhûruna meşiyyet-i ilâhiyye taalluk edip etmiyeceği meçhûl olduğundan, kul fiilinde kendini müstakil görmeyip, fâil-i hakîkî-yi müşâhede ettiğine delîl olmak üzere "İnşâallah" demek lâzımdır.
1634. "Her zaman kalbe başka bir meyil veririm; her nefes kalb üzerine başka bir dağ koyarım."
Bu beyitler, mezkûr âyet-i kerîmenin tefsîrleridir. Ya'nî Hak Teâlâ buyurur ki: "Her zaman kalbe başka bir meyil ve fikir veririm; her nefeste kalb üzerine bir dâğ ve damga koyarım." "Dâğ" kızgın demir ile yapılan nişan ve alâmet ve damga demektir. Hayvânât birbirinden bu dâğ vâsıtasıyla tefrík olunur. İnsan da kalbine musallat olup, kendisinin muharriki olan fikrin mâ-hiyyeti ile birbirinden temeyyüz eder. Efkâr-ı müstakîme, doğru ve sâlih amellere ve efkâr-ı sakîme ve fâside de, eğri ve fenâ amellere sevk eder; ve ameller âdemin gevherini ta'yîne sebeb olur.
1635. "Her sabah bizim için yeni şân vardır; her bir şey benim muradımdan meyl etmez."
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rahman'da olan يَسْئلُهُ من فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلِّ يوم هو فِي شأن (Rahmân, 55/29) ya'nî "Göklerde ve yerde olan mahlûkāt O'nu taleb ederler; O her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Ben öyle bir Azîmü'ş-şân-ı Zât-ı mutlakım ki, her bir subh-1 tecellîde, mezâ-hirde yeni bir şe'n ile zâhir olurum. Bu mezâhir, benim sıfât ve esmâ-i şerî-femin birer âyînesi olduğundan, her bir şey benim murâdım ve meşiyyetim dâiresinden meyil ve inhirâf etmez. Ve suver-i kevniyyeden hiçbir şey benim irâdemin hâricinde hareket etmez."
1636. Hadîsde geldi ki, "Kalb bir tüy gibidir; bir sahrada bir sert rüzgârın esîridir."
Hadîs-i şerîfde مَثَلُ الْقَلْبِ مَثَلُ الرِّيشَةِ فِي الْفَلَاةِ تُقَلِّبُهَا الرِّيَاحُ ظَهْرَ الْبَاطِنِ ya'nî "Kalbin me-seli, sahrâda olan kuş tüyünün meselidir ki, rüzgârlar onu döndürüp, bâtını zâhir olur" buyurulmuştur. Binâenaleyh kalb bir kuş tüyü gibidir. Sahrâ-yı imkân üzerinde sert ve şedîd olarak esen irâde-i ilâhî rüzgârının esîri ve mağlûbudur.
1637. Rüzgâr tüyü her tarafa, gâh sola ve gâh sağa yüz ihtilaf ile boş yere sürer.
1638. Diğer hadîsde "Bu kalbi öyle bil ki, kazan içinde ateşte kaynayan sudur."
Dîğer bir hadis-i şerifde القلب اشد تقليبا من القدر في غليانها ya'ni "Kalbin dönüşü kaynayışta kazandan daha şedîddir" buyurulduğundan sen bu kalbi, ateşte kaynayan kazan içindeki su bil! "Kazan"dan murâd cism-i beşer ve "ateş"ten üzerine bir dâğ ve damga koyarım." "Dâğ" kızgın demir ile yapılan nişan ve alâmet ve damga demektir. Hayvânât birbirinden bu dâğ vâsıtasıyla tefrîk olunur. İnsan da kalbine musallat olup, kendisinin muharriki olan fikrin mâhiyyeti ile birbirinden temeyyüz eder. Efkâr-ı müstakîme, doğru ve sâlih amellere ve efkâr-ı sakîme ve fâside de, eğri ve fenâ amellere sevk eder; ve ameller âdemin gevherini ta'yîne sebeb olur.
1639. Her zaman kalbin bir başka re'yi olur; o ondan değil, fakat bir yerden olur.
Kalb hiçbir an fikirden ve reyden hâlî kalmaz: Bu fikirler kalbden değil, ancak bir yerden olur ki, o yer ve menşe' dahi Hak'dır.
Ma'lûm olsun ki, fikrin sebeb-i zuhûru dörttür. Ya Rahmânî, ya nefsânî veyâ melekî veyâ şeytânî olur. قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'nî “Hepsi Al-lah indindendir” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, bunların hep-si Hak indinden sevk olunur; fakat bu sevk-i efkâr, abdin isti'dâdına nazaran vâki' olur. Zîrâ Hakk'ın tecelliyâtı, mezâhirin isti'dâdâtına göredir.
1640. Böyle olunca niçin kalbin re'yi üzerine emîn olursun; sonunda utanmak [1645] için ahid bağlarsın?
Mâdemki kalbe gelen havâtırın menşei Hak'dır ve Hak bu efkârı senin is-ti'dâdına göre kalbine sevk eder ve sen kendi hakîkatinin isti'dâdına ve sırr-ı kadere vâkıf değilsin. O halde kalbinin her fikri üzerine nasıl emîn olursun da, sonunda aksi zuhûr ederek utanmak için ahd edersin?
Ma'lûm olsun ki, ehlullâhın "Fenâ-yı sâlis-i mahk-ı küllî" ta'bîr ettikleri makāmın mâdûnunda bulunanların kalblerine olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye, âlem-i his ve şehadetin suver-i mer'iyyesi ve mesmû' olan sadâları ve bunlar-dan mütehassıl tefekkürât-ı akliyye karıştığından, onların kalbleri elvâh-ı mahfûza değil, belki elvâh-ı mahv ve isbâttır. Ve onların havâtırı, havâtır-ı rabbâniyye-i sırfa olmayıp, havâtır-ı melekiyye ve nefsâniyye ve şeytâniyye ile mümtezic olur. Binâenaleyh bu havâtıra i'timâden ahid bağlamak câiz ol-maz. Zîrâ isti'dâda göre vâki' olan bir tecellî-i dîğer ile, onun bozulması dâimâ mümkindir. Bu hakîkate binâen şefekaten li'l-ibâd Server-i âlem (s.a.v.) Efen-dimiz لَا تَنْذُرُوا فَإِنَّ النَّذْرَ لَا يُغْنِي عَنِ الْقَدَرِ شَيْئًا ya'nî “Nezr etmeyiniz; zîrâ nezir, kader-den bir şey iğnâ etmez, ya'nî kaderin zuhûruna mâni' olmaz” buyurmuşlardır.
1641. Bu da hükmün ve kaderin te'sîrindendir; kuyuyu görürsün ve korkuya kādir olmazsın.
Böyle olmakla beraber senin nezir ve ahd etmen dahi, yine hükm-i ilâhî ve kader-i rabbânî te'sîrindendir. Nitekim yol üzerindeki kuyuyu görürsün ve korkup, üzerine doğru gitmemek îcâb ederken, senden korku gider ve kuyuya düşmek mukadder ise düşersin.
1642. Uçucu kuştan bu aceb değildir ki, tuzağı görmesin ve helâka düşsün.
"Atab" helâk olmak ma'nâsınadır. "Kazâ-yı ilâhîden dolayı havada uçan bir kuşun tuzağı görmiyerek tutulması ve helâk olmağa düşmesi ve koşması acîb bir şey değildir. Bu alelekser vâki' olur."
1643. Bu acibdir ki tuzağı görür, kazığı da görür; ister istemez düşer.
Fakat taaccübe şâyân olan hal budur ki, tuzağı ve kazığı gördüğü halde bir kuş, yine kazâ-yı ilâhîden dolayı ister istemez o tuzağa düşer.
1644. Göz açık ve kulak açık ve tuzak önde; kendi kanadı ile tuzak tarafına uçar.