İçeriğe atla

Boyacının küpüne düşmüş olan o çakalın tâvusluk da'vâ etmesi

18. bölüm / 74 · 1414 kelime · ~8 dk okuma

768. Ve o renk renk olan çakal gizli geldi; melâmetgerin kulağının dibine dedi:

Ya'nî o boyacı küpüne girip, muhtelif renklere boyanmış olan çakal, gizlice ve usulca geldi; kendisine melâmet eden kimse, kulağının dibine ya'nî pek yakınına dedi:

769. "Nihayet bana ve benim rengime bak; putperest muhakkak benim gibi bir putperest tutmaz."

"Şemen" putperest demektir. "Renkler"den murâd, ulûm-ı muhtelife-i zâhiriyyedir. Ve "çakallar"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak olan kimselerdir. "Melâmet-ger"den murâd, sâlik-i tarikattır.

770. "Gülistan gibi yüz renkli ve latîf olmuşum; muhakkak bana secde et, benden baş çekme!"

Ya'nî ulûm-ı muhtelife-i zâhiriyye tahsil edip, şöhret bulmuş olan bir kimseye, sâlik-i tarîkatden birisi onun revişine i'tirâz ettiği vakit, der ki: "Sen ba- na i'tirâz etme, bana ve rengime, ya'nî benim zâhirimin şer'a muvâfakatına ve bâtınımın türlü türlü ilimler ile müzeyyen olduğuna dikkat et! Putperestler gibi bir şeyh-i tarîkatin etrafında dolaşanlar, benim gibisini bulamaz. Ben bir gülistan gibi türlü türlü ilim çiçekleriyle renkli latif oldum. Eğer tâbi' olmak istersen, ey sâlik-i tarikat, şeyhine değil, bana tâbi' ol ve benim hizmetimde serkeş olma!"

771. Benim kerr ü ferrimi ve rengimin âb u tabını gör! Beni fahr-ı dünyâ ve rükn-i dîn diye çağır!"

"Kerr ü ferr" harbte kahramanların ileri geri hareketlerine derler. Ya'nî "Beni[m] mübâhase ve münâzarada kerr ü ferrimi ve ilimlerimin parlaklığını gör de, bana dünyânın medâr-ı iftihârı ve dînin rüknü diye ad koy!"

Bu beyt-i şerîfde, ulemâ-yı benâmdan Fahreddîn-i Râzî'ye ta'rîz vardır. Nitekim diğer bir cild-i Mesnevî'de şu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz bu ta'rîzlerini açıkça beyân buyururlar: اندرین ره گر خرد ره بین بدی فخر رازی رازدان دین بدی "Eğer tarîk-ı Hak'da akıl yol görücü olsa idi, Fahrüddîn-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu."

Ve ihtimâl ki, "Rükneddîn" lakabıyla da diğer birine ta'rîz buyrulmuş olsun.

772. Ben Hudâ'ya mensûb lutfun mazharı olmuşum; Kibriyâ'ya mensûb şerhin levhi olmuşum."

773. Ey çakallar, sakın beni çakal diye çağırmayın; bir çakal için ne vakit bu kadar cemâl olur?"

"Ey insanların câhil zümresi, sakın beni de kendinize kıyâs edip, ehl-i gafletden addetmeyin; hiçbir gâfil ve câhilin bu kadar revnak-ı ilmi ve bâtını olur mu?"

774. O çakallar şem'in etrafında pervâne gibi, oraya cem' ile geldiler. Ya'nî o âlim-i zâhirînin öğünmesine aldanarak, birtakım câhiller, şem'in etrâfında dönüp dolaşan pervâneler gibi cem'iyyet ile o çakalın bulunduğu mahalle geldiler ve onun başına toplandılar.

775. İmdi ey cevhere mensûb, söyle, seni ne diye çağıralım?" Dedi: "Müşteri gibi erkek tâvûs?"

Çakallar dediler ki: "Mâdemki sen bu kadar makbûl bir şeysin; ey cevherci veyâ cevhere mensûb, söyle bakalım, biz seni ne lakab ile çağıralım?" O renkli çakal cevâben dedi ki: "Müşteri yıldızı gibi parlak, erkek tâvus deyiniz!"

776. Binaenaleyh ona dediler ki: "Gülistanda can tavuslarının cilveleri vardır."

777. "Sen öyle cilve eder misin?" Dedi ki: "Hayır; bâdiye görmemiş iken nasıl "Mini"den bahs ederim?"

Sâlikler o âlim-i zâhirîye dediler ki: "Can tâvusları olan evliyâullâh o can gülistânında açılıp gezerler; sen de onlar gibi öyle cilveler eder misin?" O âlim-i zâhirî cevâb verdi ki: "Hayır, bâdiye-i sülükü kat' etmemiş iken "Minî"den nasıl bahs ederim. "Minâ" Mekke-i Mükerreme'de kurban kesilen mahallin ismidir. Burada kâfiyenin tevâfuku için kâide-i Fürs üzere imâle buyrulmuş ve" Minî" sûretinde vâki' olmuştur. Ya'nî, "Bâdiye-i sülükü kat' edip, hakikat Ka'besine vâsıl olmamış iken, ondan nasıl bahs ederim ve görmediğim şeyi nasıl söylerim?"

778. "Tâvusların sesini yapar mısın?" Dedi ki: "Hayır!" "Öyle ise sen tâvus değilsin; Bu'l-alâ efendisin!"

Sâlikler dediler ki: "Mâdemki can gülistânında cilve edemezsin, bâri tâvusların sesini yapar mısın? Ya'nî ulûm-ı ledünniyyeyi beyân edebilir misin?" Cevâben, "Hayır!" dedi. Sâlikler de dediler ki: "Öyle ise sen dediğin gibi tâvus değilsin, Ebu'l-alâ efendisin!" Bu beyt-i şerîfde, ulemâ-yı zâhireden Ebu'l-Alâ Maarrî'ye ta'rîz buyrulur; ve hadd-i zâtında beyne'l-Arab hamâkatda darb-ı mesel olan "Hebenneka"nın künyesidir.

779. Tâvusun hil'atı gökten gelir; renkten ve da'vâlardan ona ne vakit erişirsin?

Can tâvusluğu, ya'nî velâyet hil'atı âsumân-ı gaybden ihsân olunur. Sen böyle ulûm-ı zâhiriyye renkleriyle ve kuru da'vâlar ile o velâyeti ne vakit elde edebilirsin?

Fir'avn ve onun ulûhiyet ile da'vâsı, tâvusluk da'vâ eden boyalı çakalın teşbîhine benzer

Hind nüshalarında bu ibâre دعوی کردن فرعون الوهیت را و تشبیه کردن او را بدان شغالی که دعوی طاوسی نزد شغالان می نمود ya'nî "Fir'avn'ın ulûhiyyeti da'vâ etmesi ve onun o çakala teşbîhi ki, çakalların nezdinde tâvusluk da'vâsı ederdi."

780. Bir Fir'avn gibi ki, sakalını süslemiş; o eşeklikten dolayı Îsâ'dan yukarı uçmuş.

O boyacı küpünde türlü türlü renklerle boyanmış çakala benzeyen, o âlim-i zâhirî ve feylesof, sakalını inciler ve elmaslar ile süsleyip, hamâkatından dolayı, rif'at tasavvurunda Îsâ (a.s.)dan bile yukarıya uçmuş olan Mısır hükümdân Fir'avn'a benzer. Zîrâ nefis kendi hevâsına bırakılırsa soluğu Fir'avnlıkta alır; nitekim buyurmuşlardır: Beyit: نفس ملعون کمتر از فرعون نیست ليك وين را عون و آن را عون نیست "Mel'ûn olan nefis, Fir'avn'dan daha aşağı değildir; fakat bu Mısırlı Fir'avn'ın a'vân ve ensârı vardır ve bu nefs-i mel'ûnun a'vân ve ensârı yoktur."

781. O da dişi çakal neslinden olup, mala ve câha mensub olan küpe düşmüş- tür.

O Fir'avn dahi, öyle bir Fir'avndır ki, dişi çakal neslinden doğmuş ve mal ve câha mensûb olan boya küpüne düşmüştür. Bu beyt-i şerîfde nefsin hem na't cihetinden ve hem de tabîat cihetinden müennes olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ nefis tab'an kadınlar gibi alâyiş ve huzûzât-ı dünyeviyyeye meclûb ve meftûndur.

782. Her kim onun o mansıbını ve malını gördü ise, secde etti; o efsûsîlerin secdesini yuttu.

"Efsûsiyân" alaycılar ve istihzâ edenler ve hîlekârlar ma'nâsınadır. Her kim o Fir'avn'ın ve Fir'avn meşrebinde olan herhangi bir hükümdarın man- sıbını ve malını gördü ise, onun önünde baş eğdi ve onun nefsânî ve eğri emirlerine inkıyâd etti. O ahmak dahi bu hîlekârların ve müdâhinlerin tabas- buslarını ve temelluklarını yuttu ve mütelezziz oldu.

783. O pejmürde libaslı dilenci, halkın sücûdundan ve tahayyürlerinden sarhoş- cuk oldu.

"Jende-delk" ya'nî pejmürde libâsdan murâd, envâ'-ı levs ile mülevves olan vücûd-ı unsurîdir. Ya'nî "O mülevves vücûd-ı unsurî sâhibi olan Hakk'ın dilencisi, halkın itâat ve inkıyâdından ve onun kuvvet-i zâhiriyyesi- ne hayretlerinden son derece zevk alarak sarhoşcuk oldu ve büsbütün dimâ- ğını azamet dumanı bürüdü."

784. Mal, yılan geldi; zîrâ onda zehirler vardır; ve o halkın kabûlü ve secde- si ejderhadır.

Bu beyt-i şerîfde المال حية في اللحد والجاه اضر منه ya'nî "Mal, lahidde yılandır; ve câh ondan daha zararlıdır" hadîs-i şerîfine işâret buyrulmuştur. Ya'nî "Mal, insanda kibir ve ucüb gibi birtakım nefsânî sıfatların kuvvetlenmesine sebeb olur; ve bu sıfatlar rûhun zehirleridir. Ve halkın kabûlü ve ta'zîmi ve inkıyâ- dı ise, o zehirlerden daha muzır olan zehri hâmil bir ejderhâdır."

785. Hây ey Fir'avn, büyük nâmûsu yapma; sen çakalsın, asla tâvusluk etme!

Ankaravî hazretleri "nâmûsî"deki "yâ"yı masdariyyet veyâ nisbet ola- rak alıp "nâmûsluk etme" veyâ "nâmûsa mensûb eyleme" ma'nâsını ver- miştir. Hind şârihleri "yâ"yı " hitâb" addetmişlerdir. Fakîr "yâ-yı ta'zîm" addetmeyi daha münasib gördüm. Ya'nî "Ey Fir'avn veyâ Fir'avn meşre- binde olan kimse; nâil olduğun mal ve câhdan ve halkın kabûl ve ta'zîmin- den dolayı büyük nâmûs ve haysiyyet gösterme; nihâyet çakal gibi nefs-i hayvânînin taht-ı esâretindesin; rûhâniyet gülistânının tâvusluğunu tasla- ma!"

786. Eğer tavuslar tarafında zâhir olursan, cilveden âcizsin ve rüsvây olursun.

Ey müddeî-i müteazzım, eğer rûhânî olan veliler silkinde görünmeğe yel- tenir isen, onların ahvâliyle zâhir olmaktan âciz kalırsın; ve netîcede rezîl ve rüsvây olursun.

787. Mûsâ ve Hârûn vaktaki tâvuslar oldular, cilve kanadını senin başın ve yüzün üzerine vurdular.

Ey Fir'avn, Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm) vaktâki tâvûs-ı ilâhî ola- rak zâhir oldular, cilve kanadı olan hârikalarını senin kudret-i maddiyyenin ve saltanat-ı zâhiriyyenin başı ve yüzü üzerine çarptılar.

788. Senin çirkinliğin ve rüsvaylığın zâhir oldu; yükseklikten baş aşağı düş- tün.

Ey riyâset ve enâniyet zevkı ile peygambere muhalefet eden Fir'avn ve Fir'avn meşrebinde olan ahmak; bu muhalefet neticesinde mağlûb oldun ve çirkinliğin ve rezâletin zâhir oldu ve sebeb-i ucb ve gurûrun olan o yüksek mansıbdan tepe taklak aşağıya düştün.

789. Mihekki gördüğün vakit, kalp gibi kara oldun; arslanlık nakşı gitti ve kelb peyda oldu.

Mihek taşı mesâbesinde olan, ilâhî tâvusları gördüğün vakit, kalp para gibi kapkara oldun o zâhirî parlaklığın gitti ve zâhirindeki arslanlık nakşı mahv olup, altında gizli olan köpek meydana çıkıverdi.

790. Ey hırs ve cûşdan çirkin olan uyuz köpek; arslan postunu kendi üzerine örtme!

Ey hırs-ı câhdan ve bu hırs sebebiyle fıkır fıkır içinin kaynamasından çirkin bir hâle gelen uyuz köpek! Birtakım ca'lî kibarlıklar ile üzerine Allah'ın arslanları olan enbiyâ ve evliyâ tavır ve mişvârını takma ve bu arslanların postuna bürünme.

791. Arslan sesi seni imtihan etmek ister; arslan nakşı ve sonra köpeklerin ahlakı?

Ey arslan postuna bürünmüş olan mağrûr; arslandan arslan sesi çıkmak lâzım gelir. Binâenaleyh arslan sesi, senin arslanlık da'vânı imtihân etmek ister; halbuki senin sûretin arslan görünür ise de, bâtının köpek olduğundan, zâhirinde köpeklerin ahlâkı çıkar. Bu köpek ahlâkı ile, arslanlık nakşının ne fâidesi olur?