İçeriğe atla

"Sen elbette onları sözlerinin ma'nâsında tanırsın" âyet-i kerîmesinin tefsîri

19. bölüm / 74 · 583 kelime · ~3 dk okuma

792. Yezdân, nebîye sevk-ı kelâm mahallinde ehl-i nifakdan pek kolay bir ni- şân dedi.

Bu âyet-i kerîme sûre-i Muhammed'de vâki' olup, ibtidâsı budur: أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ أَن لَّن يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ وَلَوْ نَشَاء لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُم بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلَ وَاللَّهُ يَعْلَم أَعْمَالُكُمْ (Muhammed, 47/29-30) Ya'nî "Kalblerinde maraz-ı nifak olanlar; Allah Teâlâ onların buğz ve adâvetlerini dışarıya çıkarmaz mı zannettiler. Ve eğer biz istesek, onları sana gösteririz. İmdi sen onları sîmâla- rıyla tanırsın; sen onları elbette sözlerinin ma'nâsından dahi bilirsin. Ve Al- lah Teâlâ sizin amellerinizi bilir."

Hak Teâlâ hazretleri Nebiyy-i zîşânına Kur'ân-ı Kerîm'inde, içinden baş- ka türlü düşünüp, dışından başka türlü söyleyen münafıklardan pek kolay bir nişân ve alâmet verdi. Sen onları sevk-ı kelâm mahallinde sözlerinden tanır- sın, buyurdu.

793. Eğer münafık, iri, bedî' ve bülend kamet olsa, onu lahnda ve kavilde açık tanırsın.

"Zeft" iri ve cesîm ve "nağz" bedî' ve iyi olan bir şeye derler. "Hevl" rast ve dürüst ve bülend-kâmet ve korkunç ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Münafık her ne kadar kalıp ve kıyafet i'tibâriyle cesâmet sâhibi ve hey'etçe beğenilecek bir cüsseye ve fesâhat-i kelâma mâlik ve görünüşü hevlnâk ve korkunç olsa bi- le, sen onu söz söylerken aldığı vazı'lardan ve kelâmının ma'nâsından açıkça tanırsın. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Münafikūn'da buyurur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münafikūn, 63/4) Ya'nî “Yâ Habîbim, sen o münafıkları gördüğün vakit cisimlerini beğenir ve taaccüb edersin; ve söz söylerler ise, onların sözünü dinlersin; onlar duvara dayan- mış kütük gibidir."

794. Vaktaki toprak bardakları satın alırsın, ey müşteri, tecrübe edersin.

795. O bardak üzerine el vurursun, niçin? Tâ ki tanînden çatlağı anlayasın.

Ey müşteri, bir topraktan yapılmış bardağı satın alacağın vakit, elini onun üzerine tın tın vurursun ve onun çatlak olup olmadığını, sesinden ve tinne- tinden anlamak için tecrübe ve muâyene edersin.

796. Çatlağın sesi başka türlü olur; ses çavuştur, onun önünde gider.

Münafıklar da çatlak bardaklar gibidir. Sözlerinin lahninden ve üslûbun- dan, bâtınlarının çürüklüğü zâhir olur; zîrâ ses, pâdişahların vürûdunu ihbâr için önde yürüyen çavuşlara benzer.

797. Ses gelir ki, onu ta'rîf etsin; masdar gibi, fiil onu tasrif eder.

İlm-i sarfda mukarrerdir ki, eğer fiil muallel olmuş olursa, masdarda da- hi ta'lîl vâki' olur. Kāim ve kıyâmen gibi. Ve eğer fiil muallel olmazsa, mas- darda dahi ta'lîl vâki' olmaz. Binâenaleyh muallel olan fiillerde masdarın tasrifi lâzım gelir. Meselâ "kıyâm" kelimesi "kāme"nin masdarıdır. Bunun fiil-i mâzîsi aslında "kaveme" idi; ondan sonra "vâv"ı "elif"e tebdîl ettiler, "kāme" oldu. Ve fiil-i mâzî de bu sûretle tasrîf vâki' olunca, bu fiil kendisi- nin masdarı ve aslı olan "kıvâm" kelimesini tasrîf ederek "kıyâm" sûretine getirdi.

Ve kezâ "va'ade"nin masdarı, aslında "va'den" olduğu halde, masdar i'lâl fiiline tâbi' olduğu için bu "va'ade"nin evvelindeki "vâv" hazf olundu ve fi- iline benzemesi için, onun masdarında dahi tasrîf vâki' oldu. "Va'den"den da- hi "vâv" hazf olundu ve "elif"e bedel, nihâyetine "tâ" getirildi, "ıdeten" ol- du. Binâenaleyh illetten sâlim olan fiillerin masdarları da sâlim kalırlar; illet- ten sâlim olmayan fiiller, kendi masdarlarını tasrîf ederler. İmdi bu kāide-i sarf misâline mutâbık olarak eğer münafıkın fiili mesâ- besinde olan sözü ve sesi ma'lûl ise, o söz ve sesin masdarı olan onun bâ- tınının dahi ma'lûliyyetine delil olur. Bu ma'nâya binâen الظاهر عنوان الباطن ya'nî "Zâhir, bâtının ünvanıdır" demişlerdir. Ve Server-i âlem (s.a.v.) Efen- dimiz namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördükleri vakit لو خشع قلبه لخشعت جوارحه ya'nî "Eğer kalbi hâşi' olsa idi, a'zâsı dahi hâşi' olurdu" bu- yurmuşlardır.

798. Vaktaki imtihan sözü yüz gösterdi, hemen Hârût kıssası hatırıma geldi.