İçeriğe atla

Bir hicr içinde ve çok imtihana mensûb o âşığın hikâyesi

80. bölüm / 81 · 1672 kelime · ~9 dk okuma

4735. Bir delikanlı bir kadın üzerine mecnun olmuştur, ona vasl vakti el vermedi.

Bir delikanlı bir kadına delicesine âşık oldu, fakat ona vuslat vakti hâsıl olmadı.

4736. Onun aşkı zemîn üzerinde çok işkence etti; aşk ise niçin evvelden kîn tutar?

O kadının aşkı, yeryüzünde o delikanlıya çok işkence ve eziyet etti; bu aşk denilen hâl ibtidâ-i taallukda niçin böyle âşıka kin tutar, bilir misin?

4737. Aşk niçin evvelden hûnî olur, tâ ki hârice mensub olan kimse kaçsın?

İllet-i aşk, âşığa musallat olduğu vakit ibtidâda niçin hûnî ve cânî olur bilir misin? Sebebi budur ki: Çile-i aşkı çekmeğe isti'dâdı olmayan ve ehl-i aşk sınıfı haricinde kalanlar kaçsınlar, biz bu işin ehli değiliz diye i'tirâf etsinler.

4738. Vaktaki kadının önüne bir resûl gönderdi; o resûl hasedden râh-zen olurdu.

“Resûl” lügatte elçi ve ıstılâh-ı fukahâda “Tasarrufda dahli olmaksızın bir kimsenin sözünü dîğere tebliğ eden kimse” demektir. Ya'ni “Delikanlı kadının yanına bir elçi gönderdi, fakat o elçi, âşığı kıskandı, onun vuslatının yolunu vurucu oldu.”

4739. Ve eğer onun katibi kadın tarafına yaza idi, onun naibi mektubu tashîf okurdu.

"Tashîf", lügaten hatâ etmek ve tağyîr etmek ma'nâsına gelir; ve bu hatâ ve tağyîr yazılarda olur. "Delikanlı ittihâz ettiği kâtibine ma'şûkası için bir muhabbet-nâme yazdırmış olsa idi, açık olarak eline verdiği nâibi, ya'ni kıskanan resûlü, o mektûbu ma'şûkasının huzûrunda tağyîr etmek sûretiyle okurdu; ve ma'şûkasının muhabbeti zâil olsun diye bi'l-intizâm meâlini bozar idi.".

4740. Ve eğer vefâda sabâyı peyk ede idi, o saba azîm tozdan kesîf olurdu. [4754]

Ve eğer ma'şûkasına gönderdiği haberde vefâ etmek hususunda bilfarz latîf olan sabâ rüzgârını peyk ya'ni hizmetkâr yapa idi, o latîf olan sabâ yerden kalkan birçok tozlardan kesîf bir hâle gelir, ma'şûkası da herkes gibi kaçar idi; ve sabâ rüzgârı, kadını bulup ifâide-i merâm edemez idi.

4741. Eğer mektubu bir kuşun kanadına dike idi, kuşun kanadı mektubun harâretinden yanar idi.

Mektub meâlinin gâyet müessir ve yakıcı olduğu tasvîr buyrulur.

4742. Gayret çâre yollarını bağladı, düşünce ordusunun bayrağını kırdı.

"Gayret-i ilâhiyye ma'şûkasına ifade-i merâm çâresinin yollarını bağladı ve düşünce ordusunun bayrağını devirdi. Delikanlı bu husûsda birşey düşünemez bir hâle geldi." Ma'lûm olsun ki hadîs-i kudsîde Hak Teâlâ insana hitaben خلقتك لاجلى ya'ni "Seni kendim için yarattım" buyurduğu cihetle, insanın ağyâre muhabbeti, gayret-i Hakk'ın zuhûruna sebeb olur. Ehlullahdan İbrâhîm Havvâs' hazretleri buyurur ki: "Bâdiyede Hızır (a.s.)a rast geldim, bana dedi ki: “İbrâhîm ister misin ki, seninle yoldaş olayım?" Dedim ki: "Hayır, zîrâ Hak Teâlâ Gayûrdur, korkarım ki gönlüm sana taalluk eder ve netîcede gayret-i Hak zuhûr eder."

4743. Evvelâ gamın munisi intizar idi; nihayet o, intizardan dahi şikestelikte oldu.

Evvelen delikanlının gam-ı aşkının ünsiyet ettiği şey, ma'şûkasından va'd-i visâli beklemek idi. Nihâyet işinin ters cereyânından dolayı o delikanlı ünsiyet ettiği intizârdan dahi acz içinde kaldı.

4744. Gâh derdi ki: "Bu devâsız belâdır!" Gâh derdi: “Hayır, bizim canımızın hayatıdır!"

4745. Gah ondan varlık bir baş çıkardı, gâh o yokluktan bir meyve yerdi.

Âşık, hâl-i aşkda tereddüd içinde kaldı, ba'zan derdi ki: "Bu aşk, çâresiz bir belâdır!" Ba'zan derdi ki: "Hayır, öyle değil, aşk bizim canımızın diriliğine sebebdir." Ba'zan âşıkın mevcûdiyetinden bir varlık ve tedbîr baş çıkarırdı; ve şöyle böyle yapayım diye düşünürdü. Ba'zan da aczden kolu ve kanadı kesilir, kendi varlığını gâib edip yokluktan, meyve yerdi, ya'ni umûrunu fâil-i hakîkînin yed-i kudretine terk etmekle mütesellî olurdu.

4746. Vaktaki onun üzerine bu tabîat soğuk oldu, ittihad çeşmesi harâretle kaynadı.

“Vaktāki âşıkın üzerine bu tabîatın îcâbâtı soğuk ve çirkin oldu, kendi irâdesinden soyundu, Hakk'ın iradesiyle birleşmek menbaı olan rûh-ı latîfi harâretle kaynadı.” المجاز قنطرة الحقيقة Ya'ni "Mecaz, hakîkatin köprüsüdür" kaidesince, aşk-ı mecâzîden, aşk-ı hakîkîye atladı. Nitekim I. cildin ibtidalarında عاشقی گر زین سر و گرزآن سرست عاقبت ما را بد آن سو رهبرست Aşıklık gerek bu baştan, gerek öbür baştan olsun, âkıbet bizi o tarafa götürecek kılavuzdur"] buyrulmuş idi.

4747. Vaktaki gurbetin azıksızlığına muvafakat etti, azıksızlığın azığı onun tarafına koştu.

Vaktāki âşık gurbetliğe mahsûs olan azıksızlığa ve mahrûmiyete muvâfakat etti, azıksızlığa mahsûs olan azık, ya'ni bu âlem-i zâhirin azıksızlığına ve mahrûmiyetine tekabül eden ma'nevî azık onun tarafına koştu.

4748. Onun fikrinin başakları samansız oldu, gece gidicilere ay gibi yol gösterici oldu.

Bu ma'nevî azık berekâtıyla onun fikrinden neşv ü nemâ bulan başaklar samansız, ya'ni sâf ve hatâdan ârî oldu. Zulmet-i tabîat yolcularına ay gibi doğru yolu gösterici oldu.

4749. Ey kimse, çok sakit söyleyici tûtî vardır; ey kimse çok ekşi yüzlü tatlı ruh vardır.

Ya'ni o delikanlı sûrette bir kadına âşık oldu ve zâhiri o kadının aşkıyla meşgül oldu. Fakat onun bâtını tâlib-i Hak olduğundan, âkıbet onun bâtını bu tabîatın îcâbâtından soğudu ve aşk-ı hakîkîye müteveccih olup kemâle erdi. "Ey tâlib, sen bu hâlime taaccüb etme, zîrâ sûrette susmuş ve bâtında tûtî kuşu gibi söyleyici çok kimseler vardır; ve kezâ sûrette ekşi yüzlü ve bâtında güzel ve latîf rûhlu çok kimseler vardır."

4750. Kabristana git, bir dem sakit otur; o söz söyleyici susmuşları gör! [4764]

Bu beyt-i şerîfde iki hâle işaret buyrulur. Kabristana gidip sâkit oturan kimse ya sahib-i keşf olur veyâhud olmaz. Eğer sâhib-i keşf ise, kabristanda cisimlerinin eridiği mahalle nâzır olan ervâhın ahvâl-i muhtelifesini görür ve sevinçli veya kederli olan sözlerini işitir. Ve eğer sâhib-i keşif değilse, bir müddet sakitâne oturup, muvakkaten hissinden tecerrüd ederek. her bir kabir sahibinin, lisân-ı hâl ile hayât-ı dünyeviyyede birbirine benzemeyen ahvâl-i zâhir ve bâtınelerinden bahs edişleri tefekkür olunur. Bu iki halde de zâhirleri susmuş olan ölüler, bâtınen söz söyleyici olurlar.

4751. Fakat gerçi onların toprağını bir renkte görürsün, onların çalak olan halleri bir değildir.

Sen onların ancak topraklarını birbirine müsâvî bir halde görürsün; çürümek ve tefessüh etmek ve toprak olmak hususunda mü'min ile münkirin arasında hiçbir fark yoktur; fakat onların çâlâk ve çevik olan rûhlarının ahvâl-i berzahiyyeleri bir değildir, aralarında çok fark vardır.

4752. Dirilerin yağı ve eti bir olur; o biri gamlı, diğeri şâdân olur.

Nitekim hayatta olan nisanların cesedlerinin maddeleri birbirine benzer; ve yağı ve eti cesedlerin bir cinsden olur; fakat bu cesedlerin iç yüzüne bakarsan hâl değişir, biri gamlı diğeri sevinçli olur.

4753. Sen onların kālini dinlemedikçe ne bilirsin, zîrâ ki onların halleri senin üzerine gizlidir.

Sen cismen birbirine benzeyen kimselerin sözlerini dinlemedikçe mağmûm mudur, yoksa mesrûr mudur ne bilirsin? Zîrâ ki onların halleri sana gizlidir.

4754. Hây u huyu kālden dinlersin, yüz kat olan hâlini ne vakit görürsün?

İnsanın batınındaki hây u hûyunu söylediği sözden dinlersin, yoksa zâhirinden kat kat gizli olan hâlini ne vakit görürsün?

4755. Bizim nakşımız birdir, zıdlar ile muttasıftır; toprak dahi birdir, ruhları muhtelifdir.

Bizim taayyünümüz ve cesedimizin sûreti birdir ve hepimiz insan şeklindeyiz; böyle olmakla beraber a'râz cihetinden zıdlar ile muttasıfdır. Meselâ kiminin boyu uzun ve kiminin kısadır; kimi zayıf, kimi şişmandır ve renklerde dahi böyle zıdlar vardır. Siyah, beyâz, sarı ve kırmızı olur. İşte kabirdeki ölülerin toprakları da böyle birdir, fakat rûhlarında ihtilaf vardır.

4756. Böylece sadaları yeksan olur; bu birisi derd dolu ve o nâzlar ile dolu.

Meselâ hepsi ses olmak i'tibariyle, insanların sesleri dahi birdir, fakat seslerin ahvâli nazar-ı dikkate alınırsa aralarında çok fark olduğu görülür. Birisi ağlar ve feryad eder, bu ses derd ile dolu olan bir sestir; dîğeri tegannî ve terennüm eder, bu ses dahi nâz ve sürür ile dolu olan bir sestir.

4757. Atların sesini harb mahallerinde işitirsin; kuşların sesini de tavafda işitirsin.

4758. Birisi hıkddan ve diğeri irtibattan, o biri rencden ve diğeri neşâttan.

Meselâ cenk mahallerinde bağıran atlar ile, havada uçarken öten kuşların sesleri, ses olmak i'tibariyle müttehiddir; fakat cenkdeki atların kişnemeleri hıkddan, kinden ve öfkeden ve zahmetten; ve uçan kuşların ötmeleri de yuvalarına olan irtibatlarından ve neşâtlarından ve sevinçlerindendir.

4759. Her kim onların halinden uzak olur, onun indinde sadalar müsavî olur.

Her kim fikren onların, ya'ni yukarıda beyân olunduğu üzere, insanların ve hayvanların hâlinden uzak olursa, bir gürültü ve ses olmak i'tibariyle, hepsinin sesini bir görür ve aralarında fark ile meşgül olmaz.

4760. O bir ağaç baltanın darbesinden kımıldar ve o diğer ağaç, seher rüzgârından.

[4774] "Ağaç"dan murâd ecsâd-ı beşer, "balta"dan murâd, gam-ı mâsivâ ve “seher rüzgârı"ndan murâd, aşk-ı Hak'dır. Ya'ni "Birçok cisimlerin harekâtı mâsivâ-yı Hak gamından ve ağyâr baltaları darbesinden olur; ve diğer bir kısım cisimlerin harekâtı dahi, bâtınlarına galebe eden aşk-ı ilâhîden olur."

4761. Arta kalacak çömlekten bana çok galat oldu; zîrâ ki çömlek başı örtülmüş kaynadı.

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan kıymetsiz eşyâ ma'nâsınadır. "Çömlek"den murâd, cism-i unsurîdir. Ya'ni "Ölüm vâsıtasıyla rûhun başından arta kalacak olan bu cism-i unsurîden dolayı bana çok galat vâki' oldu, vefâkâr sandığım vefâsız çıktı, sâdık sandığım kâzib çıktı ve kâmil sandığım nâkıs çıktı ve ârif sandığım gāfil ve âkil sandığım ahmak çıktı. Zirâ bu çömlek mesâbesinde olan cism-i unsurî, ağzı kapalı olarak kaynadı, nihayet taşmayınca anlaşılmadı.

4762. Herkesin cûşu ve nûşu sana "Gel!" der; sıdk cûşu ve tezvîr ve riyâ cuşu vardır.

"Cûş”, kaynama ve ıztırâb ve hareket ve "nûş", burada içki demektir. Ya'ni "Ey sâlik herkesin bir kaynaması ve ıztırâbı ve içkisi vardır, seni kendi kaynayışına ve içkisine da'vet eder. Kiminin muharriki ve şarabı sıdk ve ihlâsdır ve kiminin muharriki ve şarabı tezvîr ve riyâdır." Bunlar ağzı kapalı olan cisim çömlekleri içinde kaynarlar; binâenaleyh çömleğin içinde kaynayanın ne olduğunu bilmek müşkildir; ve kezâ kimisi nâkıs olan ma'rifetini kâmil zannetmiştir ve onun muharriki ve şarabı odur, seni de o nâkıs ma'rifetine çekmek ister.

4763. Eğer yüz tanıyıcı gözlerin yok ise, git koku tanıyıcı bir dimağ ele getir.

"Ey sâlik, eğer herkesin bâtınının yüzünü tanıyabilen gözlerin, ya'ni kalb gözlerin, açık değil ise, git ilim ve mantık vâsıtasıyla akıl dimâğını kuvvetlendir; dışından koku almak sûretiyle, içindekini tanı!" Birinci mısra'da firâset-i şer'iyyeye ve ikinci mısra'da firâset-i hikemiyyeye işaret buyrulur. Firâset-i şer'iyye ile, firâset-i hikemiyyenin îzâhâtı yukarılarda geçti.

4764. O bir dîmâğı ki, o gülşen üzerine dolanır, o Ya'kūb'ların gözünü rûşen eder.

Öyle bir dîmağ ele getir ki, o dîmağ evliyâullâhın gülşen-i maârifi üzerinde dolaşır. Bu Mesnevî-i Şerîf o gülşendir ve bu gülşen rûh Yusûf'unun haberini, Ya'kūb meşrebinde olan sâliklere îsâl edip, kalblerinin kapanmış olan gözlerini aydınlatır.

4765. Agah ol, o hasta-ciğer olanın ahvalini söyle; zîrâ ey oğul Buhâra'dan uzak kaldık.

Bu beyt-i şerîfde, cenâb-ı Pîr zât-ı şerîflerine hitâb buyururlar. Ya'ni "Biz bahsi uzattık, âgâh ol! O içi yanan ve ciğeri hasta olan delikanlının ahvâlini çabuk söyle ve bitir! Zîrâ ey necîb olan oğlum, Hüsâmeddîn Çelebi'm, Buhârâ'dan uzakta kaldık; bu bitsin ki o kıssaya rücû' edelim!"