Onun beyânındadır ki, cesed rûha bir libâs gibidir ve bu el rûhun elinin yenidir ve bu ayak, rûhun ayağının çizmesidir
42. bölüm / 70 · 1383 kelime · ~7 dk okuma
1604. Tâ bilesin ki ten libâs gibi geldi; git labisi iste, libası yalama!
“Lebîs” libâs kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî “Rûhun bir şeyde istiğrâkı hasebiyle, cisme ârız olan halden haberdâr olamaması, senin o ten rûhun libâsı olduğunu bilmen içindir. Binâenaleyh git cisim libâs giymiş olan rûhu iste, onun libâsı olan bu cismi yalama ve cisme muhabbet etme!”
1605. Rûha Allah'ın tevhîdi daha hoştur; diğer gayr-i zâhir el ve ayak vardır.
Tevhîd-i ilâhî odur ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ, başkasının tevhîdiyle değil, ezelen ve ebeden kendi nefsiyle dâimâ vasf-ı vahdâniyetle mevsûf olmaktır. Nitekim كان الله و لم يكن معه شيئ ya'nî “Allah vardır ve O'nunla beraber bir şey yoktur” buyrulmuştur. Bu öyle bir tevhîddir ki, Hakk'ın vücudu muvâcehesinde, kendi vücûdlarını görerek, ehl-i gaflet ve hicabın tevhîdleri değildir. İşte rûhun bu tevhîdden zevki vardır; fakat âlem-i cisimde hâsıl olan efkâr ve evhâm rûhu bu zevkinden men' eder. Ey sâlik bil ki, bu zâhirî el ve ayaktan başka, gayr-i zâhir olan sûret-i misâliyyeye âid el ve ayak vardır.
1606. Rû'yâda el ve ayak ve i'tilaf görürsün, onu hakikat bil, onu beyhûde bilme!
Cismin elinden ve ayağından başka el ve ayak olduğu inkâr edilecek bir şey değildir. Zîrâ biz, birtakım rü'yâlar görürüz; rü'yâlarımıza mahsûs olan cesedlerimiz ile bağlarda, bahçelerde gezeriz; ve ölüden ve diriden bu rü'yâlarımızda gördüğümüz kimseler ile konuşuruz ve ülfet ederiz. Halbuki cesed-i zâhirîmizin eli ve ayağı yatakta bî-hareket bir haldedir ve yanımızda konuşanların sözlerini kulağımız işitmez ve onların vücûdlarını görmez. Şu halde rü'yâda yürüyen ayak ve tutan el ve söyleyen lisan ve gören göz ve işiten kulak, ancak insanın âlem-i misâle mahsûs olan cismine âiddir. Ve bu sûret-i misâliyyeyi sen hakikat bil; onu boş ve hayâlden ibâret bilme! Zîrâ nasıl boş bir hayâl olur ki, râî rü'yâsında, hiç gitmemiş olduğu bir şehri ve evi görür ve uyanıklık hâlinde o şehre ve o eve girdiği vakit, rü'yâsında gördüğü sûretlerin aynı olduğunu idrâk edince, hayrete düşer.
1607. O sensin ki, bedensiz beden tutarsın; binaenaleyh cisimden can dışarı olmaktan korkma!
Ey rü'yâsında kendisini cisimli ve bedenli gören kimse, o gördüğün sensin; öyle bir sensin ki, kesîf bedenin ve cismin olmadığı halde, böyle latîf bir beden ve cisim sâhibisin. Binâenaleyh ölürüm ve benim bu cism-i kesîfim toprak altında çürümekle yok olurum diye korkma! Rûh-ı latîfin bu cism-i kesîften alâkasını kesip çıktığı vakit, rü'yâda gördüğün gibi latîf bir bedene taalluk eder; ve latîf olan âlem-i berzahda rûh, bu latîf olan bedenle seyr eder. Ey rü'yâsında kendisini cisimli ve bedenli gören kimse, o gördüğün sensin; öyle bir sensin ki, kesîf bedenin ve cismin olmadığı halde, böyle latîf bir beden ve cisim sâhibisin. Binâenaleyh ölürüm ve benim bu cism-i kesîfim toprak altında çürümekle yok olurum diye korkma! Rûh-ı latîfin bu cism-i kesîften alâkasını kesip çıktığı vakit, rü'yâda gördüğün gibi latîf bir bedene taalluk eder; ve latîf olan âlem-i berzahda rûh, bu latîf olan bedenle seyr eder.
Bu bahiste, dağda yalnız başına ibâdetle meşgül olan dervîşin hâli hikâye olunur; ve âmâl-i dünyeviyye ile efkârı perîşân olan halkın sohbetinden kesilmenin ve yalnız başına kalmanın halâveti ve lezzeti ve ... انا جليس من ذكرنى الخ ["Ben Beni zikredenin celîsiyim..."] hadîs-i kudsîsi fiil-i hasenine dâhil olmak beyân olunur.
Cenâb-ı Pîr, hilâfet-i ilâhiyyesi hasebiyle cenâb-ı Hak'dan bu hadis-i kudsîyi tavzîhan beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Ey kulum, bu zıll-i zâil olan cümle eşyayı ve kendi vücûdunu bensiz ve onları benim vücûdumun hâricinde tevehhüm edip, benim gayrim zanniyle, onlara yapışmış isen, bil ki onlarsızsın. Zîrâ hepsi sabun köpüğü gibi boştur ve eğer cemî-i ahvâlinde benim ile beraber isen, bütün mevcûdât ile berabersin." Zîrâ eşyanın Kayyûm'u, Hakk'ın varlığıdır ve Hak eşyâda, kendi varlığı ile sârîdir. Ve Buhâ- ri-i Sahîh'de bu hadîs-i kudsî ma'nâsında, dîğer bir hadîs-i şerîf dahi vardır. Yani “ ان الله تعالى يقول انا مع عبدى اذا ذکرنی و تحرکت شفتاه Muhakkak Allah Teala buyurur ki, ben, beni zikr ettiği ve dudakları hareket ettiği vakit, kulum ile beraberim."
Hind şârihlerinden Velf Muhammed Ekberâbâdî bu beytin kāfiyeleri hakkında şöyle buyurur: "Her iki mısra'da "heme" lafzının kāfiye olması, birinin küll efrâdı ve diğerinin küll mecmû'u ma'nâsına olması i'tibariyledir. Binâenaleyh ihtilaf-ı ma'nâ hasebiyle aynı kelimelerin kāfiye olması doğru olur." "Menkabe", fiil-i hasen ma'nâsınadır.
1608. Bir dervîş vardı; bir dağlıkta mukîm, halvet ona yâr ve nedîm idi.
"Hem-hâb" beraber uyuyan ma'nâsına olup, refikden kinâyedir. Bu "dervîş"den murâd, Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns nâm eserinde menkabesi zikr olunan Ebu'l-Hayr Tînâtî (k.s.) hazretleridir. Ve "Tînât” Mısır'da bir karyenin ismidir. Ebu'l-Hayr hazretleri de oraya mensûbdur.
1609. Vaktaki ona halktan şarab erişti, kadının ve erkeğin enfâsından melûl oldu.
"Şemûl" kokusundan sarhoş olunan şarâb ma'nâsınadır. "Vaktāki Ebu'l-Hayr hazretlerine Hâlık Teâlâ tarafından muhabbet şarabı erişti, erkeğin ve kadının sohbetlerinden ona fütûr geldi."
1610. Nitekim bize hazar kolay oldu; diğer kavme de, sefer kolay oldu. [1616]
Ya'nî "Halkın sohbetinden inkıtâ' edip bir köşeye çekilmek herkese kolay değildir. Ancak Hak'la ünsiyyet eden kimselere kolay gelir. Nitekim bizlere de bir şehirde mesken tedarik edip, orada mukîm olmak ve işi gücü ile meşgûl bulunmak kolay gelir; fakat başkalarına, gerek memleketler görmek ve gerek ticâret etmek için sefer etmek ve yeryüzünde dolaşmak kolay gelir."
1611. Onun gibi ki, sen serverliğe âşıksın; o efendi demirciliğe âşıktır.
Ba'zı kimseler "İnsanlardan kaçıp, köşede bucakta yalnız başına yaşamak doğru değildir; böyle kimseler cem'iyyet-i beşeriyyeye karşı vazîfelerini ihmâl etmiş olurlar" tarzında münzevîlere i'tirâz ederler. Biz de deriz ki, bu reviş şâyân-ı i'tirâz değildir. Meselâ sen cem'iyyet-i beşeriyye içinde re's-i kâre geçip hükmetmeyi seversin ve serverliğe âşık olursun; o dîğer bir efendi de demirciliği sever ve o san'ata âşık olur. Bunun gibi, birisi muhabbet-i ilâhiyyenin galebesiyle halkın sohbetinden tevahhuş edip bir köşeye çekilir; bir diğeri de zıll-ı zâil olan mâsivâ muhabbetine daldıkça dalar.
1612. Her bir kimseyi, bir iş için düzdüler; onun meylini onun kalbine attılar.
Bu beyt-i şerifde قُلْ كُلِّ يَعْمَلُ عَلَى شاكلته (Isrâ, 17/84) ya'nî “Ya Habibim, de ki her bir kimse kendi hilkati üzerinedir" âyet-i kerîmesiyle كل ميسر لما خلق له ya'nî "Her bir kimse ne için yaratılmış ise, kolay kılınmıştır" hadis-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'nî "Herkesin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakikati, lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan ne taleb etmiş ise, Hak onu vermiş ve onu bu âlem-i sûrette o taleb-i ezelîsini tahakkuk ettirmek için halk etmiştir. Binâenaleyh onun kalbine bu âlemde o işin muhabbetini ilkā ettiler. Ehl-i îmâna, âmâl-i sâliha ve ahlâk-ı hasene kolay gelir; ehl-i küfre ise, fenâ ameller ve ahlâk-ı seyyie hoş ve kolay gelir."
1613. El ve ayak meyilsiz ne vakit kımıldayıcı olur? Diken ve çöp, susuz ve rüzgârsız ne vakit gider?
El ve ayak, kalb bir işe meyl etmeyince, harekete gelir mi? Ve kezâ çörçöp su veyâ rüzgâr tarafından tahrik olunmadıkça kendi kendine hareket edebilir mi? İnsanın a'zâsı da cemâd nev'indendir, onun muharriki rûhdur ve rûh ancak bir şeye mütemâyil olduğu vakit kendisinin âlâtı mesâbesinde olan a'zâyı tahrik ederek o işte kullanır.
1614. Eğer kendi meylini semâ tarafına görürsen, hümâ gibi devlet kanadını aç!
Eğer kendi meylini ve muhabbetini yüksek tarafa, ya'nî Hak tarafına görürsen, hümâ kuşu gibi devlet-i ma'neviyye kanadını aç! Ba'zı kimseler "İnsanlardan kaçıp, köşede bucakta yalnız başına yaşamak doğru değildir; böyle kimseler cem'iyyet-i beşeriyyeye karşı vazîfelerini ihmâl etmiş olurlar" tarzında münzevîlere i'tirâz ederler. Biz de deriz ki, bu reviş şâyân-ı i'tirâz değildir. Meselâ sen cem'iyyet-i beşeriyye içinde re's-i kâre geçip hükmetmeyi seversin ve serverliğe âşık olursun; o dîğer bir efendi de demirciliği sever ve o san'ata âşık olur. Bunun gibi, birisi muhabbet-i ilâhiyyenin galebesiyle halkın sohbetinden tevahhuş edip bir köşeye çekilir; bir diğeri de zıll-ı zâil olan mâsivâ muhabbetine daldıkça dalar.
1615. Ve eğer kendi meylini zemîn tarafına görürsen, nevha et, hîç nâleden oturma!
Ve eğer kendi meylini ve muhabbetini, âlem-i süflî tarafına görürsen, Ce-nâb-ı Hakk'a karşı ağlıyarak yalvar ve aslâ niyâz ve nâleden geri kalma!
1616. Akıllılar muhakkak önce nevhalar ederler; câhiller sonunda başa vururlar.
Akıllı olan kimseler belânın vücudunu vukū'undan evvel idrak edip, telâş ve nevha ederler; câhiller ise o belâdan bî-haber ve keyiflerinde ber-devâm olup, ancak o belâ gelip çattığı vakit başlarını döverler.
1617. Kârın ibtidâsından sonunu gör, tâ ki yevm-i dînde sen pişmân olmayasın.
Beşerin ibtidâ-i hilkatine ve âlem-i şehâdetde, sâir hayvânât üzerindeki fazl ve meziyetine dikkat et de sonunda bu mahlûkun a'mâli, muhâsebesiz bırakılmıyacağını idrâk et. Nitekim âyet-i kerîmede `أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى` (Kıyâme, 75/36) ya'nî “İnsan zanneder mi ki, başıboş hayvan gibi bırakılsın!” buyurulur. Binâenaleyh mâdemki insan olarak mahlûksun ve dirâyet ve zekâvet sâhibisin, yevm-i hisâb olan âhirette, dünyâdaki amellerinden pişmân olmamağa çalış.