İçeriğe atla

O yılan tutucunun hikâyesidir ki, donmuş ejderhâyı ölmüş zannetti, onu iplere sardı ve hengâme için onu Bağdad'a getirdi

26. bölüm / 70 · 7395 kelime · ~37 dk okuma

977. Tarih söyleyiciden bir hikâye dinle, tâ ki bu başı örtülmüş olan sırdan koku götüresin.

978. Bir yılan tutucu, efsûnlarıyla yılan tutmak için, dağlık tarafına gitti.

979. Gerek batî ve gerek acûl olsun, bir kimse ki arayıcıdır, bulucu olur.

Bu beyt-i şerîfde من طلب وجد وجد ya'ni "Kim ki istedi ve cidd ü sa'y etti, buldu" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

980. Sen her iki elini dâimâ talebe vur; zîrâ taleb, yolda iyi rehberdir.

[979] Sen Hak yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk'a vusûlü murâd et; zîrâ aramak ve istemek aşk ve muhabbet sevkiyle olur; ve böyle kemâl-i muhabbetle vâki' olan taleb Hak yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur.

981. Topal ve zelîl ve uyumuş şekilli ve edebsiz olarak onun tarafına sürtün ve onu iste!

"Leng" topal ve "lûk” hakîr ve zebûn ma'nâsınadır. "Hufte-şekl" uykulu bir vaz'iyyette demek olup, burada beli bükük ve âciz ma'nâsınadır. Ve "Bî-edeb"den murâd, tarîk-ı Hak sâliklerine lâzım olan edebden bî-behre olmak demektir. "Gajîden" ve "gayjîden" çocukların kıçları üzerine sürtünerek yürümeleri ma'nâsınadır. Ya'nî "Ey sâlik kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusûl talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürtüne sürtüne ve düşe kalka yürü ve behemehâl onu taleb et!"

982. Gâh söz ile ve gâh sükût ile ve gâh her tarafda şahın kokusunu koklamak tut!

Yukarıki beytin nihâyetindeki "o râ mî taleb" ibâresi, bu beytin birinci mısrâ'ına merbûtdur. Ya'ni او را می طلب گه بگفت و گاه بخاموشی "Gah söz ile ve gah sükût ile kalbinden onu iste!" demek olur. Ve bu sûrette ikinci mısrâ' ayrı bir cümle olur. Ya'ni و گه بوی کردن گیر هر سو بوی شه Ve gâh her tarafda o şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusunu koklamağa çalış!" demektir.

983. O Ya'kūb kendi evladına, hadden ziyade "Yûsuf'u arayınız!" dedi.

Nitekim Ya'kūb (a.s.) يَا بَنِي اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِن يُوسُفَ وَ أَخِيهِ وَ لَا تَيْئَسُوا مِن رَّوْحِ اللَّهِ إِنَّهُ لَا يَيْئَسُ مِن رَّوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yûsuf, 12/87) ya'nî "Ey oğullarım, gidin ve Yûsuf'dan ve kardeşinden tecessüs edin ve Allah'ın rahmet ve râhatinden me'yûs olmayın; zîrâ Allah'ın revhinden me'yûs olan ancak kâfirlerdir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, evlâdlarına Yûsuf'u ve kardeşini taleb etmek ve aramakla emr etti. Âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsi Yûsuf-ı hakîkîyi ve cemâl-i mutlak-ı Hakk'ı taleb etmektir.

984. Kendinizin her hissini, bu cidd ile aramak hususunda, müstaid şekilde, her tarafa sürünüz!

Havâss-i zâhire ve bâtınenizi, revh ve rahmet-i ilâhiyyeyi kemâl-i ciddiyyetle aramak hususunda, müstaid bir şekilde her tarafa bir projektör gibi sürünüz. Meselâ gözünüz tecelliyât-ı Hakk'ı görsün, kulağınız enbiyâ ve evliyâ kelâmını dinlesin; hiss-i zâika ve şâmme ve lâmisenizi Hakk'ın nehy ettiği şeylerden saklayınız; kuvve-i müfekkire ve hayâliyyenizi Hak'la meşgûl ediniz. “Leng” topal ve “lûk” hakîr ve zebûn ma'nâsınadır. “Hufte-şekl” uykulu bir vaz'iyyette demek olup, burada beli bükük ve âciz ma'nâsınadır. Ve “Bî-edeb”den murâd, tarîk-ı Hak sâliklerine lâzım olan edebden bî-behre olmak demektir. “Gajîden” ve “gayjîden” çocukların kıçları üzerine sürtünerek yürümeleri ma'nâsınadır. Ya'nî "Ey sâlik kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusûl talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürtüne sürtüne ve düşe kalka yürü ve behemehâl onu taleb et!"

985. Huda'nın revhinden me'yûs olmayın dedi; oğlunu gaib etmiş gibi taraf taraf yürü!

Ya'nî "Ya'kūb (a.s.) evlatlarına لَا تَيْئَسُوا مِن رَّوْحِ اللَّهِ (Yusuf, 12/87) ya'nî “Allâh'ın revhinden me'yûs olmayın!" dedi. Ve Hak Teâlâ hazretleri bunu kelâm-ı şerîfinde bize ihbâr buyurdu. Binâenaleyh ey sâlik, sen dahi bu nasîhatden ibret alarak, Allah'ın rahmetini aramak için, oğlunu gâib etmiş olan kimse gibi taraf taraf gez ve yürü!"

986. Ağız hissi yolundan sorucu olunuz; kulağı onun dört yolu üzerine koyun!

"Ağız hissinin yolu"ndan murâd kelâmdır. "Dört yol"dan murâd, şark, garb ve cenûb ve şimaldir. Ya'nî "Hakk'ın rahmetini ve insân-ı kâmilin vücûdunu lisânen ehlinden sorucu olunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı şark ve garb ve cenûb ve şimâl yolu üzerine çeviriniz; belki bu yollardan size bir haber gelir!" Zîrâ insân-ı kâmilin vücûdu rahmet-i ilâhiyyedir. Nitekim bu Mesnevî'de cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki onlar âlemlere rahmet olsunlar."

987. Her nerede latîf koku gelirse koku götürün, o sır tarafına ki, o tarafın âşinâsısınız.

"Latîf koku"dan murâd, sıfât-ı kemâliyyedir. Ya'nî "Her kimi sıfât-ı kemâliyye ile mevsûf görürseniz biliniz ki, o sıfât-ı kemâliyye ile mevsûf olan Zât-ı Hak bu mazhardadır ve o da insân-ı kâmildir; binâenaleyh ondan koku aldığınız vakit, o sırr-ı zuhûr tarafına kasd edin; zîrâ sizin hakikatiniz o sır tarafının âşinâsıdır."

988. Her nerede bir kimseden bir lutuf görürsen, ola ki lutfun aslı tarafına yol bulasın.

"Her nerede bir kimseden, bu sıfât-ı kemâliyyeden bir letâfet görürsen; ola ki o letâfetin ve sıfât-ı kemâliyyenin aslı olan Zât-ı Hak tarafına yol bulasın." "Asâ" efâl-i mukārebeden olup, "ola ki” ve “câiz ki" ma'nâlarına gelir. Sînin kesriyle okunması kāide-i Fürs üzerine ve kāfiyenin tevâfuku maksadıyla vâki' olmuştur. Hind nüshalarında سوى اصل لطف ره یابی بسی sûretindedir. Ya'nî "Lutfun aslı tarafına çok yol bulursun" demek olur.

989. Bütün bu hoşlar derin bir deryâdandır; cüz'ü bırak, külle göz tut!

Bu vücûd-ı izâfî âleminde gördüğün bütün hoşlar ve güzeller ve letâfetler, ucu bucağı bulunmayan cemâl-i mutlak-ı Hak deryâsındandır; binâenaleyh onun cüz'ü olan bu hoşlukları ve letâfetleri ve güzellikleri bırak, o cemâl-i mutlaka ve bu cüz'lerin küllüne göz dik! "Tarf" göz ma'nâsınadır.

990. Halkın kavgaları güzellik içindir, bergsizliğin bergi tuba nişanıdır.

[989] Halkın bütün kavgaları ve mücadeleleri bu mecâzî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede müzeyyen ve muhteşem birini görürler ise, onun başına üşerler. Halbuki bu zînet-i zâhiresizlik zâdı ve sermâye-i fakrı saâdet nişânıdır ve insân-ı kâmilin alâmetidir. Birinci "berg," zînet-i zâhire ve ikinci "berg" zâd ve zahîre ve "tûbâ” saâdet ma'nâsınadır, insân-ı kâmilden kinâyedir.

991. Halkın hışımları sulh içindir; rahatın tuzağı daima rahatsızlıktır.

Halkın hışımları ve cenkleri, sulh ve râhatı elde etmek içindir. Halbuki râhatın tuzağı dâimâ rahatsızlıktır; ya'nî rahatsız olmadan, rahat elde edilemez ve hiç şübhe yok ki, halkın hışımları ve cenkleri, kendilerinin rahatsızlığıdır; fakat bunu, esbâb-ı istirahatdan olan sulh için ihtiyâr ederler. Binâenaleyh iki zıddın birisi, dîğeri için ihtiyâr olunur.

992. Her vurmak, okşamak için olur; her şikâyet şükürden âgâh eder.

Darb-i şer'î, tehzîb-i ahlâk içindir; babanın evladını döğmesi, terbiye içindir ve üstâdın şâkirdini döğmesi de, ta'lîm-i san'at içindir. Tehzîb-i ahlâk ve "Her nerede bir kimseden, bu sıfât-ı kemâliyyeden bir letâfet görürsen; ola ki o letâfetin ve sıfât-ı kemâliyyenin aslı olan Zât-ı Hak tarafına yol bulasın." "Asâ" efâl-i mukārebeden olup, "ola ki” ve “câiz ki" ma'nâlarına gelir. Sînin kesriyle okunması kāide-i Fürs üzerine ve kāfiyenin tevâfuku maksadıyla vâki' olmuştur. Hind nüshalarında سوى اصل لطف ره یابی بسی suretindedir. Ya'nî "Lutfun aslı tarafına çok yol bulursun" demek olur.

993. Ey kerîm, cüz'den külle kadar koku götür; ey hakîm, zıddan zıdda kadar koku götür.

Ey kerîm, küll olan vücûd-ı hakîkînin izâfâtından bulunan bu âlem-i cüz'îdeki cenk ve sulhü ve râhatı ve rahatsızlığı ve dövmeyi ve okşamayı ve şikâyeti ve şükrü ve emsâli ahvâl-i mütekābileyi gör; ve bunların kokusunu وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (Bakara, 2/210) ya'nî “Umûr Allah'a rücû eder" âyet-i kerîmesinin hükmüne tebean, küll olan vücûd-ı hakîkîye kadar götür; ve anla ki, bunlar o vücûdun sıfât ve esmâ-i mütekābilesi âsârındandır. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de, eşyanın zıddıyla inkişaf etti-ğini gör!

994. Kavgalar sâlim sulh getirir; yılan tutucu yârlık için yılan aradı.

Ya'nî "Cenklerin ve kavgaların neticesinde iki taraf kuvvetten düştüğü ci-hetle, sağ ve sâlim sulh peyda olur. Ve kezâ yılan tutucu, o korkunç bir hiz-met olan yılan aramayı ve tutmayı, ancak tuttuğu yılan kendisine yâr olmak ve o sâyede para kazanıp, menfaat bulmak için ihtiyâr eder."

995. Âdemî yârlık için yılan arar; gamsız bir dost için gam yer.

Âdem oğlu, maîşetinin te'mîni husûsuna yârlık ve muâvenet için yılan tutmak arkasında koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam yer. "Gamsız harîf"den murâd yılandır; zîrâ hayvan yer ve içer ve âdem oğlu gibi uzun dü-şünceleri olmadığı için, gıdâsının fâidesini görüp semirir; ve âdem ise yer ve içer ve uzun düşüncelerden ve gamlarından erir.

Ankaravî hazretleri "mâr"ı mal ma'nâsına alıp "harîf-i bî-gam"dan mu-râd dahi mal olduğunu beyân buyurur. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında بهر بازی مار جوید آدمی غم خورد بهر امید بیغمی sûretinde vaki'dir. Ma'nâsı " Âdemî bir oyun için yılan arar; gamsızlık ümîdi için gam yer" demek olur.

Ya'nî "Âdem oğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp, maîşetini te'mîn ettikten sonra gamsız ve müsteríh olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle evve- terbiye ve ta'lîm-i san'at ma'nâda okşamaktır. Kahr-ı ilâhî de bunun gibidir. Ve kezâ her şikâyet kendisinin zıddı olan şükrün vücûdundan haber verir.

996. Ademî bir dağdır; nasıl meftün olur? Dağ yılana nasıl hayran olur?

İnsanın taayyünü birçok zâhirî ve bâtınî kuvânın hey'et-i mecmûasıdır; ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetine mazhariyyet isti'dâdındadır. Bu taayyün üzerinde türlü türlü cemâdât ve nebâtât ve hayvânât olan bir dağa benzer. Bu kuvâ arasındaki kuvve-i nefsâniyyesi yılan mesâbesindedir. Garîbdir ki, kendisinde bulunan birçok kuvâ-yı latîfeyi bırakıp, bu yılan mesâbesindeki nefsinin meftûnu ve meclûbu olur. Böyle bir koca dağ nasıl olup da, yılana hayrân olur?

997. Miskin adam kendisini tanıyamadı; ziyâdelikten gelir; halbuki noksanlığa gitti.

İnsan, kendisinin birçok zâhirî ve bâtınî kuvânın hey'et-i mecmûası olup, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetine mazhariyyet isti'dâdında olduğunu bilemedi; ve kendi hakîkatini tanıyamadı. O bîçâre insan böyle ziyâdelik cihetinden geldiği halde, kuvve-i nefsâniyyesine meftûn olmakla, noksanlığa gitti, kendi ve kendisinin mâdûnu olan hayvanlığa meyl etti.

998. Ademî kendisini ucuz sattı; atlas idi, kendisini bir palasa dikti.

Adem bu kadar kuvâ-yı zâhire ve bâtıneyi câmi' iken, kendisini bu kuvâ arasında en süflî olan ve yılan mesâbesinde bulunan kuvve-i nefsâniyyesine sattı. Meselâ bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı. Rubâî-i Sa'deddîn Hamevî (k.s.): "Ey insan, sen nâme-i ilâhînin nüshasısın; cemâl şâhının âyînesi sensin. Alemde her ne varsa, senden hâriç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara; zîrâ hepsi sensin." lâ onun zıddı olan gam yiyicilik yapar." Bu ma'nânın yukarıki beyitler ile olan râbıtası zâhirdir. "Mâr"dan ve "harîf-i bî-gam"dan murâd, nefs-i insânî dahi olmak câizdir; ve bu ma'nânın da âtîdeki beyitler ile münasebeti çoktur.

999. Yüz binlerce dağın yılanı onun hayranıdır; o niçin hayrân olmuştur ve yılanın muhibbidir.

Her biri nefs-i hayvânî sâhibi olan yüz binlerce dağın yılanları, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti'dâdını hâiz olan insanın hayrânıdır ve hepsi kendilerini insanın mâdûnunda görüp kaçarlar. Hal böyle iken o insan niçin kendi nefs-i hayvânîsine hayrân ve esîr olmuş ve kendisine o yılanı dost ittihâz etmiştir?

1000. Yılan tutucu, o ejderhayı tuttu; acib olmak için Bağdad tarafına geldi. [1003]

Bu beyt-i şerîfde kıssanın zâhiri beyân buyurulur; ma'nâ-yı işârîsi yukarıdaki îzâhâtdan anlaşılır.

1001. Ev direği gibi bir ejderhâyı, bir hengâme için çekti.

"Hengâme" mecma' ve cem'iyyet-i halk ve oyuncuların sahnesi ve kıssa nakl ediciler ve havâs okuyucular ma'nâsınadır.

1002. "Ölmüş ejderhâyı getirmişim, onun şikârında ben ciğerler yemişim" diye.

"Ciğer" gam ve gussa ve meşakkat ma'nâsınadır. Ya'nî "O yılan tutucu adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhâyı birçok zahmet ve meşakkatle avladım ve öldürüp getirdim diye, hüner göstermek ve halkı taaccübe ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdad'a getirdi."

1003. O onu ölmüş zannederdi ve fakat diri idi; ve o onu iyiden iyiye görmedi.

1004. O soğuklardan ve kardan donmuş idi; diri idi ve ölmüş şekilde görünür idi.

1005. Alem donmuştur; ve onun adı cemâddır; ey üstâd, câmid donmuş olur.

1006. Dur! Tâ ki haşır günü aşikâr gelsin, tâ ki cism-i cihanın hareketini göresin.

Ma'lûm olsun ki, sırası düşdükçe muhtelif mahallerde de îzah olunduğu üzere vücûd ve varlık birdir, o da vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Bizim âlemimiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlim-i kesîfe o vücûd-ı hakîkînin izâfâtından ve onun bi'l-kesâfe merâtibe tenezzülünden ibârettir; ve vücûd-ı hakîkînin sıfât-ı sübûtiyyesi vardır ki, onlar da Hayât, İlim ve Sem', Basar, İrâde, Kudret ve Kelâm ve Tekvîn'dir. İmdi vücûd-ı hakîkînin mertebe-i şehadete tenezzülünde cemâd, nebât, hayvan ve insan olarak dört sınıf hâsıl olmuştur. Sıfat-ı Hayât cemâd sınıfında bâtın ve mestûr ve nebâtâtda nümüv sûretiyle mahsüs, hayvânatda zâhir ve insanda azhardır. Sıfât-ı sâirenin nisbetleri de böyledir. Bu âlem kesîf ve müncemid olduğundan, onlarda bu sıfatların âsârı yoktur zannolunur; fakat zuhûr butûna ve mülk melekûta münkalib olduğu vakit, müncemid ve donuk olan cism-i cihânın hayatı ve hareketi zâhir ve âşikâr olur; ve dünyâda vücûdu inkâr olunan ahvâl, âlem-i melekûtda müşâhede olunur. Nitekim âsîlerin a'zâ ve cevârihi, isyânlarına şehadet edip söyliyeceklerdir. Ve bu ma'nâ sûre-i Fussilet'de beyan buyurulur: حَتَّى إِذا جَاؤُهَا شهد عليهم سمعهم و أبصارهم وَ جُلُودُهُم بما كَانُوا يَعْمَلُونَ وَقَالُوا الجُلُودهمْ لم شَهِدتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/20,21) Ya'nî "Yevm-i hesaba geldikleri vakit kulakları ve gözleri ve a'zâları yaptıkları amellerine, aleyhlerine olarak şehadet ederler; ve onlar a'zâlarına derler ki: "Niçin bizim aleyhimize şehadet ettiniz?" Onlar derler ki: "Her şeyi söyleten Allah Teâlâ, bizi de söyletti."

1007. Vaktaki Mûsa'nın asası burada yılan oldu, akla sakinlerden ihbar oldu.

Vaktâki cemâd sınıfından olan Mûsâ (a.s.)ın asâsı, bu âlem-i kesâfet olan dünyâda yılan oldu ve bâtınındaki hayât zuhûra geldi; bu hâl, sâkinlerin ya'nî câmidlerin ahvâl-i bâtınelerinden akl-ı beşere haber vermek oldu.

1008. Bir toprak parçasısın, seni nasıl âdem yaptı? Bütün topraklara ma'rifet lâzımdır.

Ey insan, senin bu cismin bir toprak parçası değil midir? Ve sen cevher-i arzdan mütevellid değil misin? Sen bir câmid toprak parçası iken, Hak Teâlâ hazretleri seni nasıl idrâk ve ma'rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki, bütün topraklara da, senin gibi ma'rifet ve idrâk îcâb eder. Ma'lûm olsun ki, cemâdât ve nebâtât ve hayvânât, kendilerini halk eden Rab'lerini, ma'rifet-i tabiiyye-i fitriyye ile ârifdir; ve bunun böyle olduğu fikren ve tahyîlen değil, keşfen, ya'nî zevkan ve şühûden ve açık delîl ile sâbittir. İmdi kâffe-i mevcûdâtın zî-hayât olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretleri'nin وَ لِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ (Ra'd, 13/15) ["Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'a secde eder."] ve يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ (Cum'a, 62/1) ["Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih ederler."] ve وَ إِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) ["O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur".] âyet-i kerîmeleridir; zîrâ semâvât ve arzdaki mevcûdâtın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayât olmaları lâzımdır; ve ehl-i keşf indinde de mevcûdâtın kâffesi zî-hayâttır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk'ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise, vücûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı i'tibârîdir. Vücûd, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk'ın Hayât'ı ve İlm'i, cemî'-i zerrât-ı kevniyyeye sârî olmuş olur. Şu kadar ki, mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, hayât ve idrâk o mazharın bâtınında kalır.

1009. Bu taraftan ölmüştürler ve o taraftan diridirler; bu tarafta sakit ve o tarafda söyleyicidirler.

Câmidler bu âlem-i mülk ve şehâdet tarafından bakılırsa ölü hâlindedirler ve âlem-i melekût tarafından bakılırsa diridirler; ve kezâ âlem-i şehâdetde sâkit ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat âlem-i melekût tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

1010. Onları o taraftan, bizim tarafımıza gönderdiği vakit, o asâ bizim tarafımızda ejderha olur.

Hak Teâlâ hazretleri câmid olan şeyleri melekûtiyetleri cihetinden bizim tarafımıza, ya'nî âlem-i şehâdete gönderdiği vakit, o câmid olan asâ-yı Mûsâ (a.s.) bizim tarafımızda ve âlem-i şehâdetde ejderha olarak zâhir olur; ve onun bâtınında hayât meydana çıkar. hazretleri seni nasıl idrâk ve ma'rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki, bütün topraklara da, senin gibi ma'rifet ve idrâk îcâb eder. Ma'lûm olsun ki, cemâdât ve nebâtât ve hayvânât, kendilerini halk eden Rab'lerini, ma'rifet-i tabiiyye-i fitriyye ile ârifdir; ve bunun böyle olduğu fikren ve tahyîlen değil, keşfen, ya'nî zevkan ve şühûden ve açık delîl ile sâbittir. İmdi kâffe-i mevcûdâtın zî-hayât olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretleri'nin وَ لِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ (Ra'd, 13/15) ["Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'a secde eder."] ve يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ (Cum'a, 62/1) ["Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih ederler."] ve وَ إِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) ["O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur".] âyet-i kerîmeleridir; zîrâ semâvât ve arzdaki mevcûdâtın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayât olmaları lâzımdır; ve ehl-i keşf indinde de mevcûdâtın kâffesi zî-hayâttır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk'ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise, vücûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı i'tibârîdir. Vücûd, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk'ın Hayât'ı ve İlm'i, cemî'-i zerrât-ı kevniyyeye sârî olmuş olur. Şu kadar ki, mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, hayât ve idrâk o mazharın bâtınında kalır.

1011. Dağlar dahi lahn-i Dâvûdî eder; demir cevheri elde mumluk eder.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Sebe'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَالنَّالَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) Ya'nî “Biz tarafımızdan Dâvûd'a bir fazl verdik ve dedik ki: Ey dağlar ve kuşlar onun tesbîh ve nâğmesine sadânız ile rücû' edin; ve biz demiri ona yumuşak yaptık." Ya'nî dağlar câmid ve kuşlar gayr-i nâtık oldukları halde Dâvûd (a.s.)ın terennümât ile vâki' olan tesbihât ve münâcâtını tekrâr ederlerdi; ve demirin demirliği gidip, onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

1012. Rüzgâr Süleyman'a mensub hamal olur, deniz Mûsâ ile bir söz bilici olur.

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Sebe'de vâki' وَ لِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe', 34/12) ya'nî "Biz Süleymân'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısra'da da وَ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (Şuarâ, 26/63) ya'nî “Biz Mûsâ'ya dedik ki, denize asân ile vur; vurdu, deniz ayrıldı; her bir ayrılması azîm dağ gibi oldu" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî “Rüzgâr ve deniz cemâddan oldukları halde, her birisi kendilerine tebliğ olunan emirleri idrak edip itâat eylediler."

1013. Ay Ahmed ile işaret görücü olur; ateş İbrâhîm için nesrîn olur.

Ay, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek parmaklarıyla vâki' olan işâretini görüp yarılır. Nitekim âyet-i kerîmede اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (Kamer, 54/1) ya'nî "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" buyurulur. Ve Nemrûd'un ateşi İbrâhîm-i Halîl (a.s.) için nesrîn, ya'nî güzel kokulu beyaz gül olur.

1014. Toprak Kārûn'u yılan gibi içeriye çeker; hannâne direği rüşde gelir.

Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamânında mâldâr bir kimse idi; Mûsâ (a.s.)a muhâlefeti yüzünden yere battı. Nitekim âyet-i kerîmede فَخَسَفْنَا بِهِ وَ بِدَارِهِ الْأَرْضَ (Kasas, 28/81) ya'nî "Biz onu ve evini yere batırdık" buyurulur. Kıssasının tafsili tefsîrlerde mezkûrdur. “Hannâne” nevha edici ma'nâsına olup, zamân-ı saâdetde Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in mescid-i şerîflerinde dayanıp hutbe okuduğu bir direğin adıdır.

1015. Taş Ahmed'e bir selâm eder; dağ Yahya'ya bir haber eder.

Ya'nî hadîs-i şerîfde ihbâr buyurulduğu üzere, taşlar Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'e selâm verir; ve dağ, yahûdîlerin elinden firârı üzerine Yahya (a.s.)a “Bana kaç!” diye haber verir. Bu beyitlerde cemâdâtın kelâmlarına işâret buyurulur.

1016. Biz işiticiyiz ve görücüyüz ve latîfiz; biz size nâ-mahremleriz ve sakitiz.

Yukarıdan beri vâki' olan îzâhâttan anlaşılacağı üzere cemâdât, biz işitir ve görürüz ve latîfiz; fakat ey ehl-i sûret, biz sizlere karşı nâ-mahrem ve sâkit bir haldeyiz derler.

1017. "Mâdemki siz cemâdlık tarafına gidiyorsunuz, nasıl cemadların canının mahremi olursunuz?"

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Ey ehl-i sûret, mâdemki siz cemâdlık ve cismâniyet tarafına meyl ediyorsunuz; ve âlem-i mülkün kavânîn-i tabîiyyesi ile mukayyed bulunuyorsunuz ve âlem-i melekûtun ahvâli size karşı mestûr kalıyor; o halde nasıl cemâdların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?"

1018. Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz; âlemin eczâsının gulgulesini işitiniz.

1019. Cemâdâtın tesbihi sana açık gelir; seni te'vîllerin vesvesesi kapmaz.

Ya'nî, "Ey sâlik sen âlem-i cemâddan, âlem-i ervâha ve melekûta hâlen ve zevkan müteveccih olursan, cemâdâtın tesbihi sana açık olarak zâhir olur." Ya'nî zâhir ve bâtın kulakların birleşip, onların tesbihlerini lisân-ı zâhir ile vâki' olan tesbihât gibi işitirsin; ve artık ulemâ-yı zahir gibi وَإِنْ مِنْ شَيْئٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih" etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerini tefakkuh edemezsiniz" âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur'âniyyeyi te'vil vesvesesi sana musallat olamaz. Zîrâ ulemâ-yı zâhir bu ve emsâli âyât-ı kur'âniyyenin tefsîrinde derler ki: "Cemâdât Sâni'a ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisân-ı hâl ile tesbih ederler ve gûyâ bununla nutk ederler; ve keennehû Allah Teâlâ'yı şürekâdan ve sâireden tenzih ederler."

1020. Mâdemki senin canının kandilleri yoktur, görünüş için te'vîller etmişsin.

"Kandiller"den murâd, nûr-ı keşf ve vicdandır. "Ey eşyanın zâhirini görüp, bâtınlarından kör olan kimse, mâdemki senin rûhunda nûr-ı keşf yoktur, zikr olunan âyât-i kur'âniyyeyi, bunların tesbihlerinin görünüşü için, te'viller etmişsin, ya'nî bunların tesbîhâtı zâhiren görülmez diye te'vîlâta kıyâm etmişsin; veyâhut onların görünüşü, görenin tesbihine sebeb olur diye te'vîl edip dersin:

1021. Ki: "Garaz ne vakit tesbih-i zahir olur; görme da'vâsı, dalâlet-i hayalidir."

Ki "Cemâdâtın tesbihinden garaz, hiç tesbih-i zâhir olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek da'vâsı, dalâletden mütevellid bir hayâldir ve evhâmdır."

1022. Belki her görücüyü onun dîdârı, ibret vaktinde tesbih okuyucu eder.

Belki her gören kimseyi, o cemâdâtın görünüşü, ibret almaya sevk edip, tesbih okuyucu eder.

1023. İmdi mâdemki sana tesbîhden yad veriyor; o delâlet söylemek gibi olur.

Mâdemki cemâdâtın görünüşü senin hatırına Hakk'ı tesbih etmeyi getiriyor ve sana Hakk'ın tesbihine delâlet ediyor; işte o delalet الدال على الخير كفاعله ya'nî "Hayra delâlet eden, o hayrın faili gibidir" fehvâsınca, o cemâdâtın tesbîh söylemesi gibi olur. etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerini tefakkuh edemezsiniz" âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur'âniyyeyi te'vil vesvesesi sana musallat olamaz. Zîrâ ulemâ-yı zâhir bu ve emsâli âyât-ı kur'âniyyenin tefsîrinde derler ki: "Cemâdât Sâni'a ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisân-ı hâl ile tesbih ederler ve gûyâ bununla nutk ederler; ve keennehû Allah Teâlâ'yı şürekâdan ve sâireden tenzih ederler."

1024. Ehl-i İ'tizâlin te'vîli bu olur; vay o kimseye ki, o nûr-ı hâl tutmaz.

İşte ehl-i İ'tizâl'in ve ulemâ-yı zâhirin nusûs-ı kur'âniyye hakkındaki te'víli, bu zikr eylediğimiz vech ile olur; zîrâ onların te'villerinin esâsı budur ki: "Cemâdâtın hayatı yoktur ve nutk-ı tesbih hayatsız olmaz. Binâenaleyh murâd, hakikat-ı tesbih değildir; belki vahdâniyyete delâlet etmeleridir." Hal-buki ayet-i kerîmede فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ انْتِيَا طَوْعاً أو كرها قَالَتا آتينا طائعين (Fussilet, 41/11) ya'nî "Hak Teâlâ semâvât ve arza tav'an yahud kerhen vücûd-pezîr olunuz buyurdu; onlar da biz itâat edici olduğumuz halde geliriz dediler" buyurulduğuna nazaran cemâd nev'inden olan semâvât ve arzın hitâb-ı İzzet'i işitdiklerini ve cevab verdiklerini te'víle mahal yoktur. "İmdi kendisinde nûr-ı hâl ve müşâhede-i bâtın olmayan kimsenin vay hâline!"

1025. Mâdemki âdemî hisden dışarıya gelmedi, tasvîr-i gaybîden a'cemî olur.

İnsan, zevâhir-i eşyâdan ma'lûmât alan havâss-i hamse-i zâhiresinin hüküm ve te'sîrinden kurtulmadıkça, âlem-i gaybın ahvâlini tasvîrden a'cemî, ya'nî gâfil ve câhil olur.

1026. Bu sözün nihayeti yoktur. Yılan tutucu o yılanı yüz meşakkatle çekti.

"Zahîr" karın ağrısı ve sıkıntı ile nefes almak demek olup, burada zahmet ve meşakkat murad buyurulur.

1027. O hengâme arayıcı, dört tarafa bir hengâme koymak için, Bağdad'a kadar geldi.

“Çâr-sû” çarşı ma'nâsına geldiği gibi, dört taraf ma'nâsına da gelir. Ya'nî "O mecma'-i halkı arayan kimse çarşıya veya dört tarafa halkı toplamak için Bağdâd şehrine kadar geldi."

1028. Hengâme adamı, Şat sahiline koydu; Bağdad şehri içine gulgule düştü.

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenârına koydu. Halk böyle bir yılanın vücûdundan haberdâr olunca Bağdâd içine bir gulgule düştü; dediler ki:

1029. "Bir yılan tutucu ejderhâ getirmiştir; çok acîb nâdir bir şikâr etmiştir."

"Birisi Dicle kenârına bir ejderhâ getirmiş, acîb bir şey imiş, gidip görelim bu azîm yılanı nasıl tutabilmiştir?"

1030. Yüz binlerce ahmak toplandı; onun ahmaklığından, onun gibi, onun şikârı olmuştur.

"Sad hezârân" ta'bîrinden murâd, ta'yîn-i aded değildir, kesretden kinâyedir. "Hâm-rîş" ahmak ma'nâsınadır. Ya'nî "O yılanı görmek üzere pek çok ahmak toplandı; o yılan tutucunun ahmaklığından dolayı, onun kendisi gibi, birçok kimseler o yılanın şikârı olmuştur."

1031. Onlar muntazır ve o da dağınık olan halk toplansınlar diye muntazır idi.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderhâ nasıl şeydir görelim diye örtünün açılmasına muntazır; ve yılan tutucu adam dahi, halkın daha ziyâde toplanmasına muntazır idi.

1032. Cem'iyyet adamları daha ziyâde olsun, dilencilik ve tevzî' daha iyi olsun.

Yılan tutucunun intizârına sebeb, halkın daha ziyâde toplanması ve bu yüzden kendisinin dilenciliği ve parsa toplaması daha iyi bir sûretde vâki' olması için idi. "Gidye" dilenci ma'nâsınadır. Dilencilik ma'nâsına da müsta'meldir; burada ikinci ma'nâ münasibdir.

1033. Yüz binlerce geveze, ayak arkası, ayak arkası üzerine halka yapıp toplandı.

Birçok geveze ortada bulunan ejderhânın etrafında halka teşkil etmek sûretiyle toplanmış ve bu halka, zamânımızda emsâli görüldüğü üzere, bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil edilmek sûretiyle vâki' olmuş idi.

1034. Kalabalıktan dolayı, erkeğin kadından haberi yok idi; hâs ve âmm kıyamet gibi gitmiş idi.

Kalabalık bir derecede idi ki, erkeklerin kadınlara olan temâyülü hasebiyle onlara bakmaları lâzım gelirken, bu kalabalık yüzünden, erkek kadının vücûdundan haberi bile yoktu. Velhâsıl halkın izdihâmı kıyâmetden bir nümûne idi.

1035. O harrâkayı kımıldattığı vakit, cem'iyyet halkı boyun çektiler.

Ankaravî hazretleri "harrâka" kelimesini, yılanın üstündeki palas ma'nâsına olarak tercüme buyurmuşlardır. Hind nüshalarında bu kelime "Hi" ile "harrâka" sûretinde muharrer olup, şârihler, oyun âleti olarak tercüme etmişlerdir. Ve "hâ" ile olan "harrâka" Ahteri-i Kebîr'de "kâv” ve düşmana ateş saçan gemi ma'nâsında gösterilmişdir; ve bu ma'nâ makāma münasibdir. Zîrâ yılan ateş saçan bir gemiye teşbîh buyrulmuş olur. Ya'nî "Yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi mesâbesinde olan o ejderhâyı kımıldattığı vakit, efrâd-ı halk, aman ben de göreyim diye, halkanın arkasında kalanlar aralık yerlerden boyunlarını uzattılar."

1036. Ve zemherîden donmuş olan ejderha, yüz türlü palas ve perde altında idi.

Zemherî soğuğundan donmuş olan o büyük yılanın vücûdu, birçok eski püskü örtüler ile örtülmüş idi.

1037. Onu kalın ipler ile bağlamış idi; o hifz edici, ona bir ihtiyat etmiş idi.

1038. İntizar ve ittifak tevakkufu içinde, o yılan üzerine Irak'ın güneşi doğdu.

Birçok geveze ortada bulunan ejderhânın etrafında halka teşkil etmek sûretiyle toplanmış ve bu halka, zamânımızda emsâli görüldüğü üzere, bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil edilmek sûretiyle vâki' olmuş idi.

1039. Kızgın güneş, onu sıcağa doyurdu; onun a'zâsından soğuk hıltlar gitti.

"Ahlât" hayvânâtın vücûdunda vâki', "dem," "balgam," "sevda" ve "saf-râ" tesmiye olunan seyyâlât-ı erbaadır. Ya'nî "Güneşin harâretiyle, yılanın vücûdu meşbû' oldu; a'zâsında donmuş olan bu mezkûr hıltlar tekrâr cere-yân ve deverâna başladı."

1040. O ölü idi ve ârâm cihetinden diri oldu. Ejderhâyı kendi üzerine kımılda-[1043]ma tuttu.

"Şigîft" ve "şigift" aceb ve taaccüb ve sabır ve karâr ve ârâm ma'nâları-nadır. Ya'nî "Yılan donukluktan ölü sûretinde idi; fakat intizâr sebebiyle vâ-ki' olan güneş altındaki ârâm ve karârı cihetinden diri oldu. O ejderhânın kendi vücudunda hareket zâhir olmaya başladı."

1041. O ölmüş yılanın hareketinden, halkın o bir tahayyürü, yüz bin oldu.

Halk zâten o ölmüş yılanın cesâmetinden hayrette idi; onun bu sûretle ha-reketini görünce, hayretleri arttı.

1042. Tahayyür ile beraber na'ralar kopardılar; hepsi onun hareketinden kaçtılar.

1043. O yüksek sesten dolayı, o bağı kırdı; bağın çatırdısı her tarafa giderdi.

Halkın o yüksek na'ralarından ve feryâdlarından ejderha ürküp, bağlarını kopardı ve kalın bağların çatırdısı her tarafa giderdi ve her taraftan işitilir idi.

1044. Bağları kırdı ve altından arslan gibi kükremiş çirkin bir ejderha dışarıya çıktı.

Temâşâ perdesinin açılmasına halkın müttefikan intizâr için vâki' olan te-vakkufu esnasında, Irak iklîminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılan üzerine doğdu.

1045. Hezîmet esnasında çok halayık ölmüş oldu; düşmüşlerden ve ölmüşlerden yüz yığın oldu.

"Hezîmet" askerin gayr-i muntazam olarak firârı ma'nâsınadır. "Püşte" tepe ve yığın ma'nâsınadır. Ya'nî "Yılanı temâşâ etmek üzere toplanmış olan halk, ejderhânın bu vaz'iyyetinden ürkerek bağıra çağıra gayr-i muntazam kaçmağa başladılar; kaçarken halk birbirine çarpıp, yerlere serildiler; ve arkadan gelenler düşenleri çiğnemek sûretiyle ölümlerine sebeb oldular. Bu sûretle düşen ve ölenlerden birçok yığınlar peydâ oldu."

1046. Yılan tutucu korkudan yerinde kuru oldu, dedi ki: "Ben dağlıktan ve çölden ne getirdim?"

"Huşk geşten" hareketsiz kalmaktan kinâyedir. Yılan tutucu bu vaz'iyyet-i müdhişeyi görünce: "Eyvâh! Ben dağlıktan ve sahrâdan bu halkın başına ne dehşetli bir felâket getirmiş oldum, diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı."

1047. O kör koyun, kurdu uyandırdı; câhil, kendi Azrâîl'i tarafına gitti.

O kör koyun mesâbesinde olan yılan tutucu, uyuyan kurt mesâbesinde olan ejderhâyı bu sûretle uyandırdı; kemâl-i cehâletinden dolayı, kendi Azrâîl'i tarafına ayağı ile gitti.

1048. Ejderhâ o ahmağı bir lokma etti; Haccâc'a kan içicilik kolay olur.

"Haccîc" birinci mısra'daki "gîc" kelimesine kāfiye olmak için, kāide-i Fürs üzere, Haccâc-ı Zâlim isminin imâle olunmuş sûretidir. Ankaravî nüshasında Haccâc kelimesi imâlesiz olarak mündericdir. Ve Haccâc, Yûsuf es-Sekafî, Mervân ve Abdü'l-Melik zamân-ı saltanatlarında zulmüyle meşhûr bir emîrin ismidir. Merkūmun haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü târihlerde mezkûrdur. Ya'nî "Ejderhâ canlanıp, etrâfa saldırdığı esnâda, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Zîrâ kan içici Haccâc mesâbesinde ve onun meşreb ve tabîatında olan ejderhâya adam öldürmek kolay olur."

Bu beyt-i şerîfde bâtın-ı Haccâc'ın ejderha sûretine memsûh olduğuna işâ-ret buyrulur.

1049. Kendisini bir direğe sardı ve bağladı; yenmiş kemikleri birbirine geçirip kırdı.

Ejderha adamları yuttuktan sonra, onların kemiklerini kırıp mi'desinde eritmek için, kendisini bir direğe sardı ve halkalanmak sûretiyle bağladı.

1050. "Nefis ejderhadır, o ne vakit ölmüştür; aletsizlik gamından donmuştur.

Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderha tab'ında ve meşrebindedir; o asla ölmez; eğer halîm ve selîm görünürse âletsizlik ve fırsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecâlsiz kalmıştır.

1051. Eğer o Fir'avn'ın aletini bulursa ki, nehrin suyu onun emri ile giderdi.

"Fir'avn"ın âletinden murâd, saltanat ve kudret-i hükûmetdir. "Nehir"den murâd, Nil nehridir ki, Fir'avn'ın dâire-i saltanatında cereyân ederdi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Fir'avn'ın tefâhüründen ihbâren beyân buyrulur. و نادی فرعون فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ اليْسَ لِى مُلْكُ مِصْرَ وَ هَذِهِ الأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلَا تَبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) Ya'nî "Fir'avn kavmine nídâ edip dedi ki: Ey kavmîm, mülk-i Mısır bana mahsûs değil mi? Ve bu nehirler benim hükmüm altında cereyân ediyor, görmüyor musunuz?"

1052. Ondan sonra o Fir'avnlık bünyâdını eder; yüz Mûsâ'nın ve yüz Hârûn'un yolunu vurur.

Nefis, Fir'avn'ın kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Fir'avnlık temelini kurar ve kendisine nasihat eden Mûsâ ve Hârun (aleyhime's-selâm) meşreblerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşman addedip, onlara karşı sû-i kasda kıyâm eder.

1053. O ejderha fakr elinden kurtcağızdır; bir sivrisinek mâl ve câhdan sakr olur.

"Sakr" doğan envâ'ından “çakır" dedikleri kuştur, cem'i "sukūr" ve "sıkār" ve "sıkāre" ve "sukūre" ve "uskur" gelir. Fârisîde "çerğ" derler. "O nefis ejderhâsı fakr u zarûret elinden ve fırsat bulamamak yüzünden, küçük bir kurttur. Acz ve fakr içinde bir sivrisinek gibi kudretsiz iken eline mal girdiği ve büyük mansıba nâil olduğu vakit, yırtıcı bir çakır kuşu olur."

1054. Ejderhâyı firâk karı içinde tut; sakın onu Irak güneşine çekme!

Nefis ejderhâsını huzûzât-ı dünyeviyyeden ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir halde kalsın; sakın o nefis ejderhâsını esfel-i sâfilîn olan dünyanın parlak ve harâretli görünen âlâyişine çekme! "Irâk" Bağdad ve Basra cihetlerine denir. Bu kıt'aya Irak denilmesi, Arab'ın esfel-i arzı olmasından dolayıdır. Bu münasebetle esfel-i sâfilîn olan dünyaya "Irâk" ve onun mâl ve câhına da "güneş" ta'bîriyle işaret buyrulmuştur.

1055. Tâ ki o senin ejderhân donmuş olsun; o necat bulduğu vakit, sen onun lokmasısın.

Ya'nî "Sen, ejderha olan nefsini, esfel-i sâfilîn olan dünyânın, mal ve câh güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhân donmuş bir halde kalsın. Zîrâ o nefis, mal ve câh güneşinin harâretiyle harekete gelip donukluktan necât bulduğu vakit, seni yutup helâk eder."

1056. Onu mat et ve matdan emîn ol; ona az merhamet et, atâ ehlinden değildir.

"Mat" mağlûb demektir. "Sılât" sılanın cem'idir ve "sıla" atâ ve bahşiş ma'nâsınadır. "O nefsi mat ve mağlûb et ve mağlûb olmaktan emîn ol! Ona az merhamet et; zîrâ o atâya ve bahşîşe lâyık bir şey değildir." "Rahm kem kün" ta'bîriyle nefse şer' dâiresinde i'tidal üzere muâmele etmeğe işaret buyrulur.

1057. Zîrâ o şehvet güneşinin harâreti vurursa, o senin başından arta kalacak yarasa kuşu kanat vurur.

"Sakr" doğan envâ'ından “çakır" dedikleri kuştur, cem'i "sukūr" ve "sıkār" ve "sıkāre" ve "sukūre" ve "uskur" gelir. Fârisîde "çerğ" derler. "O nefis ejderhâsı fakr u zarûret elinden ve fırsat bulamamak yüzünden, küçük bir kurttur. Acz ve fakr içinde bir sivrisinek gibi kudretsiz iken eline mal girdiği ve büyük mansıba nâil olduğu vakit, yırtıcı bir çakır kuşu olur."

1058. Onu erkek gibi cihâda ve kıtâle çek! Allah sana visal ile ceza versin.

Ey sâlik, sen nefsini hakîkî erkekler gibi, ya'nî ricâlullâh gibi mücâhede ve riyâzet sûretiyle, şehevât-ı dünyeviyyeye meyilden öldürülmek usûlüne çek! Nefsin bu harbde ölünce, Allah Teâlâ hazretleri senin rûhunu kendine vâsıl kılmak sûretiyle mükâfât versin.

1059. Vaktaki o adam, ejderhâyı getirdi, sıcak hava içinde o merîd hoş oldu.

"Merid" inadçı ve şerîr demektir; ya'nî "O yılan tutucu adam, donmuş ejderhâyı Bağdad'a getirdi; o şerîr olan yılan sıcak hava içinde canlanıp hoş oldu."

1060. Ey azîz, şübhesiz o fitneleri yaptı; hem bizim söylediğimizin dahi yirmi [1063] kadarını.

O ejderha, o zikr olunan fitneleri, hem bizim söylediğimizin dahi yirmi mislini yaptı. Biz onun yaptığı fitnelerden yirmi mislini söylemedik.

1061. Sen tama' tutar mısın ki, onu cefâsız vakar içinde ve vefâ içinde bağlanmış tutasın.

Ey sâlik-i tarîk-ı Hak, sen umar mısın ki, o azgın ve şerîr olan nefsi, mücâhede ve riyâzet cefâsı ve ezâsı olmaksızın, insanlık vakārı içinde ve emir ve nehy-i ilâhînin vefâsı içinde bağlanmış bir halde tutasın; ve o müdhiş hayvanı, yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket bekliyesin; bu mümkin olur mu?

1062. Her bir denîye, bu temennî ne vakit erişir? Bir Mûsâ lâzımdır ki, ejderhâyı çeksin.

Sıfât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzetsiz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkin olur mu? Mûsâ (a.s.) meşrebinde bir veliyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî tahtında istihdâm edebilsin. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn bin Arabî (k.s.), Şeyh Sadreddîn Konevî hazretlerini terbiye buyurdukları esnâda kuru ekmek yedirmek sûretiyle riyâzet yaptırırlar imiş. Bir gün taâm esnasında kendileri tavuk yemişler. Hz. Sadreddîn'in vâlidesi, cenâb-ı Şeyh'in bu hâlini görüp: "Ey Şeyh, sen tavuk eti yersin; benim oğluma kuru ekmek yedirirsin, bu nasıl olur?" demiş. Hz. Şeyh yediği tavuğun kemikleri üzerine mübarek ellerini koyup "Allah Teâlâ hazretlerinin izniyle, kalkın!" deyince, kemikler derhal tavuk hâline gelip uçmuşlar. Ve buyurmuşlar ki: "Senin oğlun dahi bu hâle geldikten sonra, istediğini yesin, zarar vermez; şimdi yerse zarar verir, binâenaleyh şimdi ona lâzım olan kuru ekmek yemektir." Ve bu ma'nâ Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, I. cildde [s. 484] Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin تو صاحب نفس ای غافل میان خاک خون میخور که صاحب دل اگر زهری خورد آن انگبین باشد ["Ey gâfil, sen sâhib-i nefissin, toprak arasında kan ye! Zîrâ eğer sâhib-i dil bir zehir yese, bal olur"] beyt-i şerîfinin tefsîrinde îzâh buyrulmuştur.

1063. Yüz binlerce halk onun ejderhâsından, onun re'yinden hezîmet içinde olmuş oldu.

Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfi, yukarıki beytin ikinci mısrâ'ındaki ma'nâ karînesiyle Mûsâ (a.s.)a irca' buyurmuştur. Bu sûretde ya'nî “Mûsâ (a.s.)ın ejderhâsından ve onun re'y-i âlîsinden yüz binlerce halk hezîmet içinde olmuş oldu" demek olur. Hind şârihleri, yılan tutucunun kıssasını tetmîmen beyân buyrulmuş olduğuna zâhib olmuşlardır; bu sûretde ma'nâ "O yılan tutucunun donmuş ejderhâsından ve onun re'y-i zaîfinden ve kasdından, yüz binlerce halk hezîmet içinde olmuş oldu" demek olur. Bunların ikisi de birer vecihdir. Bu kıssada "Yılan tutucu"dan murâd, müddeî-i kâzib olan şeyhdir. Nefsi ölmemiş iken, halkı başına toplayıp irşâda kıyâm eder ve netîcede halkın kabûlü ve ihtirâmı yüzünden nefsinin ejderhâsı dirilip halkı ifsâd ve ma'nen helâke sevk eder. Fakat şeyh-i kâmil, nefsine hâkim olduğu için, onun ejderhâ-yı nefsi bil'akis ıslâh ve ihyâ-yı halka hâdim olur. Atîdeki kıssa ile bu ma'nâ te'yîd buyrulur. Sıfât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzetsiz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkin olur mu? Mûsâ (a.s.) meşrebinde bir veliyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî tahtında istihdâm edebilsin. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn bin Arabî (k.s.), Şeyh Sadreddîn Konevî hazretlerini terbiye buyurdukları esnâda kuru ekmek yedirmek sûretiyle riyâzet yaptırırlar imiş. Bir gün taâm esnasında kendileri tavuk yemişler. Hz. Sadreddîn'in vâlidesi, cenâb-ı Şeyh'in bu hâlini görüp: "Ey Şeyh, sen tavuk eti yersin; benim oğluma kuru ekmek yedirirsin, bu nasıl olur?" demiş. Hz. Şeyh yediği tavuğun kemikleri üzerine mübarek ellerini koyup "Allah Teâlâ hazretlerinin izniyle, kalkın!" deyince, kemikler derhal tavuk hâline gelip uçmuşlar. Ve buyurmuşlar ki: "Senin oğlun dahi bu hâle geldikten sonra, istediğini yesin, zarar vermez; şimdi yerse zarar verir, binâenaleyh şimdi ona lâzım olan kuru ekmek yemektir." Ve bu ma'nâ Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, I. cildde [s. 484] Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin تو صاحب نفس ای غافل میان خاک خون میخور که صاحب دل اگر زهری خورد آن انگبین باشد [“Ey gâfil, sen sahib-i nefissin, toprak arasında kan ye! Zîrâ eğer sahib-i dil bir zehir yese, bal olur”] beyt-i şerîfinin tefsîrinde îzâh buyrulmuştur.

Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)ı tehdîd etmesi

1064. Fir'avn ona dedi: "Ey Kelîm, sen niçin halkı öldürdün ve sen korku bıraktın?"

Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a hitâben dedi ki: "Ey Kelím, sen asânı boğa yılanı yaparak, halk arasına salıverdin; halk korkusundan kaçmak için birbirini çiğnedi ve bu esnâda birçok kimseleri öldürdün ve halkın kalbine korku bıraktın." "Kelîm" kelimesinde iki ma'nâ vardır. Birisi mecrûh ve diğeri kelâm söyleyici demektir. Mûsâ (a.s.) Hak'la mükâleme şerefine nâil olan enbiyâdan olmakla "Kelímullâh" lakabıyla meşhûrdur. Fakat Fir'avn bunu tasdîk etmediğinden, onun "Kelîm" diye vâki' olan hitâbı, “mecrûh” ma'nâsına alınmak münasib olur.

1065. "Halk hezîmet içinde senden düştüler; adamlar, hezîmet içinde ayağı kaymaktan ölmüş oldu."

"Halk, ejderhânın hücûmundan dolayı münhezim olarak, senin yüzünden birbiri üstüne düştüler ve o hezîmet esnasında birçok adam ayakları kayıp çiğnenerek ölmüş oldu." "Zelk" ayak kaymak ma'nâsınadır.

1066. "Şübhesiz adamlar seni düşman tuttu. Erkek ve kadın senin kînini sînesinde tuttu."

1067. "Halkı da'vet ediyordun, aks üzere oldu; adamlar için senin hilafından firak yoktur."

"Büdd" firâk ve ayrılık ma'nâsınadır. Ya'nî "Sen halkı kendi tarafına da'vet ediyordun; yaptığın bu ejderha ile korkutmak tedbîri senin aleyhine döndü; binâenaleyh adamlar artık sana muhalefet etmekten ayrılmazlar, ya'nî dâimâ sana muhalefet üzere bulunurlar."

1068. "Eğerçi ben dahi senin şerrinden kıçın kıçın sürtünerek geri giderim; senin mükafatın hakkında bir çömlek kaynatırım."

"Hazîden" çocuklar gibi kıçın kıçın sürtünerek geri gitmek; "Dîg puhten" teemmül etmekten kinâyedir. Ya'nî "Halk korktu, vâkıâ ben de senin şerrinden ürküp, geri geri gittim; fakat senin bu fiiline mukābele için tedbirler teemmül ediyorum."

1069. "Gönlü bundan kopar ki, beni aldatasın; yahud gölgeden gayrisi sana pesrevlik etsin."

"Beni aldatacağını, yahud gölgenden başkası senin arkandan geleceğini aslâ gönlüne getirme!" Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' تا بخرقی پس روی گردد ترا sûretindedir. Bu sûretde ma'nâ böyle olur: "Gönlünü bundan kopar ki, beni aldatasın. Nihâyet bir hark-ı âdet ile senin için bir arkadan gelici olsun."

1070. "Sen onunla mağrûr olma ki, onu yaptın; halaikın kalbine korku attın." [1073]

"Sen, bin hârika gösterdim, diye mağrûr olma; bu yaptığın şey ancak halâikın kalbine korku bırakmaktan ibâret kaldı."

1071. "Yüz böylesini getirsen de yine rüsvây olursun; zelil olursun, duhke-i gavgā olursun."

"Duhke" kendisine gülünen adam, gülünç demek. "Gavgā" her cinsten birtakım adamların teşkîl ettikleri cem'iyyet ma'nâsına olduğu Akrebü'l-Mevârid'de mezkûrdur. Ya'nî "Sen yüz böyle hârika göstersen bile, yine bizim indimizde rüsvây ve zelîl olursun. Her cinsten toplanan halk arasında gülünç olursun."

1072. "Senin gibi mürâînin çokları oldular; akıbet bizim mısrımızda rüsvây oldular."

"Sâlûs" aldatıcı, mekkâr ve mürâî ma'nâsınadır. Ya'nî "Senin gibi çok mü-râîler ve mekkârlar zuhûr ettiler ve sonunda bizim mısrımızda rüsvây ve mağlûb oldular."

Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevabı

1073. Dedi: "Emr-i Hak ile bana işrâk yoktur. Eğer onun emri, benim kanımı dökerse, korku yoktur."

"Hakk'ın emrine benim ortaklığım yoktur; O ne emr ederse, onu icrâ ederim; O'nun irâdesine karşı benim irâdem ve tasarrufum yoktur. Eğer O'nun emri benim kanımı döker ve mağlûb ederse, aslâ benim için korku yoktur."

1074. "Ey akılsız, bu tarafda rüsvây ve huzûr-ı Hak'da şerîf olmağa ben razıyım ve şakirim."

1075. "Halaikın önünde zelîl ve zaîf ve gülünç, huzûr-ı Hak'da mahbub ve matlûb ve makbûl olayım."

1076. "Bunu söz cihetinden söylüyorum; ve yoksa Huda yarın seni kara yüzlülerden eder."

"Benim halkın önünde rüsvây ve huzûr-ı Hak'da azîz olduğumu söylemem, halkın benim sözümü dinlemedikleri içindir; ve yoksa Hakk'ın azîzi, her iki cihanda azîzdir. Gerçi senin hâl-i hâzırda izzet-i zâhiriyyen var ise de, Hak Teâlâ hazretleri, yarın yevm-i kıyâmette seni kara yüzlü olan âsîler zümresine ilhâk eder." "Sâlûs" aldatıcı, mekkâr ve mürâî ma'nâsınadır. Ya'nî "Senin gibi çok mürâîler ve mekkârlar zuhûr ettiler ve sonunda bizim mısrımızda rüsvây ve mağlûb oldular."

1077. İzzet onun lâyıkıdır ve onun kullarının layıkıdır; onun nişanını Adem'den ve İblîs'den oku!

Bu beyt-i şerîfde وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَالْمُؤْمِنِينَ (Münafikūn, 63/8) ya'nî “İzzet Allah'a ve Resûlüne ve mü'minlere mahsusdur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "İzzet-i hakîkî, Allâh'a ve Allâh'ın emrine itâat eden kullara mahsûsdur. Allah'a karşı serkeşlik edip, nefislerinin kulu olan kimseler her ne kadar sûret-i zâhirede kuvvet ve tasallut sahibi iseler de, hakîkatte değildirler. Bunun böyle olduğunu Adem ile İblîs kıssasında oku da gör!" Zira Adem رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا (A'râf, 7/23) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik" dedi ve boynunu büküp Hâlik-ı azîmü'ş-şânına yalvardı. İblîs ise edebsizliği nefsinden bilmeyip فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي (A'râf, 7/16) ya'nî "Beni azdıran sensin!" diye serkeşlik etti; netîcede Adem makbûl ve merhûm ve İblîs matrûd ve mercûm oldu.

1078. "Hak gibi, Hakk'ın şerhinin nihayeti yoktur. Agah ol, ağzını bağla ve yaprağı çevir!"

"Ey Fir'avn, Hakk'ın zât-ı nâmütenâhîsi gibi, Hakk'ın esmâ ve sıfatının ve tecelliyâtının şerhinin nihâyeti yoktur. Sen O'nun ism-i Zâhir'inin tecellîsi olmak üzere bir saltanata nail olmuşsun; ve bu ismin ahkâmında müstağraksın. İsm-i Bâtın'ın ahkâmından gâfilsin. Binâenaleyh bu müstağrak olduğun ism-i Zâhir'in ahkâmından bahs etme; ağzını kapa da, bu kitâb-ı Zâhir'in yaprağını çevir ve onun arkasında ism-i Bâtın'a nazar et!"

Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)a cevab vermesi

1079. Fir'avn dedi: "Varak bizim hükmümüzdedir; hüküm dîvânının defteri bu demde bana mahsustur."

Fir'avn dedi: "Varak-ı zâhirî bizim hükmümüzün altındadır; hüküm ve emir dîvânının defteri bu demde bana mahsûstur ve halka riyâset etmek senin değil, benim lâyıkımdır."

1080. "Muhakkak ehl-i cihan beni satın almışlardır; ey filân sen hepsinden [1083] daha mı akılsin?"

"Muhakkak ehl-i cihân benim riyâsete ehil olduğumu bildikleri için hürriyetleri mukābilinde beni ve benim istibdâdımı satın almışlardır. Ey filân ve ey halk arasında nâm sâhibi olmayan kimse! Sen bana tâbi' olan bu halkın hepsinden daha mı akıllısın?"

1081. "Ey Mûsa, kendini satın aldın; âgâh ol, git kendini az gör; kendine mağrûr olma!"

"Harîden hod" kendi nefsini bir şeye ivaz ve bedel tutmak ma'nâsınadır. Ya'nî “Ey Mûsâ, benim makām-ı riyâsetime ivaz olarak kendi nefsini meydana koydun; âgâh ol, git, bu da'vâ-yı riyâsetden vazgeç; benim karşımda kendini aşağı ve nâkıs gör. Kendi mertebene aldanma."

1082. "Dehrin sihirbazlarını toplayayım, tâ ki senin cehlini şehre göstereyim."

Ya'nî "Sen asânı ejderha sûretinde gösterdiğine mağrûr olma; ben senin bu sihrini ibtâl için zamânın sihirbazlarını toplayayım da, şehrin halkına, o mâhir sâhirler vâsıtasıyla, senin cehlini göstereyim ve korkuttuğun halkı bu sûretle emîn edeyim."

1083. "Bu bir günde ve iki günde olamıyacaktır; bana temmuzun kırk gününe kadar mühlet ver!"

"Temûz" sıcak ve güneşin "Seretân" burcunda kaldığı müddet ma'nâsınadır. Ba'zı memleketlerde yazın bir ayına "temmuz" ismini vermişlerdir. Ya'nî "Ey Mûsâ. benim sihirbazları toplamam, öyle bir iki günde olabilecek bir iş değildir; bana yazın en sıcak günlerinden kırk gün mühlet ver!" Fir'avn dedi: "Varak-ı zâhirî bizim hükmümüzün altındadır; hüküm ve emir dîvânının defteri bu demde bana mahsûstur ve halka riyâset etmek senin değil, benim lâyıkımdır."

Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevabı

1084. Mûsâ dedi: "Bu, bana mahsus reviş değildir; ben kulum, senin imhâlin emr olunmuş değildir."

"Destûr"un müteaddid ma'nâsı vardır. Tarz ve reviş ve ruhsat ma'nâlarına dahi gelir. Burada "reviş" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî “Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevaben buyurdu ki: "Bu mühlet vermek mes'elesi bana mahsûs olan bir tarz ve reviş değildir; çünkü ben kulum; efendim tarafından senin imhâlin bana emr olunmuş değildir ki, onun emrini tebliğ edeyim."

1085. "Eğer sen gâlib isen ve bana da yâr yok ise; ben emir kuluyum, bana onunla iş yoktur."

"Eğer sen tedbirlerinde gâlib olsan ve ben de senin tedbirlerine karşı mukābele husûsunda buna yardım edecek bir yâr bulamasam bile, ben emir kulu olduğum için, benim gâlibiyyet ve mağlûbiyyet ile ve yardımsız kalmakla bir işim yoktur; bunları hiç düşünmem; ben emr-i Hakk'a tâbiim."

1086. "Ben diri oldukça cidd ile vururum; benim nusretle ne işim vardır? Ben kulum."

"Binâenaleyh ben hayatta oldukça kemâl-i ciddiyyetle senin azgınlığına mâni' olmak için vururum; benim yardım ile ve galebe ile ne işim vardır? Ben kulum, efendimin emrini yerine getirmeğe çalışırım."

1087. “Huda'nın hükmü erişinceye kadar, ben sana vururum. Her bir hasmı hasımdan O ayırır."

"Efendim "Vur!" diye emretti; "Vurma!" deyinceye kadar ben sana vururum. Seni bana ve beni de sana hasım ve düşman yaptı; binâenaleyh bizi [bir] birimizden ayıran yine O'dur; zîrâ O, her bir hasmı ve düşmanı hasımdan ve düşmandan ayırır ve aralarını, haklarını vermekle fasl eder."

Fir'avn'ın Mûsâ'ya cevâb söylemesi ve Mûsâ (a.s.)a vahy gelmesi

1088. Dedi: "Hayır, hayır bana mühlet koymak lazımdır; işveleri az ver, sen rüzgârı az ölç!"

"Uşve" zamm ile, gece uzaktan görülen ateş ma'nâsınadır; ve kesr ile [işve] nâz ve girişme ma'nâsına da gelir; ve bu ma'nâ mecâzdır. Ehl-i Fürs bu kelimeyi "rîhten" ve "gümâşten" ve "dâden" ve "harîden" ve "fürûhten" masdarlarıyla firīb ve hîle ve oyun ma'nâsında kullanırlar. Bu beyt-i şerîfde "dâden" masdarıyla îrâd buyurulmuştur. "İşvehâ kem dih" hîleleri az yap, demek olur. "Bâd-peymây" herze ve beyhûde söyleyici ve herze ve beyhûde yapıcı demekten kinâye olur.

1089. Hak Teâlâ derhal ona vahy etti: "Ona geniş mühlet ver, ondan korkma!"

1090. "O türlü türlü mekirler düşünmek için, ona bu kırk günü tav' ile mühlet [1093] ver!"

1091. "Tâ o çalışsın ki, ben uyumuş değilim "Hızlı yürü!" de! Yolun önünü tutmuşum."

"Efendim "Vur!" diye emretti; "Vurma!" deyinceye kadar ben sana vururum. Seni bana ve beni de sana hasım ve düşman yaptı; binâenaleyh bizi [bir] birimizden ayıran yine O'dur; zîrâ O, her bir hasmı ve düşmanı hasımdan ve düşmandan ayırır ve aralarını, haklarını vermekle fasl eder."

1092. Onların hilelerini hep birbirine vurayım ve ziyade ettikleri şeyi, ben noksana vurayım.

1093. Suyu getirirlerse ateş edeyim; latîf şerbet tutarlar ve ben nâhoş edeyim.

1094. Muhabbet bağlarlar ve ben harâb edeyim; o şey ki vehme gelmez; onu yapayım.

Ya'nî "Sana karşı muhalefet için birbirleri arasında muhabbet te'sîs ederler; ben o muhabbetlerini bozayım, vehimlerine gelmeyen şeyi yapayım."

1095. Sen korkma ve ona uzun zaman mühlet ver! "Asker topla ve yüz hîle düz!" de!