Fir'avn'ın sâhirlerinin el ve ayaklarının kesilmesindeki cesâretlerinin sebebi
47. bölüm / 70 · 2190 kelime · ~11 dk okuma
1715. Fir'avn-ı laîn değil mi ki, yeryüzünde sâhirlere tehdîd-i siyaset etti.
1716. Ki, sizin elinizi ve ayağınızı hilaftan keseyim, sonra da asayım; sizi muaf tutmayayım.
Bu beyitlerde sûre-i Tâhâ'da vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ أَذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرِ كُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَا قَطِّعَنَّ أَيْدِيكُمْ وَ أَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) Ya'ni "Fir'avn dedi ki: Ben size izin vermezden evvel, ona îmân ettiniz. O muhakkak size sihir ta'lîm eden sizin büyüğünüzdür. İmdi sizin sağ elinizi ve sol ayağınızı hilaf cihetinden elbette keseyim ve sizi hurma dallarına asayım." Sûre-i Şuarâ'da dahi bu meâlde bir âyet-i kerîme vardır. İşte Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a îmân eden sihirbazları böyle bir siyaset ile tehdîd etti.
1717. O zannederdi ki onlar yine vehim ve tahvîfde ve vesvāsta ve zandadırlar.
O Fir'avn, sâhirler îmân ettikten sonra da yine bu vücûd-ı mevhûma bağlanmış ve tahvîflerden korkmada bulunmuş ve vesvâsın vesveseleri içinde kalmış ve bu vücûd-ı izâfînin istiklâli zannına düşmüş olduklarını zannederdi; ve bu zannına müsteniden onları siyasetle tehdîd etti.
1718. Ki onlara nefsin tevehhümlerinden ve tehdîdlerinden titreme ve korkutma ve korku olur.
O Fir'avn, zannederdi ki sâhirlerin nefislerini ta'zīb ve helâk ile tehdîd ederse, kendi nefsinde vâki' olan tevehhümlerden ve yapacağı tehdidlerden o sâhirlerin nefislerinde de titreme hâsıl ve korkutmanın te'sîriyle, onlarda korku peyda olur; zîrâ Fir'avn'ın nokta-i nazarına göre, kesmek ve asmak fenâ bir şeydir, onun nefsinin tevehhümü budur.
1719. O bilmezdi ki, onlar kurtulmuşlardır; kalb nûrunun perceresine oturmuşlardır.
Fir'avn, sâhirleri de kendi gibi zannedip, siyasetle tehdîd ederdi. O bilmezdi ki, onlar bu vücûd-ı vehmîden ve vehm-i vücûdîden kurtulmuşlardır. Kalb nûrunun penceresinde oturmuşlar ve onlara nûr-ı yakîn hâsıl olmuştur. Binâ-enaleyh onların nazarında bu mevhûm olan vücûdun kıymeti kalmamıştır.
1720. Kendi sâyelerini, kendi zatlarından bilmişlerdir; çabuk ve çevik ve güzel sıçramışlardır.
“Sâye”den murâd, vücûd-ı zâhirî; “kendi zâtı”ndan murâd, cevher-i rûhânî veyâ sûret-i ilmîdir. Ma'lûmdur ki insan hakikatte rûhdur ve bu beden sâye mesâbesindedir. Ve rûhun bekāsı bu sâyeye mevkūf değildir ve rûhun hayâtı bâkîdir. Beden-i unsurî olsun olmasın o kāimdir. Bu beden-i unsurî ve cism-i zâhirî gittiği vakit, rûh dîğer beden-i berzahîde haydır. Bu hakikat sâ-hirlere keşfen ma'lûm olduğundan Fir'avn'ın tehdîdinden korkmadılar da, cevâben لَا ضَيْرَ انَّا إِلَى رَبِّنَا مَنقَلَبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'nî "Zarar yoktur; biz muhakkak Rabb'imize münkalíb oluruz" dediler. Bu babdaki hakāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de mündericdir. "Geş" hoş, ve ra'nâ ve güzel ma'nâsınadır.
1721. Eğer feleğin havanı onları bu çamurluk içinde yüz kere ince döğse,
1722. Mâdemki bu terkibin aslını görmüşlerdir, vehmin fer'lerinden az korkmuşlardır.
Bu cismâniyet âlemi, bir hakikatin mertebe mertebe tekâsüfünden ibarettir. Eşyâ-yı kesîfe sûretlerinden her birinin ilm-i ilâhîde birer hakikatleri sâbittir. Ondan sonra bu hakikatler, nûrânî ve mücerred cevherlerden ibâret olan rûhlara akseder ve rûhlar mertebe-i misâlde müteayyen olan sûretlere mün'akis olur. Ondan sonra anâsırdan terekküb eden cisimlere akseder. İm-di her bir rûh kendi hakikatinin gölgesi ve sûret-i misâliyye rûhun gölgesi ve her cism-i kesîf-i şehâdî dahi, sûret-i misâliyyenin gölgesidir. Bu cism-i kesîfi teşkil eden anâsırdan her birinin hakikatleri de, bu zikr olunan nüzûle tâbîdir. Binâenaleyh bu terkîb-i unsurî aslının ne olduğu, bu îzâh ile bir dereceye kadar ilmen ma'lûm olur; fakat bu nüzülü bir de insanın kendi vücûdunda keşfen ve zevkan görmesi vardır. İlmen bilenler vehm-i vücûdînin fer'lerinden olan hastalık ve zillet ve ölüm gibi hallerden korkarlar. Keşfen ve zevkan görenler, bu vehmin fer'lerinden korkmazlar. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu iki beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Eğer bu âlem-i istihâle feleğinin havanı, ya'nî istihâlâtı o sâhirleri bu çamurluk ve unsuriyât içinde, yüz def'a inceden inceye döğse, onlar bu terkib-i cismânînin aslını ve hakikatini keşfen ve zevkan görmüş oldukları için, bu vehm-i vücûdînin fer'lerinden olan elin ve ayağın kesilmesinden korkmazlar."
1723. Bu cihân rüyadır; zan içinde durma, eğer rüyada bir el giderse korku yoktur.
Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu iki beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Eğer bu âlem-i istihâle feleğinin havanı, ya'nî istihâlâtı o sâhirleri bu çamurluk ve unsuriyât içinde, yüz def'a inceden inceye döğse, onlar bu terkib-i cismânînin aslını ve hakikatini keşfen ve zevkan görmüş oldukları için, bu vehm-i vücûdînin fer'lerinden olan elin ve ayağın kesilmesinden korkmazlar."
Bu dünyâ rü'yâdır ve hayâldir. Sen onu müstakillü'l-vücûd bir hakikat zannedip durma! Binâenaleyh, bu âlem-i hayâlde senin cism-i unsurîne bir noksan gelirse, eğer hakikat-i hâle nâzır isen, müteessir olma. Nitekim bir kimsenin rü'yâda eli kesilmiş olursa, onun için bir korku olmaz; çünkü uyandığı vakit, elini sağlam bulur. Bunun gibi, insanın bu kesîf cisme mahsûs olan el ve ayağından başka, sûret-i misaliyyesine mahsûs olan bir el ve ayağı vardır. Bu âlemden intikal ettiği ve mevt-i sûrî vâsıtasıyla cesedini bu âlem-i hisde bıraktığı vakit, âlem-i berzahdaki cismini elli ve ayaklı olarak tamâm bir halde bulur. Ve rûhu, bu sûret-i berzahiyyesine taalluk eder. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar: انما الكون خيال و هو حق فى الحقيقة والذى يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Kevn, ancak hayâldir ve o hakikatte Hak'dır. Ve bunu anlayan kimse, esrâr-ı tarikatı hâiz oldu."
1724. Eğer rüyada senin başını makas kesse, yine başın yerindedir ve ömrün dahi uzundur.
"Ender" kelimesi tekmîl-i vezn için zâid olarak mezkûrdur. Meselâ rü'yâda senin başını makas ile kesseler, uyandığın vakit, başını yerinde bulursun, bu kesilmenin bir hayâl olduğunu anlarsın; ve böyle bir rü'yâyı muabbirler ömür uzunluğu ile ta'bîr ederler. Veyâhut rü'yâda başının makas ile kesilmiş olması, cismâniyet âlemindeki ömrünü kısaltmaz; ömrün yine uzundur. Bunun gibi eğer rü'yâdan ibaret olan bu dünyâda senin başın harpte kılıçla kesilmiş olup da, berzaha intikal etsen, orada başını sağlam ve ömrünü uzun bulursun.
1725. Eğer kendini rüyada iki yarım görsen, ten-dürüstsün, kalktığın vakit sakîm değilsin.
Meselâ eğer kendi vücûdunu rü'yâda iki parça olmuş görsen, vücûd-ı unsurîne bunun aslâ te'sîri olmayıp, sağlam bir haldedir. Uykudan kalktığın vakit, sakîm ve ma'lûl değilsin.
1726. Elhasıl rü'yâda noksân-ı beden korku değildir; ve iki yüz parça olmak değildir.
1727. Sûret ile kāim olan bu cihan için Peygamber buyurdu ki: "Uyuyanın rü'yasıdır."
Ya'nî “Resûl-i zîşân Efendimiz suver-i cismâniyye ile kāim olan bu dünyâ hakkında الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyan bir kimsenin gördüğü rü'yâdır" buyurdu; ve hazret-i şehadeti, hazret-i hayâle ve hazret-i hayâli, hazret-i şehâdete ilhâk eyledi. Ve kezâ ان الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا ya'ni "Muhakkak nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyurdu. Resûl-i zîşân Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde, âlem-i halkta cârî olan her bir şeyin, maânî-i gaybiyyeden bir ma'nânın sûreti ve hakāyık-ı ilmiyyeden, bir hakikatin misâli olduğuna işaret buyurmuşlardır. Lâkin nâs nevm-i gaflet ve hucüb-i tabîiyye ile ihticâb sebebiyle, suver-i ekvân âyînelerinde bu hakāyıkı müşâhede edemezler. Ya'nî âlem-i hisden âlem-i misâle ve âlem-i misâlden âlem-i ervâha ve âlem-i ervâhdan âlem-i a'yâna ve a'yândan esmâ ve şuûnât-ı zâtiyyeye intikāl edemezler. Ancak mevt-i irâdî zevkini tadıp, vech-i bâkînin şühûdunda helâk olan kimse, bu fenâdan sonra bekā bulup uyanır ve bu sûretde de ma'nânın sûrette cilveger olduğunu ve suver-i halkıyyenin ma'şûk-i hakîkînin hüsnüne âyîne bulunduğunu keşf-i ma'nevî ile bilir. Ve bunlar zevk-i Muhammedî sahibidirler.
1728. Sen taklîd yolundan kabul ettin; sâlikler bunu resûlsüz zahir görmüşlerdir.
Ey ilm-i zâhir ile meşgül olan kimse, sen dünyânın, uyuyanın rü'yâsı olduğunu, Resûl-i zîşân Efendimiz'in hadîs-i şerîflerindeki ma'nâyı kabûl et- mekle bildin; zevkan ve keşfen bilmedin. Bu ma'nâyı tasdikte Resûl-i zîşân Efendimiz'e taklîd ettin. Fakat sâlikler o Resûl-i zîşân Efendimizin i'tikādda ve amelde ve ahlâkda tamâmiyle isr-i şerîfine iktifâ etmek sâyesinde mertebe-i keşfe nâil oldular ve bu ma'nâyı Resûl-i zîşân Efendimiz'in hadis-i şerîfindeki ma'nâyı taklîden kabûl etmekle değil, keşfen ve zevkan bildiler. Bu hadis-i şerîfi işitmemiş olsalar bile, onların halleri ve zevkleri bu ma'nâyı musaddık oldu. Binâenaleyh onlar bu ma'nâyı resûlsüz olarak âşikâre gördüler.
1729. Gündüz uykudasın; deme ki, bu uyku değildir; gölge fer'dir. Asıl, mehtabın gayri değildir.
Ey hayât-ı dünyeviyyeyi uyanıklık zanneden kimse, sen gündüz uykudasın; sakın bu uyku değildir deme! Çünkü bu hayât-ı dünyeviyyeyi hakikat zannedip, sıkı sıkı sarıldın; bu suver-i dünyeviyyenin gölgelerden ibaret olduğunu bilmedin. Nitekim bu gölgeler 1722 numaralı beyitte îzah olundu. Ve gölgeler, gölge sahibinin fer'idir; ve asl-ı mehtâbın, ya'nî Zât-ı Hakk'ın nûrunun gayri değildir. Bu gölge ve zıll bahsi hakkındaki tafsilât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufî'de mündericdir.
1730. Ey azud! Uykunu ve uyanıklığını o bil ki, uyumuş görür ki, uykuya gitti. [1736]
"Azud" muîn ve yardımcı ma'nâsınadır. "Ey azud" ta'bîriyle, bu Mesnevî-i Şerîfi yazan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri murâd buyurulmuş olmak melhûzdur. Ya'nî, "Ey Mesnevî-i Şerifi yazmak hususunda muîn olan Hüsâmeddîn Çelebim, senin bu dünyadaki zâhirî uykun ve zâhirî uyanıklığın hep birer rü'yâdır." Zâhirî uyanıklığın uyku olduğu, yukarıda îzâh olundu. Binâenaleyh bir kimse rü'yâdan ibaret olan zâhirî uyanıklık hâlinden, zâhirî uyku hâline intikāl edip rü'yâlar görse, rü'yâ içinde rü'yâ olur.
1731. O zan götürmüş ki, bu dem uyumuşum; ondan habersizdir ki, o ikinci uyku içindedir.
O zâhirî uyanıklıktan, zâhirî uyku hâline ihtikāl eden kimse, "Şimdi uyudum" der ve uyuduğunu zanneder. Halbuki ikinci uyku içinde olduğunun farkında değildir; zîrâ evvelki uyanıklık hâli de uyku ve rü'yâ idi. mekle bildin; zevkan ve keşfen bilmedin. Bu ma'nâyı tasdikte Resûl-i zîşân Efendimiz'e taklîd ettin. Fakat sâlikler o Resûl-i zîşân Efendimizin i'tikādda ve amelde ve ahlâkda tamâmiyle isr-i şerîfine iktifâ etmek sâyesinde mertebe-i keşfe nâil oldular ve bu ma'nâyı Resûl-i zîşân Efendimiz'in hadis-i şerîfindeki ma'nâyı taklîden kabûl etmekle değil, keşfen ve zevkan bildiler. Bu hadis-i şerîfi işitmemiş olsalar bile, onların halleri ve zevkleri bu ma'nâyı musaddık oldu. Binâenaleyh onlar bu ma'nâyı resûlsüz olarak âşikâre gördüler.
1732. Çömlekçi eğer çömleği kırarsa, istediği vakit, yine muhakkak kāim eder.
“Bu vücûd-ı izâfi, çömlekçinin yaptığı bir çömleğe benzer. Hak Teâlâ onu, mevt-i sûrî ile ifnâ ederse, onu âlem-i berzahda yine kāim kılar. Nitekim çömlekçi, bir çömleği kırarsa, onun mislini yine ikāme eder." Bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyt-i şerîf ile beyân buyururlar: "Eğer Hak Teâlâ benim bu kadeh-i vücudumu kırarsa, hiç gam çekmem; zîrâ o sâkî-i Bâkî'nin koltuğu altında başka bir kadeh vardır."
1733. Kör için her adımda kuyu korkusu olur, binlerce korku ile yola gelir.
Hakikat-ı halden kör olan ehl-i gaflet, bu hayât-ı sûrînin her bir adımında bir helâk kuyusuna düşeceğinden korkar; ve hakikat-i hâli müdrik olmayan sâlik, tarîk-i Hakk'a bin korku ile sâlik olur. Riyâzet ve mücâhede sebebiyle vücûdunun zayıf olup, nihâyet helâk olacağından korkar. Ve âmme-i mü'minînden bir çoğu, meselâ savm-ı ramazandan, cisimlerinin za'fa dûçâr olacağı korkusuyla titrerler.
1734. Gören adam, yolun arzını gördü; binâenaleyh o mahall-i helâki ve kuyuyu bilir.
Basar-ı basîreti açık olan adam, seyr-i urûcîdeki yolun enini, boyunu gördü ve bildi ki, asıl mahall-i helâk bu unsuriyât ve dünyâ sâhasıdır; ve korku cisme ve onun huzûzâtına sarılmaktadır.
1735. Onun ayağı ve dizi, her bir dem titremez. O, her bir gamdan ne vakit yüzünü ekşi tutar?
Binâenaleyh bu gibi ehl-i basîretin ayakları ve dizleri, vehmin fer'leri olan ve cisme taalluk eden darb ve hapis ve katl ve kat'-ı uzuv gibi azâbların tahayyülü ile titremez. Hiç onlar, bu cismâniyyete taalluk eden her bir gamdan mü- teessir olup, yüzlerini buruştururlar mı? Böyle bir kimsenin nazarında, cisim korkusu yoktur; zâlimlerin zulümlerine karşı söz söylemekten aslâ çekinmez.
1736. Kalk! ey Fir'avn ki, biz o değiliz ki, her bir ses ve gül için duralım!
Bu beyt-i şerîf hususiyyet cihetinden sâhirler tarafından Fir'avn'a ve umûmiyyet cihetinden her bir asırda milletlerin başına musallat olan Fir'avun meşrebindeki müstebid zâlimlere hitâben vâki'dir. Ya'nî, "Kalk ey Fir'avn! veyâ Fir'avun meşrebinde olan müstebid zâlim. Biz o senin bildiğin bu vücûd-ı mevhûmun zevâlinden korkan zümreden değiliz ki, her bâtıl sese ve Hak yolunu şaşırtan bir gulyabânî tab'ındaki sûrî ve ma'nevî da'vetçilere tâbi' olalım."
1737. Bizim hırkamızı yırt! Dikici vardır; ve yoksa muhakkak bizim için tenin çıplağı olmak iyidir.
"Ey Fir'avn, siyasetinle hükm et! Ve asmak ve kesmek sûretiyle cismimizin hırkasını yırt! Sen bu cism-i unsurîyi ifnâ edersen, bize cism-i berzahînin dikicisi vardır; ve sen bu cismi ifnâ etsen bile bize cismin hükmünden kurtulmuş olmak iyidir." Ya'nî biz zâten bu hayât-ı dünyeviyyede iken libâs-ı tenden soyunmuş ve موتوا قبل ان تموتوا ["Ölmeden evvel ölünüz"] ya'nî, ölmezden evvel ölmenin sırrına nail olmuşuz.
1738. Ey nâbekâr olan düşman! Libassız bu güzeli daha hoş kucağa getiririz.
"Hûb"dan murâd, ma'şûk-i hakîkî olan Hak'dır. Bu beyt-i şerîfden anlaşılan budur ki: Ma'şûku âgūşa çekmek hem libâs ile ve hem de libâssız olabilir; fakat libâssız âgūşa çekilmesi daha hoştur. Ma'şûku libâs ile âgūşa çekmek budur ki, sâlik kendinin sıfât-ı nefsâniyyesi ve enâniyyet-i mevhûmesi bâkî olduğu halde mezâhirde esmâsıyla zâhir olanın ancak Hak olduğunu bilmek ve mezâhirden esmâya ve esmâdan müsemmâya intikāl etmektir. Bu "ilme'l-yakîn" mertebesidir. Ve ma'şûku libâssız âgūşa çekmek dahi budur ki, sâlik kendinin sıfât-ı nefsâniyyesinden ve enâniyyet-i mevhûmesinden fânî olduğu halde, kendi vücûdunda ve eşyâda; ya'nî âfâkda ve enfüsde, Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfatiyyesini zevkan müşâhede etmektir. Bu ikinci sûret bittabi', evvelkinden daha hoştur; çünkü "hakka'l-yakîn" mertebesidir. "Mizâc" "gîc" kelimesine kāfiye olmak üzere, kāide-i Fürs vechi ile imâle ile "mizîc" sûretinde vâki' olmuştur. Ba'zı nüshalarda "mizâc" şekl-i aslîsi üzerinde muharrer olup, ikinci mısra'ın kafiyesi de "gâc" kelimesidir; ve "gîc" ile "gâc" aynı ma'nâdadır. Ya'nî "Ey maddiyyatta müstağrak olup, rûhundan ilhâm alamayan ahmak Fir'avn! Rûh-i insânînin cisimden ve mizâcdan tecrîdinden daha hoş bir hâl yoktur."
1739. Ey ilhamsız ve ahmak Fir'avn! Tenden ve mizâcdan tecrîdden daha hoş bir şey yoktur.
“Mizâc” “gîc” kelimesine kāfiye olmak üzere, kāide-i Fürs vechi ile imâle ile “mizîc” sûretinde vâki' olmuştur. Ba'zı nüshalarda “mizâc” şekl-i aslîsi üzerinde muharrer olup, ikinci mısra'ın kafiyesi de “gâc” kelimesidir; ve “gîc” ile “gâc” aynı ma'nâdadır. Ya'nî “Ey maddiyyatta müstağrak olup, rûhundan ilhâm alamayan ahmak Fir'avn! Rûh-i insânînin cisimden ve mizâcdan tecrîdinden daha hoş bir hâl yoktur.”
“Katır”dan murâd, cismânî; ve “deve”den murâd rûhânî kimselerdir. Ve bu kıssanın yukarıya rabtı zâhirdir.