İçeriğe atla

Mûsâ (a.s.)ın validesine, “Mûsâ'yı suya at!" diye vahiy gelmesi

25. bölüm / 70 · 1400 kelime · ~7 dk okuma

960. Yine vahiy geldi ki: "Onu suya bırak; yüzü ümîde tut ve saç yolma!"

Mûsâ (a.s.)ın validesine: "Çocuğu suya bırak ve boğulacağından korkma; kalbinin yüzünü, onu bulmak ümîdi tarafına çevir ve onu muvakkaten gâib ettiğin için müteessif olup saçlarını yolma!"

961. "Onu Nil'e bırak ve i'timâd et; ben seni ona yüz akı ile eriştiririm."

"O çocuğu Nil nehrine bırak ve benim kudretime dayan, bu muvakkat gaybûbetden sonra ben seni ona yüz akı ile, ya'nî o çocuğun bir kılına bile bir hatâ gelmemiş olduğu halde, kavuştururum."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur ve sûre-i Kasas'da şöyle buyurulur: وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ أُمِّ مُوسَىٰ أَنْ أَرْضِعِيهِ ۖ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي ۖ إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Kasas, 28/6-7) Ya'nî “Biz Mûsâ'nın anasına vahy ettik ki, onu emzir; onun üzerine korktuğun vakit, onu denize bırak ve korkma ve mahzûn olma. Biz onu sana reddederiz ve biz onu mürsellerden kılarız." Kıssanın tafsílâtı tefsîrlerde olduğu gibi, hayât-ı mûseviyyede geçen bu gibi vukūâtın esrârı dahi, Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de beyân buyurulmuştur. Onların burada zikri uzun olur.

962. Bu sözün nihayeti yoktur; onun mekirleri de, hep onun bacağına ve ayağına dolaştı.

Mûsâ (a.s.)ın kıssasının ve esrârının nihâyeti yoktur. Hulâsaten deriz ki: Fir'avn'ın bütün yapmış olduğu hîleler ve mekirler, hep onun kendi bacaklarına ve ayaklarına dolaştı ve kazdığı kuyuya kendi düştü.

963. O dışarıda yüz binlerce çocuk öldürdü; Mûsâ ise içeride evin sadrındadır.

Mûsâ (a.s.)ın validesi, emr-i ilâhî üzerine ziftli bir sandık yaptırıp, cenâb-ı Mûsâ'yı içine koydu ve Nil nehrine salıverdi. Suların akışı, sandığı Fir'avn'ın bahçesi bulunan bir sâhile yanaştırdı. Sandık oraya geldiği vakit, zevcesi Asiye hazretleriyle bir havuz kenârında oturmakta idiler. Sandığı gördüler. Fir'avn zevcesine sandığa bakmasını emr etti. İçinde bir çocuk olduğunu gördüler. Fir'avn, aradığı çocuğun bu çocuk olacağı tevehhümüyle öldürmek istedi; fakat Hz. Asiye mâni' oldu. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: `وَ قَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَ لَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ` (Kasas, 28/9) Ya'nî “Fir'avn'ın zevcesi dedi ki, bu benim ve senin kurret-i aynımız olsun; câiz ki, bize fâidesi olsun; yâhud onu oğul ittihâz edelim. Halbuki onların Mûsâ olduğuna vukūf ve şuûrları yoktur." Fir'avn'ın muvâfakatı üzerine sarayda terbiye ettiler. Binâenaleyh Fir'avn dışarıda birçok çocukları öldürdüğü halde, Mûsâ (a.s.)ı kendi sarayının sadrında terbiye etti. Ve sandık sâhilde bir ağaç altına yanaşmış olduğu için adını "Mûsâ" koydular; zîrâ Kıbt lisânında "mû" su ve "sâ" ağaç ma'nâsına imiş. “mû” mâ'dan ve “sâ" dahi "sâk"dan muharrefdir.

964. O uzak görücü gözü kör olan, hilelerden dolayı, her nerede cenîn var ise delilikten öldürdü.

O bâtın gözü kör olan Fir'avn hilelerden dolayı, her nerede yeni doğmuş bir çocuk var ise, aklına gâlib olan vehimden ve delilikten nâşî öldürdü. “Cenîn" ana karnındaki çocuk ma'nâsınadır. Burada doğmuş çocuğa cenîn buyurulması "kevn-i sâbık" alâkasıyla mecâzdır. Nitekim büyük adamlara “çocuklar!" diye hitâb olunur ki, evvelce çocuk idiler, ma'nâsında mecâzdır.

965. Anûd olan Fir'avn'ın mekri ejderha idi; cihân şahlarının mekrini yutmuş idi.

İrâdât-ı nefsâniyyesini icrâda muannid olan Fir'avn'ın mekri ve hîlesi, ejderhâ gibi azîm ve mühim idi. Bilcümle nefsânî olan cihân hükümdarlarının mekir ve hilelerini yutmuş; zîrâ onların mekirleri, bunun mekirlerinin yanında pek küçük kalmış idi.

966. Fakat o pek Fir'avn zahir oldu; hem onu, hem onun mekrini çekti.

"Fir'avn" Mısır hükümdarlarına verilen bir ünvandır. Nitekim Acem şah-larına "Kisrâ" ve Rûm pâdişâhlarına "Kayser" ve Habeş hükümdarlarına "Necâşî" derler. Birinci mısra'daki "o" zamîri Mûsâ (a.s.)a ve ikinci mısra'daki zamîrler Fir'avn'a râci'dir. Ya'nî, "Fakat o Mûsâ (a.s.), Fir'avndan daha Fir'avn, ya'nî Mısır hükümdarlarından daha kuvvetli bir hükümdar olarak zâhir oldu. Ve onun kuvveti öyle bir derecede idi ki, hem Fir'avn'ı ve hem de Fir'avn'ın mekrini çekti götürdü."

967. Ejderha idi ve asa da ejderha oldu; tevfik-ı Huda ile bu, onu yuttu.

Fir'avn'ın mekri ejderhâ idi ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı da ona mukābeleten ejderhâ oldu. Tevfik-ı Hudâ ile bu asâ-yı Mûsâ (a.s.) o mekirleri yuttu.

Ma'lûm olsun ki, asâ-yı Mûsâ (a.s.)ın, sihirbazların iplerini ve değneklerini yutması hakkında iki kavil vardır: Birinci kavil ashâbı, asâ sihirbazların iplerini ve değneklerini kâmilen yutup, eser bırakmadı derler. İkinci kavil ashâbı da, yalnız sihri ibtâl etti ve ipler ve değnekler hâliyle bâkî kaldı, derler. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri, ikinci kavle göre bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Bu beyt-i şerîfde şuna işâret vardır ki, Mûsâ (a.s.)ın asâsı ejderha olup, Fir'avn'ın mekrini yuttu; ve o, sihir iplerinin ve değneklerinin yılan şekliyle görünmesi idi. Binâenaleyh iplerde ve değneklerde görünmüş olan yılan sûretini yutmuştur. Ve bu yılanların sûreti Fir'avn'ın mekri idi ki, onun emriyle sâhirler göstermiş idiler; ve yoksa iplerin ve değneklerin kendilerini yutmamıştır; zîrâ ipler ve değnekler ne Fir'avn'ın mekri ve ne de sâhirlerin sihri idi." Bu bâbdaki beyânât yukarılarda da geçti.

968. El, elin fevkınde oldu; bu nereye kadar? Yezdân'a kadar ki, müntehâ O'nadır.

"El" kudretden kinâyedir. Her bir kudretin fevkınde derece derece kuvvetler vardır. Bu derecât-ı kudret nereye kadar gider bilir misin? Tâ Hakk'ın kudret-i zâtiyyesine kadar gider. Ve kudret, Hakk'ın sıfât-ı zâtiyyesindendir ve vücûd-ı izâfî âleminde görülen kudretlerin hepsi, o sıfât-ı zâtiyyeden olan kudretde mahv ve müstehlek olur. Zîrâ o vücûdât-ı izâfiyyenin ve sıfatlarının merci'î ve müntehâsı rubûbiyyet-i mutlaka sahibi olan Hak'dır. Nitekim âyet-i kerîmede وَ اِنْ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى (Necm, 53/42) ["Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir"] buyurulur. Ve dîğer bir âyet-i kerîmede de يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ["Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir"] buyurulur.

969. Zîrâ o dipsiz ve kenarsız bir denizdir; onun önünde bütün denizler bir sel gibidir.

Zîrâ o vücûd-ı hakîkî-i Hak ve O'nun sıfatı dipsiz ve kenarsız bir denizdir; o denizin önünde vücûdât-ı izâfiyye denizleri bir sel gibidir.

970. Hileler ve tedbirler gerçi ejderhâ ise de, "İllallah"ın önünde hepsi [969] "lâ"dır.

Ukül-i beşerin hileleri ve tedbirleri her ne kadar ejderhâ gibi müdhiş bir halde olsa da, “İllallâh”ın ya'nî vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın ve O'nun kudret-i zâtiyyesinin önünde hepsi "lâ"dır ve ma'dûmdur.

971. Vaktâki beyanım buraya baş koydu, mahv oldu ve Allah doğru yolu çok bilicidir.

Vaktâki medih ve senâ zât-ı Hakk'a kadar geldi, artık burada beyânım sükûte baş koydu ve bendeki sıfat-ı kelâm mahv oldu; ve Allah Teâlâ doğru yolu bilicidir; ya'nî senâ-yı kâmil ancak Hakk'ın kendi nefsine olan senâsıdır. Nitekim لَا اُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ كَمَا اَثْنَيْتَ عَلٰى نَفْسِكَ ya'nî "Ben senin üzerine, senin nefsine senâ ettiğin gibi senâ ihsâ edemem" buyurulmuştur.

972. O şey ki Fir'avn'da var idi, sende de vardır; lâkin senin ejderhân kuyunun mahbûsudur.

"El" kudretden kinâyedir. Her bir kudretin fevkınde derece derece kuvvetler vardır. Bu derecât-ı kudret nereye kadar gider bilir misin? Tâ Hakk'ın kudret-i zâtiyyesine kadar gider. Ve kudret, Hakk'ın sıfât-ı zâtiyyesindendir ve vücûd-ı izâfî âleminde görülen kudretlerin hepsi, o sıfât-ı zâtiyyeden olan kudretde mahv ve müstehlek olur. Zîrâ o vücûdât-ı izâfiyyenin ve sıfatlarının merci'î ve müntehâsı rubûbiyyet-i mutlaka sahibi olan Hak'dır. Nitekim âyet-i kerîmede `و ان الى ربك المنتهى` (Necm, 53/42) ["Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir"] buyurulur. Ve dîğer bir âyet-i kerîmede de `يد الله فوق أيديهم` (Fetih, 48/10) ["Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir"] buyurulur.

973. Ey yazık, bu senin hallerinin cümlesidir; sen onu, o Fir'avn üzerine bağlamak istersin.

Ey ehl-i nefs olan kimse, yazık ki bu Fir'avn kıssası senin nefsinin hallerinin hey'et-i mecmûasıdır; halbuki sen onu geçmiş zamandaki Fir'avn'a tahsîs etmek istersin ve aslâ kendi üzerine almazsın.

974. Eğer senden söylerler ise, sana vahşet doğar; ve eğer başkalarından söylerlerse, sana efsâne görünür.

Kâmiller, nâkısları terbiye ederken, onların fenâlıklarını yüzlerine vurup, senin nefsinde şu ve bu fenâlıklar var demezler. Eğer sana böyle deseler, onlardan ürküp kaçarsın; ve eğer ibret almaları için başkalarının ahvâlini söyleseler, sana efsâne ve masal görünür. Onların hallerini kendi nefsinin ahvâline kıyâs etmek hâtırına bile gelmez.

975. Nefs-i laîn seni ne harâb ediyor; bu karîn seni pek uzağa atıyor!

Binâenaleyh Hak'dan matrûd ve uzak olan nefis, seni ne kadar harâb ediyor ve ıslah kabûl etmiyecek bir hâle getiriyor; senin her an karînin olan bu düşmanın, seni huzûr-ı Hak'dan pek uzağa atıyor.

976. Senin ateşin için Fir'avn'ın odunu yoktur; ve yoksa o Fir'avn gibi şu'le vurucudur.

Sende de ateş vardır; ya'nî nefsin ateş gibi olan sıfatları vardır; lâkin Fir'avn'da olan o ateşin kudret ve saltanat odunları sende yoktur; ve eğer Fir'avn'da olan bin başlı bir ejderhâ-yı nefis, ey sâlik sende de vardır; fakat sende Fir'avn'ın kudret ve saltanatı olmadığından, acz kuyusu içinde mahbûs olup kalmıştır. Bu acz ve zarûret kuyusu ve bağı içinde kaldığı için, nefsinin ejderhâsı, her biri o ejderhânın ağzı olan sıfatlarıyla muhîtini sokup helâk edemiyecek bir haldedir. Fir'avn'ın ejderhâ-yı nefsi ise acz ve zarûret kuyusu ve bağlarından kurtulup, kudret ve saltanat sahasında başıboş bırakılmış bir halde idi.