İçeriğe atla

Kazâ tuzağı bağının sûretde gizli ve eser ile zâhir olmasının teşbîhi

47. bölüm / 74 · 1336 kelime · ~7 dk okuma

1645. Bir büyüğün evladını eski libas içinde baş açık ve belâya düşmüş görürsün.

1646. Bir nâbekârın hevâsında yanmış, kumaşlarını ve mülklerini satmış.

1647. Hân u mân gitmiş, bednâm ve zelîl olmuş, bedbahtlar gibi düşmanın adı-mı üzere gidiyor.

"Hân u mân” âile demektir. "İdbîr" idbâr kelimesinin imâle olunmuşudur; burada mef'ûl ma'nâsına masdardır; müdbir demek olur ki, bedbaht ma'nâ-sınadır. Bu bahiste, kazâ-yı ilâhî tuzağına tutulmuş olan bir kimsenin hâli tasvîr buyurulur. Şöyle ki: Meselâ pek zengin ve büyük bir adamın oğlu, baş açık, yalın ayak, pejmürde bir halde dolaşmağa başlar. Bunun sebebi, bir fahişenin mu-habbetine mübtelâ olmasıdır. Bu bîçâre bu nâbekârın sevdâsıyla eşyâsını ve emlâkini satıp bu fahişeye yedirmiş; âilesi harâb ve kendisi bednâm ve zelil olmuş; ind-i ilâhîde ezelî bedbahtlar gibi, kendisinin düşmanı olan nefis ve şeytanın adımlarını ta'kîb ediyor ve bu hayât-ı sûrîsinde bu düşmanların ar-kalarından onların murâdları üzere gidiyor. "Kâm-ı düşmen" "ber-kâm-ı düş-men" takdirindedir.

1648. Bir zahidi görür, der ki: "Ey büyük, Allah için bir himmet tut!"

1649. "Zîra bu çirkin idbara düşmüşüm; malı ve altını ve ni'meti elimden ver-mişim."

1650. "Bir himmet! Ola ki, ben bundan kurtulayım; ola ki bu bulanık çamur-dan sıçrayım!"

Bu büyük ve zengin adamın evlâdı, bu düştüğü sefâletin vehâmetini müd-rik ise de, kendi irâdesiyle bundan yakasını sıyırmak mümkin olmadığından, salâh-ı hâl sahibi bir zâtı ve bir zâhidi gördüğü vakit: "Aman bana himmet et, böyle bir idbâra düştüm; servetim elimden gitti, câiz ki senin himmetin be-rekâtıyla, bu düştüğüm sefâletten kurtulayım ve bu bulanık çamur mesâbe-sinde olan hâl-i perîşân içinde fırlayıp, bir sâha-yı saâdete çıkayım."

1651. "Halas ve halâs ve halas!" diye bu duâyı avâmdan ve havâsdan ister.

Bu sefâlet-zede efendi, kurtulma duâsını halkın her sınıfından isteyip du- rur. Beyt-i şerîfde "halâs" kelimesinin üç defa tekrârı, tekvînin ferdiyyet-i se- lâsiyye üzerine müstenid olduğuna işarettir. Zîrâ sefâletten halâs, bir emr-i tekvînîdir. Bu ferdiyyet-i selâsiyye bahsi bir bahs-i mühim olup tafsili Fusû- su'l-Hikem'de Fass-1 Salihî'de mündericdir. Burada îzâhı uzun olur.

1652. El açık ve ayak açık ve bağ yok; baş üzerinde ne müvekkel ne bir demir var...

Himmet isteyen bu efendinin elinde ve ayağında bir bağ yoktur, hareke- tinde serbesttir; başı ucunda ef'âl ve harekâtına emr eden bir âmir-i zâhir ol- madığı gibi, demir zincirler ile de bir yere bağlanmış değildir.

1653. Hangi bağdan kurtulmak istiyor ve hangi habsden mahall-i halâs arıyor?

1654. Takdîrin ve muhtefî kazanın bağı ki, onu safînin cânından başkası görmez.

Bu efendinin kurtulmak istediği bağ, takdîr-i ilâhî ve kazâ-yı rabbânî ba- ğıdır ki, o bağı "nefs-i sâfiye" mertebesinde bulunan bir kâmilin canından başka canlar göremez.

1655. Gerçi aşikâr değildir, o pusudadır; zindandan ve demir bağdan beterdir.

O bağ gerçi nefs-i sâfiye sahibi olan kâmilden başkasının önünde zâhir ve âşikâr değildir. O pusuda ve bâtındadır. Maahâzâ zâhir ve âşikâr olan habsden ve demir zincirden yapılmış olan bağdan daha beter ve daha şedîddir.

1656. Zîra ki demirci muhakkak onu kırar ve çukur kazıcı da zindanın ker- piçini koparır.

Zîrâ o zâhirde olan zincir bağını demirci kırabilir ve çukur kazıcı ve duvar delici olan kimse dahi zindanın duvarındaki kerpiçleri söküp koparır ve bu sûretle o bağdan ve zindandan kaçmak ve halâs olmak mümkin olur.

1657. Hey gidi hey! Bu gizli ağır bağ acibdir; demirciler onu kırmaktan âcizdir.

1658. Hurma lifinden olan boğaza bağlanmış o ipi görmek Ahmed'e erişir.

1659. Ebû Leheb'in karısının sırtı üzerinde odun dengini gördü; o odun hammalı dedi.

Bu beyt-i şerîfde تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَ تَبَّ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَ مَا كَسَبَ سيصلي ناراً ذات لهب وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (Tebbet, 111/1-4) ya'nî "Ebû Leheb'in elleri kırılsın, kırıldı ya! Ondan malı ve kazandığı şey kurtaramadı. Yakında alevli bir ateşe kavuşacaktır; onun karısı da odun hammalıdır. Boynunda hurma lifinden ip vardır!" sûre-i münîfesine işâret buyurulur. Bu sûre-i şerîfenin ma'nâ-yı zâhirîsi münkirlerin birçok dedikodularını mûcib olmuş ve elân dahi olmakta bulunmuştur. Burada onların zikrine ve reddine dâir îzâhât uzun olur ve saded hâricindedir. Esâsen bu sûre-i şerîfede dahi birçok rumûz ve işârât vardır. Zîrâ Ebû Leheb'in zevcesi, Ebû Süfyan'ın kız kardeşinin kızı Ümmü Cemîl'dir; ve mal ve servet sahibidir. Binâenaleyh zâhirde boynuna hurma lifinden ip takıp odun taşıyacak bir vaziyette değildir. Bu ip onun sûret-i misâliyyesinin boynuna takılmış olan kazâ-yı ilâhî ipidir ki, bunu ancak Hâtem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gördü ve bu görüşü üzerine ona "Odun hammalı" dedi; ve bu öyle bir bağdır ki, her asırda münkirlerin sûret-i misâliyyelerinin boynuna takılmıştır. Ve onu ancak Resûl-i zîşân Efendimiz'in vâris-i kâmilleri olan nüfûs-ı sâfiye ashâbı görürler ve sırtlarındaki a'mâl-i habîse odun yüklerini bunlar müşâhede ederler.

1660. İpi ve odunu, onun gayri bir göz görmedi; zîrâ her görünmeyen ona zâhir gelir.

Ebû Leheb'in zevcesinin boynundaki ipi ve arkasındaki odun yükünü Risâletpenâh Efendimiz'den gayri bir göz göremedi. Zîrâ her görünmeyen ahvâl-i melekût, o hazretin huzûr-ı saâdetlerinde meşhûd olur. Onların zamân-ı saâdetlerinde bu göz henüz başkalarında yok idi.

1661. Onun bâkîleri hep te'vil ederler; zîrâ bu bir bîhuşluktur ve onlar hûşmenddirler.

Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile, onların vârisleri olan nüfüs-ı sâfiye ashâbından sonra bâkî kalan ehl-i ilim, hurma lifinden olan ipi ve odun yükünü te'vil edip derler ki: "O odundan murâd, nemmâmlıktır ve "ip"ten murâd, umûr-ı dünyâ taallukātına giriftârlıktır ki, saâdet-i uhreviyyeye mâni' olur." Zîrâ bu ehl-i basîretin gayri olan ulemâ-yı zâhire, bu âlem-i sûretin akıllılarıdır. Halbuki o odun yükünü ve ipi görmek ise, bu âlemin aklından tecerrüd etmek ile olur. Çünkü âlem-i melekûtun ahvâli, bu akl-ı zâhirînin tavrı hâricindedir. Binâenaleyh ehl-i basîret ahvâl-i melekûtu müşâhede ettikleri için aslâ te'vîl cihetine gitmezler ve gördüklerini aynen söylerler. Ulemâ-yı zâhire ise, onların sözlerini, kendi akıllarının tavrı haricinde gördükleri cihetle, kabûl etmezler ve te'vîl cihetine giderler.

1662. Lakin onun te'sîrinden onun arkası iki kat olmuş ve senin önünde nâlân olmuştur.

Fakat o görünmeyen kazâ-yı ilâhî bağının te'sîrinden o kazâ-dîde olan kimsenin arkası bükülmüş, iki kat olmuştur. Ve ey ehl-i saâdet olan kimse, ondan dolayı senin önünde âciz ve nâlân olmuştur da der,

1663. Ki: "Bir duâ-yı himmet! Tâ ki kurtulayım, tâ ki bu gizli bağdan dışarı sıçrayım!"

1664. O ki görür, bu alametleri gördü; o şakîyi saîdden nasıl bilmez?

O ehl-i basîret ki, ahvâl-i melekûtu görür, bu kazâ-zede olan kimsenin üzerindeki gizli bağları ve yükleri gördü. Binâenaleyh yine ahvâl-i melekûttan olan şakînin ve saîdin alâmetlerini görüp, bunları birbirinden nasıl olur da tefrîk etmez?

1665. Bilir ve Zü'l-Celâl'in emriyle örter; zîrâ Hakk'ın sırrını keşf helâl olmaz.

Ehl-i basîret olan enbiyâ ve evliyâ, halkın ahvâl-i bâtınelerini görüp bilir; fakat Zü'l-Celâl olan Hakk'ın emriyle örter, ifşa etmez. Zîrâ bu Hakk'ın esrâ- rındandır; Hakk'ın sırrını keşfetmek ise helâl ve câiz olmaz. Nitekim bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Reng-i rencûru görünce illeti anlar tabib Böylece renginden anlar dînini bînâ olan Hâl-i dîn ü kînini gördükde renginden bilir Setr eder lâkin seni etmez o rüsvâ-yı cihân Gözleri mektûbdadır, etmez kırâat lebleri O bilir ferdâ bu hâmilden ne sûretdir doğan."

1666. Bu sözün nihayeti yoktur; o fakîr açlıktan zebûn ve teni esîr oldu.

Bu kazâ-yı ilâhî bağları ve ehl-i basîret tarafından onların görülmesi hakkındaki sözlerin nihâyeti yoktur. Binâenaleyh kıssaya rücû' edelim; o dağda halvet eden Ebu'l-Hayr Tînâtî nihâyet açlıktan dolayı zebûn ve âciz ve teni gıdâya esîr oldu.

Nezr etmiş olan fakîrin ağaçtan armut koparmakta muztar olması ve mühlet vermeksizin Hakk'ın te'dîbi erişmesi

1667. Beş gün o rüzgâr bir armut dökmedi; onun açlığı ateşinden saburluğu kaçtı.

1668. Dalın başı üzerinde birkaç armut gördü; yine sabr etti ve kendini geri çekti.

1669. Rüzgâr geldi, dalın başını aşağı itti; tabîatı onu yemek üzerine galebe etti.

Şiddetli esen rüzgâr, üzerinde meyve dolu olan dalın başını aşağıya sarkıttı; karnı pek aç olan zâhidin tabîatı, sarkan meyveleri yemek üzerine gâlib geldi.

1670. Açlık ve za'f ve cezb-i kazâ kuvveti, zâhidi nezrinden bî-vefâ etti.

Zâhiddeki şiddetli açlık, vücûdundaki za'f ve bir taraftan kazâ-yı ilâhî kuvvetinin câzibesi, o zâhidi nezrine ve ahdine karşı vefâsız etti ve ahdini bozmağa sebeb oldu.

1671. Vaktâki armut ağacından meyveyi kırdı, kendi nezr ve ahdinde zayıf oldu.

1672. O demde dahi te'dîb-i Hak erişti; onun gözünü açtı ve onun kulağını çekti.

Ya'nî Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozar bozmaz, "Hak Teâlâ hazretlerinin te'dîbi dahi baş gösterdi ve Hak Teâlâ onun gaflet gözünü açtı ve kulağını da çekti", şöyle ki: