İçeriğe atla

Âşığın ma'şûku bulması ve onun beyânındadır ki, isteyici, bulucu olur. "Ve kim ki zerre ağırlığında hayır işlerse onun mukābilini görür"

81. bölüm / 81 · 2300 kelime · ~12 dk okuma

4766. Şöyle ki, o delikanlı yedi sene cüst ü cûda oldu, vuslat hayalinden hayal gibi oldu.

O delikanlı kıssasının akıbeti böyledir ki: O bîçâre yedi sene ma'şûkasının vuslatını aramakta ve istemekte oldu; vuslat hayâlinden kendisi eridi ve hayâl gibi inceldi ve zayıf oldu.

4767. Hakk'ın sâyesi kulun başında olursa, akıbet arayıcı, bulucu olur.

Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesinin sâyesi bir kulun başında olursa, o kul arayıcı olduğu vakit, bulucu olur; ve inâyet-i ezeliyye sırr-ı kadere taalluk ettiği ve sırr-ı kader ise meçhûl bulunduğu cihetle, kula lâzım olan şey bulmak ümîdiyle dâimâ aramaktır.

4768. Peygamber buyurdu ki: "Vaktaki bir kapıyı çalasın, akıbet o kapıdan dışarıya bir baş çıkar."

Bu beyt-i şerifde من طلب شيئا وجد وجد و من قرع بابا و لج لج ya'ni " Kim ki bir şeyi istedi ve sa'y etti, buldu; ve kim ki bir kapıyı çaldı ve inâd etti ve dâhil oldu" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

4769. Vaktaki bir kimsenin mahallesinin başında oturasın, akıbet o kimsenin yüzünü de görürsün.

Meselâ evini bildiğin bir kimseyi görmek istediğin vakit, onun sakin olduğu mahalledeki sokak başına gidip oturursun; o kimse evinden çıktığı vakit, âkıbet onun yüzünü görürsün.

4770. Vaktaki bir kuyudan her gün toprak koparırsın, âkıbet pâk olan suya erişirsin.

Sa'yin semeresi muhakkak zuhûr eder. Bu kāide-i umûmiyyedir. Meselâ bir kuyu kazmak murâd ettiğin vakit, her gün birer mikdâr toprak koparırsın ve nihâyet bu sa'yin semeresi olarak temiz suya erişirsin.

4771. Eğer sen inanmazsan, bunu hep bilirler ki, her ne ekersen, bir gün onu biçersin.

Eğer sen sa'yin semeresi olacağına inanmazsan, bu kāideyi bütün âlem bilir ki, her ne ekersen, bir gün elbet onu biçersin. Dîvân-ı Kebîr'lerinde Hz. Pîr buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Ağaç ve sebze zemînden çıkıp bunu söyler: Efendi her ne ekersen, onu biçersin sen"

4772. Taşı demire vurdun, ateş sıçramadı, bu olmaz ve eğer olursa nâdirdir.

"Çakmak taşını demire vurduğun vakit ateşin ve kıvılcımın sıçramaması olmaz ve o darbe elbet bir eser meydana çıkarır; şâyet kıvılcım çıkmazsa, bu hâl nâdiren vâki' olur. Kāide-i umûmiyye, çakmağı demire vurduğun vakit kıvılcım çıkmasıdır." Hind nüshalarında bu beyit şu sûretle muharrerdir: ya'ni "Taşı demire vurdun, ateş sıçradı, bu olur; ve eğer olmazsa nâdirdir." Bu sûrette dahi ma'nâ değişmez, yalnız ifadede değişiklik vardır.

4773. O kimseye ki, baht ve necât nasib değildir, onun aklı bakmaz, ancak nâdirata.

Ezelde ayn-ı sâbitesi ism-i Hâdî'nin mazharı olmamak sebebiyle kendisine şekâvetten necât nasîb olmamış kimsenin aklı, ancak nâdiren vâki' olan ahvâle ve istisnalara bakar. Halbuki bu âlem-i şehâdette sırr-ı kader meçhûldür ve bu âlem sa'y ve içtihâd âlemidir. Nitekim vücûdun kıvâmına sebeb olan gıdâyı tahsîl için çalışmak lâzımdır. Şakî olan kimse der:

4774. Ki, “O filân kimse zirâat etti ve kaldırmadı; ve o sadefi götürdü ve sadef gevher tutmadı."

Şakî olan kimse der ki: "Bu âlemde çalışmak lâzımdır diyorsunuz. Haniya falan kimse zirâat etti, fakat mahsûlünü kaldıramadı, ekini bozuldu; ve o falan kimse de denize dalıp sadef çıkardı, halbuki sadefin içinden aradığı inci çıkmadı. Binâenaleyh bu kimselerin mesâîleri boşuna gitti."

4775. Bel'am-ı Bâûr ve İblîs-i laîn, onlara ibâdetler ve dîn fâideli gelmedi.

Bel'am-ı Bâûr, Mûsâ (a.s.) zamânında olan bir âbid idi. Kıssası I. cildde 3338 numaralı beyt-i şerîfden i'tibâren beyân buyrulmuş ve bu husûsda îzâhât-ı lâzime verilmiştir. Ve İblîs hakkındaki ma'lûmât dahi, II. cildin 2609 numaralı beyt-i şerîfinden i'tibâren beyân buyrulmuş ve kezâ îzâhât-ı muktezıye verilmişdir. Ya'ni saâdet-i ezeliyye nasîb olmamış olan kimse der ki: "Bel'am-ı Bâûr ile, rahmet-i Hak'dan matrûd olan İblîs, birçok zaman çalıştılar ve ibâdet ettiler, onların yaptıkları ibâdetler ve sâlik oldukları dîn asla kendilerine fâide etmedi."

4776. Yüz binlerce enbiyâ ve yol gidiciler, o sû'-i zancının hâtırına gelmez.

O saâdet-i ezeliyye nasîb olmayan kimse, vücûdları ender olan müstesnâlara bakar da, Hak yolunda gece ve gündüz çalışan enbiyânın ve onların yoluna tâbi' olan evliyâ ve sulehânın ahvâl-i şerîfelerini düşünemez; o sû'-i zan sâhibinin hâtırına bunların ibâdetleri ve ibâdetlerinden fâide gördükleri aslâ gelmez.

4777. Karanlık versin diye bu ikisini tutar; onun kalbine idbâr onun gayrını ne vakit koyar?

O saâdetsiz kimse, kalbine zulmet-i tabiiyyeyi ilkā etmek için bu ikisini, ya'ni Bel'am-ı Bâûr ile İblîs'i nümûne ittihâz eder ve çalışmamak mesleğini doğru bulur; idbâr, ya'ni geri gitmek illeti onun kalbine, bu zulmetten başkasını koyar mı?

4778. Çok kimseler ki, dilşâd olarak ekmek yer, onun ölümü olur, boğazını tutar.

“Çok kimseler gönülleri sürûr içinde olduğu halde, ekmek ve taâm yer; o ekmek ba'zılarının boğazında kalıp, ölümüne sebeb olur.” “Bes” kelimesi “çok” ma'nâsına geldiğine göre, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ındaki kayd-ı istisnâî mahzûf olup bu ma'nâ verilir. “Pes”, imdi ma'nâsına geldiğine göre “Pes kesân ki ilh...” “İmdi kimseler vardır ki, dilşâd olarak ekmek yer, onun ölümü olur, boğazını tutar” ma'nâsı verilip kayd-ı istisnâî takdîrine mahal kalmaz.

4779. Binâenaleyh ey müdbir, git, sen dahi ekmek yeme! Tâ ki onun gibi şerr ü şûra düşmeyesin!

“İdbâr”, müdbirin mübâlağasıdır. Ya'ni “Mâdemki ekmek yiyenlerin içinde boğulanlar vardır; ey mübâlağa ile geri gitmek illetine mübtelâ olan ve terakkîden bî-nasîb kalan kimse, binâenaleyh haydi bakalım sen dahi kork da ekmek yeme! Tâ ki onun gibi şerr ü şûra düşüp boğulma ve ölme ve bu istisnâî bir hâli kendine nümûne ittihâz et!”

4780. Yüz binlerce halk ekmekler yerler, kuvvet bulurlar ve can beslerler.

4781. Eğer mahrûm ve ahmak-zâde değilsen, sen o nâdire nereden düşmüşsün?

Ya'ni “Senin ayn-ı sâbitenin isti'dâdı hamâkatle muttasif ve saâdetten mahrûm olup, sen de ondan doğmuş değilsen, o nâdir olan müstesnâ halleri nereden kendine nümûne ittihâz etmişsin ve nâdiren semeresi hâsıl olamayan amelleri düşünüp, alelekser semere ve menfaat veren mesâîyi nazar-ı dikkate almazsın?”

4782. Bu cihân, güneş ve ay nûruyla dolu, o başını kuyuya aşağıya bırakmış.

"Güneş"den murâd, peygamber-i zamân ve "ay"dan murâd, peygamberin nûruyla münevver ve vâris-i kâmil olan zamânın velîsidir. Ve cihân bunların tebliğ ettikleri nûr-ı ilim ve irfan ile doludur. O sû'-i zanna mübtelâ olan bed-baht ise, başını nefsâniyet ve tabîat kuyusunun karanlığı içine sarkıtmış ve o nûrlardan bî-haber kalmış da böyle der:

4783. Ki, "Eğer doğru ise, imdi aydınlık hani?" "Ey denî, başını kuyudan kaldır ve bak!"

Ya'ni, "Eğer senin sözün doğru ise, o bahsettiğin güneşin ve ayın nûru hani nerededir?" der. Cevâben derim ki: "Ey himmeti dûn olan kimse, başındaki aklını zulmet-i tabîiyye ve muzlim olan sıfât-ı nefsâniyye kuyusundan çıkar da nazar-ı dikkatle bir kere etrafına bak!"

4784. "Bütün âlem şark ve garb o nûru buldu; sen kuyu içinde oldukça, senin üzerine doğmayacaktır."

"O nûr-ı ilim ve irfan şark ve garba yayıldı, sen tabîat ve inkâr kuyusu içinde oldukça o güneş ve ay senin üzerine ilelebed doğmayacaktır." Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf elyevm Hindistan'da ve Asya'da ve Avrupa'da ellerde dolaşıyor. İngiliz ve Fransız ve Alman ve Amerika mütefekkirleri ve müsteşrıkları zevk ve şevk ile okuyorlar. İngiltere'de III. cildine kadar tercüme ve tab'edildi. Ve Hindistan'da otuz kadar şerhi matbû'dur. Muhtelif mezâhib mütefekkirlerinin ellerinde kıymetle tutuluyor. Ve Hafız-ı Şîrâzî ve Şeyh Sa'dî gibi evliyâullâhın âsârı dahi şarkda ve garbda nûrlarını neşr ediyorlar. Ey bed-baht-ı ezelî, sen ise huzûzât-ı nefsâniyye zulmeti içine dalmışsın, bu kesîf karanlık içinde o nûrları göremiyorsun.

4785. "Kuyuyu terk et ve eyvâna ve kürûma git. Burada az inâd et, bil ki, inâd uğursuzdur."

"Eyvân", büyük sofa, dîvânhâne, kemerli yüksek binâ; ve "kürûm”, asma çubuğu ma'nâsına olan “kerm"in cem'idir. Burada asma çubuklarıyla bağ ma'nâsı murâd buyrulur. Ya'ni "Tabîat ve nefsâniyetin karanlık bir kuyusu olan efkârı bırak da, ilim ve irfân sarayına ve bağına git; muhâkemât-ı sakî- mende ısrâr ve inâdı terk et, zîrâ inâdın netîcesi uğursuz ve mühlikdir. اللج شوم و لعن الله اللج ya'ni “İnâd uğursuzdur ve Allah inâda la'net etsin” sözü Arablar indinde darb-ı mesel olarak müsta'meldir. Bu ta'bîrin menşei hakkında Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah (kuddise sırrıhümâ) şerhlerinde buyururlar ki: “Hârûnu'r-Reşîd zevcesi Zübeyde ile mağlûb, gālibin isteyeceği şeyi yapmak şartıyla, şatranc oynamışlar; Hârunu'r-Reşîd Zübeyde'ye galib gelmiş. Mukāvele mûcibince Hârun Zübeyde'nin çırçıplak soyunmasını teklif etmiş, o da bir hayli muhalefetten sonra, mukāveleye riâyeten soyunmağa mecbûr olmuş. Bir daha bu şart ile oynamışlar; bu def'a da Zübeyde galib gelmiş. Hârun'un gâyet kerîhü'l-manzar bir Habeş câriyesi varmış, Zübeyde bununla münasebet-i cinsiyyede bulunmasını teklif etmiş, Hârun kabûl etmemiş. Zübeyde talebinde son derece inâd etmiş, Hârun sözünü tutmağa mecbûr olup, câriye ile münasebette bulunmuş. Câriye hâmile olup, Me'mûn'u doğurmuş. Hârun'un vefâtından sonra Zübeyde'nin Hârun'dan olan oğlu Emîn taht-ı saltanata geçmiş ve Me'mûn ise o sırada bir tarafda vâlî imiş. Emîn onu azl etmek istemiş, bunun üzerine Me'mûn, Emîn'i öldürmüş. Bu haber Zübeyde'ye vâsıl olduğu vakit اللج شوم و لعن الله اللج demiş; ve bu söz darb-ı mesel olarak kalmıştır.”

4786. Sakın deme ki, “İşte filân ziraat etti, filân senede onun ekinini çekirge yedi."

4787. "Binaenaleyh niçin ekeyim, zîra burada korku vardır; ben bu buğdayı elden niçin saçayım?"

"Deme ki her şey kadere bağlıdır ve sırr-ı kader ise meçhûldür; binâenaleyh sa'yin boşa gittiğini de görüyorum; hattâ filân kimse tarlasına buğday ekti, fakat onun ekinini çekirge yedi, biçemedi. Böyle olunca niçin zahmet çekeyim ve çalışayım; elimdeki buğdayı da beyhûde sarf edeyim?" Amel-i uhrevî dahi böyledir: Ezelde saîd isem, şakî olmam, zîrâ kalb-ı hakāyık mümkin değildir; ve şakî isem de sa'y ile saîd olmam; binâenaleyh mukadder ne ise o olur!" Ey nefsinin hazzı için çalışan ve sa'yi terk etmeyen kimse! İşte asıl bu söz hamâkattır. Amelin semeresi görülmek kāide-yi umûmiyyedir ve görülmemek istisnâdır ve istisnâ ise kāide olamaz. Canın et yemek istediği zaman pek a'lâ ateş yakıp pişirmeğe çalışırsın, çünkü çalışmasan aç kalacağını muhakkak bilirsin; ve meselâ eğer çiftçiler "Geçen sene filânın ekinini çekirge yedi, mahsûl alamadı, bu sene biz de ekmiyelim!" deseler nasıl olur? Herkes açlıktan ölür.

4788. Ve o kimse ki kişt ü kârı terk etmedi, senin körlüğüne anbarı doldurur.

"Kişt ü kâr”, güft ü gû ve cüst ü cû gibi terkîb-i terâdüfidir. "Kişten" masdarının mâzîsi ile "kâşten" masdarının emr-i hâzırından mürekkebdir, “ekip biçme" diye tercüme etmek münasib olur. Ya'ni "O kimse ki, ekip biçmeyi terk etmedi ve çalıştı, senin körlüğüne zahîresinin anbarını doldurdu ve amelinden istifade etti."

4789. Vaktaki gönül rahatı cihetinden o kapıyı çaldı, âkıbet bir gün bir halvet buldu.

Velhâsıl ameli terk etmeyip itmi'nân-ı kalb ile çalışan ve kadının âşıkı olan delikanlı, sonunda bir gün ma'şûkası olan kadını tenhâca buldu.

4790. O, ases korkusundan gece bağa sıçradı, kendi yârini şem' ve çerâğ gibi buldu.

"Ases", gece bekçisi, kol ve devriye demektir. Ya'ni "O delikanlı ma'şûkasının aşkıyla uyumaz, geceleri dâimâ onu kollar ve nâil-i vuslat olmak için çalışır idi. Yine bir gece böyle dolaşırken, polise yakalanmak korkusundan, ma'şûkasının civârındaki bir bağa kaçtı, o bağda kendi ma'şûkasını şem' ve çerâğ gibi apâşikâr buldu ve sa'yinin semeresine nâil oldu."

4791. O nefes, sebeb tertib ediciye dedi: "Ey Huda, sen asese azîm rahmet et!"

Delikanlı ma'şûkasına vâsıl olduğu o nefes ve ân içinde, kullarını emellerine nâil kılmak için türlü türlü sebebler tertîb ve halk edici olan Cenâb-ı Hakk'a dedi: "Ey Hudâ, beni bu bağa kaçırıp ma'şûkama vusûle sebeb olan polise azîm rahmet et!"

4792. "Sen tanınmaz sebebler etmişsin, beni cehennem kapısından cennete götürmüşsün!"

"Yâ Rab, sen bizi maksûdumuza îsâl için türlü türlü sebebler halk etmiş- sin; nitekim beni cehennem ve azâb kapısı olan polisin elinden kaçırıp, be- nim cennetim ve ni'metim olan ma'şûkamın huzûruna götürmüşsün!" Nite- kim 4459 numaralı beyt-i şerîfden i'tibaren birtakım esîrlerin kahır kapısın- dan, lutuf kapısına çekilip götürüldükleri yukarıda beyân buyrulmuş idi.

4793. "Bu işi onun için sebeb ettin, tâ ki ben bir dikeni hakîr tutmıyayım!"

"Benim zabıta memûrundan korkmamı, ma'şûkama kavuşmamın sebebi yaptın, tâ ki bu vücûd-ı izâfî âleminde bir dikeni bile hakîr tutmıyayım!"

Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i şehadette mevcûd olan her bir şey, Hakk'ın es- mâ ve sıfatının meclâsıdır. Binâenaleyh Hakk'ın her sıfatını bilmenin ve bul- manın yolu maklûkdur. Meselâ Hakk'ın "el-Alî" ism-i şerîfinin ma'nâsı bil- cümle mahlûka sirâyet etmiştir; zîrâ eşyânın her birinde bir kemâl vardır ki, dî- ğerlerinde yoktur; o şey o kemâli sebebiyle başkalarından derecede âlîdir. İn- san câmi'-i kemâlât olduğu cihetten, mahlûkātın cümlesinden âlîdir; fakat her- hangi bir şey kendisindeki bir hâssa-i kemâli i'tibariyle insandan âlîdir. Mese- lâ sinek bizzât uçar, insan bizzât uçamaz. Kezâlik bir karıncada dahi bir kemâl mevcûd olur ki, insanda olmaz; işte bu ulüvv bilcümle eşyâya sirâyet etmiştir. Bu ismin ma'nâsından hissesi olmayan hiçbir şey yoktur. Her şeyin kendisine mahsûs bir kemâli vardır ki, o şey o kemâlde başkalarından âlîdir ve o şeyin vücûda gelmesinde sebeb dahi o kemâlidir. Hakk'ın o yüzden bilinmesi o ke- mâl iledir. Binâenaleyh her şeyde onun kendisine mahsûs olan kemâlini ara- yıp bulduğu için, hiçbir şeye hakāret nazarıyla bakmaz; dîğer esmâ ve sıfatın sereyânı dahi bu minvâl üzeredir. Ve bu düstûr hakda ve bâtılda umûmîdir.

4794. Ayak kırılmasında Hak bir kanad bağışlar; kuyu dibinden de bir ka- pı açar.

Ya'ni "Hakk'ın kahrında lutfu vardır; ayak kırıldığı vakit onun yürümesi- ne muîn olan bir vâsıta ihsân eder ve zulmet-i tabîat ve nefsâniyyet içinde rûhun nûruna bir kapı açar."

4795. "Sen ağaç üzerine veyâ kuyuda olduğuna bakma; sen bana bak ki, yolun anahtarı benim!"

Bu beyt-i şerîf cânib-i Hak'dan kullara hitâb olabileceği gibi, makām-ı kutbiyyette bulunan insân-ı kâmilin sâliklere hitâbı da olabilir. Hitâb-ı ilâhî olduğuna göre: "Ey kulum, şecere-i şerîat üzerinde bulunduğuna bakarak mağrûr olup kendini görme; veyâhud zulmet-i tabîat kuyusunda bulunduğuna bakıp me'yûs olma. Herhangi hâl içinde bulunursan beni gör ki, yolun anahtarı benim ve benim Hâdî ism-i şerîfimdir." İnsân-ı kâmilden sâliklere hitâb olunduğuna göre: "Ey sâlik, ister gök mertebesinde ol, isten alçak mertebede ol, niyâbetim ve hilâfetim hasebiyle Hak yolunun anahtarı ve rehberi benim." Nitekim cenâb-ı Pîr âtîdeki rubâîlerinde şöyle buyururlar. Rubâî:

"Yine gel, yine gel! Her ne isen yine gel! Eğer kâfir ve Mecûsî ve putperest isen, yine gel! Bu bizim dergâhımız, ümîdsizlik dergâhı değildir; eğer yüz kere tövbeni bozdun ise tekrar gel!"

4796. Ey kardeş, eğer sen bu güft ü gunun bâkîsini istersen dördüncü defterde ara!

[4810] Ey kardeş, eğer sen bu zâbıta memûrundan kaçıp, bağda ma'şûkasını bulan âşıkın kıssasının mâba'dini ister isen, Bu Mesnevî-i Şerîfin IV. cildinde ara ve iste ki, bu kıssanın tamamı IV. cildin ibtidalarında beyân olunmuştur.

El-Hamdü lillhahi Rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ve's-selâmu alâ Seyyidi'l-enbiyâi ve'l-mürselîn ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn.

Hitâm: 19 Teşrîn-i evvel 1932 ve 6 Cemâzi'l-âhire 1351 çarşamba gecesi, sâat-ı vasati 8.30 Şârih-i hakîr: Ahmed Avnî el-Mevlevî