Medâin şehrinden sâhirleri cem' etmesi için Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a mühlet vermesi
28. bölüm / 74 · 4596 kelime · ~23 dk okuma
1096. Dedi: "Git sana emir ve mühlet geldi; ben kendi yerime gittim, bizden kurtuldun."
Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a dedi ki: "Haydi git; Hak Teâlâ hazretleri tarafından sana mühlet vermek emri geldi. Artık ben yerime gidiyorum; sen bizden, ya'nî benden ve Hârûn'dan kurtuldun." Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tâhâ'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَ بَيْنَ مَوْعِدًا لَا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَ لَا أَنْتَ مَكَانًا سُوًى قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزِّينَةِ وَ أَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى (Tâhâ, 20/58,59) Ya'nî "Elbet biz de senin sihrin gibi sihir getiririz; bizim ile senin beynine bir va'de ver ki, muhâlefetimiz olmayıp beraber bir mekânda bulunalım. Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Mev'idiniz süslendiğiniz bayram günüdür; ve nâs kuşluk vaktinde toplansınlar."
1097. O giderdi ve ejderhâ dahi ardında avcının muallim ve muhib köpeği gibi giderdi.
Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a mühlet verip ikâmetgâhına döndükten sonra, ejderhâ dahi bir avcının muallim ve muhib köpeği gibi onu ta'kîb ederdi.
1098. Avcının köpeği gibi kuyruk sallayıp, tırnağı altında olan taşı, kum yapardı.
"Süm" tırnak ve ayak ma'nâsına gelir. Ya'nî "Ejderhâ Mûsâ (a.s.)'ı ta'kîb edip giderken, avcının köpeği gibi kuyruğunu sallar ve geçtiği yollardaki taşları ezip, kum hâline getirir idi." Tırnak veyâ ayak ta'bîri bulunmasına göre, mu'cize-i Mûsevî olan bu ejderhânın ayak ve tırnakları da olduğu anlaşılır.
1099. Taşı ve demiri kuyruğu ile çekerdi; demiri zâhiren ufalayıp çiğnerdi.
Yolda rast geldiği taşları ve demirleri kuyruğuyla sürüyüp çekerdi ve demiri ağzında hurd ü hâş edip çiğnerdi.
1100. Kendisini havada burcun yukarısına kaldırırdı; öyle ki, ondan Rûm ve Gürcü hezîmette olurdu.
Ejderhânın boyu o kadar uzun idi ki, çöreklenip yerden havaya baş kaldırdığı vakit, başı kalenin veyâ sarayların burcuna erişirdi. Onun bu hâlini gören her cins halk kaçışmaktan birbirini çiğnerdi. "Rûm ve Gürc" her cins halk ma'nâsına isti'mâl buyurulmuştur. Rûm'a ve Gürcü'ye münhasır değildir.
1101. Deve gibi ağzından köpük atardı; her kimin üzerine bir katre vurursa cüzâm olurdu.
"Cüzâm" ahlât-ı erbaadan hılt-ı sevdânın intişârından dolayı bedene ârız olan bir illettir. A'zânın mizâcını ifsâd edip, ekseriyâ a'zânın dökülmesine se- beb olur. Ya'nî "Ejderhâ yolda ağzından develer gibi köpükler saçardı; o kö- püklerin katresi her kime isâbet ederse, onda bu cüzâm illet-i müdhişesi zu- hûr ederdi." Buna Türkçe'de "miskîn illeti" derler.
1102. Onun dişinin gıcırtısı gönül kırardı; kara arslanların canı elden giderdi.
"Dil şikesten" korkmaktan kinâyedir. "Ez dest şoden" Kendinden geçmek- ten kinâyedir. (Bahâr-ı Acem) Ya'nî "Ejderhânın dişlerini birbirine vurmasın- dan hâsıl olan sadâ ve gıcırtı, insanın ödünü patlatır idi ve kara arslanların canı da kendinden geçerdi."
1103. Vaktâki o müctebâ kendi kavmine erişti, onun ağzının köşesini tuttu ve o yine asâ oldu.
"Müctebâ" intihâb ve ihtiyâr olunmuş; "şıdk" ağız kenârı demektir. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri tarafından bir nebiyy-i zîşân olmak üzere kul- ları arasından intihâb ve ihtiyâr olunmuş olan Mûsâ (a.s.), kendi kavmi olan Benî İsrâîl'in müctemi' olduğu mahalle erişti; o ejderhânın ağzının kö- şesini tuttu; o koca yılan yine evvelki gibi asâ oldu." Nitekim âyet-i kerî- mede خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سنعيدها سيرتها الأولى (Tâhâ, 20/21) ya'nî "O yılan olan asâ- yı tut ve korkma, biz onu evvelki sîretine iade edeceğiz" buyurulmuştur.
1104. Onun üzerine dayandı ve der idi: "Ey aceb, bizim önümüzde güneş ve düşmanın önünde gece."
"Bu asâ mu'cizesi Hakk'ın azamet ve kudreti ve benim nübüvvetim hak- kında, bizim önümüzde bir güneştir; ve düşmanın önünde hakîkati muzlim bir sihirdir."
1105. "Ey aceb, bu sipâh, kuşluk vaktinin güneşinden dolu bir âlemi nasıl gör- müyorlar?"
"Acîb şeydir ki Fir'avn ve avanesi, kuşluk vaktinin güneşi gibi parlak olan nûr-ı nübüvvet ve mu'cize-i bâhire ile dolu bir âlemi nasıl göremiyorlar da, inkârlarında musırr oluyorlar?"
1106. "Göz açık ve kulak açık, bu da güneş, Huda'nın göz bağlayıcılığında hayranım!"
"Zükâ" "zâl"in zammı ile güneş ma'nâsınadır; ve "zâl"in fethi ile çabuk anlayıcılık, kuvvetli zihin sahibi olmak ve fehim ve idrâkde serî' olmak ma'nâsına gelir. "Çeşm-bend" efsûn ve sihir vâsıtasıyla göz bağlayıcı demektir. Ya'nî "Fir'avn ve avanesi olan kimselerin gözleri açıktır ve gördükleri şeyin ma'nâsına nüfüz ederler; ve kulakları da açıktır, işittikleri sözlerin inceliklerini fark ederler; ve fakat elimde güneş gibi zâhir olan mu'cize-i nübüvveti sihire haml edip mukābeleye kıyâm ederler. Hak Teâlâ hazretlerinin efsûn-ı kazâsıyla göz bağlayıcılığında hayrânım." "Zekâ"ya ikinci ma'nâ verilmiş olsa da, muvâfik olur; zîrâ Fir'avn vükelâsıyla beraber bulunduğu bir mahalde Mûsâ (a.s.)ın tevhîd-i ilâhîye da'vetine karşı وَمَا رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabb'i dediğin de nedir?"] diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etti; ve bu suâl onun eser-i zekâsıdır; zîrâ onun suâli cehâlet cihetinden değil idi; belki risâlet da'vâsıyla zâhir olan cenâb-ı Mûsâ'nın vereceği cevabı görüp, tedkik etmek için idi. Ve bir kimse herhangi bir mes'elede birinin kudret-i ilmiyyesini anlamak için, imtîhân tarîkıyla bir suâl ederse, o mes'eleye vukūfu olmak tabîîdir. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de mezkûrdur; ve fakîr yazdığım şerhde fass-ı mezkûrda açık ibârât ile ihvân-ı dînime îzâha gayret ettim. Burada tafsili uzun olur.
1107. "Ben onlardan, onlar da benden hayrân; bir bahardan onlar diken, ben çemen."
"Onlar, ya'nî ehl-i dalâlet benim hâlime bakıp şaşarlar; ben de mazhar-ı ism-i Hâdî olduğum için, onların ahvâline bakıp şaşarım. Hak Teâlâ hazretlerinin rahmet-i sıfatıyyesiyle tecellîsi umûmî olduğu halde, bu rahmet bahârından ehl-i dalâlet dikenliği kabûl ederler; ben ise yemyeşil ve latîf çemenliği kabûl ederim." Beyt:
1108. Onların önüne çok rahîk kadehi götürdüm; onun suyu bu taifenin önünde taş oldu.
"Rahîk" güzel kokulu şarâb ma'nâsınadır. Sûre-i Mutaffifin'de ebrâra ihsân buyrulan şarâb olduğu يَسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ خِتَامُهُ مِسْكٌ (Mutaffifin, 83/25-26) ["Kendilerine mühürlü hâlis bir içki sunulur; onun içiminin sonunda misk kokusu vardır"] âyet-i kerîmesinde mezkûrdur. Bu bir şarâb-ı ma'nevîdir ki, enbiyâ-yı izâm ve onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazerâtı tarafından sûret-i umûmiyyede tevdî olunur; fakat kābiliyyet ve isti'dâdı olanlar onu içip sarhoş olurlar; kābiliyyeti ve isti'dâdı olmayan ehl-i dalâlet ise, ondan nefret ederler.
1109. Bir gül destesi bağladım ve öne götürdüm; her bir gül, diken ve şerbet, zehir oldu.
"Tevhîd ve tenzîh-i ilâhî güllerinden bir deste yaptım; "Buyurun, koklayın!" diye o tâifenin önlerine götürdüm; onların önünde bu destenin her bir gülü, diken oldu ve ma'rifet-i ilâhî şerbeti de zehir, küfür ve inkâr oldu." Ma'lûm olsun ki, enbiyâ hazretleri tabîb gibidir. Bir hastanın isti'dâdında mevt ve helâk gâlib ise, onun tedâvîsi bu isti'dâdın tesrî'-i inkişafına hâdim olur. Bunun gibi enbiyâ, ehl-i dalâleti da'vet ettikçe, onların şekāvetleri artar. Bu bâbdaki hakāyık ve îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Ya'kūbîdedir.
1110. O bî-hîşlerin canının nasibi olur; vaktaki kendileriyledir, ne vakit zâhir olur?
"O rahîk şarabı ve maârif-i ilâhiyye güldestesi enâniyetsiz ve benliksiz olan kimselerin canının nasibi olur. Onların rûhları o şarâbları içer ve gülleri koklar ve mest olurlar. Kendi enâniyetleriyle ve benlikleriyle beraber oldukları vakit, bu rahîk ve güldeste, rûhlarına zâhir olamaz."
1111. Bizim önümüzde uyumuş uyanık lazımdır; ta ki uyanıklık ile rüyalar görsün.
Bu beyt-i şerîf enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ lisânındandır. Ya'nî "Bizim huzûrumuzda benliğini terk etmiş ve nefsinin ahkâmından uyumuş ve rûhu ile uyanık olmak lâzımdır; tâ ki, bu ruhunun uyanıklığı sebebiyle, bu âlem-i sûrete nisbeten rü'yâ mesâbesinde olan âlem-i melekûtun ahvâlini müşahede etsin; ve وَ كَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَ الْأَرْضِ (En'âm, 6/75) ["Böylece biz İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk"] âyet-i kerîmesinin sırrından nasib alsın."
1112. Halkın fikri bu latîf rü'yânın düşmanı oldu; onun fikri uyumadıkça boğazı bağlanmıştır.
Halkın sûrî keserâta taalluk eden fikri bu latîf rü'yânın düşmanı ve âlem-i melekûtun hicabı oldu; onun fikri hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dalıp, makām-ı hayretde tevakkuf ederek uyuyamadıkça, onun rûhunun boğazı bu şarâb-ı rahîki içemez. Zîrâ efkâr-ı mâsivâ o boğazın bağıdır.
1113. Bir hayret lâzımdır ki, fikri süpüre; hayret fikri ve zikri yemiştir.
"Hayret" iki nevi'dir; birisi "hayret-i mezmûme"dir ki, cehilden münbaisdir. Diğeri "hayret-i mahmûde"dir ki, bu da ilm-i esmâî ve sıfatîye müsteniddir. رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا Ya'ni "Ya Rab, benim Senin hakkındaki hayretimi tezyîd eyle!" hadîs-i şerîfinde işaret buyrulan hayret, bu hayret-i mahmûdedir. Vaktâki bir sâlik-i tarîk-ı Hak esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye hakkındaki hakāyık ve maârifi mütâlaa ile onda müstağrak olur ve bu ilmin neticesinde kendisini hayret istîlâ eder; ve bu hayret esnâsında kendisinde ne fikir ve ne zikir kalır. İşte fikri uyutacak ve yutacak böyle bir hayret lâzımdır. Şarâb-ı rahîka onun rûhunun boğazı açılsın.
1114. Her kim ki o, hünerde ziyâde kâmil ola, o ma'nâda geri, sûretde ziyâde ileridir.
Zîrâ hünerde kâmil olmak, kesret-i fikr ile meşbû' olmağa mütevakkıftır. Böyle kesret-i fikr ile meşbû' olan kimsenin, âlem-i sûretdeki mertebesi ileri ise de, ma'nâdaki mertebesi geridir. Velhâsıl âlem-i sûretde ulûm-ı zâhiriyyenin envâ'ında mâhir olan kimseler, mertebeten ehl-i ma'nâya göre yüksek görünürler; fakat ma'nâda geridirler; ve ehl-i ma'nâ ise zâhiren lâ-şey ve hakîr görünürler.
1115. "Raciûn" buyurdu. Ve rücû' bu minvâlden olur ki, sürü geri döne ve eve gide.
Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bizlere إِنَّا لله وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Bakara, 2/156) ya'nî "Biz Allâh'a mahsûsuz ve muhakkak O'na dönücüleriz" kelâmını ta'lîm buyurdu. Ve "rücû"u tasvîr etmek îcâb ederse deriz ki: Meselâ bir sürü sabahleyin kendi ikāmetgâhından çıkar ve akşam yine kendi ikametgâhına geri döner. İşte rücû' bu tarîk ile olur. Bizler ve bu keserât-ı âlem dahi kendi ikāmetgâhları olan "kenz-i mahfî"de ve Zât-ı ahadiyyetde müstecin idik. "Kün!" emriyle "vâhidiyyet", "ervâh", "misâl" ve "şehadet" akabelerini kat' ederek, mertebe-i sûrete geldik. İmdi bu sürünün ardı ve arkası kesilmez ve bir taraftan da peyderpey yine bu akabâtı kat' ederek ikāmetgâh-ı aslîsine rücû' eder.
1116. Vaktâki sürü vürüddan geri döndü, pîş-i âhenk olan keçi geriye düşer.
"Âheng" burada alay ve tabur ve sürü ma'nâsına gelir. "Pîş-i âhenk" sürünün önünde gidene derler ki "kösemen" dedikleri hayvandır. Ya'nî "Sürü mer'âya vürüddan, kendi ahırına geri döndüğü vakit, mer'âya giderken "kösemen" olan, bir sürünün önünde giden keçi, ahıra dönerken sürünün arkasında kalır.
1117. Arkadaki topal keçi öne düşer; rücû', ekşi yüzlülere gülme getirdi.
"Fakat bu kösemenin gayri olan bir topal keçi, bu rücû' esnasında öne düşer; işte bu topal keçi önde olduğu halde, sürünün bu eve dönmesi vaz'iyyeti abûsu'l-vech ve somurtkan adamlara bile gülme getirir." Evvelki beyt-i şerîfdeki "kösemen"den murâd insân-ı kâmildir; zîrâ insân-ı kâmilin rûhu küldür ve kendisine tâbi' olan ervâh-ı cüz'iyyenin imâmıdır. Binâenaleyh "kenz-i mahfi"den mer'â-yı âleme çıkarken cümlesinin önündedir; ve rücû'da kemâl-i tevâzu' ile arkadadır. Ve bu beyitteki "topal keçi"den murâd, da'vâ-yı kemâlde bulunan insân-ı nâkıs ve âlim-i zâhirîdir. Hakk'a ve kenz-i mahfiye rücû' emrinde imâmlık da'vâ eder ve öne düşer. İşte onun bu noksânıyla beraber pîşvâlık ve rehberlik da'vâsı, en somurtkan adamları bile güldürecek bir haldir.
1118. Bu taife güzâfeden ne vakit topal oldular? Fahrı verdiler ve ârı satın aldılar?
Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki 1116 numaralı beyte merbûttur: "Sürü hâne-ye, ya'nî Hakk'a rücû' vaktinde bu tâife-i evliyâ kemâl-i tevâzu' ile sürünün arkasında kalırlar. Onlar böyle ca'lî olarak yaptıkları muâmeleden ne vakit kat'-ı merâhil edemeyen ulemâ-yı zâhire gibi topal olurlar? Onlar bu ulemâ-yı zâhirenin meclûb ve meftûn oldukları iftihârı ve ilimleriyle mağrûr olmak duygusunu bırakdılar da, ârı ve halk nazarında zelîl ve hakîr görünmeyi sa-tın aldılar."
1119. Bu taife hacca ayağı kırık giderler; haracdan ferece kadar gizli bir yol vardır.
"Hacc" lügatte bir şeye kasd ve teveccüh ma'nâsınadır. Burada Hakk'ın Ka'be-i Zât'ı murâd olunur; zîrâ Kâ'be, mazhar-ı ism-i Zât'dır ve ism-i Zât dahi câmi'-i cemî-i esmâ ve sıfatdır. "Harac" zahmet ve meşakkat ve "fe-rec" râhat ma'nâsınadır. "Pâ şikeste" tevâzu' ve meskenetten kinâyedir. Ya'nî "Bu evliyâ tâifesi, Zât-ı Hakk'a kemâl-i tevâzu' ve meskenetle giderler ve sürünün arkalarında kalırlar. Gerçi bu tevâzu' ve meskenette ve câhille-rin ezâ ve cefâlarına tahammül etmekte, zahmet ve meşakkat vardır. Fakat bu zahmet ve meşakkatten râhata kadar, zâhiren mahsüs olmayan gizli bir yol vardır."
1120. Bu ferîk kalbini ilimlerden yıkamıştır; zîrâ ki bu ilim o yolu bilmez.
Bu evliyâ tâifesi kalblerini ulûm-ı zâhiriyye paslarından yıkayıp temizle- mişlerdir; çünkü bu ilimler tarîk-ı Hak'da işe yaramaz ve yol gösteremez; bel- ki nefse gurûr verip, Hak yolunun hicâbı ve mâni'i olur.
1121. Bir ilim lâzımdır ki, onun aslı o baştan ola; zîrâ ki her bir fer' kendi aslına rehberdir.
Hak yolunu kat' edebilmek için kulûb-ı evliyâya, Hak indinden nâzil olan ilm-i tecellî ve ilm-i ledünnî lâzımdır. Zîrâ bu ilm-i ledünnî Hak Teâlâ hazret-lerinin "Alîm" ism-i şerîfi deryâsından akıp gelen bir cedveldir ve ırmaktır ve fer'dir; binâenaleyh kendi aslına rehber olacağı meydandadır.
1122. Her bir kanad, deryânın arzı üzerinde ne vakit uçar? Tâ ki ilm-i le-dünnî, ledünne kadar götürsün.
Her bir kimsenin isti'dâd ve kâbiliyyet kanadı, pek geniş olan Alîm ism-i şerifinin bahr-i muhîtının eni üzerinde uçabilir mi? Tâ ki bu ilm-i ledünnî, as-lı olan Alîm ism-i şerîfinin müsemmâsı olan huzûr-ı Zât'a kadar götürsün.
1123. İmdi niçin kişiye bir ilim öğretirsin ki, ona sîneyi ondan pâk etmek lâ-zım olur.
Ey ulûm-ı zâhiriyye ile mütevaggıl olan muallim efendi, niçin insanlara, öyle bir ilim öğretirsin ki, Hakk'a vusûl için, kalbini o ilim paslarından temiz-lemek lâzım gelir. Bu meşgale beyhûde olmaz mı?
1124. Binâenaleyh rehberlik isteme; bu taraftan topal ol! Rücû' etmek vaktin-de sen pîş âhenk ol!
Binâenaleyh ey âlim-i zahirî, gönül pası olan ilmin ile muktedâ-bih olmak isteme; bu rehberlik cihetinden topal ol ve ızhâr-ı acz et! Fakat Hakk'a rücû' etmek vaktinde de, acele edip alayın ve sürünün önüne geç!
1125. Ey zarif, sabıkların ahiri ol; tâze meyve, ağaç üzerine sâbık olur.
Bu beyt-i şerîfde نحن الاخرون السابقون ya'ni "Biz sâbıkların âhirleriyiz" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Îzâh-ı ma'nâ budur ki: "Ben ve benim ümmetim, dünyâda zamân cihetinden müteahhirleriz; menzilet ve kerâmet ve duhûl-i cennet hasebiyle âhirette kâffe-i ehl-i edyân üzerine mukaddemleriz." Ey zarîf ve isti'dâd-ı latîf sahibi olan sâlik, ağaç zamânen tâze meyveden evvel olduğu halde, ağaçtan maksad onun zuhûr edecek olan tâze meyvesi olduğundan sâbıkın âhiri olduğu gibi, sende senden evvel ümem üzerine, mahzâ "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh" mertebesini iktisâb ile tafazzul et ve sâbıkların âhirlerinden ol!
1126. Her ne kadar vücudda meyve son gelir ise de, evveldir; ve zîra ki o maksûd idi.
Vücûdda ve zuhûrda meyve zamânen ağaçtan sonra gelir ise de, ma'nâda ağaçtan evveldir; ve zîrâ ki, bahçıvanın ağacı dikip terbiye etmekteki maksadı, ancak ondan meyvenin zuhûrudur.
1127. Melâike gibi "lâ ilme lenâ" de! Ve "mâ allemtenâ" el tutsun.
Sûre-i Bakara'da olan قَالُوا سُبْحَانَكَ لا علم لنا الا ما علمتنا انك أنت العليم الحكيم (Bakara, 2/32) ya'nî "Melâike dediler ki: Yâ Rab, biz seni nakâisden tenzîh ederiz; bizim için ilim yoktur; biz ancak senin bildirdiğini biliriz; sen Alîm ve Hakîmsin" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Ey ulûm-ı zâhiriyye ile meşbû' olan kimse! Sâbıkların âhiri olmak istersen, o bildiklerini terk et de melâike gibi "Biz bir şey bilmeyiz; yâ Rabbenâ, ancak senin bize bildirdiğini biliriz de ki, ulûm-ı ledünniyye imdadına yetişsin!"
1128. Eğer sen bu mektebde hecâyı bilmezsen, Ahmed gibi akıl nûrundan dolusun.
"Hecâ" hurûf-ı mukatta'a; "hicâ" "hâ"nın kesriyle akıl ve zeyreklik ve fethi ile ["hacâ"] bir şeyin kenarı ve su üzerinde yağmurdan hâsıl olan kabarcıklar. (Müntehabü'l-Lügat)
"Eğer sen bu aşk mektebi içinde hurûf-ı hecâyı bilmez bir ümmî isen, o mektebin sultânı olan Nebiyy-i Ümmî Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gibi akıl nû- rundan dolu olursun." İkinci mısra'daki "pürrî", "perrî" olduğuna göre de, şu ma'nâ verilebilir: "Ahmed (a.s.v.) gibi aklın nûrundan bir kanadsın." Fakat evvelki ma'nâ daha müreccahdır.
1129. Eğer şehirlerde meşhûr olmazsan, nâkıs değilsin. Allah Teâlâ doğru yolu ziyâde bilir.
Eğer kalbin aşk-ı Hak'dan dolu ve ulûm-ı resmiyyeden boş olduğu için, şehirlerde ehl-i zâhir indinde nâmdar ve meşhûr olmazsan, ind-i Hak'da ve ehlullâh indinde nâkıs değilsin; zîrâ Allah Teâlâ doğru yol hangisi olduğunu ziyâde bilicidir.
1130. O harab içinde ki, o ma'rûf değildir; hıfz için bir zer hazînesi vardır.
Halk indinde ma'rûf ve meşhûr olmamak bir nakîsa olmadığının misâli budur ki: Nâs indinde ma'rûf ve meşhûr olmayan vîrâne ve harâbeler içinde, saklanmış altın defineleri vardır.
1131. Ma'rûf olan mevzi'e ne vakit hazîne koyarlar? Rencin altında ferec bu kabîlden geldi.
Hazîneyi enzâr-ı halktan saklamak için, onların bilmediği ve ummadığı mahalle koyarlar. Meşakkat ve zahmet altındaki râhat dahi bu kabildendir; ya'nî halkın ummadığı mahalle vaz' edilmiş olan define kabîlindendir.
1132. Hâtır burada çok müşkil getirir; velâkin iyi binek hayvanı bukağıyı kırar.
Birinci mısra'daki "şikâl" zorluk ve müşkil ma'nâsına olan "işkâl"dir; zarûret-i vezin için "elif" ıskât olunmuştur. İkinci mısra'daki "işkâl" at ve katır ve deve gibi hayvanların ayaklarına bağlanan köstek ve bukağı ma'nâsına olup, aslı "şikâl"dir; ve zarûret-i vezin için "elif" ilâve olunmuştur. Ya'nî bu yukarıdaki beyânâtımızda hâtır, kalbe bir müşkil ma'nâ getirir, oda budur ki: "Aşk-ı ilâhî mektebinin ümmîleri, altın hazîne defn olunan vîrâneler gibidir ve şehirlerde meşhûr ve nâmdâr değillerdir. Halbuki enbiyâ-yı izâm ve evliyâ-yı kiramdan birçok ümmîlerin sıyt ve şöhretleri âfâka münte- şir olmuştur, bunlara ne diyelim?" denirse; cevâben deriz ki: "İyi binek hay- vanı mesâbesinde olan isti'dâd ve kabiliyyet-i zekâ, kendisine bağlanan bu kösteği koparır. Ya'nî ehl-i zekâ bu müşkili halledip, cevabını verirler." Şu halde cenâb-ı Pîr efendimiz bu suâlin cevabını îzâh buyurmayıp, sâmi'lerin fetânet ve dirâyetlerine bırakmıştır.
Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: "İşkâl budur ki, evliyânın çoğu kemâl ile müştehir ve dünyâda muazzez ve sahib-i hüner idiler ve velâyet ile, ulûm-ı resmiyye arasını câmi' idiler; binâenaleyh şöhretten ictinâb ve kem-nâmlık ihtiyârı ve ulûm-ı zahiriyye tahsilinden sarf-ı nazar olunması nasıl doğru olur? Bunun cevabı açık olduğundan cenâb-ı Pîr terk buyurdular. Ve onun cevabı budur ki: Evliyâ hüner ve şöhret ve câh istemezler; ve kendilerini zelîl ve münkesir gö- rürler. Şöhret ve câh onlara taraf-ı Hak'dan inâyet olur ve onlar bu gibi ulû- mu nâçâr rızâ-yı Hak için ihtiyâr edip, ulûm-ı zâhire ve bâtıneyi câmi' olur- lar." Bu mütâlaa çok güzeldir; zîrâ evliyâda ibâdullâhı irşâd gayreti vardır; ve İrşad ehl-i sûretin ilimlerini iyi bilmek ve onların hatâlarını ve noksanlarını kendilerine göstermekle olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimizin hâl-i şerîfi ve bu Mesnevî-i Şerîf bu mütâlaayı müeyyed bir burhân-ı zâhirdir.
1133. Onun aşkı işkâl yakıcı bir ateştir; her bir hayali, gündüzün nüru süpürür.
Aşk-ı ilâhî bu gibi hâtırın kalbe getirdiği işkâli ve şübheleri yakıcı bir ateş- tir; bu gibi işkâl ve şübühât, gece karanlığında gözlere görünen hayâlât ka- bilindendir. Gündüzün nûru geldiği vakit, karanlıkta görünen hayalleri nasıl silip süpürür ise, aşk-ı ilâhî nûru da, bu gibi işkâl ve şübheleri öylece silip süpürür.
1134. Ey makbûl, cevabı da o taraftan iste; zîra bu sual sana muhakkak o ta- raftan geldi.
Ey sâlik-i makbûl, senin kalbine gelen bu sual اللهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْئ (Ra'd, 13/16) ya'nî "Herşeyin hâlıkı Allah Teâlâ'dır" âyet-i kerîmesi mûcibince Al- lah tarafından geldi ve onu O halk etti. Binâenaleyh bunun cevabını da yine Allah Teâlâ'dan iste!
1135. Kalbin köşesiz köşesi bir caddedir; onun şarkı ve garbı olmayan tabı bir aydandır.
"Gönül"den murâd insanın göğsündeki et parçası değildir. Belki o et parçasına bî-keyfiyet taalluk eden bir latîfe-i nûrânîdir. "Tâb-ı lâ-şarkî ve lâ-garb"dan murâd vücûd-ı hakîkî-i Hak güneşinin ziyasıdır. "Ay"dan murâd, rûh-ı insânîdir. Ya'nî "Köşesiz ve lâ-mekân olan gönül halvet-gâhı, maksûd-ı hakîkîye mûsil olan bir caddedir. Şarkı ve garbı olmayan, ya'nî bî-cihet olan vücûd-ı hakîkî güneşinin tâbı, gönül sahasını rûh-ı insânîden dolayı münevver kılar. Ya'nî nûr-ı Hak rûha vâsıl olur; ve rûhdan dahi kalb sahası münevver olur."
1136. Ey ma'nâ dağı, sen dilenci gibi, bu taraftan, o taraftan yine sadâ istersin.
Ey ma'nâ dağı olan insan! Sen kalbine vârid olan suâllerin cevabını almak için, dilenciler gibi niçin kapı kapı dolaşarak, harf ve savta ve elfâz-ı lisâniyyeye muhtâc oluyorsun?
1137. Yine o taraftan iste ki, derdinin vaktinde, yâ Rabbî, zikrinde iki kat olursun.
Bu gibi müşkilât vâki' olduğu vakitte, halk tarafını bırak da Hakk'a dön ve onun hallini o taraftan iste. Nitekim başına bir dert geldiği vakit "Aman yâ Rabbî lutf et; inâyet et!" diye münâcât edip huzûr-ı Hak'da iki kat olursun.
1138. Derd ve ölüm vaktinde o tarafı anarsın; derdin gittiği vakit, niçin a'cemisin?
Başına bir felâket geldiği ve öleceğini idrâk ettiğin vakit, derhal Hak tarafını zikr edip o tarafa dönersin; ve felâket gittiği vakit, Hak tarafına yabancı kalırsın ve bıraktığın nokta-i gaflete rücû' edersin. "Nemî" "nâmîden" masdarından olup, adını anmak demektir. Hind nüshalarda "Mî hamî" vâki' olup "hamîden" masdarındandır.
1139. Mihnet vaktinde Allah deyici olmuşsun; mihnet gittiği vakit, hani yol? dersin.
Bu beyitlerde وَ إِذَا مَسَّ الإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ (Zümer, 39/8) ya'nî "Ve insanı zarar messettiği vakit, Rabb'ine rücû' edici olduğu halde duâ eder. Ba'dehû Rabb'i kendi tarafından ni'met verdiği vakit, evvelden O'na duâ eder olduğu şeyi unutur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "Derd ve mihnet vaktinde "Aman Allah!" diye yalvarıcı olursun; mihnet gidip, râhat geldiği vakit dahi "Haydi bakalım, bıraktığımız yerden keyfimize başlıyalım" dersin."
1140. Şübhesiz bu ondan dolayı geldi ki, her kim Hakk'ı tanırsa, dâim onun üzerine olsun.
Bu mihnet ve belâ, şübhesiz her kim Hakk'ı tanırsa, dâim o belâ ve mihnet vaktindeki âgâhlık üzerine olsun diye geldi. Ma'lûm olsun ki alelumûm insanlar iki kısımdır: Bir kısmı başlarına bir belâ geldiği vakit esbâbdan bilip, o esbâbın def'i çâresi ile meşgûl olurlar; ve bu meşgûliyet içinde kalbleri Hak'dan gâfil bulunur. Binâenaleyh Hakk'a teveccüh edip yalvarmak akıllarına bile gelmez. Bir kısmı o mihnet ve belâ içinde Hakk'a teveccüh edip yalvarırlar ve bir taraftan da belânın def'i esbâbına teşebbüs ederler. Bu ikinci sınıf, belâ ve mihnet vaktinde Hak'dan âgâh ve mihnet mündefi' olduktan sonra gâfil bulunurlar. Bu beyt-i şerîfin mazmûn-ı münîfi bu ikinci kısım mü'minlerin hâlini müştemildir. Ya'nî "Hakk'ı tanıyan bu kısım mü'minlerin başlarına gelen mihnet ve belâ, mihnet vaktindeki âgâhlık üzerine olsunlar diye geldi," demek olur. Şu halde mihnet ve belâ, Hak'dan âgâhlık getirdiği için, mü'minler hakkında bâtınen ni'met olur. Bu beyt-i şerîf, ebyât-ı müşkiledendir; şurrâh-ı kirâm hazarâtı muhtelif mütâlaâtda bulunmuşlardır. Fakîr bu ma'nâyı tekellüfsüz ve ebyât-ı sabıka ve lâhikaya merbût buldum.
1141. Ve o kimse ki akıl ve zan içinde, ona hicab vardır; gâh örtülmüştür ve gâh yakası yırtılmıştır.
O kimse ki, akl-ı cüz'î hükmü altında zebûndur ve vücûd-ı eşyâyı, vü- cûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde müstakil zanneder. Böyle bir kimsenin bu akl-ı cüz'îsi ve bu zannı ona hicâb ve perde olup, onun nazarında gâh esbâ- ba arz-ı vücûd ederek Hak örtülmüş olur ve gâh libâs-ı gafletinin yakası yır- tılıp Hakk'ı zikr eder.
1142. Akl-ı cüz'î gâh gâlib, gâh zebûndur; akl-ı küllî havâdis-i dehrden emîndir.
Zîrâ akl-ı cüz'î ba'zan gâlib olur ve ba'zan da nigûn ve mağlûb ve zebûn olur. Eğer akl-ı cüz'înin rey ve tedbîri kazâ-yı ilâhîye muvâfik olursa, sûretâ gâlib görünür; ve eğer kazâ-yı ilâhîye muhâlif bulunursa, baş aşağı düşüp mağlûb olur. Fakat akl-ı küllî havâdis-i dehrden eymin ve emîndir; zîrâ akl-ı küll kazâ-yı ilâhî ve sırr-ı kader dâiresinde fa'âldir.
1143. Ey oğul, akıl ve hüneri sat; hayreti satın al, Buhâra'ya değil, hârîye git!
Ey oğlum, mâdemki akl-ı cüz'î gâh gâlib ve gâh mağlûbdur, o halde böy- le zayıf olan bir aklı ve onun istihsâlâtı olan zâhirî hünerleri sat; onun yeri- ne maârif-i ilâhiyye netîcesi olan "hayret"i satın al! Bu hayreti tahsil için da- hi ulûm-ı zâhiriyyesiyle müştehir olan Buhârâ medreselerine değil, horluğa ve zillete git ve fakr-ı hakîkî tarafını iltizâm et!
"Buhârâ" ta'bîriyle, şehr-i mezkûrda ziyâde revâc bulan ulemâ-yı rüsûma işâret buyurulmuş olabileceği gibi; Ankaravî hazretlerinin beyân buyurduğu üzere diken ma'nâsına olan "hâr" (خار) da olmak câizdir. "Hârî" (خاری) deki "yâ" nisbet veyâ masdariyyet için olabilir. Şu halde ma'nâ "Dikene mensûb olmağa veyâ dikenliğe değil, zillete git!" demek olur. Murâd, yumuşak kalb- li ol ve galîzu'l-kalb olma demektir.
1144. Biz niçin kendimizi söze daldırmışız? Hikâyeden biz hikâye olmuşuz.
Ya'nî hiç bilir misin ki, ben niçin kendimi söz ile ve nakl-i hikâyât ile meş- gûl etmişim? Sebeb budur ki, bu cihân-ı fânîden sefer yükünü bağladım; ben- den sonra tâlibler benim kelâmımdan ma'rifet-i Hak ile müşerref olsunlar ve ibâdet-i hakîkî ile kāim olsunlar. Hakikatde bu sücûd ve onların o ayn-ı sü-cûd içinde takallübü, benim takallübüm olacaktır. (İmdâdullâh hazretlerinin şerhinden tercümedir.)
1145. Sâcidler içinde takallüb bulmam için, ben ehîn içinde adem ve efsane olu-rum.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Şuarâ'da olan وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ (Şuarâ, 26/217-219) ya'nî “Azîz ve rahîm olan Allah Teâl-â'ya tevekkül et; öyle Allah ki, sen teheccüd namazına kalktığın vakit seni ve sâcidler içinde takallübünü görür” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî vaktāki âbidler bu kitâb-ı Mesnevî ile intifa' edip, hakāyıka urûc ederler ve onunla amel ederler, ben bu vücûd-ı izâfî ve mecâzî âleminden ma'dûm ve efsâne olduğum vakit, bunların ameli, benim amelim olur. Bi-nâenaleyh âbidler ve sâcidler içinde munkalib olurum; ve bu da bir nevi' bekādır. Veyâhud sâcidlerde takallübden murâd, bununla amel tarîkıyla onlara kemâl erişdirmek olur. (İmdâdullâh ve Bahru'l-Ulûm şerhlerinden hulâsa.)
1146. İş adamının önünde bu hikâye değildir; hâlin vasfı ve yâr-ı gārın huzû-rudur.
Ya'nî "Hak yolunda nefsiyle mücâhedeye hazırlanmış olan kimseler, be-nim bu Mesnevî-i Şerîfdeki beyânâtımın geçmiş hikâyeleri söylemek olma-dığını ve hakikatte hâl-i hâzırı söylediğimi ve Resûl-i zîşan Efendimiz ile be-râber vahdâniyyet gārına girmiş olan vâris-i kâmilin huzûru bulunduğunu bi-lirler." Ey sâmi', sakın bu bizim sözlerimize esâtîr-i mâziye deme; bunlarda kendi ahvâlini gör. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı, yukarıda 973,974 ve 975 numaralı beyitlerde dahi beyân buyurmuşlar idi.
1147. O serkeşin dediği esâtîr-i evvelîn, harf-i Kur'ân için, âsâr-ı nifak oldu.
"Âk" anasına ve babasına karşı serkeş olan kimse ma'nâsınadır. Bu ta'bîrde Risâletpenâh Efendimiz'in "Ebû'l-ervâh" olduğuna işâret buyurulur. "Esâtîr" "üstûre" kelimesinin cem'idir; yalan ve bâtıl sözler ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde, sûre-i En'am'da vâki' يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا انْ هَذَا الا أساطيرُ الْأَوَّلين (En'âm, 6/25) ya'nî "Küfreden kimseler derler ki, bu kısas-ı kur'âniyye ancak ümem-i mâziye efsaneleridir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. O serkeş olan kâfirler ve münkirler, bu "esâtîr-i evvelîn" sözünü Kur'ân-ı Kerîm hakkında inkâr ve nifâk cihetinden söylediler. Halbuki Hakk'ın vücûduna ve varlığına nisbeten geçmişin ve geleceğin ne i'tibârı vardır? O'nun varlığı muvâcehesinde mâzî ve hâl ve müstakbel hep bir şeydir; O'nun için zaman, mekân, evvel ve âhir ve ön ve arka velhâsıl suver-i müteayyineye taalluk eden nisbetlerin hiçbirisi mutasavver değildir. İmdi Mesnevî-i Şerîf dahi lübb-i Kur'ân olmak i'tibâriyle, ey sâmi', sakın sen dahi bu, esâtîr-i evvelîn ve hikâyât-ı mâziyeden mürekkeb bir kitabdır deme! Zîrâ bu sözü Kur'ân hakkında ahmak olan serkeşler ve münkirler söylediler.
1148. La-mekâna mensûb olan ki, onda nûr-ı Hudâ vardır, mâzî ve müstakbel ve hâl neredendir?
Mekâna mensûb olan vücûd-1 abdânîsinden fânî ve lâ-mekân olan Hakk'ın vücûduyla bâkî olan veliyy-i kâmilde Hakk'ın nûr-ı esmâ ve sıfâtı zâhirdir. Böyle bir hâl içinde o veliyy-i kâmil için, vücûd-ı abdânî nisbetleri olan mâzî ve müstakbel ve hâl nereden gelebilir?
1149. Onun mâzîsi ve müstakbeli sana nisbetledir; her ikisi bir şeydir; zannedersin ki ikidir.
Ârif-i kâmil lâ-mekâna vâsıl ve Zât-ı Hak'da fânî olduğu vakit, onun indinde mâzî ve müstakbel kalmaz; o kâmil için ancak huzûr-ı Hak vardır ve bütün âlem onun şühûdundan kalkar; ve bu mâzî ve müstakbel, mekân ile mukayyed olanlara göredir. Ve ârif, o âlemden nüzûl ettiği vakit, âlem onun meşhûdu olur ve mâzî ve müstakbel dahi meydana çıkar. (Şerh-i İmdâdullah'dan tercüme.)
Ya'nî "Kâmilin mâzîsi ve müstakbeli, ey sâlik, sana nisbetle ve senin mertebene tenezzül iledir. Geçmiş ve gelecek hakikatte iki şey değildir, bir şeydir. Sen, senliğini ortaya koyduğun vakit, iki tarafına bakar ve bu tarafları iki görürsün; sen orta yerden çıkınca, o iki taraf birleşip bir şey olur."
1150. Bir kimse ona baba ve bize oğuldur. Dam, Zeyd'in altı, o Amr üzerine üsttür.
Bir şeyin iki şey olmasına misâl budur ki, bir kimse birinin babası olduğu halde, bizim oğlumuz olur. Baba ve oğul iki nisbet ise de, şahıs birdir. Ve kezâ dam bir şeydir, fakat Zeyd damın üstünde olursa, dam onun altında kalır ve Amr altında olduğu vakit de, üst olur. Binâenaleyh dama iki nisbet izâfe edilmiş olur.
1151. Alt ve üst nisbeti, iki kimseden oldu; tavan kendi tarafında ancak bir şeydir.
1152. Onun misli değildir; bu söz misaldir. Yeni ma'nadan eski harf kāsırdır.
Bu bizim mâzî ve müstakbelin, bir şey olduğu halde, sana nisbetle iki şey olması; ve bir şahsın birine göre baba, birine göre oğul olması ve bir damın altı ve üstü olması, akla takrîb için getirilmiş misâllerdir; yoksa bu ma'nâlar, bu misâllerin misli değildir. Zîrâ bu beşerin öteden beri kullandığı lisânın kelimeleri, bu gibi yeni ve ter ü tâze ma'nâları ifade edebilmekten käsırdır. Bundan dolayı Hakîm Senâî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit: باز گشتم ز آنچه گفتم زانکه نیست در سخن معنی و در معنی سخن "Söylediğim şeyden rücû' ettim; zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda da söz yoktur."
1153. Mâdemki ırmağın kenarı yoktur, ey tulum ağzını bağla; bu şeker deryâsı kenarsız ve sâhilsiz olmuştur.
"Meşk" ta'bîriyle cenâb-ı Pîr nefs-i nefislerine hitâb buyururlar. Ya'nî, "Mâdemki yeni ma'nâları kelimeler istiâb edemiyor ve mâdemki ma'nâ ırmağının kenârı ve nihâyeti yoktur, ey ma'nâ sularını hâmil olan cism-i sûrîm, ağzını kapa; zîrâ şeker gibi lezîz olan maârif-i ilâhiyye deryâsının kenârı ve sâhili yoktur."