İçeriğe atla

Çocukların analarının muallimin iyâdetine gitmesi

41. bölüm / 70 · 755 kelime · ~4 dk okuma

1592. O analar sabahleyin geldiler; muallim ağır hasta gibi yatmış idi.

"Küttâb" mahall-i kitâbet ve yazı yazıcılar demektir. Burada, mahall-i kitâbet demektir. Anaları çocuklarının oyuna daldıklarını görünce, öfkelendiler de dediler ki: "Bugün mekteb günüdür, siz ise haylazlık edip oyunla meşgülsünüz."

1593. Yorganın çokluğundan da terlemiş, başını bağlamış, yüzünü örtüye çekmiş.

"Sicâf" "sîn"in kesri ve fethiyle perde ve örtü ma'nâsınadır. Ya'nî “Hoca efendi hastalığın def'i için üstüne çok yorgan örtmüş ve bu kadar yorgan altında bittabi' terlemiş ve başını da bağlamış; yüzüne de mendil ve tülbent gibi bir örtü örtmüş idi."

1594. O âheste bir ah, ah ediyordu; cümlesi de lâ-havle deyici oldular.

Hoca efendi bu vaziyyet-i elîme içinde âheste âheste bir âh, âh ederdi. Bu hâli gören çocuk anaları da cümleten "لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ" deyici oldular da dediler ki:

1595. "Ey muallim, bu baş ağrısı hayrola! Cânın hakkı için bizim bundan haberimiz olmadı."

1596. Dedi: "Ben de bundan bî-haber idim, Âgâh olun ki, beni anaları kahbeler vâkıf ettiler."

Muallim onlara cevâben dedi ki: "Evet, bu hastalıktan benim de haberim yok; âgâh olun ki, beni anaları kahbe olan çocuklar bu hastalığımdan haberdâr ettiler; yoksa ben hasta hasta gezip duracaktım. Çocukların anaları karşısında bulunduğu halde, onların anaları hakkında "Mâder-i garân" ta'bîrini kullanması, aklının derece-i hiffetine delâlet eder. Zîrâ ukūl-i nâkısa ashâbından olan çocuklar ile düşüp kalkan ibtidâî mektebi hocalarının, hiffet-i akıllarına delalet eden hikâyeler çoktur. Maahâzâ Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısra'ı آگهم این کودکان کردند هین ya'nî "Âgâh olun, bu çocuklar beni vâkıf ettiler" sûretindedir.

1597. "Ben kāl u kıyl şuglü sebebiyle gâfil idim; bâtında böyle sakîl bir hastalık mevcûd idi."

"Ben kıyl ü kāl ile meşgûliyetim sebebiyle bâtınımda böyle ağır bir hastalık olduğundan gâfil idim." Bu beyt-i şerîfde ulûm-ı zâhire ve şevâgıl-i dünyeviyye sebebiyle, rûhunun hastalığından gâfil olup, ancak insân-ı kâmil tarafından vâkı' olan îkâz ve ihbâr üzerine bu hastalığa vâkıf olan kimselere işâret buyrulur.

1598. Bir adam cidd ile meşgûl olduğu vakit, o kendi marazını görmekten kör olur.

Bu beyt-i şerîf doğrudan doğruya Hz. Pîr efendimizin irşâdâtındandır. Ya'nî “Bir kimse kemâl-i ciddiyyet ile bir şeyle meşgûl olduğu vakit, ne maraz-ı maddîsini ve ne de maraz-ı ma'nevîsini göremez. Nitekim kıyl u kâle ve mübâhase ve mücâdeleye münhasır olan ulemâ-i zâhire, bu kıyl u kâl ve mübâhase ve mücâdele tahtındaki nefislerinin fenâ marazlarından gâfil olur.

1599. Mısır kadınlarından Yûsuf hikâye oldu; meşgûliyetten dolayı onlardan haber gitti diye.

1600. Kendi bileklerini pâre pâre etmiş idiler; hayrân olan rûh, ne arkayı, ne önü görür.

Yukarıdaki beyit ile bu beytin ilk mısrâ'ı bir cümle teşkil eder. Ya'nî “Mısır kadınları Yûsuf (a.s.)ın cemâl-i latîfini müşâhede ile meşgûl olduklarından dolayı, ellerindeki meyve soydukları keskin bıçaklar ile, kendi bileklerini kestiler ve bu kesişlerinden haberleri olmadı diye o Mısır kadınlarının Hz. Yûsuf'un müşâhede-i cemâlindeki istiğrakları bize kıssa ve hikâye oldu. Evet, vâlih ve hayrân olan ceseddeki rûhdur ki, ne arkayı ve ne de önü görür. Binâenaleyh rûh bir şeyde müstağrak olduğu vakit, cesedin hükmü kalmaz.” Nitekim İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz, harbte mübârek ayaklarına saplanmış olan oku, namazda müstağrak iken çıkarttı ve ameliyattan haberi bile olmadı.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Yûsuf'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَ أَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَ آتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَ قَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ وَ أَكْبَرْنَهُ وَ قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَ قُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yûsuf, 12/31) Ya'nî “Vaktâki Züleyhâ kadınların kendi aleyhindeki mekirlerini işitti; onları da'vet için kadınlar gönderdi ve onlar için latîf yastıklar hazırladı ve onların her birine meyve soymak için birer bıçak verdi; ve Yûsuf (a.s.)a dedi ki: “Onlara çık!” Vaktâki onu gördüler ve onun cemâlini pek büyük buldular; bıçak- Bu beyt-i şerîfde ulûm-ı zâhire ve şevâgıl-i dünyeviyye sebebiyle, rûhu-nun hastalığından gâfil olup, ancak insân-ı kâmil tarafından vâki' olan îkâz ve ihbâr üzerine bu hastalığa vakıf olan kimselere işâret buyrulur.

1601. Ey çok şecâatli adam, muharebedeki onun elini ve ayağını mudârebe keser.

"Hırâb" müfâale bâbından masdar olup, muhârebe demektir. "Dırâb" yine müfâale bâbından vuruşmak demektir. Ya'nî "Nice şacâatli adamlar vardır ki, muhârebede kılıç ile vuruşmak, onun elini ve ayağını keser."

1602. O hemen cenge el getirir; bu zan üzerine ki, o ber-karardır.

O eli kesilen şecî adam, gulgule-i harb içinde tamâmen müstağrak olduğundan, bu yarasının farkına varamaz; o yaralı eliyle yine harbe dalar ve zanneder ki, eli evvelki gibi olup paralanmamıştır.

1603. Halbuki zararda el gitmiş; kan habersiz olarak ondan çok gitmiş.

Halbuki o şecî adamın eli, rûhunun harbde istiğrâkı sebebiyle, zannettiği gibi tamâm değildir. Belki harbin îka' ettiği zarar netîcesi olarak yaralanmış, haberi olmadığı halde ondan çok da kan akmıştır.