İçeriğe atla

Bî-hûş olan âşığın tekrar kendine gelmesi ve onun senâ ile teveccühü ve âşıkın şükrü

79. bölüm / 81 · 3937 kelime · ~20 dk okuma

4680. Dedi: "Ey cana metaf olan Hakk'ın ankāsı, şükür ki o Kāf dağından [4694] geri geldin!"

"Metâf", tavaf edecek ve dönecek yer, "ankā' " ismi var, cismi yok gâyet büyük bir kuşun ismidir. "Sîmurg" ve "zümrûd-i ankā" dahi derler. "Kûh-i Kāf" ankānın barındığı bir dağın ismidir. Burada "ankā"dan murâd fenâ-fil-lâh ve bekā-billâh mertebelerini hâiz olan insân-ı kâmildir. Zîrâ bu kâmilin ismi vardır, hakîkatte cismi kalmamıştır; mevhûm olan vücûd-ı mecâzîsi nazarından kâmilen kalkmıştır. "Kāf dağı"ndan murâd, makām-ı ittihâddır ve bu mertebe zevkîdir. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu makamda سبحانی ما اعظم شانی ["Ben kendimi tesbih ederim, benim şânım ne yücedir!"] ve Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri ليس في جبتى سوى الله ["Cübbemde Allah'dan başkası yoktur"]; ve Hüseyin ibn Mansûr-ı Hallac hazretleri "Ene'l-Hak" dediler. Böyle bir veliyy-i kâmil, Hakk'ın ankası olur ve canlar onun etrafinda Ka'be gibi tavaf ederler. Bu makāmdan sahva gelen insân-ı kâmil mürşid olur. Kûh-i Kāfdan geri gelmekle mürşid-i kâmil olduğuna işaret buyrulur. Bu söz âşıkın Sadr-ı Cihân'a olan hitâbıdır.

4681. "Ey aşk kıyamet-gahının İsrafil'i, ey sen ki aşkın aşkı ve ey sen aşkın dil-hahısın!"

"Ey aşk kıyametinin koptuğu mahallin İsrafil'i, ya'ni kıyamette İsrafil (a.s.) sûrunu üflediği vakit, ölüleri dirilttiği gibi, sen de aşkın kopardığı kıyâmet mahallindeki ölüleri diriltmekte İsrafil gibisin. Ey sen ki, aşk denilen hâlin aşkı ve zâtısın ve ey sen ki, aşkın iç yüzünün, matlûbusun!"

4682. "Evvelki hil'at ki, bana vermek istersin, kulak isterim ki, penceremin üzerine koyasın!"

"Hil'at", pâdişâhlar tarafından bendelerine ikrâmen verilen libâs ma'nâsınadır. "Pencere"den murâd, âşıkın ağzıdır. Ya'ni "Ey şâh, bana vereceğin ilk hil'at ve ikrâm, benim pencerem mesâbesinde olan ağzımın üzerine kulağını koyup, söyliyeceğim kelâmlarımı lutfen dinliyesin!" demek olur.

4683. "Gerçi safvet ile, benim hâlimi bilirsin, ey bende- perver, sözlerimi dinle!"

"Gerçi kalb-i şerîfinin safveti sebebiyle benim havâtırıma muttali' olur ve hâlimi bilirsin; fakat ey bende-perver, ism-i Zâhir'in ahkâmı cereyân etmiş olmak için, elfâz-ı zâhire ile de hâlimi söyliyeyim, sözlerimi dinle!"

4684. "Ey ferîd olan Sadr, yüz binlerce kere senin dinlemen arzusundan aklım uçtu."

"Ey yektâ ve asrında tek olan Sadr-ı Cihân, pek çok def'alar der idim ki: "Ah ahvâl-i pür-melâlimi söylesem de dinlese!" der idim ve bu arzûmun şiddetinden aklımı gâib edip kendimden geçerdim."

4685. "Senin işiticiliğin ve senin o meylin ve o senin can artırıcı tebessümlerin."

4686. "O benim eksiğimi ve ziyademi, benim bed-endîş olan canımın işvesini tefahhus etmen!"

"İşve, uşve", zam ve kesr ile, gece uzaktan görülen ateş ma'nâsınadır; ve kesr ile mecâz olarak, nâz ma'nâsına gelir ve Fârisî'de "rîhten ve gümâşden ve dâden ve harîden ve fürûhten" masdarlarıyla, hîle ve hud'a, ma'nâsında kullanılır ve bu gibi mevki'lerde, ızhâr etmek, ma'nâsına da olur. (Bahâr-ı Acem). "Neyûşîden" işitmek ve dinlemek, aramak ve istemek ve tecessüs ve tefahhus etmek ma'nâlarına gelir. Ya'ni "O benim noksân veyâ fuzûlî olan ahvâlimi, benim şer ve fesâd düşünücü olan canımın zulmet-i tabîat görünen ateşini tefahhus ve tecessüs etmen!" Bu hâl, mürşid-i kâmilin mürîdi hakkındaki hâlidir.

4687. Benim kalplarım ki, o senin ma'lumundur, imdi sen onu dürüst ma'den gibi kabul ettin.

Benim kalp ve sahte olan ahvâl ve muâmelâtım ki, sen onları bilirsin, benim yüzüme vurmadın da sen onları sağlam ve temiz ef'âl ve muâmelât gibi kabûl ettin. Bu da kezâ mürşid-i kâmilin hâlidir.

4688. Bir mağrûr lâubâlînin edebsizliği için hilimler senin hilminin önünde bir zerredir.

Bu haller mürîdin bidâyet-i ahvâlidir ki, mürşid-i kâmilin pâyesini ve Hak indindeki kadr ü menziletini idrâk edemediği için huzurunda lâubâlî ve mağrûr bulunur. Zâhirî terbiye şeklinde türlü türlü terbiyesizlikler yapar, fakat mürşid-i kâmilin hilmi galib olduğu için, onu ma'zûr görür ve itâb etmez.

4689. Evvelâ dinle ki, oltadan kaldığım vakit, evvel ve âhir benim önümden sıçradı.

“Ey mürşid-i kâmil, evvelen dinle ki, senin terbiyenin ve tasarrufunun oltasından ve kaydından geri kaldığım ve ayrıldığım vakit, hayâtımın ve sülûkümün evveli ve âhiri benim önümden sıçradı gitti.”

4690. Saniyen dinle, sen ey Sadr-ı vedûd ki, çokluk aradım, sana ikinci ol- [4704] madı.

"Vedûd", ibâdına muhabbeti çok olan ma'nâsına olarak esmâ-i ilâhiyyedendir. "Sadr", her şeyin evveli demektir. Nitekim "sadru'n-nehâr" ve "sadru't-tâife" derler; ve bir meclisin baş tarafına da derler. Burada Vedûd hazretlerinin, ibâdı arasında en başta oturtduğu kimse demektir. İkinci mısrâ' bu ma'nâyı te'yîd eder. Ya'ni "Ey makāmı âlî olan mürşidim, senden ayrıldığım zamandan beri senin nazîrini çok aradım ve bulup intisâb etmek istedim; fakat senin ikincini bulamadım" demek olur.

4691. Sâlisen, tâ ki senden dışarı gitmişim, guya üçün üçüncüsü demişim.

Ya'ni "Sâlisen ben senden ayrılmış olduğum zamandan beri, guya لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ ثَالِثُ ثَلَثَةُ (Maide, 5/73) ya'ni "Muhakkak şu kimseler küfür ettiler ki, Allah üçün üçüncüsüdür dediler" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan tâife arasına dâhil olup üçün üçüncüsü demiş oldum." Ya'ni sülüküm Allah için idi ve O'nun irâdesine tâbi' olmam lâzım idi; ben ise O'nun muvâcehesinde senin irâdeni müstakil görüp, sana tâbi' olduğumu vehm ettim; vaktâki kendi irâdeme tebean hareket edip, senin hizmetini terk ettim, ortada üç irâdeyi isbât ettim. Binâenaleyh ben kendi irâdemi görmekle "Üçün üçüncüsüyüm!" demiş oldum; halbuki benim irâdem mevhûm idi ve senin irâden ise Hakk'ın iradesinde müstehlek olup, ancak Hakk'ın iradesi idi, binâenaleyh Hakk'ın iradesinden başka irâde yok idi.

4692. Rabian vaktāki bizim tarlamız yandı, beşinciyi dördüncüden bilmiyorum.

Bu beyt-i şerîfde مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَثَةِ إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَ لَا خَمْسَةَ الاَّ هُوَ سَادِسُهُمْ (Mücâdele, 58/7) ya'ni "Üç fısıltı yoktur, illâ ki onun dördüncüsü O'dur ve beş yoktur, illâ ki onun altıncısı O'dur" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Mezraa"dan murâd bu vücûd-ı izâfî ve onun enâniyyetidir. Ya'ni "Vaktāki bizim, vücûd-ı izâfimiz ve mevhûm olan enâniyyetimiz aşk-ı hakîkî ateşi ile yandı, mahv oldu, gördüm ki meydanda Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur; binâenaleyh üçüncünün dördüncüsü ve dördüncünün beşincisi arasında hiçbir fark görmüyorum." Bu makāmda Hz. Mısrî-i Niyâzî buyurur. Beyit: Çü bildim cümle Hak imiş arada gayrı yok imiş Bi-küllî anda gark imiş ne ben vârım ne irfânım

4693. "Her nerede ki sen kanı topraklar üzerinde bulasın, tecessüs edersen muhakkak bizim gözümüzden olur."

Ya'ni "Aşk-ı hakîkî te'sîriyle o kadar ağladım ki, gözlerimden akan kanlı yaşlar her tarafı istîlâ etti" demek olur.

4694. "Benim sözüm ve bu ses ve inilti ra'ddır; ister ki buluttan tâ zemîne yağdıra!" Âşık, sözünü ve sesini ve iniltisini "gök gürlemesi"ne ve aşkını "bulut"a ve göz yaşlarını "yağmur"a teşbîh edip şiddet-i bükâsını tasvîr eder.

4695. Ben söylemek ve ağlamak arasında dolaşırım; ya ağlarım, ya söylerim, ne yapayım?

4696. Eğer söylersem ağlamak fevt olur ve eğer ağlarsam nasıl şükür ve senâ ederim?

"Eğer söze başlarsam ağlamam gider ve eğer ağlamakla meşgül olursam söz söyliyemem; o halde üzerime vecîbe olan Habîb'e olan şükür ve senâyı nasıl yapabilirim?"

4697. “Ey şâh, gönül kanı gözden düşüyor; gör ki benim gözümden ne düşmüştür?"

İkinci mısrâ' "Gör ki gönül kanının gözden gelmesi gibi mümkin olmayan şey benim gözümden vâki' olmuştur" demek olur. Veyâhud “Gör ki görülmüşden, bana ne vâki' olmuştur?" demek de vecihdir ki, bu vecih daha latîfdir. "Ey şâh, şimdi vuslat içinde olduğum halde gönlümün kanı yaş olarak gözümden düşüyor, bak ki ma'şûkumu müşâhededen ne hâl vâki' olmuştur?"

4698. Bunu söyledi ve o zayıf, ağlamağa başladı ki, onunla beraber hem dûn, hem şerîf ağladı.

Bu zayıf âşık bu sözleri söyledi ve ağlamağa başladı, öyle ki orada hâzır olan ahâlîden hem yüksek tabakadan olanlar ve hem de ayak takımı onunla berâber ağladı.

4699. Onun içinden o kadar hây ve hûy zahir oldu ki, onun etrafında Buharâ halkı halka yaptı.

Âşık bu sözleri söyledikten sonra ağlamağa başladı ve içinde o kadar müessir ahlar ve oflar zâhir oldu ki, Buhârâ ahâlîsi çepçevre onun etrâfına toplandılar.

4700. Beyhûde söyleyici, beyhûde ağlayıcı, beyhûde gülücü idi; erkek ve kadın, [4714] küçük ve büyük hayran oldular.

Sözlerinde zabt u rabt ve ağlamasında ve gülmesinde münasebet olmadığı için, onu temâşâ eden erkek ve kadın, büyük ve küçük, bu nasıl adamdır diye hayrân oldular.

4701. Şehir dahi yaş dökücü olarak onun hem-rengi oldu; kıyamet gibi erkek ve kadın birbirine karışmış idi.

4702. O demde gök yere der idi ki: "Eğer kıyameti görmedin ise gör!"

4703. "Ne aşktır ve ne haldir, onun ya firâkı yahud visali pek acibdir!" diye akıl hayrandır.

Onu görenler akılları hayrette kalıp dediler ki: "Bunun aşkı ne şiddetli bir aşktır ve ne müessir bir haldir; onun bu hâli ya ma'şûkundan ayrılmış olması içindir veyâhud ma'şûkuna kavuştuğu içindir. Velhâsıl yâ firâkı veyâhud visâli pek acîbdir vesselâm!"

4704. Çerh kıyamet-nâmeyi okumuş, Kehkeşân'a kadar libasını yırtmıştır.

"Micerre", Kehkeşân ve Türkçe'de "Hacılar Yolu" ve "Saman Uğrusu" ta'bîr olunan beyaz yoldur ki, bunlar ilm-i hey'ete göre gâyet küçük görünen yıldız kümeleridir. Kıyâmet gününde göğün inşikākı bu Kehkeşan'dan olacağına dair sözler bulunduğuna işâreten cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: “Âşıkın hây ve hûyu ve halkın müteessir olup onunla hem-renk ve hem-hâl olması, kıyâmetten bir numûne oldu."

4705. Aşkın iki âlem ile yabancılığı vardır; onda yetmiş iki dîwanelik vardır.

"İki âlem"den murâd dünyâ ve âhirettir. "Yetmiş iki" adedinin zikri çokluktan kinâyedir. Ya'ni "Aşka mübtelâ olan kimsenin nazarında ma'şûkdan başka bir şey kalmaz, dünyâ ve âhiret emellerine yabancı olur. Nitekim hadîs-i şerîfde الدنيا حرام على اهل الآخرة و الآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله ya'ni "Dün-yâ, âhiret ehline harâmdır ve âhiret dahi dünyâ ehline harâmdır ve her ikisi de ehlullâha harâmdır" [buyrulmuştur]. Ve "ehlullâh"dan murâd, dünyâ ve âhiret muhabbetini terk edip Zât-ı Hakk'a âşık olan tâifedir. Ve aşkın çok olan dîvâneliği budur ki, âşıkın hâli akla ve ukalâya hayret verir ve onun hâli, yetmiş iki mezheb erbâbı indinde deliliktir; zîrâ yetmiş iki mezheb erbâbı Hakk'ın gayrini mevcûd bilirler; ve aşk mezhebinde ma'şûkdan başkasının aslâ vücudu yoktur. Nitekim II. cildin 1756 numaralı beytinde şöyle buyrulmuştur: "Aşk mezhebi bütün mezheblerden ayrıdır; âşıklar için millet ve mezheb Hak'dır."

4706. Pek gizlidir ve onun hayreti zâhirdir; can sultanlarının canı onun hasretindedir.

Aşkın zâtı pek gizlidir, fakat onun akıl ve mantıka uymayan ve mûcib-i hayret olan birtakım halleri zâhirdir. Can sultanları olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hazarâtının canı olan (s.a.v.) Efendimiz, âşıkın hasretindedir. Bu beyt-i şerîfde Ebû Zer Gıfârî (r.a.) hazretlerinin nakil buyurduğu-uzun bir hadîs-i şerîfe işaret buyrulur ki, bu hadîs-i şerîfi Aynü'l-Kuzât Hemedânî hazretlerinin Zübdetü'l-Hakāyık'ından naklen Sarı Abdullah Efendi hazretleri Semerâtü'l-Fuâd nâm eserinde zikr etmiştir. Bu hadîsin ibtidâsı böyledir: وا شوقاه الى لقاء اخواني يكونون من بعدى شانهم شان الانبيا و هم عند الله بمنزلة الشهداء يفرون من الآباء و الامهات و الاخوة والأخوات ابتغاء لمرضات الله تعالى الخ . . . Ya'ni "Âh! kardeşlerimin likāsına müştâkım ki, benden sonra olurlar. Onların şânı peygamberlerin şânıdır ve onlar Allah'ın indinde şühedâ menzilesindedir. Allah Teâlâ'nın rızâsını talebden nâşî babalarından ve analarından ve erkek ve kız kardeşlerinden kaçarlar..."

4707. Onun mezhebi yetmiş iki milletin gayridir; onun önünde şahların tahtı bir tahta bağdır.

"Yetmiş iki millet" ta'biriyle ستفترق امتى ثلاثا و سبعين فرقة كلهم في النار الا واحدة ya'ni "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, hepsi nârdadır, bir fırka müstesnâdır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni "Yetmiş üçüncü fırka ehl-i aşk ve ehl-i tevhîddir; yetmiş iki fırka ise şirk-i hafide olduğundan, nâr-ı firkat içindedirler. Zâhirî pâdişâhların taht-ı azametleri, onların ma'nevî olan azametlerine ve saltanatlarına nazaran bir tahta bağdır ve ehemmiyetsiz bir şeydir ve onların hürriyyet-i hakîkiyyelerine nazaran o sûrî taht bir kayd ve hapisdir."

4708. Aşkın mutribi vakt-i sema'da bunu çalar, bendelik bağ ve efendilik baş ağrısıdır.

"Aşkın mutribi"nden murâd, cezbe-i ilâhîdir; "semâ' vakti"nden murâd, bu cezbe-i ilâhîden dolayı âşıkın çırpınmasıdır ve bu cezbe-i ilâhî âşıka hitâb edip der. ki: "Vücûd-ı mecâzî âleminde ağyâre bende olmak bağdır; zîrâ vücûd-ı mecâzî âleminde kadın, evlâd, para ve mal ve mülk ve mansıb gibi bağlar pek çoktur; kim ki bunlardan birine bağlanmış ise, onun bendesidir. Ve kezâ ağyâre efendi olmak ve rütbe ve mansıb ve mal ve mülk sahibi olmak dahi, halkın mürâcaât-gâhı olmak i'tibâriyle baş ağrısıdır." Onun için الفقير لا يملك و لا يملك ya'ni "Fakir mülk sahibi olmadığı gibi, kimsenin de mülkü değildir" demişlerdir.

4709. İmdi aşk ne olur? Deryâ-yı adem! Orada aklın ayağı kırılmıştır.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyurur: "Akıl, aşk hâlinin önünde âcizdir; zîrâ aşk adem ve yokluktur, aklın ma'lûmu olamaz, akıl ancak bendelik ve efendilik gibi kendisinde varlık nişanı olan şeyi bilir." Ve eğer "aşk”dan murâd Zâtullâh olursa, ma'nâ böyle olur: “İmkân ve bendelik ve vücûb ve hudâvendlik mertebesi her ne kadar mazhar-ı Zât iseler de, Zât, zâtiyyeti cihetinden her ikisinden hâriçdir; zîrâ bu her ikisi Zât'ın taayyünâtındandır ve onlarda varlık nişanı vardır ve Zât, zâtiyyeti cihetinden bunlara nazaran adem ve bâtın-ı mutlaktır ve cemî'-i taayyünât ve sıfatdan münezzehdir ki, akıl onun idrâkinde âcizdir."

4710. Bendelik ve saltanat ma'lum oldu; âşıklık bu iki perdeden mektûm oldu.

"Bendelik ve saltanat nisbetleri, hissen meşhûd olan vücûd-ı izâfî âlemine mahsûs olduğundan, aklın ma'lûmu oldu; ve âşıklık nisbeti ise, taayyünât perdesi arkasında olan Zât-ı Hakk'a taalluk ettiği için bu kulluk ve efendilik perdelerinden nâşî, aklın mektûmu oldu." Akıl ancak Hakk'ın efendi ve seyyid ve Hâlık ve mahlûkun bende ve memlûk olduğunu idrak eder, işte bu kadar.

4711. Kâşki vücud bir dil tuta idi, ta ki varlardan perdeleri kaldıra idi.

"Vücûd" dan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır ki, o mertebede sıfat ve nuût ve esmâ hep muzmahildir; binâenaleyh sıfat-ı Kelâm dahi bu mertebede mahv ve müstehlektir. "Varlar"dan murâd vücûdât-ı izâfiyyedir ki, bunlar vücûd-ı mutlakın perdeleri ve hicablarıdır. Ta'bîr-i dîğer ile bu vücûdât-ı izâfiyye-i kesîfe, zât-ı latîf-i Hakk'ın tenezzülünden hâsıl olmuş olan bir mertebedir. Merâtib-i vücudun her biri mâfevkindeki mertebenin perdesi ve hicabıdır. Ve zâtta müstehlek olan bilcümle sıfât ve nuût ve esmâ ahkâmı, bu vücûdât-ı izâfiyye mertebesinden zâhir olur; bu zuhûrdan dolayı vücûdât-ı izâfiyye âlemi var ve Zât-ı mutlak yok görünür. Bu ma'nâya mebnî beyt-i şerîfde: "Keşki vücûd-ı mutlakın bir dili olaydı da sıfat-ı Kelâm'ı zâhir olmak için vücûdât-ı izâfiyye mertebesinin vesâtatına hâcet kalmıya idi. Ve nihâyet var görünen bu vücûdât-ı izâfiyye perdelerini ortadan kaldıra idi" buyurulur.

4712. Ey varlığa mensub olan nefes, ondan her ne söylersen, bil ki onun üzerine başka bir perde bağladın.

Ey vücûd-ı izâfi varlığına mensûb olan nefes, o vücûd-ı hakîkîden her ne söylersen bil ki, senin o kelâmın o vücûdât-ı izâfiyye perdesi üzerine dîğer bir perde daha çekmekten ibaret olur. Zîrâ bu kelâm idrâk-i tasavvurîyî tahrîk eder ve bu idrâk-i tasavvurî için idrâk edicinin vücûdu ile, idrâk olunan şeyin sûreti lâzımdır; binâenaleyh bunların isbâtı, Zât-ı Hakk'ı tevhîd değil, teksîr olur; ve keserât ise Zât-ı ahadiyyenin hicabları ve perdeleridir.

4713. İdrakin afeti o hâl ve kaldir; kanı kan ile yıkamak muhaldir, muhal!

Buradaki "idrâk", anlamak ma'nâsına olan idrâk-i tasavvurî değildir, belki "erişmek" ma'nâsınadır ve murâd müşâhede-i Zât'dır. Ya'ni “Hâl ile kal Zât-ı Hakk'ı müşâhedenin âfetidir; zîrâ hâl ve kāl sâlikin vücûd-ı mecâzîsini tesbît eden iki şe'ndir, binâenaleyh bu müşâhedenin hicabı ve âfetidir. Binâenaleyh hâl ile ve kāl ile vücûd-ı mecâzîyi kaldırmağa çabalamak, kanı kan ile yıkamak ve perdeyi perde ile kaldırmak gibi bir acîbe olur."

4714. Mâdemki ben onun sevdâyîlerine mahremim, gece ve gündüz kafes içinde söylerim.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr'in lisân-ı şerîflerinden olup, suâl-i mukaddere cevâbdır. Ya'ni biri çıkıp sorabilir ki, “Mâdemki hâl ve kāl idrâkin âfetidir ve kanı kan ile yıkamak muhâldir, bu Mesnevî-i Şerîf dahi hâl sâikasıyla ve elfâz ile söylenmiş ve yazılmış kāl-i zâhirî olduğundan, idrâkin âfeti olmak lâzım gelmez mi?” Cevâben buyururlar ki: "Ben Zât-ı Hakk'ın âşıklarının ve hâl-i fenâda bulunanların mahremiyim; gece ve gündüz bu vücûd-ı mecâzî içinde söylerim; benim sözlerimi idrâk-i tasavvurîden tecerrüd ve Zât-ı Hakk'ı müşâhede etmiş olan fânîler bilir. Diğerleri bu sözlerimden kendi hayâllerinde birer idrâk ve anlayış peydâ ederler."

4715. Ey can pek sarhoşsun ve bî-hodsun ve âşüftesin; dün gece ne yan üzerine yatmışsın?

Cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Ey can, sen pek sarhoşsun ve kendinden geçmişsin ve perîşan-hâlsin, dün gece hangi yanın üstüne yatmışsın ki, sana bu âşüftelik hâli zâhir oldu ve böyle esrâr-ı ilâhiyyeye dâir olan sözleri âmme-i nâs muvâcehesinde sarhoşca söylüyorsun?"

4716. Sakın sakın, aklını tut, bir dem çıkarmıyasın; evvelen sıçra, mahrem taleb et!

Sakın, kendine gel, aklını başına topla, nâ-mahrem olanlara karşı esrâr-ı Hakk'a dâir bir söz söyleme! Evvelen yerinden sıçra' kendine musâhib olabilecek bir mahrem taleb et!

4717. Aşıksın ve sarhoşsun ve dil açmışsın; sakın sakın ki, oluk üzerinde bir devesin!

"Oluk üzerinde devesin" demek, tehlikeli bir vaziyettesin demekten kinâyedir.

4718. Vaktaki dil, onun sırrından ve nâzından söyler, gök "Yâ cemile's-setr!" okur.

Vaktāki âşıkın dili, Hakk'ın sırrından ve aşkından söz söyler; gök ehli, "Ey setri güzel olan Settârımız!" medh ü senâsını okurlar. Ba'zı nüshalarda "Yâ cemîle's-setr" yerine "Yâ cemîle's-sır" vâki' olmuştur. Bu sûretde ma'nâ: "Gök ehli, ey sırrı güzel olan senâsını okurlar" demek olur.

4719. Setr nedir? Yünde veya pamukta ateştir; sen onu örttükçe, o daha zâhirdir.

"Aşkın sırrını setr etmek, yün ve pamuk içinde ateş saklamağa benzer. Sen o ateşi yünle ve pamukla örttükçe, o daha ziyâde meydana çıkar." Hind nüshalarının ba'zısında bu beyitteki "setr" yerine "sır" vâki' olmuştur; ve bu sûrette ma'nâ "Sır nedir, yünde ve pamukta ateştir; o bâtınlara sığmaz taşar, dâimâ dışarıya çıkmak ister" demek olur. Filhakîka ma'lûmât-ı sâirede bile "sır saklamak" gâyet müşkildir.

4720. Vaktaki çalışırım, tâ ki onun sırını saklıyayım. "İşte benim!" diye bayrak gibi baş çıkarır. [4734]

Ya'ni "Sırr-ı aşk-ı ilâhî, pamuk içindeki ateş gibi olduğu için, onu saklamağa çalıştığım halde, o bâtınımdan zâhirime çıkar ve "İşte benim ve ben mevcûdum!" diye bir bayrak gibi baş çıkarır."

4721. "Ey mütekebbir onu nasıl örtersin? Ört!.." diye burnumu yere sürtmek üzere, benim her iki kulağımı tutar.

"Rağm", kahr etmek ve ba'zıların indinde "ra"nın zammı ve fethi ve kesriyle denâet ve hakâret ma'nâsınadır. "Enf", burun demektir; "rağm-ı enf" terkîbi, bir işi aksine yapmak ve burnu yere sürtmek ve makhûr olmak ma'nâlarında kullanılır. "Müdemmağ", ahmak ve nâdân ve mütekebbir demektir. Ya'ni "O saklamak istediğim sırr-ı aşk işini aksine çevirmek veyâ burnumu yere sürtmek üzere iki kulağımdan tutup der ki: Ey mütekebbir ve nâdân, sen o sırrı nasıl örtebilirsin? Ört bakalım da görelim!"

4722. Ona derim: "Git, gerçi galeyân etmişsin, can gibi zahirsin ve mestûrsun!"

O sırr-ı aşka derim ki: "Her ne kadar galeyân etmiş ve harekete gelmiş isen de, git kendini meydana vurma! Sen hadd-i zâtında bedendeki rûh gibi hem zâhirsin ve hem de gizlisin.”

4723. O der ki: "Bu tenim, küpün mahbusudur; şarab gibi içki meclisinde el çırparım.

"Bezm", içki meclisi ve ziyafet ma'nâsınadır. "Hunb", küp ve "hunbek", el çırpmak ve küçük def ma'nâlarınadır. Ya'ni "Sırr-ı aşk der ki: "Bu tenim, ya'ni vücûdum ve varlığım küpün, ya'ni bu unsurî cismin mahbûsudur. Bu cism-i unsurî içinde saklı bir halde dururum; vaktāki ma'nevî içki meclisi olan zikrullah ve takrîr-i maârif-i ilâhiyye esnasında el çırpar ve meydana çıkıp raks etmeğe başlarım." Nitekim sûrî şarâb, şişesinin içinde uslu uslu oturur, vaktāki içki meclisinde mi'delere intikāl eder, ondan sonra şişe içindeki sükûneti bırakıp âsârıyla zâhir olur.

4724. Ona derim: "Ondan evvel ki, mukayyed olasın, tâ ki sarhoşluk âfeti gelmiye, git!"

O şarâb-ı sûrîye benzeyen sırr-ı aşka derim ki: "Mukayyed ve mahbûs olmadan evvel ve başına sarhoşluk âfeti ve belâsı gelmeden evvel git, meydana çıkma!" "Girev geşten", mahbûs olmak ve mukayyed olmaktan kinâyedir. Ya'ni "Ey aşk-ı Hak, bende galeyâna gelip, beni son derece sarhoş edersen, sırr-ı vücûda dâir açık sözler söylemeğe başlarım. Ulemâ-yı zâhirin dar havsalaları bu hakāyıkı istîâb edemez, sonra şerîat nâmına beni tutarlar ve başıma Mansûr-ı Hallâc'ın başına gelen sarhoşluk âfeti ve belâsı gelir. Bu hallerin vuku'undan evvel zâhir olma git!" Cenâb-ı Pîr efendimiz bu husûsdaki ahvâl-i şerîfelerinden şu beyitler ile haber verirler. Beyit: Nazmen tercüme: “Allah şarabından hem câm-ı ene'l-Hak'dan Sâgarla cihân içti, ben küpler ile içtim"

4725. Der ki: "İçimi latif olan kadehden, ben akşam namazına kadar, gündüzün yâriyim."

"Kadeh"den murâd, latîf ve musaffâ olan insân-ı kâmilin rûhudur. "Gündüz"den murâd tecellî-i zâtîdir. "Akşam namazı"ndan murâd, tecellî-i zâtînin gurûbu ve istitârıdır ki, kâmil tecellî-i zâtîdeki istiğrâkından ve "ene'l-Hak" na'rasını vurduğu makāmdan âlem-i beşeriyyete ve mertebe-i abdiyyete rücû' eder; evvelki sekir ve ikincisi sahv hâlidir. Ya'ni aşk der ki: "Ben rûh-ı latîfine vâki' olan tecellî-i zâtî gündüzünün yâri ve mukāriniyim; beşeriyyet akşamının ve abdiyyet mertebesinin hulûlüne kadar devam ederim." Beşeriyyete nüzûle "akşam namazı" buyurulması, âşıkların salât-ı dâime içinde olmalarındandır.

4726. "Vaktaki akşam gelir, benim kadehimi çalar, ona derim: "Geri ver ki, akşam gelmedi!""

"Vaktaki beşeriyyete ve hâl-i sahva gelirim, bu hâl-i sahv kadeh-i rûhumu çalar, ya'ni rûhuma vâki' olan tecellî-i zâtîye perde olur. O hâl-i sahva derim ki: "Çaldığın kadehimi geri ver ki, şems-i zât henüz benim nazarımdan gurûb edip, akşamım gelmedi." Nitekim bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Kumlar sudan doydu, acîbdir ki, ben hâlâ doymadım; bu âlemde benim yayıma lâyık bir kiriş yoktur."

4727. "Ondan dolayı Arab meyin adını "müdâm" koydu; zîrâ ki, mey içiciye dâimâ tokluk yoktur."

Şarâb içmeğe alışmış olan kimse, doymak bilmediği için Arablar "devâm" masdarından müştakk olan "müdâm" kelimesini şarâb ma'nâsında kullan- mışlardır. İmdi bu şarâb-ı ma'nevî öyle bir şarâbdır ki, Resûl-i zîşân Efendimiz onun hakkında şöyle buyurur: ان لله شرابا اعده لاوليائه إذا شربوا سكروا و اذا سكروا و اذا طابوا صامتوا Ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarabı vardır ki, içtikleri vakit, sekrân ve sekrân oldukları vakit tıyb ve tıyb oldukları vakit sâmit olurlar."

4728. Tahkîk bâdesini aşk kaynatır, sıddîka o gizli sâkî olur,

Hakîkat-ı vücûdu idrâk bâdesini aşk kaynatır; aşkında sâdık olana o vücûd-ı hakîkînin aşkı gizli sâkî olur ve hakîkat şarabını içirir.

4729. Vaktaki sen tevfîk-i hasen ile isteyesin, can suyu bâde ve ten ibrîk olur.

"Vaktâki sen Hakk'ın güzel olan tevfiki sebebiyle o hakîkat şarabını kemâl-i sıdk ile ister ve ararsın, canın suyu, ya'ni ilim ve irfânı, sana bâde-i tahakkuk ve cismin dahi, o hakāyık şarabına ibrîk olur ve lisânından maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye cârî olur." Zîrâ can, II. cildin 3612 [?] numaralı beytinde beyân buyrulduğu vech ile, iyiyi ve kötüyü ve yükseği ve alçağı tecrübe emrindeki ilimden ve temyîzden başka bir şey değildir. Canın derecât-ı irfânı hakkındaki ma'lûmât, bu ve onu ta'kîb eden ebyât-ı şerîfede beyân buyurulmuş ve fakîr tarafından îzah olunmuştur.

4730. Vaktaki tevfiki ziyade eder, meyin kuvveti ibriki kırar. [4744]

Cenâb-ı Hak canın tevfikini ziyâdeleştirdiği vakit, ma'rifet şarabı cana kuvvetli gelir ve canın kuvveti cisim ibrîkini kırar, ya'ni cisim üzerinde sıfât-ı rûhâniyye zâhir olur ve sıfât-ı nefsâniyye mağlûb ve makhûr olur ve binnetîce âtîdeki hâl husûle gelir:

4731. Sâkî su olur ve hem suyun sarhoşu olur; "Nasıl?" deme! Allah Teâlâ doğruyu en çok bilicidir.

Ulûm-ı ledünniyye şarabının sâkîsi olan rûh, o şarabın kendisi olur ve hem de o ulûm ve maârif-i ilâhiyyenin sarhoşu olur. “Şey'-i vâhid hem sâkî ve hem de verdiği şarabın sarhoşu nasıl olur?" deme, zîrâ bu hâl-i zevkîdir; en doğrusu Allah Teâlâ'nın ilmindedir.

4732. Sâkînin pertevidir ki şîreye gitti; şîre kaynadı ve muhkem raks edici oldu.

Bunun nasıl olduğunu anlamak için sana bir ip ucu vereyim de düşün. Sâkî-i hakîkî olan Hakk'ın pertevidir ki şîrede vâki' oldu; şîre kaynadı ve zerrâtı kuvvetle oynamağa ve harekete başladı. Nitekim I. cildde 10 numaralı beyitte آتش عشقست کاندر نیفتاد جوشش عشقست کاندر میفتاد ["Aşkın ateşidir ki, "ney"e düştü. Aşkın kaynayışıdır ki, meye düştü"] buyurulmuş idi. "Sâkînin pertevi"nden murâd, esmâ-i ilâhiyyedir; zîrâ bu eşyâ, suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin ve suver-i ilmiyye, esmânın ve esmâ, müsemmâ olan Zât-ı Hakk'ın pertevidir. Çünkü şîre, durup dururken böyle bilâ-sebeb kaynamaz, elbette onu kaynamağa tahrîk eden vardır; o da mazhar olduğu isimdir ve bu isim dahi Hakk'ın pertevidir. Hind nüshalarında "zeft" yerine "teft" vâki'dir, "harâretle raks edici" demek olur.

4733. "Şîreyi ne vakit böyle görmüş idin?" diye bu ma'nada o hîreye sor!

"Şîre" bir nevi' içkidir ki, boza ile esrâr suyunu birbirine karıştırmakla hâsıl olur. "Key" kelimesinin muhtelif ma'nâları vardır, burada latîf ma'nâsı muvâfik olur. Kezâ "hîre"nin de müteaddid ma'nâları vardır, burada "hâl-i aşkı münkir olan muânid" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni "Bu aşk sebebiyle kaynayış ma'nâsında, hâl-i aşkı münkir olan muânide, "Şîreyi böyle kaynayış hâliyle latîf görmüş mü idin?" diye sor!" Bittabi' onu inkâr edemez; çünkü şîre denilen içkinin letâfeti kaynayışındadır ve onun kaynayışına da elbet bir sebeb vardır. Bunun gibi ehl-i aşkın kaynayışında da letâfet vardır ve onun kaynayışı da kendinden değildir, elbette bir sebeb vardır. Bu beyt-i şerîfin yukarıya ve aşağıya rabtı şurrâh-ı kirâm tarafından birçok külfetle vâki' olmuştur, zîrâ ebyât-ı müşkiledendir. Fakîre bu tarz îzâh lâyih olabildi.

4734. Her bilicinin indinde tefekkürsüz sabittir o ki, karışmışa, karıştırıcı vardır.

Her âlimin indinde düşünmeğe hâcet kalmaksızın, karışmış olan bir şeyin elbette bir karıştırıcısı olduğu sâbittir. Akıl, karışmış olan bir şeyi görünce, elbette bunu bir karıştıran vardır diye hükm eder.