İçeriğe atla

O yılan tutucunun hikâyesidir ki, donmuş ejderhâyı ölmüş zannetti, onu iplere sardı ve hengâme için onu Bağdad'a getirdi

27. bölüm / 74 · 6766 kelime · ~34 dk okuma

977. Tarih söyleyiciden bir hikâye dinle, tā ki bu başı örtülmüş olan sırdan ko- ku götüresin.

978. Bir yılan tutucu, efsûnlarıyla yılan tutmak için, dağlık tarafına gitti.

979. Gerek batî ve gerek acûl olsun, bir kimse ki arayıcıdır, bulucu olur.

Bu beyt-i şerîfde من طلب وجد وجد ya'ni "Kim ki istedi ve cidd ü sa'y etti, buldu" hadis-i şerîfine işaret buyurulur.

980. Sen her iki elini daimâ talebe vur; zîra taleb, yolda iyi rehberdir.

Sen Hak yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk'a vusûlü murâd et; zîrâ aramak ve istemek aşk ve muhabbet sevkiyle olur; ve böyle kemâl-i muhab- betle vâki' olan taleb Hak yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur.

981. Topal ve zelîl ve uyumuş şekilli ve edebsiz olarak onun tarafına sürtün ve onu iste!

"Leng" topal ve "lûk" hakîr ve zebûn ma'nâsınadır. "Hufte-şekl" uykulu bir vaz'iyyette demek olup, burada beli bükük ve âciz ma'nâsınadır. Ve "Bî-edeb"den murâd, tarîk-ı Hak sâliklerine lâzım olan edebden bî-behre olmak demektir. "Gajîden" ve "gayjîden" çocukların kıçları üzerine sürtünerek yürümeleri ma'nâsınadır. Ya'nî "Ey sâlik kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusûl talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürtüne sürtüne ve düşe kalka yürü ve behemehâl onu taleb et!"

982. Gâh söz ile ve gâh sükût ile ve gâh her tarafda şahın kokusunu koklamak tut!

Yukarıki beytin nihâyetindeki "o râ mî taleb" ibâresi, bu beytin birinci mısrâ'ına merbûtdur. Ya'ni او را می طلب گه بگفت و گاه بخاموشی "Gâh söz ile ve gâh sükût ile kalbinden onu iste!" demek olur. Ve bu sûrette ikinci mısra' ayrı bir cümle olur. Ya'ni و گه بوی کردن گیر هر سو بوی شه "Ve gâh her tarafda o şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusunu koklamağa çalış!" demektir.

983. O Ya'küb kendi evladına, hadden ziyade "Yûsuf'u arayınız!" dedi.

Nitekim Ya'küb (a.s.) evlâdlarına "يا بَنِي اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ" (Yûsuf, 12/87) ya'nî "Ey oğullarım, gidin ve Yûsuf'dan ve kardeşinden tecessüs edin ve Allah'ın rahmet ve râhatinden me'yûs olmayın; zîrâ Allah'ın revhinden me'yûs olan ancak kâfirlerdir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, evlâdlarına Yûsuf'u ve kardeşini taleb etmek ve aramakla emr etti. Ayet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsi Yûsuf-ı hakîkîyi ve cemâl-i mutlak-ı Hakk'ı taleb etmektir.

984. Kendinizin her hissini, bu cidd ile aramak husūsunda, müstaid şekilde, her tarafa sürünüz!

Havâss-i zâhire ve bâtınenizi, revh ve rahmet-i ilâhiyyeyi kemâl-i ciddiyyetle aramak husûsunda, müstaid bir şekilde her tarafa bir projektör gibi sürünüz. Meselâ gözünüz tecelliyât-ı Hakk'ı görsün, kulağınız enbiyâ ve evliyâ kelâmını dinlesin; hiss-i zâika ve şâmme ve lâmisenizi Hakk'ın nehy ettiği şeylerden saklayınız; kuvve-i müfekkire ve hayâliyyenizi Hak'la meşgûl ediniz.

985. Hudâ'nın revhinden me'yûs olmayın dedi; oğlunu gâib etmiş gibi taraf taraf yürü!

Ya'nî "Ya'kūb (a.s.) evlâtlarına لَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ (Yûsuf, 12/87) ya'nî "Allâh'ın revhinden me'yûs olmayın!" dedi. Ve Hak Teâlâ hazretleri bunu kelâm-ı şerîfinde bize ihbâr buyurdu. Binâenaleyh ey sâlik, sen dahi bu nasîhatden ibret alarak, Allah'ın rahmetini aramak için, oğlunu gâib etmiş olan kimse gibi taraf taraf gez ve yürü!"

986. Ağız hissi yolundan sorucu olunuz; kulağı onun dört yolu üzerine koyun!

"Ağız hissinin yolu"ndan murâd kelâmdır. "Dört yol"dan murâd, şark, garb ve cenûb ve şimâldir. Ya'nî "Hakk'ın rahmetini ve insân-ı kâmilin vücûdunu lisânen ehlinden sorucu olunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı şark ve garb ve cenûb ve şimâl yolu üzerine çeviriniz; belki bu yollardan size bir haber gelir!" Zîrâ insân-ı kâmilin vücûdu rahmet-i ilâhiyyedir. Nitekim bu Mesnevî'de cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: زَانْ بِيَاوَرْدْ اَوْلِيَا رَا بَرْ زَمِينْ تَا كُنَدْ شَانْ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ "Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki onlar âlemlere rahmet olsunlar."

987. Her nerede latîf koku gelirse koku götürün, o sır tarafına ki, o tarafın âşinâsısınız.

"Latîf koku"dan murâd, sıfât-ı kemâliyyedir. Ya'nî "Her kimi sıfât-ı kemâliyye ile mevsûf görürseniz biliniz ki, o sıfât-ı kemâliyye ile mevsûf olan Zât-ı Hak bu mazhardadır ve o da insân-ı kâmildir; binâenaleyh ondan koku aldığınız vakit, o sırr-ı zuhûr tarafına kasd edin; zîrâ sizin hakîkatiniz o sır tarafının âşinâsıdır."

988. Her nerede bir kimseden bir lutuf görürsen, ola ki lutfun aslı tarafına yol bulasın.

"Her nerede bir kimseden, bu sıfât-ı kemâliyyeden bir letâfet görürsen; ola ki o letâfetin ve sıfât-ı kemâliyyenin aslı olan Zât-ı Hak tarafına yol bulasın." "Asâ" ef'âl-i mukārebeden olup, "ola ki" ve "câiz ki" ma'nâlarına gelir. Sînin kesriyle okunması kāide-i Fürs üzerine ve käfiyenin tevâfuku maksadıyla vâ- ki' olmuştur. Hind nüshalarında سوی اصل لطف ره یابی بسی suretindedir. Ya'nî "Lutfun aslı tarafına çok yol bulursun" demek olur.

989. Bütün bu hoşlar derin bir deryadandır; cüz'ü bırak, külle göz tut!

Bu vücûd-ı izâfî âleminde gördüğün bütün hoşlar ve güzeller ve letâfetler, ucu bucağı bulunmayan cemâl-i mutlak-ı Hak deryâsındandır; binâenaleyh onun cüz'ü olan bu hoşlukları ve letâfetleri ve güzellikleri bırak, o cemâl-i mutlaka ve bu cüz'lerin küllüne göz dik! "Tarf" göz ma'nâsınadır.

990. Halkın kavgaları güzellik içindir, bergsizliğin bergi tüba nişanıdır.

Halkın bütün kavgalan ve mücadeleleri bu mecâzî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede müzeyyen ve muhteşem birini görürler ise, onun başına üşerler. Halbuki bu zînet-i zâhiresizlik zâdı ve sermâye-i fakrı saâdet nişânı- dır ve insân-ı kâmilin alâmetidir. Birinci "berg," zînet-i zâhire ve ikinci "berg" zâd ve zahîre ve "tûbâ" saâdet ma'nâsınadır, insân-ı kâmilden kinâyedir.

991. Halkın hışımları sulh içindir; rahatın tuzağı daima rahatsızlıktır.

Halkın hışımları ve cenkleri, sulh ve râhatı elde etmek içindir. Halbuki râ- hatın tuzağı dâimâ rahatsızlıktır; ya'nî rahatsız olmadan, rahat elde edilemez ve hiç şübhe yok ki, halkın hışımları ve cenkleri, kendilerinin rahatsızlığıdır; fakat bunu, esbâb-ı istirahatdan olan sulh için ihtiyâr ederler. Binâenaleyh iki zıddın birisi, dîğeri için ihtiyâr olunur.

992. Her vurmak, okşamak için olur; her şikâyet şükürden âgâh eder.

Darb-i şer'î, tehzíb-i ahlâk içindir; babanın evladını döğmesi, terbiye için- dir ve üstâdın şâkirdini döğmesi de, ta'lîm-i san'at içindir. Tehzīb-i ahlâk ve terbiye ve ta'lîm-i san'at ma'nâda okşamaktır. Kahr-ı ilâhî de bunun gibidir. Ve kezâ her şikâyet kendisinin zıddı olan şükrün vücûdundan haber verir.

993. Ey kerîm, cüz'den külle kadar koku götür; ey hakîm, zıddan zıdda kadar koku götür.

Ey kerîm, küll olan vücûd-ı hakîkînin izâfâtından bulunan bu âlem-i cüz'îdeki cenk ve sulhü ve râhatı ve rahatsızlığı ve dövmeyi ve okşamayı ve şikâyeti ve şükrü ve emsâli ahvâl-i mütekâbileyi gör; ve bunların kokusunu وَ إِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (Bakara, 2/210) ya'nî “Umûr Allah'a rücû' eder” âyet-i kerîmesinin hükmüne tebean, küll olan vücûd-ı hakîkîye kadar götür; ve anla ki, bunlar o vücûdun sıfât ve esmâ-i mütekâbilesi âsârındandır. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de, eşyânın zıddıyla inkişâf ettiğini gör!

994. Kavgalar sâlim sulh getirir; yılan tutucu yârlık için yılan aradı.

Ya'nî “Cenklerin ve kavgaların neticesinde iki taraf kuvvetten düştüğü cihetle, sağ ve sâlim sulh peydâ olur. Ve kezâ yılan tutucu, o korkunç bir hizmet olan yılan aramayı ve tutmayı, ancak tuttuğu yılan kendisine yâr olmak ve o sâyede para kazanıp, menfaat bulmak için ihtiyâr eder.”

995. Âdemî yârlık için yılan arar; gamsız bir dost için gam yer.

Âdem oğlu, maîşetinin te'mîni husûsuna yârlık ve muâvenet için yılan tutmak arkasında koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam yer. “Gamsız harîf”den murâd yılandır; zîrâ hayvan yer ve içer ve âdem oğlu gibi uzun düşünceleri olmadığı için, gıdâsının fâidesini görüp semirir; ve âdem ise yer ve içer ve uzun düşüncelerden ve gamlarından erir. Ankaravî hazretleri “mâr”ı mal ma'nâsına alıp “harîf-i bî-gam”dan murâd dahi mal olduğunu beyân buyurur. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında بهر بازی مار جوید آدمی غم خورد بهر امید بیغمی sûretinde vâki'dir. Ma'nâsı “Âdemî bir oyun için yılan arar; gamsızlık ümîdi için gam yer” demek olur. Ya'nî “Âdem oğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp, maîşetini te'mîn ettikten sonra gamsız ve müsterîh olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle evve- lâ onun zıddı olan gam yiyicilik yapar." Bu ma'nânın yukarıki beyitler ile olan râbıtası zâhirdir. "Mâr"dan ve "harif-i bî-gam"dan murâd, nefs-i insânî dahi olmak câizdir; ve bu ma'nânın da âtîdeki beyitler ile münasebeti çoktur.

996. Ademî bir dağdır; nasıl meftün olur? Dağ yılana nasıl hayran olur?

İnsanın taayyünü birçok zâhirî ve bâtınî kuvânın hey'et-i mecmûasıdır; ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetine mazhariyyet isti'dâdındadır. Bu taayyün üzerinde türlü türlü cemâdât ve nebâtât ve hayvânât olan bir dağa benzer. Bu kuvâ arasındaki kuvve-i nefsâniyyesi yılan mesâbesindedir. Garibdir ki, kendisinde bulunan birçok kuvâ-yı latîfeyi bırakıp, bu yılan mesâbesindeki nefsinin meftûnu ve meclûbu olur. Böyle bir koca dağ nasıl olup da, yılana hayrân olur?

997. Miskin adam kendisini tanıyamadı; ziyadelikten gelir; halbuki noksanlı- ğa gitti.

İnsan, kendisinin birçok zâhirî ve bâtınî kuvânın hey'et-i mecmûası olup, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetine mazhariyyet isti'dâdında olduğunu bilemedi; ve kendi hakikatini tanıyamadı. O bîçâre insan böyle ziyâdelik cihetinden geldi- ği halde, kuvve-i nefsâniyyesine meftûn olmakla, noksanlığa gitti, kendi ve kendisinin mâdûnu olan hayvanlığa meyl etti.

998. Ademî kendisini ucuz sattı; atlas idi, kendisini bir palasa dikti.

Adem bu kadar kuvâ-yı zâhire ve bâtıneyi câmi' iken, kendisini bu kuvâ arasında en süflî olan ve yılan mesâbesinde bulunan kuvve-i nefsâniyyesine sattı. Meselâ bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı. Rubâî-i Sa'deddîn Hamevî (k.s.): ای نسخه نامه الهی که تویی وی آینه جمال شاهی که تویی در خود بطلب هر آنچه خواهی که تویی بیرون ز تو نیست هر چه در عالم هست "Ey insan, sen nâme-i ilâhînin nüshasısın; cemâl şâhının âyînesi sensin. Âlemde her ne varsa, senden hâriç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara; zî- râ hepsi sensin."

999. Yüz binlerce dağın yılanı onun hayranıdır; o niçin hayran olmuştur ve yı- lanın muhibbidir.

Her biri nefs-i hayvânî sâhibi olan yüz binlerce dağın yılanları, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti'dâdını hâiz olan insanın hayrânıdır ve hepsi kendilerini insanın mâdûnunda görüp kaçarlar. Hal böyle iken o insan niçin kendi nefs-i hayvânîsine hayrân ve esîr olmuş ve kendisine o yılanı dost it- tihâz etmiştir?

1000. Yılan tutucu, o ejderhâyı tuttu; acib olmak için Bağdad tarafına geldi.

Bu beyt-i şerîfde kıssanın zâhiri beyân buyurulur; ma'nâ-yı işârîsi yuka- rıdaki îzâhâtdan anlaşılır.

1001. Ev direği gibi bir ejderhâyı, bir hengâme için çekti.

"Hengâme" mecma' ve cem'iyyet-i halk ve oyuncuların sahnesi ve kıssa nakl ediciler ve havâs okuyucular ma'nâsınadır.

1002. "Ölmüş ejderhâyı getirmişim, onun şikârında ben ciğerler yemişim" diye.

"Ciğer" gam ve gussa ve meşakkat ma'nâsınadır. Ya'nî "O yılan tutucu adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhâyı bir- çok zahmet ve meşakkatle avladım ve öldürüp getirdim diye, hüner göster- mek ve halkı taaccübe ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdâd'a getirdi."

1003. O onu ölmüş zannederdi ve fakat diri idi; ve o onu iyiden iyiye görmedi.

1004. O soğuklardan ve kardan donmuş idi; diri idi ve ölmüş şekilde görünür idi.

1005. Alem donmuştur; ve onun adı cemâddır; ey üstâd, câmid donmuş olur.

1006. Dur! Tâ ki haşır günü aşikâr gelsin, tâ ki cism-i cihanın hareketini göresin.

Ma'lûm olsun ki, sırası düşdükçe muhtelif mahallerde de îzah olunduğu üzere vücûd ve varlık birdir, o da vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Bizim âlemimiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlim-i kesîfe o vücûd-ı hakîkînin izâfâtından ve onun bi'l-kesâfe merâtibe tenezzülünden ibârettir; ve vücûd-ı hakîkînin sıfât-ı sübûtiyyesi vardır ki, onlar da Hayât, İlim ve Sem', Basar, İrâde, Kudret ve Kelâm ve Tekvîn'dir. İmdi vücûd-ı hakîkînin mertebe-i şehadete tenezzülünde cemâd, nebât, hayvan ve insan olarak dört sınıf hâsıl olmuştur. Sıfat-ı Hayât cemâd sınıfında bâtın ve mestûr ve nebâtâtda nümüv sûretiyle mahsüs, hayvânatda zâhir ve insanda azhardır. Sıfât-ı sâirenin nisbetleri de böyledir. Bu âlem kesîf ve müncemid olduğundan, onlarda bu sıfatların âsârı yoktur zannolunur; fakat zuhûr butûna ve mülk melekûta münkalib olduğu vakit, müncemid ve donuk olan cism-i cihânın hayatı ve hareketi zâhir ve âşikâr olur; ve dünyâda vücûdu inkâr olunan ahvâl, âlem-i melekûtda müşâhede olunur. Nitekim âsîlerin a'zâ ve cevârihi, isyânlarına şehadet edip söyliyeceklerdir. Ve bu ma'nâ sûre-i Fussilet'de beyân buyurulur : حَتَّى إِذَا جَاؤُهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَ أَبْصَارُهُمْ وَ جُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/20,21) Ya'nî "Yevm-i hesaba geldikleri vakit kulakları ve gözleri ve a'zâlan yaptıkları amellerine, aleyhlerine olarak şehâdet ederler; ve onlar a'zâlarına derler ki: "Niçin bizim aleyhimize şehadet ettiniz?" Onlar derler ki: "Her şeyi söyleten Allah Teâlâ, bizi de söyletti."

1007. Vaktaki Mûsa'nın asası burada yılan oldu, akla sakinlerden ihbar oldu.

Vaktâki cemâd sınıfından olan Mûsâ (a.s.)ın asâsı, bu âlem-i kesâfet olan dünyâda yılan oldu ve bâtınındaki hayât zuhûra geldi; bu hâl, sâkinlerin ya'nî câmidlerin ahvâl-i bâtınelerinden akl-ı beşere haber vermek oldu.

1008. Bir toprak parçasısın, seni nasıl âdem yaptı? Bütün topraklara ma'rifet lâzımdır.

Ey insan, senin bu cismin bir toprak parçası değil midir? Ve sen cevher-i arzdan mütevellid değil misin? Sen bir câmid toprak parçası iken, Hak Teâlâ hazretleri seni nasıl idrâk ve ma'rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki, bütün topraklara da, senin gibi ma'rifet ve idrâk îcâb eder. Ma'lûm olsun ki, cemâdât ve nebâtât ve hayvânât, kendilerini halk eden Rab'lerini, ma'rifet-i tabîiyye-i fitriyye ile ârifdir; ve bunun böyle olduğu fik- ren ve tahyîlen değil, keşfen, ya'nî zevkan ve şühûden ve açık delîl ile sâbit- tir. İmdi kâffe-i mevcûdâtın zî-hayât olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Te- âlâ hazretleri'nin وَاللَّهُ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Ra'd, 13/15) ["Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'a secde eder."] ve يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ (Cum'a, 62/1) ["Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih ederler."] ve وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) ["O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yok- tur".] âyet-i kerîmeleridir; zîrâ semâvât ve arzdaki mevcûdâtın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayât olmaları lâzımdır; ve ehl-i keşf indinde de mevcûdâtın kâffesi zî-hayâttır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk'ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise, vü- cûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı i'tibârîdir. Vücûd, Hakk-ı vâhidin vücû- du olunca, Hakk'ın Hayât'ı ve İlm'i, cemî-i zerrât-ı kevniyyeye sârî olmuş olur. Şu kadar ki, mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, ha- yât ve idrâk o mazharın bâtınında kalır.

1009. Bu taraftan ölmüşdürler ve o taraftan diridirler; bu tarafta sâkit ve o ta- rafda söyleyicidirler.

Câmidler bu âlem-i mülk ve şehâdet tarafından bakılırsa ölü hâlindedirler ve âlem-i melekût tarafından bakılırsa diridirler; ve kezâ âlem-i şehâdetde sâ- kit ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat âlem-i melekût tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

1010. Onları o taraftan, bizim tarafımıza gönderdiği vakit, o asâ bizim tarafı- mızda ejderhâ olur.

Hak Teâlâ hazretleri câmid olan şeyleri melekûtiyetleri cihetinden bizim tarafımıza, ya'nî âlem-i şehâdete gönderdiği vakit, o câmid olan asâ-yı Mû- sâ (a.s.) bizim tarafımızda ve âlem-i şehâdetde ejderhâ olarak zâhir olur; ve onun bâtınında hayât meydana çıkar.

1011. Dağlar dahi lahn-i Dâvûdî eder; demir cevheri elde mumluk eder.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Sebe'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: ﴿وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ﴾ (Sebe', 34/10) Ya'nî "Biz tarafımızdan Dâvûd'a bir fazl verdik ve dedik ki: Ey dağlar ve kuşlar onun tesbîh ve nâğmesine sadânız ile rücû' edin; ve biz demiri ona yumuşak yaptık." Ya'nî dağlar câmid ve kuşlar gayr-i nâtık oldukları halde Dâvûd (a.s.)ın terennümât ile vâki' olan tesbihât ve münâcâtını tekrar ederlerdi; ve demirin demirliği gidip, onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

1012. Rüzgâr Süleyman'a mensûb hamal olur, deniz Mûsâ ile bir söz bilici olur.

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Sebe'de vâki' ﴿وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ﴾ (Sebe', 34/12) ya'nî "Biz Süleymân'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısra'da da ﴿وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ﴾ (Şuarâ, 26/63) ya'nî "Biz Mûsa'ya dedik ki, denize asân ile vur; vurdu, deniz ayrıldı; her bir ayrılması azîm dağ gibi oldu" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "Rüzgâr ve deniz cemâddan oldukları halde, her birisi kendilerine tebliğ olunan emirleri idrâk edip itâat eylediler."

1013. Ay Ahmed ile işaret görücü olur; ateş İbrâhîm için nesrîn olur.

Ay, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek parmaklarıyla vâki' olan işâretini görüp yarılır. Nitekim âyet-i kerîmede ﴿اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ (Kamer, 54/1) ya'nî "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" buyurulur. Ve Nemrûd'un ateşi İbrâhîm-i Halîl (a.s.) için nesrîn, ya'nî güzel kokulu beyaz gül olur.

1014. Toprak Kārûn'u yılan gibi içeriye çeker; hannâne direği rüşde gelir.

Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamânında mâldâr bir kimse idi; Mûsâ (a.s.)a muhâlefeti yüzünden yere battı. Nitekim âyet-i kerîmede ﴿فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ﴾ (Kasas, 28/81) ya'nî "Biz onu ve evini yere batırdık" buyurulur. Kıssasının tafsili tefsîrlerde mezkûrdur. "Hannâne"" nevha edici ma'nâsına olup, zamân-ı saâdetde Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in mescid-i şerîflerinde dayanıp hutbe okuduğu bir direğin adıdır.

1015. Taş Ahmed'e bir selâm eder; dağ Yahya'ya bir haber eder.

Ya'nî hadîs-i şerîfde ihbâr buyurulduğu üzere, taşlar Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'e selâm verir; ve dağ, yahûdîlerin elinden firân üzerine Yahyâ (a.s.)a "Bana kaç!" diye haber verir. Bu beyitlerde cemâdâtın kelâmlarına işâret buyurulur.

1016. Biz işiticiyiz ve görücüyüz ve latîfiz; biz size nâ-mahremleriz ve sakitiz.

Yukarıdan beri vâki' olan îzâhâttan anlaşılacağı üzere cemâdât, biz işitir ve görürüz ve latîfiz; fakat ey ehl-i sûret, biz sizlere karşı nâ-mahrem ve sâkit bir haldeyiz derler.

1017. "Mâdemki siz cemâdlık tarafına gidiyorsunuz, nasıl cemâdların canının mahremi olursunuz?"

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Ey ehl-i sûret, mâdemki siz cemâdlık ve cismâniyet tarafına meyl ediyorsunuz; ve âlem-i mülkün kavânîn-i tabîiyyesi ile mukayyed bulunuyorsunuz ve âlem-i melekûtun ahvâli size karşı mestûr kalıyor; o halde nasıl cemâdların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?"

1018. Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz; âlemin eczâsının gulgulesini işitiniz.

1019. Cemâdâtın tesbihi sana açık gelir; seni te'vîllerin vesvesesi kapmaz.

Ya'nî, "Ey sâlik sen âlem-i cemâddan, âlem-i ervâha ve melekûta hâlen ve zevkan müteveccih olursan, cemâdâtın tesbihi sana açık olarak zâhir olur." Ya'nî zâhir ve bâtın kulakların birleşip, onların tesbihlerini lisân-ı zâhir ile vâki' olan tesbîhât gibi işitirsin; ve artık ulemâ-yı zâhir gibi وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ لٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerini tefakkuh edemez- siniz" âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur'âniyyeyi te'vîl vesvesesi sana musallat olamaz. Zîrâ ulemâ-yı zâhir bu ve emsâli âyât-ı kur'âniyyenin tef- sîrinde derler ki: "Cemâdât Sâni'a ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisân-ı hâl ile tesbih ederler ve gûyâ bununla nutk ederler; ve ke- ennehû Allah Teâlâ'yı şürekâdan ve sâireden tenzih ederler."

1020. Mâdemki senin canının kandilleri yoktur, görünüş için te'vîller etmişsin.

"Kandiller"den murâd, nûr-ı keşf ve vicdândır. "Ey eşyânın zâhirini gö- rüp, bâtınlarından kör olan kimse, mâdemki senin rûhunda nûr-ı keşf yok- tur, zikr olunan âyât-i kur'âniyyeyi, bunların tesbihlerinin görünüşü için, te'viller etmişsin, ya'nî bunların tesbihâtı zâhiren görülmez diye te'vílâta kı- yâm etmişsin; veyâhut onların görünüşü, görenin tesbihine sebeb olur diye te'vîl edip dersin:

1021. Ki: "Garaz ne vakit tesbih-i zahir olur; görme da'vâsı, dalalet-i haya- lidir."

Ki "Cemâdâtın tesbihinden garaz, hiç tesbih-i zâhir olur mu? Bunların tes- bihlerini işitmek ve görmek da'vâsı, dalâletden mütevellid bir hayâldir ve ev- hâmdır."

1022. Belki her görücüyü onun dîdârı, ibret vaktinde tesbih okuyucu eder.

Belki her gören kimseyi, o cemâdâtın görünüşü, ibret almaya sevk edip, tesbih okuyucu eder.

1023. İmdi mâdemki sana tesbihden yad veriyor; o delâlet söylemek gibi olur.

Mâdemki cemâdâtın görünüşü senin hatırına Hakk'ı tesbih etmeyi getiri- yor ve sana Hakk'ın tesbihine delalet ediyor; işte o delalet الدال على الخير كفاعله ya'nî "Hayra delâlet eden, o hayrın fâili gibidir" fehvâsınca, o cemâdâtın tes- bíh söylemesi gibi olur.

1024. Ehl-i İ'tizalin tevîli bu olur; vay o kimseye ki, o nûr-ı hâl tutmaz.

İşte ehl-i İ'tizâl'in ve ulemâ-yı zâhirin nusûs-ı kur'âniyye hakkındaki te'víli, bu zikr eylediğimiz vech ile olur; zîrâ onların te'villerinin esâsı budur ki: "Cemâdâtın hayatı yoktur ve nutk-ı tesbih hayatsız olmaz. Binâenaleyh murâd, hakikat-ı tesbih değildir; belki vahdâniyyete delâlet etmeleridir." Halbuki ayet-i kerîmede فَقَالَ لَهَا وَ للأرض التيَا طَوْعًا أو كرها قالتا آتينا طائعين (Fussilet, 41/11) ya'nî "Hak Teâlâ semâvât ve arza tav'an yâhud kérhen vücûd-pezîr olunuz buyurdu; onlar da biz itâat edici olduğumuz halde geliriz dediler" buyurulduğuna nazaran cemâd nev'inden olan semâvât ve arzın hitâb-ı İzzet'i işitdiklerini ve cevâb verdiklerini te'víle mahal yoktur. "İmdi kendisinde nûr-ı hâl ve müşâhede-i bâtın olmayan kimsenin vay hâline!"

1025. Mâdemki âdemî hisden dışarıya gelmedi, tasvîr-i gaybîden a'cemî olur.

İnsan, zevâhir-i eşyâdan ma'lûmât alan havâss-i hamse-i zâhiresinin hüküm ve te'sîrinden kurtulmadıkça, âlem-i gaybın ahvâlini tasvîrden a'cemî, ya'nî gâfil ve câhil olur.

1026. Bu sözün nihayeti yoktur. Yılan tutucu o yılanı yüz meşakkatle çekti.

"Zahîr" karın ağrısı ve sıkıntı ile nefes almak demek olup, burada zahmet ve meşakkat murad buyurulur.

1027. O hengâme arayıcı, dört tarafa bir hengâme koymak için, Bağdad'a kadar geldi.

"Çâr-sû" çarşı ma'nâsına geldiği gibi, dört taraf ma'nâsına da gelir. Ya'nî "O mecma'-i halkı arayan kimse çarşıya veya dört tarafa halkı toplamak için Bağdâd şehrine kadar geldi."

1028. Hengâme adamı, Şat sahiline koydu; Bağdad şehri içine gulgule düştü. Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle neh- ri kenârına koydu. Halk böyle bir yılanın vücûdundan haberdâr olunca Bağ- dâd içine bir gulgule düştü; dediler ki:

1029. "Bir yılan tutucu ejderha getirmiştir; çok acib nâdir bir şikâr etmiştir."

"Birisi Dicle kenârına bir ejderha getirmiş, acîb bir şey imiş, gidip görelim bu azîm yılanı nasıl tutabilmiştir?"

1030. Yüz binlerce ahmak toplandı; onun ahmaklığından, onun gibi, onun şi- kârı olmuştur.

"Sad hezârân" ta'bîrinden murâd, ta'yîn-i aded değildir, kesretden kinâ- yedir. "Hâm-rîş" ahmak ma'nâsınadır. Ya'nî "O yılanı görmek üzere pek çok ahmak toplandı; o yılan tutucunun ahmaklığından dolayı, onun kendisi gibi, birçok kimseler o yılanın şikârı olmuştur."

1031. Onlar muntazır ve o da dağınık olan halk toplansınlar diye muntazır idi.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderha nasıl şeydir göre- lim diye örtünün açılmasına muntazır; ve yılan tutucu adam dahi, halkın da- ha ziyâde toplanmasına muntazır idi.

1032. Cem'iyyet adamları daha ziyade olsun, dilencilik ve tevzî' daha iyi olsun.

Yılan tutucunun intizârına sebeb, halkın daha ziyâde toplanması ve bu yüzden kendisinin dilenciliği ve parsa toplaması daha iyi bir sûretde vâki' ol- ması için idi. "Gidye" dilenci ma'nâsınadır. Dilencilik ma'nâsına da müs- ta'meldir; burada ikinci ma'nâ münasibdir.

1033. Yüz binlerce geveze, ayak arkası, ayak arkası üzerine halka yapıp top- landı. Birçok geveze ortada bulunan ejderhânın etrâfında halka teşkil etmek sûretiyle toplanmış ve bu halka, zamânımızda emsâli görüldüğü üzere, bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil etmek sûretiyle vâki' olmuş idi.

1034. Kalabalıktan dolayı, erkeğin kadından haberi yok idi; hâs ve âmm kıyamet gibi gitmiş idi.

Kalabalık bir derecede idi ki, erkeklerin kadınlara olan temâyülü hasebiyle onlara bakmaları lâzım gelirken, bu kalabalık yüzünden, erkek kadının vücûdundan haberi bile yoktu. Velhâsıl halkın izdihâmı kıyâmetden bir nümûne idi.

1035. O harrâkayı kımıldattığı vakit, cem'iyyet halkı boyun çektiler.

Ankaravî hazretleri "harrâka" kelimesini, yılanın üstündeki palas ma'nâsına olarak tercüme buyurmuşlardır. Hind nüshalarında bu kelime "Hi" ile "harrâka" sûretinde muharrer olup, şârihler, oyun âleti olarak tercüme etmişlerdir. Ve "hâ" ile olan "harrâka" Ahteri-i Kebîr'de "kâv" ve düşmana ateş saçan gemi ma'nâsında gösterilmişdir; ve bu ma'nâ makāma münasibdir. Zîrâ yılan ateş saçan bir gemiye teşbîh buyrulmuş olur. Ya'nî "Yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi mesâbesinde olan o ejderhâyı kımıldattığı vakit, efrâd-ı halk, aman ben de göreyim diye, halkanın arkasında kalanlar aralık yerlerden boyunlarını uzattılar."

1036. Ve zemherîden donmuş olan ejderha, yüz türlü palas ve perde altında idi.

Zemherî soğuğundan donmuş olan o büyük yılanın vücûdu, birçok eski püskü örtüler ile örtülmüş idi.

1037. Onu kalın ipler ile bağlamış idi; o hifz edici, ona bir ihtiyat etmiş idi.

1038. İntizar ve ittifak tevakkufu içinde, o yılan üzerine Irak'ın güneşi doğdu.

Temâşâ perdesinin açılmasına halkın müttefikan intizâr için vâki' olan te-vakkufu esnâsında, Irak iklîminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılan üzerine doğdu.

1039. Kızgın güneş, onu sıcağa doyurdu; onun a'zâsından soğuk hılılar gitti.

"Ahlât" hayvânâtın vücûdunda vâki', "dem," "balgam," "sevda" ve "saf-râ" tesmiye olunan seyyâlât-ı erbaadır. Ya'nî "Güneşin harâretiyle, yılanın vücûdu meşbû' oldu; a'zâsında donmuş olan bu mezkûr hıltlar tekrâr cere-yân ve deverâna başladı."

1040. O ölü idi ve ârâm cihetinden diri oldu. Ejderhâyı kendi üzerine kımılda-ma tuttu.

"Şigîft" ve "şigift" aceb ve taaccüb ve sabır ve karâr ve ârâm ma'nâları-nadır. Ya'nî "Yılan donukluktan ölü sûretinde idi; fakat intizâr sebebiyle vâ-ki' olan güneş altındaki ârâm ve karârı cihetinden diri oldu. O ejderhânın kendi vücûdunda hareket zâhir olmaya başladı."

1041. O ölmüş yılanın hareketinden, halkın o bir tahayyürü, yüz bin oldu.

Halk zâten o ölmüş yılanın cesâmetinden hayrette idi; onun bu sûretle ha-reketini görünce, hayretleri arttı.

1042. Tahayyür ile beraber na'ralar kopardılar; hepsi onun hareketinden kaçtılar.

1043. O yüksek sesten dolayı, o bağı kırdı; bağın çatırdısı her tarafa giderdi.

Halkın o yüksek na'ralarından ve feryâdlarından ejderha ürküp, bağlarını kopardı ve kalın bağların çatırdısı her tarafa giderdi ve her taraftan işitilir idi.

1044. Bağları kırdı ve altından arslan gibi kükremiş çirkin bir ejderha dışarı-ya çıktı.

1045. Hezîmet esnasında çok halâyık ölmüş oldu; düşmüşlerden ve ölmüşlerden yüz yığın oldu.

"Hezîmet" askerin gayr-i muntazam olarak firârı ma'nâsınadır. "Püşte" tepe ve yığın ma'nâsınadır. Ya'nî "Yılanı temâşâ etmek üzere toplanmış olan halk, ejderhânın bu vaz'iyyetinden ürkerek bağıra çağıra gayr-i muntazam kaçmağa başladılar; kaçarken halk birbirine çarpıp, yerlere serildiler; ve arkadan gelenler düşenleri çiğnemek sûretiyle ölümlerine sebeb oldular. Bu sûretle düşen ve ölenlerden birçok yığınlar peydâ oldu."

1046. Yılan tutucu korkudan yerinde kuru oldu, dedi ki: "Ben dağlıktan ve çölden ne getirdim?"

"Huşk geşten" hareketsiz kalmaktan kinâyedir. Yılan tutucu bu vaz'iyyet-i müdhişeyi görünce: "Eyvah! Ben dağlıktan ve sahrâdan bu halkın başına ne dehşetli bir felâket getirmiş oldum, diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı."

1047. O kör koyun, kurdu uyandırdı; câhil, kendi Azrâîl'i tarafına gitti.

O kör koyun mesâbesinde olan yılan tutucu, uyuyan kurt mesâbesinde olan ejderhâyı bu sûretle uyandırdı; kemâl-i cehâletinden dolayı, kendi Azrâîl'i tarafına ayağı ile gitti.

1048. Ejderhâ o ahmağı bir lokma etti; Haccâc'a kan içicilik kolay olur.

"Haccîc" birinci mısra'daki "gîc" kelimesine kâfiye olmak için, kâide-i Fürs üzere, Haccâc-ı Zâlim isminin imâle olunmuş sûretidir. Ankaravî nüshasında Haccâc kelimesi imâlesiz olarak mündericdir. Ve Haccâc, Yûsuf es-Sekafî, Mervân ve Abdü'l-Melik zamân-ı saltanatlarında zulmüyle meşhûr bir emîrin ismidir. Merkūmun haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü târihlerde mezkûrdur. Ya'nî "Ejderhâ canlanıp, etrâfa saldırdığı esnâda, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Zîrâ kan içici Haccâc mesâbesinde ve onun meşreb ve tabîatında olan ejderhâya adam öldürmek kolay olur." Bu beyt-i şerîfde bâtın-ı Haccâc'ın ejderha sûretine memsûh olduğuna işâret buyrulur.

1049. Kendisini bir direğe sardı ve bağladı; yenmiş kemikleri birbirine geçirip kırdı.

Ejderha adamları yuttuktan sonra, onların kemiklerini kırıp mi'desinde eritmek için, kendisini bir direğe sardı ve halkalanmak sûretiyle bağladı.

1050. "Nefis ejderhadır, o ne vakit ölmüştür; âletsizlik gamından donmuştur.

Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderhâ tab'ında ve meşrebindedir; o asla ölmez; eğer halîm ve selîm görünürse âletsizlik ve fırsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecâlsiz kalmıştır.

1051. Eğer o Fir'avn'ın aletini bulursa ki, nehrin suyu onun emri ile giderdi.

"Fir'avn"ın âletinden murâd, saltanat ve kudret-i hükûmetdir. "Nehir"den murâd, Nil nehridir ki, Fir'avn'ın dâire-i saltanatında cereyân ederdi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Fir'avn'ın tefähüründen ihbâren beyân buyrulur. وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) Ya'nî "Fir'avn kavmine nídâ edip dedi ki: Ey kavmím, mülk-i Mısır bana mahsûs değil mi? Ve bu nehirler benim hükmüm altında cereyân ediyor, görmüyor musunuz?"

1052. Ondan sonra o Fir'avnlık bünyadını eder; yüz Mûsâ'nın ve yüz Hârûn'un yolunu vurur.

Nefis, Fir'avn'ın kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Fir'avnlık temelini kurar ve kendisine nasihat eden Mûsâ ve Hârun (aleyhime's-selâm) meşreblerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşman addedip, onlara karşı sû-i kasda kıyâm eder.

1053. O ejderha fakr elinden kurtcağızdır; bir sivrisinek mâl ve câhdan sakr olur.

"Sakr" doğan envâ'ından "çakır" dedikleri kuştur, cem'i "sukūr" ve "sıkār" ve "sıkāre" ve "suküre" ve "uskur" gelir. Fârisîde "çerğ" derler. "O nefis ejderhâsı fakr u zarûret elinden ve fırsat bulamamak yüzünden, küçük bir kurttur. Acz ve fakr içinde bir sivrisinek gibi kudretsiz iken eline mal girdiği ve büyük mansıba nâil olduğu vakit, yırtıcı bir çakır kuşu olur."

1054. Ejderhâyı firâk karı içinde tut; sakın onu Irak güneşine çekme!

Nefis ejderhâsını huzûzât-ı dünyeviyyeden ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir halde kalsın; sakın o nefis ejderhâsını esfel-i sâfilîn olan dünyânın parlak ve harâretli görünen âlâyişine çekme! "Irâk" Bağdad ve Basra cihetlerine denir. Bu kıt'aya Irak denilmesi, Arab'ın esfel-i arzı olmasından dolayıdır. Bu münasebetle esfel-i sâfilîn olan dünyâya "Irâk" ve onun mâl ve câhına da "güneş" ta'bîriyle işaret buyrulmuştur.

1055. Tâ ki o senin ejderhân donmuş olsun; o necat bulduğu vakit, sen onun lokmasısın.

Ya'nî "Sen, ejderhâ olan nefsini, esfel-i sâfilîn olan dünyânın, mal ve câh güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhân donmuş bir halde kalsın. Zîrâ o nefis, mal ve câh güneşinin harâretiyle harekete gelip donukluktan necât bulduğu vakit, seni yutup helâk eder."

1056. Onu mat et ve matdan emîn ol; ona az merhamet et, atâ ehlinden değildir.

"Mat" mağlûb demektir. "Sılât" sılanın cem'idir ve "sıla" atâ ve bahşiş ma'nâsınadır. "O nefsi mat ve mağlûb et ve mağlûb olmaktan emîn ol! Ona az merhamet et; zîrâ o atâya ve bahşîşe lâyık bir şey değildir." "Rahm kem kün" ta'bîriyle nefse şer' dâiresinde i'tidâl üzere muâmele etmeğe işaret buyrulur.

1057. Zîrâ o şehvet güneşinin harâreti vurursa, o senin başından arta kalacak yarasa kuşu kanat vurur.

"Zîrâ dünyâ şehvetlerinin güneşi, nefis üzerine harâretini müstevlî kılar- sa, nihâyet ölüm sebebiyle senin başından arta kalacak olan o yarasa kuşu mesâbesindeki nefis, bu zulmet-i tabîiyye içinde kanat açıp uçmağa başlar." Bu hitâblar sâlikin rûhunadır.

1058. Onu erkek gibi cihada ve kıtâle çek! Allah sana visal ile cezâ versin.

Ey sâlik, sen nefsini hakîkî erkekler gibi, ya'nî ricâlullâh gibi mücâhede ve riyâzet sûretiyle, şehevât-ı dünyeviyyeye meyilden öldürülmek usûlüne çek! Nefsin bu harbde ölünce, Allah Teâlâ hazretleri senin rûhunu kendine vâsıl kılmak sûretiyle mükâfât versin.

1059. Vaktaki o adam, ejderhâyı getirdi, sıcak hava içinde o merîd hoş oldu.

"Merîd" inadçı ve şerîr demektir; ya'nî "O yılan tutucu adam, donmuş ejder- hâyı Bağdad'a getirdi; o şerîr olan yılan sıcak hava içinde canlanıp hoş oldu."

1060. Ey azîz, şübhesiz o fitneleri yaptı; hem bizim söylediğimizin dahi yirmi kadarını.

O ejderhâ, o zikr olunan fitneleri, hem bizim söylediğimizin dahi yirmi mislini yaptı. Biz onun yaptığı fitnelerden yirmi mislini söylemedik.

1061. Sen tama' tutar mısın ki, onu cefâsız vakar içinde ve vefâ içinde bağ- lanmış tutasın.

Ey sâlik-i tarîk-ı Hak, sen umar mısın ki, o azgın ve şerîr olan nefsi, mü- câhede ve riyâzet cefâsı ve ezâsı olmaksızın, insanlık vakārı içinde ve emir ve nehy-i ilâhînin vefâsı içinde bağlanmış bir halde tutasın; ve o müdhiş hay- vanı, yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket bekleyesin; bu mümkin olur mu?

1062. Her bir denîye, bu temennî ne vakit erişir? Bir Mûsâ lâzımdır ki, ej- derhâyı çeksin.

Sıfât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzet- siz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkin olur mu? Mûsâ (a.s.) meşrebinde bir veliyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî tahtında istihdâm edebilsin. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn bin Arabî (k.s.), Şeyh Sadreddîn Kone- vî hazretlerini terbiye buyurdukları esnâda kuru ekmek yedirmek sûretiyle riyâzet yaptırırlar imiş. Bir gün taâm esnâsında kendileri tavuk yemişler. Hz. Sadreddîn'in vâlidesi, cenâb-ı Şeyh'in bu hâlini görüp: "Ey Şeyh, sen ta- vuk eti yersin; benim oğluma kuru ekmek yedirirsin, bu nasıl olur?" demiş. Hz. Şeyh yediği tavuğun kemikleri üzerine mübarek ellerini koyup "Allah Teâlâ hazretlerinin izniyle, kalkın!" deyince, kemikler derhal tavuk hâline gelip uçmuşlar. Ve buyurmuşlar ki: "Senin oğlun dahi bu hâle geldikten son- ra, istediğini yesin, zarar vermez; şimdi yerse zarar verir, binâenaleyh şim- di ona lâzım olan kuru ekmek yemektir." Ve bu ma'nâ Cenâb-ı Pîr efendi- miz tarafından, I. cildde [s. 484] Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin تو صاحب نفسی ای غافل میان خاک خون می خور که صاحب دل اگر زهری خورد آن انگبین باشد sen sahib-i nefissin, toprak arasında kan ye! Zîrâ eğer sâhib-i dil bir zehir yese, bal olur"] beyt-i şerîfinin tefsîrinde îzâh buyrulmuştur.

1063. Yüz binlerce halk onun ejderhâsından, onun re'yinden hezîmet içinde ol- muş oldu.

Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfi, yukarıki beytin ikinci mısrâ'ındaki ma'nâ karînesiyle Mûsâ (a.s.)a ircâ' buyurmuştur. Bu sûretde ya'nî "Mûsâ (a.s.)ın ejderhâsından ve onun re'y-i âlîsinden yüz binlerce halk hezîmet içinde olmuş oldu" demek olur. Hind şârihleri, yılan tutucunun kıssasını tet- mîmen beyân buyrulmuş olduğuna zâhib olmuşlardır; bu sûretde ma'nâ "O yılan tutucunun donmuş ejderhâsından ve onun re'y-i zaîfinden ve kasdın- dan, yüz binlerce halk hezîmet içinde olmuş oldu" demek olur. Bunların iki- si de birer vecihdir. Bu kıssada "Yılan tutucu"dan murâd, müddeî-i kâzib olan şeyhdir. Nefsi ölmemiş iken, halkı başına toplayıp irşâda kıyâm eder ve ne- tîcede halkın kabûlü ve ihtirâmı yüzünden nefsinin ejderhâsı dirilip halkı if- sâd ve ma'nen helâke sevk eder. Fakat şeyh-i kâmil, nefsine hâkim olduğu için, onun ejderhâ-yı nefsi bil'akis ıslâh ve ihyâ-yı halka hâdim olur. Atîdeki kıssa ile bu ma'nâ te'yîd buyrulur.

Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)ı tehdîd etmesi

1064. Fir'avn ona dedi: "Ey Kelîm, sen niçin halkı öldürdün ve sen korku bıraktın?"

Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a hitâben dedi ki: "Ey Kelîm, sen asânı boğa yılanı yaparak, halk arasına salıverdin; halk korkusundan kaçmak için birbirini çiğnedi ve bu esnâda birçok kimseleri öldürdün ve halkın kalbine korku bıraktın." "Kelîm" kelimesinde iki ma'nâ vardır. Birisi mecrûh ve diğeri kelâm söyleyici demektir. Mûsâ (a.s.) Hak'la mükâleme şerefine nâil olan enbiyâdan olmakla "Kelîmullâh" lakabıyla meşhûrdur. Fakat Fir'avn bunu tasdîk etmediğinden, onun "Kelîm" diye vâki' olan hitâbı, "mecrûh" ma'nâsına alınmak münasib olur.

1065. "Halk hezîmet içinde senden düştüler; adamlar, hezîmet içinde ayağı kaymaktan ölmüş oldu."

"Halk, ejderhânın hücûmundan dolayı münhezim olarak, senin yüzünden birbiri üstüne düştüler ve o hezîmet esnasında birçok adam ayakları kayıp çiğnenerek ölmüş oldu." "Zelk" ayak kaymak ma'nâsınadır.

1066. "Şübhesiz adamlar seni düşman tuttu. Erkek ve kadın senin kînini sînesinde tuttu."

1067. "Halkı da'vet ediyordun, aks üzere oldu; adamlar için senin hilafından firâk yoktur."

"Büdd" firâk ve ayrılık ma'nâsınadır. Ya'nî "Sen halkı kendi tarafına da'vet ediyordun; yaptığın bu ejderhâ ile korkutmak tedbîri senin aleyhine döndü; binâenaleyh adamlar artık sana muhalefet etmekten ayrılmazlar, ya'nî dâimâ sana muhalefet üzere bulunurlar."

1068. Eğerçi ben dahi senin şerrinden kıçın kıçın sürtünerek geri giderim; senin mükâfâtın hakkında bir çömlek kaynatırım."

"Hazîden" çocuklar gibi kıçın kıçın sürtünerek geri gitmek; "Dîg puhten" teemmül etmekten kinâyedir. Ya'nî "Halk korktu, vâkıâ ben de senin şerrinden ürküp, geri geri gittim; fakat senin bu fiiline mukābele için tedbirler teemmül ediyorum."

1069. Gönlü bundan kopar ki, beni aldatasın; yâhud gölgeden gayrisi sana pesrevlik etsin."

"Beni aldatacağını, yâhud gölgenden başkası senin arkandan geleceğini aslâ gönlüne getirme!" Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' تا بخرقی پس روی گردد ترا sûretindedir. Bu sûretde ma'nâ böyle olur: "Gönlünü bundan kopar ki, beni aldatasın. Nihâyet bir hark-ı âdet ile senin için bir arkadan gelici olsun."

1070. Sen onunla mağrûr olma ki, onu yaptın; halaikın kalbine korku attın."

"Sen, bin hârika gösterdim, diye mağrûr olma; bu yaptığın şey ancak halâikın kalbine korku bırakmaktan ibâret kaldı."

1071. Yüz böylesini getirsen de yine rüsvây olursun; zelil olursun, duhke-i gavga olursun."

"Duhke" kendisine gülünen adam, gülünç demek. "Gavga" her cinsten birtakım adamların teşkîl ettikleri cem'iyyet ma'nâsına olduğu Akrebü'l-Mevârid'de mezkûrdur. Ya'nî "Sen yüz böyle hârika göstersen bile, yine bizim indimizde rüsvây ve zelîl olursun. Her cinsten toplanan halk arasında gülünç olursun."

1072. Senin gibi mürâînin çokları oldular; âkıbet bizim mısrımızda rüsvây oldular."

"Sâlûs" aldatıcı, mekkâr ve mürâî ma'nâsınadır. Ya'nî "Senin gibi çok mü- râîler ve mekkârlar zuhûr ettiler ve sonunda bizim mısrımızda rüsvây ve mağlûb oldular."

Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevabı

1073. Dedi: "Emr-i Hak ile bana işrak yoktur. Eğer onun emri, benim kanı- mı dökerse, korku yoktur."

"Hakk'ın emrine benim ortaklığım yoktur; O ne emr ederse, onu icrâ ede- rim; O'nun irâdesine karşı benim irâdem ve tasarrufum yoktur. Eğer O'nun emri benim kanımı döker ve mağlûb ederse, aslâ benim için korku yoktur."

1074. "Ey akılsız, bu tarafda rüsvây ve huzûr-ı Hak'da şerîf olmağa ben râ- zıyım ve şâkirim."

1075. "Halaikın önünde zelîl ve zaîf ve gülünç, huzûr-ı Hak'da mahbub ve matlûb ve makbûl olayım."

1076. "Bunu söz cihetinden söylüyorum; ve yoksa Huda yarın seni kara yüz- lülerden eder."

"Benim halkın önünde rüsvây ve huzûr-ı Hak'da azîz olduğumu söyle- mem, halkın benim sözümü dinlemedikleri içindir; ve yoksa Hakk'ın azîzi, her iki cihânda azîzdir. Gerçi senin hâl-i hâzırda izzet-i zâhiriyyen var ise de, Hak Teâlâ hazretleri, yarın yevm-i kıyâmette seni kara yüzlü olan âsîler züm- resine ilhâk eder."

1077. "İzzet onun layıkıdır ve onun kullarının layıkıdır; onun nişanını Adem'den ve İblîs'den oku!"

Bu beyt-i şerîfde وَاللهِ الْعِزَّةُ وَلرَسُولِه وَالْمُؤْمِنِينَ (Münâfikūn, 63/8) ya'nî "İzzet Allah'a ve Resûlüne ve mü'minlere mahsûsdur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "İzzet-i hakîkî, Allah'a ve Allâh'ın emrine itâat eden kullara mahsûsdur. Allah'a karşı serkeşlik edip, nefislerinin kulu olan kimseler her ne kadar sûret-i zâhirede kuvvet ve tasallut sâhibi iseler de, hakikatte değildirler. Bunun böyle olduğunu Adem ile İblîs kıssasında oku da gör!" Zîrâ Adem, رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا (A'râf, 7/23) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik" dedi ve boynunu büküp Hâlik-ı azîmü'ş-şânına yalvardı. İblîs ise edebsizliği nefsinden bilmeyip فِيمَا أَغْوَيْتَنِي (A'râf, 7/16) ya'nî "Beni azdıran sensin!" diye serkeşlik etti; neticede Adem makbûl ve merhûm ve İblîs matrûd ve mercûm oldu.

1078. "Hak gibi, Hakk'ın şerhinin nihayeti yoktur. Agah ol, ağzını bağla ve yaprağı çevir!"

"Ey Fir'avn, Hakk'ın zât-ı nâmütenâhîsi gibi, Hakk'ın esmâ ve sıfatının ve tecelliyâtının şerhinin nihâyeti yoktur. Sen O'nun ism-i Zâhir'inin tecellîsi olmak üzere bir saltanata nâil olmuşsun; ve bu ismin ahkâmında müstağraksın. İsm-i Bâtın'ın ahkâmından gâfilsin. Binâenaleyh bu müstağrak olduğun ism-i Zâhir'in ahkâmından bahs etme; ağzını kapa da, bu kitâb-ı Zâhir'in yaprağını çevir ve onun arkasında ism-i Bâtın'a nazar et!"

Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)a cevâb vermesi

1079. Fir'avn dedi: "Varak bizim hükmümüzdedir; hüküm dîvânının defteri bu demde bana mahsûstur." Fir'avn dedi: "Varak-ı zâhirî bizim hükmümüzün altındadır; hüküm ve emir dîvânının defteri bu demde bana mahsûstur ve halka riyâset etmek senin değil, benim lâyıkımdır."

1080. Muhakkak ehl-i cihan beni satın almışlardır; ey filân sen hepsinden daha mı akılsin?

"Muhakkak ehl-i cihân benim riyâsete ehil olduğumu bildikleri için hürriyetleri mukābilinde beni ve benim istibdâdımı satın almışlardır. Ey filân ve ey halk arasında nâm sâhibi olmayan kimse! Sen bana tâbi' olan bu halkın hepsinden daha mı akıllısın?"

1081. Ey Mûsâ, kendini satın aldın; âgâh ol, git kendini az gör; kendine mağrûr olma!

"Harîden hod" kendi nefsini bir şeye ivaz ve bedel tutmak ma'nâsınadır. Ya'nî "Ey Mûsâ, benim makām-ı riyâsetime ivaz olarak kendi nefsini meydana koydun; âgâh ol, git, bu da'vâ-yı riyâsetden vazgeç; benim karşımda kendini aşağı ve nâkıs gör. Kendi mertebene aldanma."

1082. Dehrin sihirbazlarını toplayayım, tâ ki senin cehlini şehre göstereyim.

Ya'nî "Sen asânı ejderha sûretinde gösterdiğine mağrûr olma; ben senin bu sihrini ibtâl için zamânın sihirbazlarını toplayayım da, şehrin halkına, o mâhir sâhirler vâsıtasıyla, senin cehlini göstereyim ve korkúttuğun halkı bu sûretle emîn edeyim."

1083. Bu bir günde ve iki günde olamıyacaktır; bana temmuzun kırk gününe kadar mühlet ver!

"Temûz" sıcak ve güneşin "Seretân" burcunda kaldığı müddet ma'nâsınadır. Ba'zı memleketlerde yazın bir ayına "temmuz" ismini vermişlerdir. Ya'nî "Ey Mûsâ. benim sihirbazları toplamam, öyle bir iki günde olabilecek bir iş değildir; bana yazın en sıcak günlerinden kırk gün mühlet ver!"

Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevabı

1084. Mûsâ dedi: "Bu, bana mahsûs reviş değildir; ben kulum, senin imhâlin emr olunmuş değildir."

"Destûr"un müteaddid ma'nâsı vardır. Tarz ve reviş ve ruhsat ma'nâlarına dahi gelir. Burada "reviş" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî "Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevâben buyurdu ki: "Bu mühlet vermek mes'elesi bana mahsûs olan bir tarz ve reviş değildir; çünkü ben kulum; efendim tarafından senin imhâlin bana emr olunmuş değildir ki, onun emrini tebliğ edeyim."

1085. "Eğer sen gâlib isen ve bana da yâr yok ise; ben emir kuluyum, bana onunla iş yoktur."

"Eğer sen tedbirlerinde gâlib olsan ve ben de senin tedbirlerine karşı mukābele husûsunda buna yardım edecek bir yâr bulamasam bile, ben emir kulu olduğum için, benim gâlibiyyet ve mağlûbiyyet ile ve yardımsız kalmakla bir işim yoktur; bunları hiç düşünmem; ben emr-i Hakk'a tâbiim."

1086. "Ben diri oldukça cidd ile vururum; benim nusretle ne işim vardır? Ben kulum."

"Binâenaleyh ben hayatta oldukça kemâl-i ciddiyyetle senin azgınlığına mâni' olmak için vururum; benim yardım ile ve galebe ile ne işim vardır? Ben kulum, efendimin emrini yerine getirmeğe çalışırım."

1087. “Huda'nın hükmü erişinceye kadar, ben sana vururum. Her bir hasmı hasından O ayırır."

"Efendim "Vur!" diye emretti; "Vurma!" deyinceye kadar ben sana vururum. Seni bana ve beni de sana hasım ve düşman yaptı; binâenaleyh bizi [bir] birimizden ayıran yine O'dur; zîrâ O, her bir hasmı ve düşmanı hasımdan ve düşmandan ayırır ve aralarını, haklarını vermekle fasl eder."

Fir'avn'ın Mûsâ'ya cevâb söylemesi ve Mûsâ (a.s.)a vahy gelmesi

1088. Dedi: "Hayır, hayır bana mühlet koymak lâzımdır; işveleri az ver, sen rüzgârı az ölç!"

"Uşve" zamm ile, gece uzaktan görülen ateş ma'nâsınadır; ve kesr ile [işve] nâz ve girişme ma'nâsına da gelir; ve bu ma'nâ mecâzdır. Ehl-i Fürs bu kelimeyi "rîhten" ve "gümâşten" ve "dâden" ve "harîden" ve "fürûhten" masdarlarıyla firîb ve hîle ve oyun ma'nâsında kullanırlar. Bu beyt-i şerîfde "dâden" masdarıyla îrâd buyurulmuştur. "İşvehâ kem dih" hîleleri az yap, demek olur. "Bâd-peymây" herze ve beyhûde söyleyici ve herze ve beyhûde yapıcı demekten kinâye olur.

1089. Hak Teâlâ derhal ona vahy etti: "Ona geniş mühlet ver, ondan korkma!"

1090. "O türlü türlü mekirler düşünmek için, ona bu kırk günü tav' ile mühlet ver!"

1091. "Tâ o çalışsın ki, ben uyumuş değilim "Hızlı yürü!" de! Yolun önünü tutmuşum."

1092. "Onların hilelerini hep birbirine vurayım ve ziyade ettikleri şeyi, ben noksana vurayım."

1093. "Suyu getirirlerse ateş edeyim; latîf şerbet tutarlar ve ben nâhoş edeyim."

1094. "Muhabbet bağlarlar ve ben harab edeyim; o şey ki vehme gelmez; onu yapayım."

Ya'nî "Sana karşı muhalefet için birbirleri arasında muhabbet te'sîs ederler; ben o muhabbetlerini bozayım, vehimlerine gelmeyen şeyi yapayım."

1095. "Sen korkma ve ona uzun zaman mühlet ver! "Asker topla ve yüz hîle düz!" de!"