Lâfçı adamın sakalını ve bıyığını her sabah kuyruk derisi ile yağlaması ve ben böyle yemişim diye arkadaşları arasına çıkması
17. bölüm / 74 · 2506 kelime · ~13 dk okuma
734. Bu kopuk şahıs kuyruk derisi buldu. Her bir sabah bıyıklarını yağlar idi.
Züğürt ve kopuk bir adamın sakalını bıyığını, eline geçirdiği bir kuyruk derisiyle yağlayıp, kendi gibi züğürt arkadaşlarının arasında baklava börek yedim diye öğünmesi.
735. "Ben encümende yağlı taâm yemişim" diye mün'amlar arasına giderdi.
"Mün'amân" ism-i mef'ûl sîgasıyla "in'âm olunmuşlar" ma'nâsına olmak münâsib olur. Zîrâ bahsin ünvânında میان حریفان ["arkadaşları arasına"] buyurulduğuna nazaran, bu müstehân ve kopuk şahsın mahremleri ve arkadaşları da kendisi gibi in'âm olunmuşlardan olur. Ve "mün'amlar"dan murâd, insân-ı kâmilin meclis-i irfânında mütena'im olan sâliklerdir. Ya'nî "Ben bir cem'iyyette yağlı taâm yemişim, diye sâir in'âm olunmuşlar arasına giderdi."
736. "Bıyık tarafına bakınız!" ma'nâsını verir işâret olarak hoş haberde elini bıyığına koyardı.
Arkadaşları arasında birisi latîf sözler söyler ve bir vak'a-i latîfeyi hikâye ederken, onu kemâl-i dikkatle dinlemiyor gibi bir vaz' alır ve kuyruk derisiyle yağlamış olduğu bıyığına onların nazarını celb için, eliyle o yağlı bıyıklarını burar idi ki, bu vaziyet, "İşte bıyığıma bakınız ki, şimdi bir cem'iyyette baklava börek yemiş olduğuma bu bıyığımın hâli alâmettir!" demek ma'nâsında işâret idi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.
737. Ki, "Bu sözümün sıdkına şâhiddir ve bu yağlı ve tatlı yemenin nişanıdır."
738. Onun karnı sadâsız cevab olarak derdi ki: "Yalancıların mekrini Allah helâk etsin!"
Bıyıkları kuyruk derisiyle yağlı olan kopuğun boş ve aç olan karnı, onun bu öğünmesine sadâsız cevab olarak, ya'nî lisân-ı hâl ile derdi ki: "Allah Teâlâ yalancıların mekrini helâk ve yok etsin!"
739. "Senin lafın bizi ateş üzerine koydu ki, o senin yağlı bıyıkların kopmuş olsun!"
"Senin öğünmen bizi açlık ateşi üzerine koydu ki, o senin kuyruk derisi ile yağlı olan bıyıkların kökten kopsun!"
740. "Ey dilenci, eğer senin çirkin lafın olmasa idi, bir kerîm bize merhamet ederdi!"
Bu beyt-i şerîf dahi, o kopuğun karnının lisân-ı hâl ile olan beyânıdır.
741. "Ve eğer ayıp göstere idin, eğriyi az oynaya idin, bir tabib onun ilacını yapar idi!"
"Eğer nefsinin aybını ve kusûrunu göstere idin, onları saklamayıp da hile oyununu az oynaya idin, bir tabib-i ilâhî olan insân-ı kâmil o ayb-ı nefsânînin ve maraz-ı ma'nevînin ilacı ve tedâvîsini yapar idi."
742. Hak buyurdu ki: "Kulağı ve kuyruğu eğri kımıldatma! Sadıklara sıdkı elbette menfaat verir."
"Kulak"tan murâd, hiss-i sem' ve "kuyruk"tan murâd, nefs-i hayvâniyye-dir. İkinci mısrâ' يَنْفَعَنَّ الصادقين صدقهم قَالَ اللهُ هذا يوم )Mâide, 5/119) âyet-i kerîme-sinden muktebestir. Ya'nî "Ey sâlik, enbiyâ ve evliyânın nasâyihini doğru din-le ve anla ve nefs-i hayvâniyyeni doğru yola tahrik et! Zîrâ Hak Teâlâ hazret-leri buyurdu ki: "Bu günde sâdıklara doğrulukları menfaat verir." Bu âyet-i ke-rîme her ne kadar kıyâmet günü hakkında beyân buyurulmuş ise de, hakîkat-te her ân-ı gayr-i münkasimde kıyâmet vâki' olduğundan, lisân-ı işâretle hük-mü, hayât-ı dünyeviyyenin her ân-ı gayr-i münkasimine de şâmildir.
743. Ey muhtelim, kehf içinde eğri uyuma! Sâlik olduğun şeyi açık göster ve is-tikāmet et!
Ey hakîkatte rüyâ ve hayâlden ibaret olan bu dünyânın lezzetleriyle titre-yen kimse, bu cisim mağarası içinde eğri yatıp uyuma! Bâtınında ne var ise, zâhirinde de onu açık olarak göster ve doğru harekette sebât ve istikāmet et! "Muhtelim" hitâbıyla الدنيا كحكم النائم "Dünya uyuyan kimsenin rü'yası gi-bidir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, istikāmet-i kâmile, nefsin murâdını ve arzûlarını tamâmen Hakk'ın iradesinde ve emrinde mahvetmektir. Böyle bir istikāmet gâayet güç olduğundan, sûre-i Hûd'da فَاستقم كما أمرت )Hûd, 11/12) ya'nî "Emrolunduğun vech ile istikāmet et!" buyurulması üzerine Resûl-i zîşân Efendimiz "Sûre-i Hûd beni ihtiyarlattı" buyurdu. Zîrâ böyle bir istikāmetin netîcesi olduğu gibi görünmek ve görün-düğü gibi olmaktır. Ya'nî bu "istikāmet sâhibi"nin her an, bâtını halk naza-rında zâhir olsa, utanacak ve sıkılacak bir fikir ve hâtırası bulunamaz. Bu-nun ne kadar zor bir şey olduğu biraz teemmül ile anlaşılır.
744. Ve eğer kendi aybını söyleyemez isen bâri sus! Gösterişten ve dagalden kendini öldür.
Ve eğer bâtınındaki ayıplarını kusûrlarını söyleyemez ve ızhâr edemezsen, bâri ehl-i istikāmeti taklîden söz söylemekten vazgeç de sus! Gösterişe ya'nî
riyâya ve hîleye mütemâyil olan nefsini bu sükût ile öldür! Zîrâ nefsin ölümü ızhâr-ı kemâlâttan sükûttur; ve hayâtı ise i'lân-ı kemâlâttandır. Binâenaleyh bir kimsenin halk nazarından kendi kemâlâtını gizlemesi ve bil'akis noksan ve ayıplarının ızhârı, azîm bir mücâhededir.
745. Eğer sen nakd buldun ise ağız açma! Yolda imtihan taşları var.
"Eğer nefsinin sıfatı bâkî ve nefsin diri iken bir kâmilin huzûrunda inâ- yet-i Hak'la bir nakd ve zevk ve bir hâl-i ma'nevî buldun ise ağzını açıp şu- na buna bu sırrı faş etme!" Zîrâ sana verilen bu nakdin nefsine bir sermâ- ye-i gurûr olup olmadığını imtihan için bu tarîk-i Hak'ta mihekk taşları var- dır. Bu mihekk taşlarının envâ'ı pek çoktur. Käri'lerin önünde mâhiyyet-i umûmiyyesi inkişaf etmek üzere şu menkabenin zikrini münasib görürüm.
Nefehâtü'l-Üns'te mündericdir ki, tarîk-ı Hak sâliklerinden birisi kürsîde halka va'z ve nasihat etmek üzere şeyhinden izin ister. Şeyhi, ne niyetle va'z edeceğini sorar. O da halka olan şefkat ve merhameti sâikasıyla va'z ve na- sîhat edeceği cevabını verir. Şeyhi: "Evet, kalbinde bu derece hiss-i şefkat olan bir kimsenin halka va'z ve nasihat etmesi münasib olur" diyerek izin ve- rir. O mürîd dahi, câmi'de kürsîye çıkıp halka va'z ve nasihate başladığı sıra- da fakîrin birisi ayağa kalkıp: "Ey cemâat-i müslimîn, arkama giyecek hırkam yoktur, Allah rızâsı için bana bir hırka ihsan edin!" diye tese'ül eder. Kürsî- de bulunan mürîd derhal arkasındaki hırkasını çıkarıp fakîre tasadduk eder. Kürsînin altında şeyhi oturmakta imiş. Şeyh efendi, mürîdin bu hâlini görün- ce derhal "In aşağı yalancı herif!" diye bağırır. Mürîd kürsîden inip şeyhine kusûrunun îzâh olunmasını niyâz eder. Şeyhi cevâben der ki: "Sen halka şef- katinden bahsedip kürsîye çıkmış idin. Fakîr tese'ül edince cemâat-i müsli- mînden hiçbirisinin bu ecr-i tasadduku kazanmasına meydan bırakmayıp, o ecri onların hepsinden evvel kendin kazanmak için hırkanı verdin. Senin üm- met-i Muhammed'e olan şefkatin ve merhametin böyle midir? Sen bekleye- cek ve kimse vermezse tasadduk edecektin!"
İşte bu menkabe şefkat da'vâsında bulunan bir mürîdin imtihanını göste- rir. Binâenaleyh mihekk taşlarının envâ'ını ta'dâd etmek aslā kābil değildir. Fakat bu menkabede asıl mihekk taşı mürşid-i kâmilin vücûdudur.
746. İmtihan taşlarına da önde kendi ahvali içinde imtihanlar vardır.
"İmtihan eden mihekk taşları için dahi, onların kendi hâllerine münasib imtihanlar vardır." Ya'nî nâkısları imtihan eden kâmiller için dahi Hak Teâlâ hazretlerinin onların ahvâline göre imtihan muamelesi vardır. Nitekim Sümnûn-ı Muhibb hazretleri bir gece mübâseta hâlinde Hak Teâlâ hazretlerine hitâben: "Yâ Rab, beni istediğin vech ile imtihan buyur. Senin emrine münkâdım!" diye münâcât eder. Ve aynı gecede habs-i bevl illetine mübtelâ olur, ya'nî idrarı tutulur. O gece, veca'ından pek muztarib olur, feryâd eder. Ertesi gün sıbyân mektebine gidip çocuklara para dağıtarak ادعوا لعمكم الكذاب ya'nî "Yalancı amcamız için, bu belânın def'i hakkında duâ ediniz!" der. Velhâsıl imtihânât-ı ilâhiyyenin nihâyeti yoktur.
747. Yezdân buyurdu: "Velâdetten hayne kadar her bir yıl iki def'a imtihan olunurlar."
"Hayn" helâk ve ölüm ve mihnet ma'nâlarınadır ve ba'zı nüshalarda cim ile "ceyn" vâki'dir; ve "Ceyn" mezara gömmek demektir. Bu beyt-i şerîfte Be-râe sûresinin nihâyetinde vâki' أَوْلَا يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ (Tevbe, 9/126) ya'nî "Münâfıklar görmezler mi ki her bir yılda bir kerre veya iki kerre imtihân olunurlar; sonra rücû' etmezler ve tezekkür edip ibret almazlar" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur; ve bu âyetin yalnız münâfıklar hakkında olduğu tevehhüm olunmasın. Bâtınında olmayan şeyi var sûretinde gösterip da'vâya kıyâm edenlere de şümülü vardır. Cenâb-ı pîr efendimizin iki def'a imtihân olunduklarını beyân buyurmalarındaki işâret budur ki: Sâlihlerin sûret-i umûmiyyede imtihanları iki mertebe üzerine vâki' olur: Birisi hicâbât-ı zulmâniyye içinde iken ve diğeri hicâbât-ı nûrâniyye içinde iken vâki' olur. Hicâbât-ı zulmâniyye, mertebe-i nefsâniyyete ve zâhir-i şerîata taalluk eder. Ve hicâbât-ı nûrâniyye mertebe-i rûhâniyyete ve bâtın-ı şerîat olan tarîkate taalluk eder. Her bir mertebenin içinde de imtihânât-ı husûsiyye vardır. Ve bu imtihânât-ı husûsiyyenin nihâyeti yoktur.
748. Ey oğul imtihan içinde imtihan vardır. Sakın aşağı imtihanla kendini satın alma!
Ey sâlik olan oğlum, nefsânî ve rûhânî olan umûmî imtihanların içinde husûsî birtakım imtihanlar vardır. Sakın ha! Bu husûsî ve aşağı olan imtihâ- nât-ı cüz'iyyeden birini kazandım diye kendini kemâle gelmiş zannetme! Ve nefsini kıymetli görüp satın alma! Meselâ ucüb ve kibirden imtihan ederler. Tevâzu'un sâbit olursa, hasedden imtihân ederler. Sıdkın sâbit olursa gazab ve şehvetten imtihân ederler. Velhâsıl imtihanların nihâyeti gelmez. Bel'am-ı Bâûr'un emîn olması ki hazret onu imtihân etti, o onlardan yüzü ak gelmiş idi
"Îmin" [: eymin] kelimesi Mesnevî-i Şerîf'te çok müsta'meldir. Bu kelime "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur, "korkudan emîn olan" ma'nâsınadır. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.) zamânında, sulehâ-yı ümmet zümresinde bulunan Bel'am Bâûr'un tarîk-ı Hak'taki sıdk ve azmini ve zühdünü türlü türlü imtihan buyurdu; ve o Bel'am-ı Bâûr bu imtihanlarda yüz akı ile çıktı. Fakat sonuncu imtihanda sahteliği meydâna çıkıverdi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.
749. Bel'am-ı Bâûr ve İblîs-i laîn, sonuncu imtihanda zelîl olmuşlardır.
Rivâyet olunur ki, Bel'am-ı Bâûr ism-i a'zama vâkıf idi. Ve İblis melâikeye muallimlik ilmini bilir idi; ve çok kere vâki' olan imtihânât-ı ilâhiyyeden selâmetle çıktılar. Fakat sonunda muallimin isti'dâd-ı ezelîsinde merkûz olan sevdâ-yı riyâset, kavmi tarafından teklif olunan Mûsâ (a.s.)a muhalefeti kabûle sevk etti. Ve İblîs'in isti'dâdında mündemic olan kibir ve ucüb dahi, Âdem'e secde teklif buyurulmasıyla meydana çıktı. Ve ikisi de de bu imtihanlarda mağlûb oldular.
750. O da'vâ ile devlete meyl eder; onun mi'desi bıyığına bedduâ eder.
Bu beyt-i şerîfin hem bıyıklarına kuyruk derisini süren şahsa ve hem de Bel'am'ın ve İblîs'in hallerine merbûtıyeti mümkindir. Ya'nî "O, karnı aç iken kuyruk derisi ile bıyıklarını yağlayan şahıs, tokluk devletine meyl eder; hal- buki onun boş mi'desi, tokluk kizbini i'lân eden bıyığına bedduâ eder." Ve- yahud "O Bel'am-ı Bâûr Hz. Mûsâ'ya karşı ve İblîs Adem'e karşı tefevvuk ve isti'lâ dâiyesiyle devlete ve riyâsete meyl eder. Halbuki o Bel'am'ın ve İblîsin bâtını, zâhirine bedduâ eder" de der:
751. Ki: "O şeyi ki gizler, onu izhar et, bizi yaktı; ey Huda onu rüsvay et!"
"Ey Hudâ! Bunun içi başka, dışı başkadır. İçinde sakladığı ayıp ve kusû- ru meydana çıkar da, onu rezîl ve maskara et; zîrâ bizi yaktı ve ta'zîb etti."
752. Bütün tenin cüz'leri onun düşmanıdırlar; zîra o bahardan lâf eder, onlar kış içindedirler.
O müddeînin cisminin eczâsı mahkûm-ı za'f u fenâ oldukları için, onun düşmanıdırlar; zîrâ o bahâr mesâbesinde olan tokluktan ve ni'metden bahs edip öğünür. Halbuki o cüz'ler kış mesâbesinde olan donukluk içindedirler.
753. Lâf, keremleri geri verir; rahmetlerin dalını kökünden koparır.
Kuru lâf ve da'vâ, kerîmlerin keremlerini reddeder ve geri çevirir. Zîrâ merhamet ağacını ve dalını kökünden koparır; ya'nî ehl-i kerem bir müdde- înin da'vâsını görünce, mahall-i kerem olmadığına hükm edip, onun hâline merhamet etmez. Nitekim hadîs-i şerîfde من ادعى ما ليس فيه ليس منا ya'ni "Kendin- de olmayan bir şeyi iddia eden kimse bizden değildir" buyurulur.
754. Doğruluğu öne getir, yahud sus! Ondan sonra rahmeti gör ve iç!
755. O karın, onun bıyıklarının düşmanı olmuş; elini gizlice duâya vurmuş.
İşte o müddeînin karnı ve bâtını, onun bıyıklarının ve zâhir hâlinin düş- manı olmuş ve gizlice bu sûretle duâ için Kādı'l-hâcât hazretlerine ellerini kal- dırmıştır da der:
756. Ki: "Ey Huda, bu alçakların lafını rüsvay et, tâ ki kerîmlerin merhameti bizim tarafımıza hareket etsin.
"Ey Hudâ-yı Müteâl bu alçak müddeîlerin kuru lafını ve öğünmesini terzîl et ve utandır; tâ ki onların bu inkisârları ve rüsvây olmaları sebebiyle kerîm olan kâmillerin merhameti, bizim tarafımıza hareket etsin."
757. O karnın duası müstecab geldi; hâcet yanıklığı dışarıya bayrak dikti.
Ya'nî "Müddeînin bâtınının duâsı ind-i ilâhîde makbûl oldu; zîrâ yana yakıla arz olunan hâcet ve iftikâr, dışarıya da bayrak dikti, ya'nî bu iftikâr ve ihtiyâc hîle perdesi altından meydana çıktı."
758. Hak buyurdu: "Eğer fâsık ve putperest olsan, beni çağırdığın vakit icâbet ederim.
Bu beyt-i şerîfde اُدْعُونى أستجب لكم (Gâfir, 40/60) ya'nî "Bana duâ edin, icâbet edeyim" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ma'lûm olsun ki, icâbet-i duâ iki türlüdür: Birisi "lebbeyk" ile olan icâbettir ki, bu icâbet bilcümle mahlûkāt hakkında umûmîdir; ve hepsinin talebine cânib-i Hak'dan "lebbeyk" nidâsı ile icâbet buyrulur. Bu nidâyı ârifler işitirler ve ehl-i hicâb olanlar işitmezler. İkincisi i'tâ-yı suâl ile icâbettir ve bu atıyye, her duâ için lâzım değildir. Eğer tâlibin duâsı isti'dâdına muvâfik düşerse, suâli verilir; aksi halde teahhur eder. Ve beyt-i şerîfdeki icâbetlerin her iki kısma şumûlü câizdir. Bu duâ bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Şîsî'de tafsil buyrulmuştur.
759. Sen duâyı sıkı tuť ve feryad et; âkıbet seni gülün elinden kurtarır.
Ey abd-i âciz, sen duâyı sıkı tut ve feryâd et; zîrâ hadîs-i şerifde الدعاء مخ العبادة ya'nî "Duâ, ibâdetin iliğidir" buyrulmuştur. Eğer sen duâda musırr olur ve ilhâh edersen, Hak Teâlâ seni, yolunu azdıran nefis ve şeytan gülünün elinden kurtarır; zîrâ hadîs-i şerîfde ان الله يحب الملحين ya'nî "Allah Teâlâ ilhâh edenleri sever" buyrulmuştur. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: "Sîneyi gamlı eden kimdir? Kimdir? Odur ki, sen onun önünde ağlayıp inle- diğin vakit, senin acını tatlı eder. Mücrimlerin bütün günâhını kamış yapra- ğı gibi dökücüdür. Kendi hakkında kötü söyleyenlerin kulağına günâh özrü- nü telkîn eder de, der ki: "Ey bü'l-vefâ, kusûr eden kulunu mağfiret et, de!" Kul duâya başladığı vakit o gizlide "âmîn" der. Onun âmîni odur ki, her du- âda ona zevk verir; onun içini dışını Şemseddîn Tebrîzî hazretleri gibi latîf eder."
760. Vaktaki karın kendisini Hakk'a ısmarladı, kedi geldi ve o kuyruk deri- sini götürdü.
Ya'nî "Kopuk şahsın bıyıklarını yağlanıp öğündüğü kuyruk derisini, onun aç kalan karnının, lisân-ı hâl ile vâki' duâsı berekâtiyle, bir kedi gelip kaptı ve sürükleyerek dışarıya çıkardı."
761. Kedinin arkasından koştular; o kaçtı; onun korkusundan ve itabından ço- cuk rengini döktü.
Kedi kuyruğu kapıp kaçınca, kopuğun çocuğu ve âilesi, kedinin arkasın- dan koştu; ve kedi de kaçtı. Babasının korkusundan ve itâbından çocuğun rengi uçtu.
762. O küçük çocuk mecma'a geldi, lâfçı adamın yüzünün suyunu götürdü.
O kopuğun küçük çocuğu, babasının baklava, börek yedim diyerek huzûr- larında öğündüğü kimselerin meclisine geldi; ve babasının sırrını meydana çı- karıp yüzünün suyunu döktü, ya'nî onu orada rüsvây etti; zîrâ babası da o meclisde hâzır idi.
763. Dedi: "O kuyruk ki, onunla her bir sabah, dudaklarını ve bıyıklarını yağlar idin."
764. "Kedi geldi, ansızın onu kaptı; çok koştuk ve o cehd fâide etmedi."
Ya'nî çocuk o meclisde babasına hitâben dedi ki: "Ey baba, senin her sabah dudaklarını ve bıyıklarını yağladığın kuyruğu, ansızın bir kedi gelip kaptı. Arkasından her ne kadar koştuk ise de, tutup ağzından kuyruğu alamadık."
765. Hâzırlara taaccübden gülme geldi. Yine onların merhametleri hareket etmek tuttu.
Orada hazır olanlar çocuğun kemâl-i safvetle babasının sırrını fâş ettiğini görünce, onun hâl-i riyâkârânesinden taaccüb edip bilâ-ihtiyâr güldüler; ve o meclisde bulunan kerîmlerin merhametleri o züğürd ve bîçâre hakkında harekete geldi.
766. Onu da'vet ettiler ve onu tok tuttular; merhamet tohumunu onun zemînine ektiler.
O kerîmler o karnı aç olduğu halde öğünen züğürdü; taâma da'vet ettiler ve onu iyice doyurdular ve merhamet tohumunu, onun zemîn cismine ekdiler.
767. Vaktaki o kerîmlerden doğruluğun zevkini gördü, tekebbürsüz doğruluğa köle oldu.
Bu aç olan hîlekâr mürâî, o kerîmlerin ni'metine ve merhametine nâil oldu; ve bâtınının doğru olarak meydana çıkmasının zevkini gördü; artık bâtınındaki noksânını dosdoğru söylemek ve ızhâr etmek husûsunda, evvelce hissettiği kibri bıraktı ve bundan sonra olduğu gibi görünmek hâline ve doğruluğa köle oldu. Ma'lûm olsun ki, bu kıssada bir mürşide intisâb edip, henüz nefsinin sıfâta bâkî iken mürşidlik da'vâsına kıyâm ve ba'dehû sıfât-ı nefsâniyyesinin zuhûruyla rüsvây olup, mürşidinin mazhar-ı merhameti olan kimsenin ve âtîdeki kıssada dahi, kendisini insân-ı kâmilin terbiyesinden müstağnî addedip, nefsinde kemâl tasavvur eden ulemâ-i zâhirenin ahvâli misâlen beyân buyrulmuştur.