İçeriğe atla

“Ben çok yüz üstü düşüyorum ve sen ancak nâdiren düşersin” diye katırın deve önünde şikâyeti

48. bölüm / 70 · 1066 kelime · ~6 dk okuma

1740. Katır deveye dedi ki: “Ey yokuşta ve inişte ve ince yolda iyi arkadaş!”

1741. “Sen baş üstüne gelmezsin ve iyi gidersin; ben azgın kimse gibi tepe üstüne gelirim.”

“Ben yürürken, gözünü budaktan sakınmayan azgın adamlar gibi sendeleyip tepe üstüne düşerim; sen ise dosdoğru ve iyi yürürsün.”

1742. “Ben her bir dem, kurulukta olsun, yaşlıkta olsun, yüz üstüne düşüyorum.”

1743. “Bunun sebebini bana açık söyle ki nedir? Tâ ben bileyim ki, nasıl yaşamak lazımdır?”

1744. Dedi ki: "Benim gözüm senden daha aydındır; ondan sonra da yükseklikten bakıcıdır."

Rûhânî olan kimse, cismânîye dedi ki: "Sen her şeye, basar-ı hissî ile bakarsın; ve ben basar-ı basîret ile bakarım. Binâenaleyh benim basar-ı hissîm, basar-ı basîretimle münevver olduğu için, daha nûrludur. Ondan sonra da benim ufuk-ı rü'yetim cismâniyyeti ve rûhâniyyeti muhît olduğu için, gözüm âlî bir mertebeden bakar. Senin dâire-i rü'yetin yalnız cismâniyyete münhasır olduğundan, nazarın alçaktandır ve mahdûddur.

1745. "Yüksek dağın başı üzerine çıktığım vakit, akıllı olarak güç geçit yerinin sonunu görürüm."

"Akabe" dağda geçilmesi güç olan geçit mahalli ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde zarûret-i vezn için "kāf" ın harekesi sükûna kalb olunmuştur. "Yüksek dağ"dan murâd, cismâniyyet-i beşerdir. Ya'nî "Âlem-i cismâniyyetin zirvesi beşeriyyet mertebesinde, ma'nâ âlemine giden güç geçit yerlerinin sonuna nazar ederim."

1746. "Böyle olunca, Allah dahi benim gözüme bütün alçaklığı ve yüksekliği açık gösterir."

1747. "Ben her adımı görüş cihetinden koyarım; kaymaktan ve düşmekten kurtulurum."

"Ben âkılâne geçit yerlerine nazar ettiğimden, Allah Teâlâ hazretleri de benim gözüme, bu hayât-ı cismâniyyedeki alçaklıkları ve yükseklikleri, basar-ı basîretime açık bir sûrette gösterir. Binâenaleyh bu cismâniyyet sâhasında attığım her bir adımı, görerek atarım; onun için kayıp, tepe üstü dalâlete düşmekten kurtulurum."

1748. "Sen önünü iki üç adım görürsün; dâneyi görürsün ve tuzağın zahmetini görmezsin."

"Ey cismânî! Senin his gözün gâyet kısa görür; onun görüşü iki üç adımlık mesafeden başka değildir. Binâenaleyh sen cismâniyyete âid menâfi' ve huzûzâtı görürsün ve onun altındaki tuzağın meşakkatlerini ve zahmetlerini göremezsin.

1749. Sizin indinizde kör ve görücü, ikāmet mahallinde ve nüzûlde ve gezilecek mahalde müsavîdir.

"Ey cismâniler! siz beşer sûretinde gördüğünüzün hepsini müsâvî addedersiniz. Onun ehl-i gaflet ve bâtından kör olanı ile, basar-ı basîret sahibi olanını fark edemezsiniz. Binâenaleyh makām-ı insâniyyette oturan ve bu insâniyet makāmından, hayvaniyet derekesine sukūt ve nüzûl eden ve bu iki menzil arasında gâh insâniyet ve gâh hayvâniyet tarafına seyr eden kimseleri bir görürsünüz."

1750. Mâdemki cenîne karında Hak can verir, mizâca cezb-i eczâyı O vaz' eder.

"Ey cismânî olan kimse! sen dar görüşünle, öldükten sonra ba'si baîd görürsün ve dersin ki: أ اذا متْنَا وَ كُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجَعَ بعيدٌ (Kaf, 50/3) Ya'ni "Biz ölüp toprak olduğumuzdan sonra, yine hayâta rücû' eder miyiz? Bu rücû' baîddir." Mâdemki Hak Teâlâ hazretleri ana karnında cenîne can veriyor, mizâca, eczâ-yı unsuriyyenin cezbini de o vaz' eder; bu istib'âd olunacak şey değildir."

Ma'lûm olsun ki, unsuriyâtta "su" mâyi' ve “toprak" sulb ve "hava" gaz ve "ateş" harâretten ibaret olan "erkân-ı erbaa" ümmehâttırlar ve her birinin bir sûreti vardır ve ma'nâsı da vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve ma'nâsı nûrdur. Her birinin sûretine "unsur" ve ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört unsur ve dört tabiat olur. Ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı yekdiğerine bir şart ile karıştırırlar ki, müteşâbihu'l-eczâ bir şey peyda olur; işte buna "mizâc" derler. Ve mizâcı, imtizācdan almışlardır.

1751. Kırk seneye kadar onu cüz'lerin cezbine Hak Teâlâ onu nemada harîs etmiş oldu.

Cenîn doğduktan sonra, kırk yaşına kadar o çocuğu, cismin cüz'lerinin cezbine Hak Teâlâ tab'an harîs etti ve cisim neşv ü nemâda bulundu. Zîrâ bu yaşa kadar vücûdda harâret-i garîziyye gâlibdir; ve kırktan sonra cisimde bü- rûdet ve yübûset gâlib olup, neşv ü nemâ tevakkuf eder. Ve yalnız masrûf olan eczânın yerine yenisi gelir ve cisim bu sûretle kāim olur.

1752. O yemekten eczâyı cezb eder; kendi cisminin tar u pûdunu örer.

"Târ u pûd" kumaşların arışı, argacı ma'nâsınadır. Nescin ve örgünün tûlu ve arzı demek olur. Ya'nî "O cenîn, rahm-i mâderde içtiği hayız kanındaki ve doğduktan sonra da, kırk yaşına kadar cisminin tûlünü ve arzını yediği gıdâlardaki eczâ-yı anâsırı çeke çeke örer."

1753. Rûha cezb-i eczâyı ta'lîm etti; tek olan şâh cezb-i eczâyı niçin bilmesin?

Yukarıda, anâsır-ı basîtanın sulb ve mâyi' ve gaz hâlindeki hey'etleriyle, harâretin ümmehâttan oldukları beyân ve mizâc ta'rif edilmiş idi. Bu ümmehât birbirine karıştığı vakit, bunların ma'nâları da birbirine karışmış olur. O memzûc olan hey'ete "cisim" ve onların ma'nâ-yı memzûcuna da "rûh" derler. Binâenaleyh mizâc hem cisimde ve hem de rûhda olur. Ümmehât müteferrik ve karışmamış oldukları müddetçe, onlara "anâsır" ve "tabâyi" derler. Ve birbirine karışınca "mizâc" peydâ olur; ve "cisim" ile beraber "rûh” derler. Ve cisim her mertebede bir nâm alır. "Cism-i cemâd", "cism-i nebât", "cism-i hayvân" derler. Ve kezâ bunların rûhu da birer nâm alır. “Rûh-ı cemâd", "rûh-ı nebât", "rûh-ı hayvân" derler. Ve insan, envâ-ı hayvândan biridir; fakat bu cism-i insânîye mahsûs da bir sûret ve bir mizâc ve rûh vardır. Cisim, âlem-i mülkten ve halktandır; ve rûh, âlem-i melekûttan ve âlem-i emrdendir. Ve melekût ve âlem-i emr, âlem-i halktan ve mülkten mukaddemdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri bu beyân olunan nizâm üzere, rûha, âlem-i halkta eczâ-yı anâsırın cezbini ta'lîm buyurdu. Ve sûret bozulunca, onun kāim ve bâkî olan ma'nâsına ve rûhuna yevm-i ba'sde, vücûdda tek ve ferd olan şâh-ı hakîkî, bu eczâ-yı anâsırın cezbi usûlünü bilmez mi? Bu istib'âd edilecek şey midir? Kur'ân-ı Kerîm'de bu ma'nâya dâir olan âyât-ı kerîme çoktur.

1754. Bu zerrelerin câmi'i güneş idi; gıdâsız senin eczânı kapmayı bilir.

İmdi rûh-i insânî ki, onun hakikati bir cevher-i mücerred-i nûrânîden ibâret olup, güneş mesâbesindedir. Ve yukarıda îzâh olunduğu üzere zerrât-ı anâsırı, âlem-i mülkte gıdâ vâsıtasıyla kendisine cezb ve cem' eder. O güneş yevm-i ba'sde senin eczânı gıdâsız olarak dahi ta'lîm-i ilâhî ile kapmayı bilir.

1755. O zaman ki sen uykudan uyanasın, gitmiş olan akıl ve hissini acele da'vet eder.

Bu beyt-i şerîf, rûhun gıdâsız olarak eczâ-yı anâsırı cezbine bir misâldir. Ya'nî "Sen uykuya vardığın vakit, dükkân ve tezgâh gibi efkârdan hâlî kalırsın ve havâss-i hamsen, muvakkaten ta'tile uğrar; fakat uyandığın vakit, senin rûhun terzi isen terzilikte ve kunduracı isen kunduracılık fikrini ve san'atını ve muattal kalan havâss-i hamseni hemen kendine cezb ve da'vet eder."

1756. Nihayet bilesin ki, o ondan gaib olmadı; "Avdet et!” buyurduğu vakit, geri gelir.

Bu rûhun cezbi, senin için bir nümûnedir. Nihâyet bu nümûneden bilirsin ki, senin eczân ve kuvân ve efkârın, Hakk'ın yed-i kudretinden gâib olmaz, yevm-i ba'sde, senin rûhun olan ma'nân tarafına "Avdet et!" diye emir buyurduğu vakit, hepsi o rûhun etrafına toplanırlar.