O şeyhi hırsızlar ile beraber müttehem etmesi ve onun elini kesmesi
48. bölüm / 74 · 1246 kelime · ~7 dk okuma
1673. Orada hırsızlardan yirmi ve daha ziyade var idiler; kendi çalmış olduk- larını taksîm ederlerdi.
Ebu'l-Hayr hazretlerinin sâkin olduğu dağda yirmiden ziyâde hırsız var idi; çaldıkları malları taksîm etmekte idiler.
1674. Gammaz polisi vakıf etmiş idi; polisin adamları çabuk üzerine düştüler.
Gammâzın birisi bu hırsızların burada olduklarını polise haber vermiş idi; bu haber üzerine polisin ta'yîn ettiği adamlar bu hırsızları bastılar.
1675. Hem o mahalde hırsızların sol ayağını ve sağ elini hep kestiler; ve bir gürültü kalktı.
Hırsızların sirkati, cürm-i meşhûd hâlinde tutulunca وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا (Mâide, 5/38) ya'nî "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz" âyet-i kerîmesinin hükmüne tevfikan o hırsızların sağ ellerini kestiler. Ve bu esnâda o mahalde bittabi' büyük gürültüler ve feryâdlar hâsıl oldu. Âyet-i kerîmede sol ayakların kesilmesi emr olunmamış iken, burada hırsızlara fazla bir cezâ tatbik edilmesi, o zamanki hükümetin idârî bir cezâsı olmak îcâb eder.
1676. Zâhidin eli dahi galat olarak kesilmiş oldu; onun ayağını da sakat etmek istedi.
O kargaşalık esnasında memurlar Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerini de hırsızlardan zannedip tuttular ve yanlışlıkla onun da sağ elini kestiler. Bu işi icrâ eden memur, onun ayağını da kesmek istedi.
1677. Derhâl pek güzîde bir süvari geldi; memûra böyle bağırdı: "Ey köpek bak!"
1678. "Bu falan şeyhdir ve abdal-ı Hudâ'dandır; onun elini niçin cüdâ ettin?"
1679. O memur elbisesini yırttı ve hemen baş memûrun önüne gitti; harâretle ona âgâhlık verdi.
O memûr, şiddet-i teessüründen elbisesini yırttı ve derhal başmemûrun huzûruna gidip, yanlışlıkla bir veliyy-i Hakk'ın eli kesilmiş olduğunu haber verdi.
1680. Başmemûr özür dileyici olduğu halde yalın ayak geldi dedi ki: "Ben bilmedim, Hak benim üzerime şâhiddir."
1681. "Agâh ol, ey kerîm ve ehl-i cennetin serveri; bu çirkin işi bana helâl et!"
1682. Dedi: "Bu iğnenin sebebini biliyorum; ben kendi günahımı tanıyorum."
Ebu'l-Hayr hazretleri baş memûrun i'tizârına cevâben dedi: "Bu bana batırılan iğnenin sebebini biliyorum ve kendi kusûrumu tanıyor ve i'tirâf ediyorum."
1683. Ben onun yeminlerinin hürmetini kırdım; binâenaleyh onun dâdistânı elimi götürdü.
"Eymân" yemînin cem'idir. "Yemîn" sağ el ma'nâsınadır. "Dâdistân" "dâd" ile "sitânden" masdarının emr-i hâzırı olan "sitân"dan mürekkeb vasf-ı terkîbî olabileceği gibi, ism-i mekân dahi olabilir. Vasf-ı terkîbî olduğuna göre, "Hakk'ın dâd alıcısı" demek olur ki, murâd hadd-i şerînin îfâsına memur olan kimsedir. İsm-i mekân olduğuna [göre], adl-gâh-ı Hak, ya'nî adâlet-i ilâhiyyenin infâz olunduğu mahal demek olur ki, hırsızların ellerinin kesildiği yerdir. Ba'zı nüshalarda "eymân" yerine "peymân" vâki' olmuştur. Ya'nî "Ben Hakk'ın yeminlerine ve ahidlerine hürmet etmek lâzım gelirken, ettiğim ahdi bozdum; binâenaleyh onun adâletini icrâya memur olan veyâ onun adâletinin icra olunduğu mahal ve siyâsetgâh benim sağ elimi kesip götürdü."
1684. "Ben ahdi kırdım ve bildim ki fenâdır; nihayet o cür'etin uğursuzluğu ele erişti."
"Ben Allâh'a karşı olan ahdimi bozdum ve bildim ki bu yaptığım iş kötü-dür. وَ جَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) Ya'nî "Fenâlığın cezâsı, onun gibi bir fe-nâlıktır" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu fenâlığın cezâsı olan bir fenâlığa mun-tazır idim, nihâyet o ahdi bozmak cür'etinin uğursuzluğu elime isâbet etti."
1685. Bizim elimiz ve ayağımız ve içimiz ve kabuğumuz ey vâli, dostun hük-müne fedâ olsun!"
"Ey idâre-i umûr-ı memlekete memûr olan vâli efendi, bizim elimiz ve ayağımız ve rûhumuz ve cesedimiz dost-ı hakîkî olan Hakk'ın hükmüne ve kazâsına fedâ olsun!"
1686. "Bu benim kısmetim idi; sana helâl ettim; sen bilmedin, senin için vebal olmaz!"
Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu iki beyt-i şe-rîfin şerhinde şöyle buyururlar: "Bu iki beytin hulâsası odur ki, bu fiil-i kat'ın iki ciheti vardır. Biri meksûb-ı abd olması ve diğeri mahlûk-ı Hak olmasıdır. Binâenaleyh bu fiil-i kat', kesb cihetiyle katı' ve şıhnenin fiili idi. Ve ahd-şi-kenlik cezası hakkında halk cihetiyle fiil-i Hak idi. Ve evvelki cihetten ma'sı-yet olabilir; zîrâ maktû' üzerine zulümdür. Bu cihetten onun ma'sıyeti mür-tefi' olmak için afv buyurdu ve ilimsizlik cihettinden onu ma'zûr addetti. Ve ikinci cihetten fiil-i Hak'dır. İmdi Hak gerçi bilicidir, velâkin O Mâlik'tir, onun için fermân vardır, şikâyet olunamaz. Belki bu, rahmet cümlesinden olabilir; zîrâ nezre karşı bî-vefâlık günâhının uğursuzluğu, cezâ isâbeti sebebiyle mür-tefi' oldu ve maktû', mertebe-i ulyâ buldu."
1687. O kimse ki bildi, o fermân yürütücüdür, Hudâ'ya taarruz kuvveti nere-dedir?
"Sâmân" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada kuvvet ve kud-ret ma'nâsı münasibdir. "Pîçîden" dolaşmak demektir. Burada taarruzdan kinâyedir. Ya'nî "Allah Teâlâ hazretlerinin hüküm ve fermânını behemehâl yürütü-cü ve infâz edici olduğunu bilen kimsenin, Hudâ'nın fermânına ve kazâsına
taarruz kuvveti nerede kalır? O kimse hiç O'nun emrine mukābeleye cür'et edebilir mi?"
1688. Ey, çok dâne arayan uçucu kuşun boğazını, yine onun boğazı kesmiştir.
Gıdâsını arayan birçok havada uçan kuşlar, lokma bulmak ve boğazının ihtiyacını temin etmek için tuzağa tutulmuş ve netîcede boğazı kesilip helâk olmuştur.
1689. Ey, çok kuş mi'deden ve açlıktan dam kenarından kafesin mahbusudur.
Ya'nî "Helâk olan kuşlar, boğazlarının derdinden helâk olduğu gibi, tutu- lup; sadâsının güzelliğinden veyâ hey'etinin letâfetinden dolayı kafese hab- sedilmiş ve kafesi tavan kenârına asılan kuşlar da, yine lokma ve boğaz der- dinden dolayı bu habse dûçâr olmuştur."
1690. Ey, çok balık su içinde elden uzaktır; boğaz hırsından oltanın meʼhûzu [1695] olmuştur.
Denizlerde ve nehirlerde gezen balıklara insanların eli yetişemez iken, mahzâ boğaz ve lokma hırsından dolayı, insanların uzattıkları oltalara yaka- lanmışlardır.
1691. Ey, çok perdede mestûr olmuş, fercin ve boğazın uğursuzluğundan rüsvây olmuştur.
Birçok iffet perdesi arkasında oturmuş olan kadın ve erkek, âlet-i tenâsü- le mahsûs olan zevkin şüûmundan ve yeme ve içmeye olan ibtilâ ve uğur- suzluğundan dolayı, maddeten ve ma'nen rezîl ve rüsvây olmuştur.
1692. Ey, çok iyi huylu âlim kadı, boğazdan ve onun uğursuzluğundan sarı yüzlüdür.
Nice iyi huylu ve ilmi çok olan kadılar, boğazlarını doyurmak için halktan rüşvet almak sûretiyle zilleti irtikâb etmişler ve boğazlarından ve onun böyle bir uğursuzluğundan halk nazarında hacîl olmuş ve utanmışlardır.
1693. Belki Hârût ve Marût'da o şarab, feleğe urûcdan onlara sedd-i bâb oldu.
Belki beşeriyyete nüzûl eden Hârût ve Mârût nâmındaki melekler de o şarâb, ya'nî ferc ve boğaz huzûzâtı, onların ba'de'l-imtihan tekrar beşeriyyetten tecerrüd ederek feleğe urûclarının kapısını kapadı. Bu Hârût ve Mârût kıssası I. ciltdde îzah olundu.
1694. Bâyezîd bunun için ihtiraz etti; namazda kendisinde tenbellik gördü.
Bu beyt-i şerîfde Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin انی دعوت نفسى يوما الى طاعة من الطاعات فلم تجبنى فمنعتها الماء سنة ya'nî "Ben bir gün nefsimi tââttan bir tâata da'vet ettim, icâbet etmedi; binâenaleyh onu bir sene sudan men' ettim" kelâmına işâret buyurulmuştur.
1695. O akıl sahibi, sebebden endîşe etti; illeti çok su içmek gördü.
O akıl sahibi olan Hz. Bâyezîd nefsinin ibâdetden imtinâ'ının sebebini düşündü ve sebeb olarak çok su içmiş olmasını buldu. Filhakīka çok su içtiği vakit vücûdda bir rehâvet ve betâet peydâ olur.
1696. "Bir seneye kadar su içmiyeceğim" dedi; öyle yaptı ve Hudâ ona kudret verdi.
Nefsinin tâatten imtinâ'ı çok su içmek sebebiyle olduğunu anlayınca, bir sene su içmemeğe karar verdi ve bu kararı da kazâ-yı ilâhîye muvâfık olmakla, Hak Teâlâ hazretleri, o kasdını icrâya kudret ve tevfik verdi. Eğer kazâ-yı ilâhîye muvâfik olmasa idi, onun hâli de, Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin hâline benzer idi.
1697. Bu, dîn için onun aşağı cehdi idi, o sultan ve kutbu'l-arifîn oldu.
Hz. Bâyezîd'in bu mücâhedesi, dîn uğrunda yaptığı mücâhedelerin ednâsı idi; bu mücâhedelerinden dolayı o âriflerin kutbu ve sultânı oldu.
1698. Vaktâki boğaz için el kesilmiş oldu, zahid olan adama şikâyet kapısını bağladı.
Vaktâki lokma ve boğaz ihtiyacından dolayı Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozdu ve bu yüzden eli kesilmiş oldu, bu ihtiyaç sebebiyle ahdi bozmuş olmak keyfiyyeti, zâhid olan Hz. Ebu'l-Hayr'a şikâyet kapısını bağladı.
1699. Halk indinde onun adı "Şeyh-i Akta" oldu. Boğazın bu afetleriyle onu ma'ruf etti.
Halk arasında sağ eli kesik bir halde gezdiğinden, nâs ona "Şeyh-i Akta" adını koydular. Hak Teâlâ hazretleri, boğazın bu âfetleriyle halk arasında onu ma'rûf etti.