Fir'avn'ın sâhirlerin talebi emrinde Medâin şehrine adamlar göndermesi
29. bölüm / 74 · 1644 kelime · ~9 dk okuma
1154. Vaktaki Mûsâ avdet etti ve o kaldı, rey ve meşveret ehlini önüne çağırdı.
Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî ile Fir'avn'a kırk gün mühlet verip geri döndü; ve Fir'avn yalnız kaldı. Ehl-i rey ve meşveret olan vüzerâ ve hükemâsını huzûruna da'vet etti. Nitekim sûre-i Şuarâ'da beyân buyurulur: قَالَ لِلْمَلَأِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ (Şuarâ, 26/34-37) Ya'nî "Fir'avn, etrafında bulunan bir cemâate: "Bu muhakkak alîm bir sâhirdir, sizi sihriyle arzınızdan çıkarmak ister; siz ne emredersiniz?" dedi; dediler ki: "Onu ve kardeşini habs et, Medâyin'e cem' edici adamlar gönder; sana alîm olan sehhârların hepsini getirsinler."
1155. Öyle gördüler ki, Mısır'ın etrafından onları şah ve Mısır'ın sarrafı cem' getire.
"Sarrâf" mübâlağalı ism-i fâil, çok tasarruf edici ma'nâsınadır. Şâhın ya'nî Fir'avn'ın sıfatı olabileceği gibi, sâhirlere de râci' olabilir; fakat Fir'avn'ın sıfatı olmak müreccahdır. Ya'nî "Fir'avn'ın etrafında bulunan a'yân ve eşrâf müzakere neticesinde bunu münasib gördüler ki, Mısır'ın mutasarrıfı olan Fir'avn, etrâf-ı Mısır'dan mâhir sâhirleri toplasın."
1156. "Bizim de sâhirlerimiz vardır, bizim de; her birisi sihirde yektâ ve muktedadır" demişlerdir.
1157. O, o zaman, sihirbazların cem'i için, her taraflara birçok adam gönderdi.
Bu karar verildiği zaman, Fir'avn sihirbazları toplamak için her tarafa birçok adamlar gönderdi.
1158. Her tarafta ki, meşhur bir sihirbaz var idi, o tarafa on peyk-i kâr uçucu yaptı.
"Peyk" kāsıd ve haber götürüp getiren kimse ma'nâsınadır. Ya'nî "Her nerede bir mâhir sihirbaz var idiyse o tarafa bunun celbine me'mûr olarak on kişi uçurdu."
1159. Sâhir olarak meşhûr iki delikanlı var idiler. Onların sihri ayın bâtınında müstemir idi.
"Müstemir" muhkem ve mürûr edici demektir. Ya'nî "Bu iki delikanlının sihri pek müessir idi; hattâ ayın bâtınında bile bu te'sîr cârî idi."
1160. Aydan açık aşikâr olarak süt sağmışlar; seferlerde bir küp üzerine süvâr olarak gitmişler idi.
Aydaki te'sîrleri bu idi ki, ayı bir inek şeklinde gösterip, ondan açıktan açığa süt sağarlar ve sefere gidecekleri vakit, cemâd nev'inden olarak bir küpe binip, onu hayvan gibi sürerler idi.
1161. Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, onu ölçerek acele satmışlar.
1162. Gümüş götürmüşler, müşteri âgâh olup hayretten elini yanakları üzerine vurmuştur.
"Sîm-bürde" ibâresi evvelki beytin mütemmimidir. Ya'nî "Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, müşteriye satmışlar ve mukābilinde gümüş para al- mışlardır. Müşteri bu hâle vâkıf olunca hayretinden elini yanaklarına vur-muştur." Ma'lûm olsun ki, sihrin envâ'ı çoktur; ve sebebi fen ve akıldan gizli olan her bir hâdiseye sihir denir; ve alelumûm ulûm iki nevi'dir: Birisi celî, diğeri hafidir. Celîsi ulûm-ı mütedâvileden ibârettir. Ve hafisi odur ki, bunu bilenler nâmahremlerin nazarından dâimâ gizli tutmuşlardır. Bunlara "hamse-i muh-tefiye" derler. Ve bu beş ilm-i hafĩ, “kîmya","lîmyâ”, “hîmya", "sîmya" ve "rîmyâ"dır. Ve kimyâ dahi iki nevi'dir: Birisi ulûm-ı celiyyeden ve mütedâviledendir. Diğeri ulûm-ı hafiyyeden ve esrâr-ı ilâhiyyeden olup, esrâr-ı gayb mahrem-lerinden başkalarının bilmesinde mazarrat-ı âmme vardır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinde şöyle buyururlar: این نباشد جز بذات اولیا کیمیا و سیمیا و ریمیا "Kîmyâ ve sîmyâ ve rîmyâ bu, evliyânın zâtının gayrine olmaz." Bu ilim vâsıtasıyla "iksîr" denilen bir madde elde edilip, ma'deniyât-ı nâ-kısa altın ma'den-i kâmiline kalb olunur. İlm-i lîmya: Kuvâ-yı fâile-i ulviyyatın, kuvâ-yı münfaile-i süfliyât ile im-tizâcından ibârettir ki, o da esmâ ve tılısmâttır. O efâl ile amel sebebiyle acīb ve garīb âsâr zâhir olur. İlm-i hîmyâ: Ilm-i teshîrât nev'indendir ve o riyâzât ve müdâvemet-i azâ-im ve daavât vâsıtasıyla kuvâ-yı seyyârâtı musahhar kılmaktan ibârettir. Ce-nâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Havzu'l-Hayât ismindeki ese-rinde bu babda îzâhât vardır. İlm-i sîmyâ: Birtakım hayallerdir ki, ba'zı ameller vâsıtasıyla hâzirûnun kuvve-i mütehayyilesinde tasarruf eder ve temâşâgerlerin nazarına misâlât-ı hayâliyye zâhir olur ki, onun hâricde vücûdu olmaz. İlm-i rîmyâ: Buna "nîrencât" da derler. Bu fennin ehli, cevâhir-i arzıyye kuvvetlerini yekdîğeriyle imtizâc ettirirler ve ondan bir fiil zâhir olur ve bir eser görünür ki, acîb ve garib olur. Meselâ kara yılanın derisinden bir fitil ya-pılıp neft yağıyla yeşil veya kara renkli kandil içinde yakılırsa, evin içerisi ka-ra yılanla dolu görünür imiş. (Hindistan'da matbû' Matla'u'l-Ulûm Mec-ma'u'l-Fünûn ismindeki kitaptan hulâsadır.) İmdi Fir'avn'ın sihirbazlarının yaptığı sihirlerin sîmyâ ve lîmyâ nevi'lerin-den olduğu istidlâl olunur. Akıl, sebeb-i hafi olan her bir şeyi acib gördüğü vakit, hârikulâde addeder. Binâenaleyh sihir bir nevi' hârika olduğu gibi, mu'cize ve kerâmât-ı evliyâ dahi hârikadır. Ancak mu'cizenin hâriçde vücû-du olur ve hakikattir ve gözbağcılık değildir. Fakat sihir birtakım hayâlâtdan ibâret olup hâriçde vûcûdu yoktur ve gözbağcılıktır. Onun için bu sihirbazlar hakkında âyet-i kerîmede سَحَرُوا أَعْينَ النَّاسَ (A'râf, 7/116) ["İnsanların gözlerini büyülediler"] ve يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ (Tâhâ, 20/66) ["Büyüleri sâyesinde kendisine görünüyor"] buyurulur. İşittiğimiz ba'zı hâdisâta nazaran sihrin yukarıda zikr ettiğimiz envâ'ın-dan ba'zılarının Hindistan'daki fakîrler arasında ma'lûm olduğu anlaşılmak-tadır. İngiliz gazetelerinin yazmış olduğu Hindistan'daki bir hâdise burada şâ-yân-ı nakildir: İngiliz zâbitlerinden birisi bir Hintlinin kızına musallat olmuş; vazgeçmesi ailesi tarafından ricâ edilmiş ise de zâbit kulak asmamış. Kızın pederi fakirlerden birisine müracaatla zâbitten şikâyet etmiş. Fakîr zâbite bu tasalluttan vazgeçmediği takdirde, kendisini kaplan yapacağını söylemiş, zâ-bit istihzâ edip tasallutuna devâm etmiş. Bir gün zâbit kıt'asından kaybol-muş; aramışlar, bulamamışlar. Ve o sıralarda şehrin hudûduna yakın bir ma-halle kadar bir kaplanın geldiği ve halkın korktuğu şâyiası zuhûr etmiş; hü-kûmet bunu ta'kîb için bir jandarma müfrezesi ta'yîn etmiş. Kaplanı görüp derhal ateş etmişler ve kaplan vurulduğu vakit, "Nihâyet bana kıydınız mı?" diye bir feryâd kopmuş; ve kaplan postu içinden İngiliz zâbitinin bî-rûh bir halde çıktığını görmüşler. İşte beyt-i şerîflerde sâhirlerin aydan süt sağmaları ve küpe binmeleri ve ay ışığını kumaş gibi gösterip ölçerek satmaları hep bu kabildendir.
1163. Böyle yüz binlerce sihirbazlıkta münşî idiler ve revî gibi değil idiler.
"Münşî," mûcid ve muhteri' ma'nâsınadır. "Revî" rivâyet edici ma'nâsına olduğu gibi, şuarâ ıstılâhından olup, kâfiyenin son harfine ıtlak olunur. Ba'zı-ları "revî'ye kâfiye de demişlerdir; ve kâfiye arkadan [gelen] ma'nâsına olup tebaiyyet ma'nâsı mündemicdir. Ya'nî "Bu iki sihirbaz delikanlı sihrin mûci-di ve muhteri'i idiler, yoksa öğrendiklerini rivâyet edici veyâhud bir üstâda tâbi' değil idiler" demek olur.
1164. Vaktaki şahın haberi onlara geldi, böyle diye ki, şimdi şah sizden çâre isteyicidir.
1165. Ondan dolayı ki, iki fakîr geldiler, şâhın üzerine ve onun köşkü üzerine mevkib vurdular.
Ya'nî "Mûsâ ve Hârûn isimlerinde şehre iki fakîr adam geldi; şâh aleyhine hurûc ettiler ve onun üzerine asker çektiler." "Mevkib" ordu demektir. Murâd, Fir'avn'ın ordusunu tedhiş eden ejderhâdır; nitekim âtîde îzâh buyurulur.
1166. Onlar ile beraber bir asadan başkası yoktur ki, onun emriyle ejderha olur.
Onlar ile beraber, Hz. Mûsâ'nın emriyle ejderhâ olan bir asâdan başka bir şey yoktur.
1167. Padişah ve asker hep çaresiz oldular; bu iki kimseden hep efgana geldiler.
Pâdişâh ve askeri hep âciz kalıp, bu iki kimsenin elinden cümlesi feryâd ettiler.
1168. Sihirbazlıkta bir çare lâzım; tâ ola ki, bu iki sâhirden can götüresin.
"Berî" sîga-i muzâri'in muhâtabı olduğuna göre, haber getiren adamın sâhirlerden birine hitâbı olduğundan, müfred olarak isti'mâl buyurulmuştur. Ya'nî, "Ola ki sâhirlik emrinde yapacağın bir san'at ile, bu iki sihirbazın elinden can kurtarasın." Ba'zıları "Berî" deki "yâ"yı masdariyyet ma'nâsına almışlardır; bu sûretde ma'nâ "Tâ ki bu iki sâhirden can götürücülük olsun" demek olur.
1169. Vaktaki o iki sâhire bu haberi verdi, her ikisinin kalbine korku ve bir muhabbet düştü.
O iki sihirbâz bu haberi işitince, kalblerinde birbirine zıd iki duygu peydâ oldu; onlar da korku ve muhabbet idi. Onların sihirde mâhir ve üstâd olmaları hasebiyle mağlûb olacaklarından korktular; ve bir asâ ile Fir'avn'ı ve askerini tedhîş edecek kadar mahâret gösterdiklerinden dolayı meslektaşlık i'tibâriyle de muhabbet hissettiler.
1170. Vaktaki cinsiyyet damarı hareket tuttu, taaccübden dolayı başlarını diz- leri üzerine koydular.
Sihirbazlık husûsundaki cinsiyyet damarına hareket ârız olduğu için, o iki sâhir delikanlı dervişler usûlünce oturdukları yerde dizlerini dikip, başlarını da dizleri üzerine koydular ve işittikleri habere taaccüblerinden dolayı düşünmek vaz'iyyetini aldılar.
1171. Çünkü süfînin mektebi dizdir; hall-i müşkil için iki diz sâhirdir.
Ya'nî, "Kalbi mâsivâdan ve havâtır-ı nefsâniyyeden sâf olan sûfilerin mektebi ve ta'lîmhânesi dizlerinin üzeridir. Oturup dizlerini dikerler ve başlarını da dizleri üzerine koyarlar; ondan sonra cânib-i gaybdan kalblerine gelecek vâridâta muntazır olurlar. Binâenaleyh böyle bir kimse için hall-i müşkilât hususunda iki dizin üzeri mâhir bir sâhirdir." Bu husûsda Efdalüddîn Hâkânî'nin: دل من پیر تعلیمست من طفل زباندانش دم تسلیم سر عشر و سر زانو دبستانش Matla'ıyla başlayan uzun bir kasîdesi vardır. Burada tercüme ve şerhi uzun olur.
İki sâhirin babalarını mezardan çağırması ve hakîkat hakkında pederlerinin rûhundan suâli
1172. Ondan sonra dediler ki: "Ey anamız, gel! Babamızın mezarı hani? Sen bize yol göster!"
1173. Onları onun mezarına götürdü; yol gösterdi. İmdi şah için üç gün oruç tuttular.
"Anaları bu sâhirleri, babalarının mezarına götürdü ve yol gösterdi; onlar da şâhın bu işi için üç gün oruç tutmak sûretiyle riyâzet ettiler ve yemek yemediler." Riyâzetlerine bakılırsa, bu sâhirlerin yukarıda îzah olunan ilm-i hîmyâya da vâkıf oldukları anlaşılır.
1174. Ondan sonra dediler: "Ey baba! Şah bize korkudan dolayı bir haber gönderdi."
1175. "Ki, iki adam onu dara getirmişlerdir. Onun yüzünün suyunu asker önünde götürmüşlerdir."
Bize gönderdiği haberde demiştir ki: "İki adam çıkıp onu tazyîk etmiş ve onun nâmûsu ve haysiyetini askerleri önünde berbâd etmiştir."
1176. "Onlar ile beraber asadan başka, silah ve asker yoktur; ve asada bir şûr ve şer vardır."
1177. "Sen doğruların cihanına gitmişsin; gerçi sûretde bir toprakta uyumuşsun."
"Ey baba! Sen şimdi hakikat âlemindesin; her ne kadar sûretde bir toprak içinde her şeyden bî-haber bir halde yatıp uyumuş görünürsün."
1178. "Eğer o, sihir ise ve eğer Huda'ya mensub olur ise, ey babanın canı, bize haber ver!"
"Eğer bu hâdise-i asâ sihir ise; ve eğer ilâhî bir mu'cize ise, ey babamızın rûhu, bize haber ver!" Bu kıssaya nazaran elyevm garbda şâyi' olan celb-i ervâh ameliyyesinin kadîm olduğu anlaşılır.
1179. Haber ver de, tâ ki biz inkıyâd edelim; kendimizi bir kîmya üzerine vuralım.
"O asâ eğer mu'cize ise, bize haber ver de, biz o asâ sâhibine serfürû ve itâat edelim; ve bakır mesâbesinde olan vücûdumuzu, o iksîr-i nübüvvete mukärin kılıp, altın yapalım."
1180. Biz ümidsizleriz ve bir ümîd erişti. Koğulmuşuz ve bizi kerem çekti.
"Biz bu âlem-i kesâfet içinde, birtakım hayâlât-ı sihriyyeye dalmış ve hakikat-ı eşyâdan bî-haber kalmış ümidsizleriz. Binâenaleyh âlem-i hakikatten koğulmuşlarız. Eğer bu mu'cize ise, bizi bir peygamber-i zîşânın da'veti gibi bir kerem-i azîm çekti."