İçeriğe atla

O dağa mensûb olan zâhidin kıssasının bakıyyesidir ki "Dağın meyvesini ağaçtan koparmıyayım ve ağacı silkmiyeyim ve bir kimseye sarâhaten ve kinâyeten, silk demiyeyim. Rüzgârın ağaçtan düşürmüş olduğunu yiyeyim" diye nezr etmiş idi

46. bölüm / 74 · 1075 kelime · ~6 dk okuma

1629. O dağda çok ağaçlar ve yemişler, dağa mensûb sayısız armut var idi.

1630. O derviş dedi: "Yâ Rab, ben seninle ahd ettim, şimdiki halde bundan toplamıyayım."

1631. "O meyveden gayri ki, onu rüzgâr attı; ben münteış olan ağaçtan topla- mıyayım." "Yâ Rab, bu dağdaki ağaçlarda biten meyvelerden koparıp yememeğe ve topraktan intiâş eden ağaçlardaki meyvelere el sürmemeğe seninle ahd ettim. Yalnız bu ağaçlardan rüzgârın düşürdüğü meyveler müstesnâdır ve onlar bu ahdimin hâricindedir; onlardan yiyeceğim."

1632. Bir müddet onun kendi nezri üzerine vefâsı oldu; nihayet kaza imtihanları geldi.

Ebu'l-Hayr hazretleri kazâ-yı ilâhî imtihanları gelinceye kadar, bir müddet ahdine karşı vefâkâr bulundu ve dağda yalnız rüzgârın ağaçlardan düşürdüğü meyveler ile gıdâsını te'mîn etti.

1633. Bu sebebden istisna ediniz buyurdu. "Eğer Hudâ isterse"yi ahde vurun!

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Kehf'de olan وَلَا تَقُولَنَّ لشيئ أني فاعل ذلكَ غَدًا الا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (Kehf, 18/23-24) ya'nî "Bir şey için ben bunu muhakkak yarın yapacağım deme; ancak Allah Teâlâ murâd ederse de!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî “Bu kazâ-yı ilâhî imtihanları olduğu için, bir şey hakkında ahd ve nezr ederseniz, bu ahdinize "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ederse!.." sözünü de zammediniz." Zîrâ herhangi bir işte insanın muharriki fikirdir ve fikrin husûlünde insanın dahli yoktur. Birçok fikirler ve düşünceler arasından yalnız bir düşünce ayrılıp, insanın kalbine hutûr eder. Birçok düşünceler arasından, bu düşüncenin ayrılıp, insana musallat olmasının sebebi meçhüldür. Ve bu fikrin tasallutunda insanın irâdesi ve medhali yoktur. Kalb bir sahrâ gibidir ve havâtır-ı vâride dört taraftan o sahrâya esen rüzgârlar gibidir. İmdi bu havâtırın Hâlik'ı ve sâikı Hak'dır. Herhangi bir fikrin icrâsı kasd olunduğu vakit, o fikrin, âlem-i ef'âlde zuhûruna meşiyyet-i ilâhiyye taalluk edip etmiyeceği meçhûl olduğundan, kul fiilinde kendini müstakil görmeyip, fâil-i hakîkîyi müşâhede ettiğine delîl olmak üzere "İnşâallah" demek lâzımdır.

1634. "Her zaman kalbe başka bir meyil veririm; her nefes kalb üzerine başka bir dağ koyarım."

Bu beyitler, mezkûr âyet-i kerîmenin tefsîrleridir. Ya'nî Hak Teâlâ buyurur ki: "Her zaman kalbe başka bir meyil ve fikir veririm; her nefeste kalb üzerine bir dâğ ve damga koyarım." "Dâğ" kızgın demir ile yapılan nişan ve alâmet ve damga demektir. Hayvânât birbirinden bu dâğ vâsıtasıyla tefrîk olunur. İnsan da kalbine musallat olup, kendisinin muharriki olan fikrin mâhiyyeti ile birbirinden temeyyüz eder. Efkâr-ı müstakîme, doğru ve sâlih amellere ve efkâr-ı sakîme ve fâside de, eğri ve fenâ amellere sevk eder; ve ameller âdemin gevherini ta'yîne sebeb olur.

1635. Her sabah bizim için yeni şân vardır; her bir şey benim muradımdan meyl etmez.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rahmân'da olan يَسْتَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلِّ يوم هو في شأن (Rahmân, 55/29) ya'nî "Göklerde ve yerde olan mahlûkāt O'nu taleb ederler; O her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "Ben öyle bir Azîmü'ş-şân-ı Zât-ı mutlakım ki, her bir subh-ı tecellîde, mezâhirde yeni bir şe'n ile zâhir olurum. Bu mezâhir, benim sıfât ve esmâ-i şerîfemin birer âyînesi olduğundan, her bir şey benim murâdım ve meşiyyetim dâiresinden meyil ve inhirâf etmez. Ve suver-i kevniyyeden hiçbir şey benim irâdemin hâricinde hareket etmez."

1636. Hadîsde geldi ki, "Kalb bir tüy gibidir; bir sahrada bir sert rüzgârın esîridir."

Hadîs-i şerîfde مَثَلُ الْقَلْبِ مَثَلُ الرِّيشَةِ فِي الْفَلَاةِ تُقَلِّبُهَا الرِّيَاحُ ظَهَرَ الْبَاطِنِ ya'nî "Kalbin meseli, sahrâda olan kuş tüyünün meselidir ki, rüzgârlar onu döndürüp, bâtını zâhir olur" buyurulmuştur. Binâenaleyh kalb bir kuş tüyü gibidir. Sahrâ-yı imkân üzerinde sert ve şedîd olarak esen irâde-i ilâhî rüzgârının esîri ve mağlûbudur.

1637. Rüzgâr tüyü her tarafa, gâh sola ve gâh sağa yüz ihtilaf ile boş yere sürer.

1638. Diğer hadîsde "Bu kalbi öyle bil ki, kazan içinde ateşte kaynayan sudur."

Diğer bir hadîs-i şerifde الْقَلْبُ أَشَدُّ تَقْلِيبًا مِنَ الْقِدْرِ فِي غَلَيَانِهَا ya'nî "Kalbin dönüşü kaynayışta kazandan daha şedîddir" buyurulduğundan sen bu kalbi, ateşte kaynayan kazan içindeki su bil! "Kazan"dan murâd cism-i beşer ve "ateş"ten murâd, irâde-i ilâhî ve kazâ-yı rabbânîdir. Ve kalb sâfiyyet-i asliyyesi i'tibâ- riyle suya teşbîh buyurulmuştur.

1639. Her zaman kalbin bir başka re'yi olur; o ondan değil, fakat bir yerden olur.

Kalb hiçbir an fikirden ve reyden hâlî kalmaz: Bu fikirler kalbden değil, ancak bir yerden olur ki, o yer ve menşe' dahi Hak'dır.

Ma'lûm olsun ki, fikrin sebeb-i zuhûru dörttür. Ya Rahmânî, ya nefsânî veyâ melekî veya şeytanî olur. قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'nî "Hepsi Al- lah indindendir" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, bunların hep- si Hak indinden sevk olunur; fakat bu sevk-i efkâr, abdin isti'dâdına nazaran vâki' olur. Zîrâ Hakk'ın tecelliyâtı, mezâhirin isti'dâdâtına göredir.

1640. Böyle olunca niçin kalbin re'yi üzerine emîn olursun; sonunda utanmak için ahid bağlarsın?

Mâdemki kalbe gelen havâtırın menşei Hak'dır ve Hak bu efkârı senin is- ti'dâdına göre kalbine sevk eder ve sen kendi hakikatinin isti'dâdına ve sırr-ı kadere vâkıf değilsin. O halde kalbinin her fikri üzerine nasıl emîn olursun da, sonunda aksi zuhûr ederek utanmak için ahd edersin?

Ma'lûm olsun ki, ehlullâhın "Fenâ-yı sâlis-i mahk-ı küllî" ta'bîr ettikleri makāmın mâdûnunda bulunanların kalblerine olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye, âlem-i his ve şehadetin suver-i mer'iyyesi ve mesmû' olan sadâları ve bunlar- dan mütehassıl tefekkürât-ı akliyye karıştığından, onların kalbleri elvâh-1 mahfûza değil, belki elvâh-ı mahv ve isbâttır. Ve onların havâtırı, havâtır-1 rabbâniyye-i sırfa olmayıp, havâtır-ı melekiyye ve nefsâniyye ve şeytâniyye ile mümtezic olur. Binâenaleyh bu havâtıra i'timâden ahid bağlamak câiz ol- maz. Zîrâ isti'dâda göre vâki' olan bir tecellî-i diğer ile, onun bozulması dâimâ mümkindir. Bu hakîkate binâen şefekaten li'l-ibâd Server-i âlem (s.a.v.) Efen- dimiz لا تنذروا فان النذر لا يغنى عن القدر شيئا ya'ni "Nezr etmeyiniz; zîrâ nezir, kader- den bir şey iğnâ etmez, ya'nî kaderin zuhûruna mâni' olmaz" buyurmuşlardır.

1641. Bu da hükmün ve kaderin te'sîrindendir; kuyuyu görürsün ve korkuya kādir olmazsın.

Böyle olmakla beraber senin nezir ve ahd etmen dahi, yine hükm-i ilâhî ve kader-i rabbânî te'sîrindendir. Nitekim yol üzerindeki kuyuyu görürsün ve korkup, üzerine doğru gitmemek îcâb ederken, senden korku gider ve kuyu- ya düşmek mukadder ise düşersin.

1642. Uçucu kuştan bu aceb değildir ki, tuzağı görmesin ve helâka düşsün.

"Atab" helâk olmak ma'nâsınadır. "Kazâ-yı ilâhîden dolayı havada uçan bir kuşun tuzağı görmiyerek tutulması ve helâk olmağa düşmesi ve koşması acíb bir şey değildir. Bu alelekser vâki' olur."

1643. Bu acibdir ki tuzağı görür, kazığı da görür; ister istemez düşer.

Fakat taaccübe şâyân olan hal budur ki, tuzağı ve kazığı gördüğü halde bir kuş, yine kazâ-yı ilâhîden dolayı ister istemez o tuzağa düşer.

1644. Göz açık ve kulak açık ve tuzak önde; kendi kanadı ile tuzak tarafına uçar.