Şeyh-i Akta'ın kerâmetleri ve onun iki el ile zenbil örmesi
46. bölüm / 70 · 682 kelime · ~4 dk okuma
1700. Ziyaretçilerden biri onu, sazdan ma'mûl çardak altında buldu ki, o her [1705] iki eliyle zenbil örer idi.
"Arîş" sazlardan yapılan çardak ve çergi ve gölgelik ma'nâsınadır.
1701. Ona dedi ki: "Ey kendi canının düşmanı, benim çergime başını ileri itmişsin."
Ebu'l-Hayr hazretleri o ziyaretçiye dedi ki: "Niçin bilâ-istîzân benim külbe-min penceresinden başını içeriye soktun ve يا أيها الذين آمنوا لا تدخلوا بيوتاً غير بيوتكم حتى تستأنسوا و تسلموا على أهلها (Nûr, 24/27) ya'nî “Ey îmân eden kimseler, isti'nâs etmedikçe ve ehlîne selâm vermedikçe evinizin gayri olan eve girmeyiniz!” âyet-i kerîmesi hükmüne muhalefetle canının düşmanı oldun."
1702. "Niçin sibakda bu aceleyi yaptın?" Dedi: "Muhabbet ve iştiyakın ifrâtından!"
"Külbeye girmek sibâkında niçin bu aceleyi ettin; istîzân etmek husûsunda edeb-i şer'îye riâyet etmedin?" Ziyâretçi de cevâben: "Sana olan muhabbet ve iştiyâkımın ifrâtından bu edebe riâyet hatırıma gelmedi!" dedi.
1703. Böyle olunca tebessüm etti ve dedi: "Şimdi gel, fakat ey azîz, bunu mah-fî tut!"
Zâirin ifrât-ı muhabbetini işitince Ebu'l-Hayr hazretleri tebessüm edip de-di ki: "Öyle ise, şimdi gel, fakat ey meydân-ı Hudâ'nın muhibbi olan azîz, bu gördüğün hâli sakla!"
1704. "Ben ölmedikçe bunu ne bir karîbine ne bir habîbine ve ne de bir denî-ye, kimseye söyleme!"
"Ben hayatta oldukça, benim iki sağlam el ile zenbil ördüğümü gördüğü-nü, ne akrabân olan bir kimseye ve ne de bir dostuna ve ne de âhâd-ı nâs-dan birisine velhâsıl hiçbir kimseye söyleme ve bu sırrı ifşa etme!"
1705. Ondan sonra başka taife onun penceresinden, onun dokumasına muttali' oldular.
Bu zâir gördüğü bu sırrı her ne kadar saklamış ve ifşa etmemiş ise de, onun ahvâlini tecessüs eden başka kimseler, gizlice onun külbesinin pence-resinden bakıp, onun iki sağlam el ile zenbil dokuyuşuna vakıf oldular.
1706. Dedi: "Ey Kirdigâr, hikmeti sen bilirsin; ben gizlerim, sen âşikâr ettin!" Bu sırrın keşfi üzerine Ebu'l-Hayr hazretleri Hak Teâlâ'ya münâcâta başlayıp dedi ki: "Ey fail-i hakîkî olan Hâlık'ım! Bu sırrın şüyû'undaki hikmeti sen bilirsin. Ben saklıyorum, sen meydana çıkarıyorsun; bundaki hikmetin nedir?"
1707. Ona ilhâm geldi ki: "Birkaç kimseler geldi ki, bu gamda sana münkir oldular."
Bu münâcâtı üzerine Hz. Ebu'l-Hayr'a böyle ilhâm-ı ilâhî geldi: “Bu elin kesilmesi gamında senin sıdk-ı hâlini inkâr eden, ehl-i tarîkten birkaç kimseler var idi, dediler."
1708. "Ki, meğer o tarîkde riyakâr idi ki, Hudâ ferîk içinde onu rüsvay etti."
“Meğer o Ebu'l-Hayr, tarîk-i Hak'da ihlâs sahibi değil, bil'akis riyakâr bir kimse imiş; onun için Hak Teâlâ hazretleri onu ehl-i ihlâs içinde, eli kesilmek sûretiyle rüsvây etti, yoksa o ehl-i tarîk değil, ehl-i sirkat imiş!”
1709. "Ben istemedim ki o tâife kâfir olsunlar; dalâlette, sû'-i zan içinde gitsinler!"
“Ben zâhiren cereyân eden ahvâle göre olan hükümlerinde onları ma'zûr gördüm ve kemâl-i keremimden istemedim ki, o sana münkir olan tâife dalâlette ve benim bir velîme karşı sû'-i zan içinde yürüsünler!”
1710. "Bu kerâmeti aşikar ettik ki, iş vaktinde sana el veririz."
[1715] "Bu sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini halka ızhâr ettik ve zenbil örmek zamânında sana el verdiğimizi nâsa gösterdik."
1711. “Tâ ki o kötü zanlı bîçareler cenâb-ı âsumândan merdûd olmayalar."
“Bu keşf ve ızhârı, bu kötü zanlı bîçâreler rahmet ve hidâyet-i âsumânî tarafından reddolunmamak için yaptık.”
Bu sırrın keşfi üzerine Ebu'l-Hayr hazretleri Hak Teâlâ'ya münâcâta başlayıp dedi ki: "Ey fail-i hakîkî olan Hâlık'ım! Bu sırrın şüyû'undaki hikmeti sen bilirsin. Ben saklıyorum, sen meydana çıkarıyorsun; bundaki hikmetin nedir?"
1712. Bu kerâmeti ben sana onlar için verdim; ve bu çerağı sana bunun için koydum.
Senin elin kesildikten sonra, iki sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini ben sana, onlara göstermek için verdim. Ve bu çerâğ-ı hidâyeti sana, onların sû-i zandan ve zulmet-i dalâletten kurtulmaları için vaz' ettim.
1713. Sen ondan geçmişsin ki, tenin ölümünden ve eczâ-yı bedenin tefrîkinden korkasın.
Sen cismin ölümü korkusundan ve eczâ-yı bedenin toprakta dağılıp, sûretin ma'dûm olması havfından geçmişsin; zîrâ sen, senin senliğinin cisimden ibaret olmadığını yakînen anladın.
1714. Başın ve ayağın tefríki vehmi senden gitti; vehmin def'i sana iyi siper-i azîm olarak erişti.
Öleceğim, başım ve ayağım toprakta çürüyüp, birbirinden ayrılacak diye ehl-i gafletin her an dûçâr olduğu vehim senden zâil oldu. Bu vehmin def'i, senin elinin kesilmesinden müteessir olmamak husûsunda iyi ve azîm bir siper olarak senin imdadına erişti.