Bî-hûş olan âşığı tekrâr akla gelmek için ma'şûkun okşaması
78. bölüm / 81 · 2553 kelime · ~13 dk okuma
4650. Sadr-ı Cihân onu kerem cihetinden bî-huşlukdan yavaş yavaş beyâna [4664] çekti.
Cenâb-ı Pîr hâl-i fenânın tasvîrinden fâriğ olup, Sadr-ı Cihân kıssasına rücû' buyurdular: "Sadr-ı Cihân o bayılmış olan âşıkını kemâl-i kereminden o baygınlık içinden yavaş yavaş nutka ve beyâna çekmeğe çalıştı."
4651. Şâh onun kulağına, "Sana atâ altını getirdim, ey fakîr etek aç!" diye bağırdı.
4652. "Senin canın ki, benim firâkımda çırpındı, onun hıfzına eriştiğim vakit niçin ürktü?"
"Zinhâr" kelimesinin on kadar ma'nâsı vardır, burada hifz u emân veyâ şitâb ma'nâları münasib olur. "O canının hifz u emânına eriştiğim veyâ ona şitâb ettiğim vakit" demek olur.
4653. "Ey benim firâkımda germ ü serdi görmüş olan, bî-hodlukdan kendine gel ve geri dön!"
4654. Akılsız tavuk bir deveyi misafir resmiyle eve götürdü.
4655. Vaktaki deve tavuğun kümesine ayak bastı, kümes yıkıldı ve tavanı düştü.
Bu iki beyt-i şerîf 4649 numaralı beytin te'yîdi için îrâd buyrulan misâl-dir. O beyt-i şerîfde "Hakk'ın tecellî-i zâtîsî vâki' olan mahzarda, akıl elden gitti" buyurmuşlardı. Bu beyitlerde aklı, "tavuk kümesi"ne ve tecellî-i zâtîyi de "deve"ye teşbîh buyururlar. Deve tavuk kümesine ayak basınca, kümes nasıl yıkılırsa, tecelli-i zâtî vukū'unda dahi akıl dahi öyle harâb olur.
4656. Bizim akıl ve idrâkimiz tavuk kümesidir; sâlih olan akıl, Hudâ'nın nâkasının talibidir.
"Bizim aklımız"dan murâd, akl-ı maaşdır ve akl-ı maâş gâyet zayıf bir akıldır; ahvâl-i âhiret ve hayât-ı ebediyye ile meşgül olamaz. Onun tedbîri fâ-nî olan rûh-ı hayvânî üzerindedir; binâenaleyh o tavuk kümesi gibi çürük ve zayıftır. Ve "akl-ı sâlih"den murâd, akl-ı maâddır, zîrâ bu akıl ahvâl-i âhireti ve hayât-ı ebediyyeyi idrâk eder ve onun levâzımı ile meşgül olur. "Nâka-i Hudâ"dan murâd, rûh-ı izâfidir ki, Hak onun hakkında و نفخت فيه من روحی (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben rûhumdan nefh ettim" buyurur; ve bu rûh Sâlih (a.s.)ın nâkası kayadan zuhûr ettiği gibi, rûh-ı izâfî dahi bu taayyün-i cismâ-nî kayasından zahir olur. Ve akl-ı maâd, bekā sahibi ve âşık-ı Hak olan ve tecelliyât-ı rabbâniyyeyi kabûle müstaid bulunan bu nâka-i rûhu taleb eder.
4657. Vaktaki naka onun suyunda ve çamurunda zuhûr etti, orada onun ne çamuru, ne canı, ne kalıbı kalır.
"Ser-kerden", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre, bir kimse ile beraber sülûk etmek ve yaşamak ve şürü' etmek ve sohbet etmek ve muvâfakat etmek ve zuhûr etmek ve peydâ olmak ma'nâlarına gelir; burada "zuhûr etmek" münâsibdir. Ya'ni "Vaktâki rûh-ı izâfî nâkası, o akl-ı maâdın suyunda ve çamurunda, ya'ni taalluk ettiği cisimde zuhûr etti ve peydâ oldu, artık o tecellî-i rûhânî vâki' olan yerde ne aklın taalluk ettiği cisim ve ne de rûh-ı hayvânî ve ne de kalb kalır; belki onun cismi ve rûh-ı hayvânîsi ve kalbi hep rûh-ı izâfî-i latîf olur." Nitekim kâmiller ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim rûhlarımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz rûhlarımızdır" buyurmuşlardır. Ve rûh-ı latîf, Hakk'ın âşıkıdır.
4658. Aşkın fazlı insanı fuzûl etti; bu ziyade isteyicilikten zalûm ve cehûldür.
"Fazl", ziyâdelik demektir, naksın zıddıdır. Ve "fuzûl", fazlın cem'idir, ziyâdelikler demek olur; ve hadden aşkın ziyâdelik murâd olunur. Ya'ni "Tab'-ı beşerde merkûz olan aşk ve muhabbetin ziyâdeliği, insanı had dâiresinden taşırdı ve haddinden hâriç talebe sevk etti. İşte bu ziyâde isteyicilikten dolayı pek ziyâde zulm edici ve pek ziyâde câhil oldu." Zîrâ insan göklerin ve yerin ve dağların yüklenmeğe cesâret edemediği emâneti, ya'ni rûh-ı izâfî gibi hilafet-i ilâhiyyeyi hâiz bir latîfeyi yüklendi. Nitekim إِنَّا عَرَضنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَ الْأَرْضِ وَالجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً (Ahzab, 33/72) ["Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endîşeye düştüler. İnsan onu yüklendi; çünkü o zalûm ve cehûldür"] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur. Ve bu âyet-i kerîmeye müteallik olan ebyât-ı şerîfe I. cildin 1989 numaralı beyt-i şerîfinde mündericdir.
4659. Câhildir ve bu müşkil avda; tavşan bir arslanı kucağa çeker.
Yukarıki âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, "Bu âlem-i kevnde insan pek câhildir. Bu cehli sebebiyle gâyet güç büyük bir avı avlamak ister; o av dahi zât-ı Hakk'a vuslattır. İnsanın bu husûsdaki avcılığı, bir tavşanın arslanı kucağa çekmesine benzer." Bu teşbîhde vech-i şebeh zât-ı Hakk'ın tecellîsi hîninde, vücûd-ı mecâzî ahkâmının muattal olmasıdır. Nitekim arslan tavşanı yakaladığı vakit, onun varlığını yokluğa tahvîl eder.
4660. Eğer arslanı bilseydi ve görseydi, arslanı kucağa ne vakit çeker idi?
Onun bu avdaki cehlinin sebebi, arslanı bilmemesi ve görmemesidir; zîrâ görmek ve bilmek cehli izâle eder; eğer bile idi ve göreydi, hiç arslanı kucağına çeker mi idi?
4661. O kendine ve kendinin canına zâlimdir; zulmü gör ki, adllerden topu götürür.
Cehli sebebiyle bu müşkil ve büyük ava teşebbüs eden insan, âyet-i kerîmede de beyân buyrulduğu vech ile zalûmdur, ya'ni pek zâlimdir. "Fakat onun bu zulmü, kendinin varlığına ve rûh-ı hayvânîsine aid olur. Fakat netîcede bu öyle bir zulüm olur ki, meydan-ı müsabakada ortadan topu kapar."
Zulüm, bir şeyi mevziinin gayrine koymaktır; ve sâlik Zât-ı Hakk'a vuslat avında, kendi varlığının ve enâniyetinin ve rûh-ı hayvânîsinin huzûzâtı hilâfında hareket eder. Bunun için kendi enâniyetine ve rûh-ı hayvânîsine karşı zâlim olur. Onun bu zulmü, her ne kadar kendi varlığının fenâsını mûcib ise de, netîcede bekā-billâhı mûcibdir ve bütün adillerin menbaıdır; zîrâ her emrin hikmetine muttali' olur. Binâenaleyh her şeyi yerli yerine vaz' eder ve bu da adl-i mahzdır.
4662. Onun cehli, muhakkak ilimlere üstad, onun zulmü, adillere reşad oldu.
"Cehli sebebiyle cesâret ettiği müşkil av neticesinde, arslan mesâbesinde olan hakîkat-ı vücudu avladı, fakat kendisinin kendiliği kalmadı. Onda hükümrân olan Hak oldu. Binâaenaleyh onun ilmi, ilm-i Hak oldu. İlm-i Hak ise, bütün ilimlerin üstâdıdır. Ve bu avı avlamak nefsine ve rûh-ı hayvânîsine zulüm oldu; fakat adillerin doğru yolu oldu."
Zîrâ bunlar Hakk'ın mâsivâsıdır. Mâsivâ-yı Hakk'ı yok etmek, Hakk'ı isbât ederek şirkten kurtulmaktır. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ الشَّرْكَ لَظُلْمٍ، عَظِيمٌ (Lokmân, 31/13) ya'ni "Muhakkak şirk, azîm olan zulümdür" buyrulur.
4663. "Bu gitmiştir, onun nefesi o vakit gelir ki, ben ona nefes bahş ederim!" diye onun elini tuttu.
Bu beyit Sadr-ı Cihân lisânındandır. Sadr-ı Cihân bu bayılıp kendinden geçmiş olan âşıkına: "Sana atâ altını getirdim eteğini aç!" diye bağırdı ise de, o kendine gelmedi. Onun bu hâli üzerine "Bu zavallı kendinden geçmiştir. Onun kesilmiş olan nefesi, ben ona nefes bahş ettiğim vakit gelir!" dedi. Burada "fenâ-fillâh" makāmında olan sâlikin nefha-i ilâhî ile "bekā-bil-lâh" mertebesine geldiğine işaret buyrulur.
4664. Bu teni ölmüş vaktāki benim ile diri olur, benim canım olur ki bana yüz getirir.
“Bu ahkâm-ı cismâniyyesi ve sıfât-ı hayvaniyyesi ölmüş olan âşık, vaktâki benim nefham ile diri olur, artık bana müteveccih olan benim canım olur." Ba'zı nüshalarda "Cân-ı men bâşed ki âyed der beden" sûretindedir, ma'nâsı "Benim canım olur ki, bedene gelir" demek olur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinin bir beyt-i şerîflerinde bu makām hakkında şöyle buyururlar. Beyit: دل چو جای حق بود حق با منست من بحق حق بحق واصل شده بر خویشتن هو هو زنم “Vaktaki gönül Hakk'ın yeri oldu, Hak benim iledir, ben de Hak ileyim; Hak Hakk'a vâsıl olup, kendi üzerinde Hû Hû çağırırım."
4665. Ben onu bu candan muhteşem ederim; benim bahş ettiğim can, atamı görür.
Bu beyitler Sadr-ı Cihân lisânından âşıka hitâb perdesi arkasında Hak tarafından makām-ı fenâda bulunan sâlikedir. Ya'ni "Ben ona nefh ederim, benim ile diri olur; onun canı bilâ-vâsıta bana mensûb olan can olur. İşte ben onu bu candan debdebelenmiş ve heybetlenmiş ederim. Benim bilâ-vâsıta bağışladığım bu can, benim atâmı görür ve bu can benim halîfem ve emânetim olan rûh-ı izâfidir" demek olur.
Ma'lum olsun ki, insan alelâde "rûh-ı hayvânî" ile doğar ve âlem-i ervâhdan ona taalluk edecek bir rûh-i insânî de vardır; fakat o rûh kendi âlemindedir, aslâ bedene dâhil değildir. Bedende olan ancak rûh-ı hayvânîdir ve rûh-ı hayvânînin vezîri insanda "akl-ı maâş"dır. Binâenaleyh akl-ı ma- âşın, idaresi altında olan rûh-ı hayvânî, kendi nefsini ve âlem-i zâhiri i'mâr ile meşgül olur. Ve bu rûh-ı hayvânî dahi her ne kadar Hakk'ın mevhibesi ise de, tabâyi' ve anâsır vâsıtasıyladır ve aslâ bekāsı yoktur. Bir mumun şu'lesi gibi, mevt-i tabîî ile söner gider. İşte tabîat ulemâsının bildikleri rûh budur. Ve şahs-ı insânîye taalluk eden "rûh-ı izâfî" ise, mertebe-i vâhidiyyetten bilâ-vâsıta ilk gayriyet libâsı ile zâhir olan bir cevher-i mücerred-i nûrânîdir. O şahsa kendi âleminden nazar eder ise de, ondaki zulmet-i nefsâniyye ve kesâfet-i hayvaniyyenin galebesi sebebiyle sıfatını ızhâr edemez; vaktāki sâlik, mürşid-i kâmil terbiyesiyle yaptığı mücâhedât ve riyâzât sebebiyle kalbini zulümât-ı tabîiyyeden ve levsiyyât-ı hayvâniyyeden temizler, bu nâka-i rûh, bu taayyün-i cismânî kayasından baş çıkarır. Nitekim yukarılarda îzâh olundu. Ve atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyyeyi gören ancak bu rûh-ı izâfidir.
4666. Nâ-mahrem olan can dostun yüzünü görmez; hemen o canın gayri ki, onun aslı dostun mahallesindendir.
Nâ-mahrem olan rûh-ı hayvânî, bu âlem-i kesâfet içinde cilveger olan dostunun yüzünü göremez. فاينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) Ya'ni "Ne tarafa teveccüh edersen, Allah'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesinden aslâ haberdar olamaz. Dostun yüzünü gerek bu keserât içinde ve gerek mevâtın-ı sâirede müşâhede eden ancak o dost-ı hakîkînin mertebe-i vâhidiyyetinden bilâ-vasıta zâhir olan rûh-ı izâfidir.
4667. Bu dosta kasab gibi üflerim, tâ ki onun latîf olan içi kışrı terk ede.
Bu sâlik-i âşıka, koyunu şişirip derisini yüzmek için üfleyen kasab gibi üflerim, tâ ki onun latîf olan bâtını ve rûh-ı izâfisi, kışırdan ibaret olan rûh-ı hayvânîsinin sıfatını ve cismâniyyet ahkâmını terk ede.
4668. Dedi: "Ey beladan ürkmüş can, biz vuslatımıza mahsûs olan kapıyı açtık; saladır!"
Ma'şûk makām-ı fenâdaki âşıka dedi: "Ey belâ-yı aşkdan ürküp kendinin kendiliğini terk etmiş olan can, biz visâlimize mahsûs olan kapıyı açtık, salâdır, seni vuslatımıza da'vet ediyoruz."
4669. Ey kimse, senin bî-hodluğun ve sarhoşluğun bizim kendimizdir. Ey kimse, senin varlığın dâimâ bizim varlığımızdandır.
"Ey âşık bendem! Senin hakîkatin, benim vücûdum olduğundan, senin izâfî olan varlığın kalkıp sana bî-hodluk ve sarhoşluk ârız olur ve kendinden geçer isen, hakîkatin olan benim vücûdum ve kendim zâhir olur. Çünkü senin her bir mevtındeki varlığın, bizim varlığımızdandır; bizim varlığımız bilcümle varlıkların kayyûmudur."
4670. Bu zaman, ben sana dudaksız yeni yeni eski sırları söylerim, dinle! [4684]
"Eski sırlar"dan murâd, hakāyık-ı eşyânın lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan taleb ettikleri hükümler ve Hakk'ın da onlar hakkındaki emr-i irâdîsidir. "Yeni yeni söylemek"den murâd bu kadîm olan ahkâm ve esrârın o muhakkik olan âşıka yeniden inkişafıdır. "Dudaksız söylemek"den murâd, âlem-i zâhirdeki elfâz ve sadâ olmaksızın bu esrârın telakkîsidir. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (r.a.)ın Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabının dokuzuncu bâbında bu husûsda beyânât-ı aliyyeleri vardır ki, burada şerhan zikr olunur:" "Muhakkikler hem âlem-i melekûtu ve hem de âlem-i mülkü müşâhede sebebiyle kitâb-ı merkümdadır. Binâenaleyh arza vely (ولی) olunan şeyi ve onda tekevvün eden sûretleri hissen müşâhede ederler. Ve râkımın, ya'ni esmâ-i ilâhiyyenin her mevtinde vely (ولی) ettiği şeydir ki, o şey ezelde tahakkuk etmiş olan sır, ya'ni a'yân-ı sâbite hakkında mâ-fevka'l-arşdır. Ya'ni cismâniyyetin ve vücûdât-ı izâfiyyenin fevkıdir; ve avâlim-i emrin, ya'ni avâlim-i şe'nin ba'zısı hakkında mâ-fevka's-semâdır. Ya'ni âlem-i halkın mâ-fevkı olan âlem-i misâl-i mutlaktır. O şeyi kalben ve aklen müşâhede ederler. Hattâ kalblerinden feza' ve ürküntü ref' olundukda, "Bu zâhir olan nedir?" derler. Hak Teâlâ'dan "Rabb'inizdir!" diye hitâb gelir, onlar dahi "Bu keşif bâtıl değil, hakdır!" derler. İmdi Hak onlara tecellî eder, onlar mütecellî olan Hakk'a hitâb ederler ve Hak Teâlâ dahi onlara hitâb eyler. Binâenaleyh bu tecellî içinde ekvân ve eşyâdan münhacib olurlar. Ve bu ekvân ve vücûdât-ı izâfiyye perdesi yırtıldığı ve onların indinde esbâb mün'adim olduğu vakit, halâyık hakkında sırr-ı kaderin nasıl hükm ettiğine nazar eylerler ve emri mebde'i üzerine mülâhaza ederler. Ya'ni âlem-i şehadette mütekevvin olan efrâd-ı halaikın a'yân-ı sâbitelerini müşâhede edip ezelde ve ibtidâda hangi ism-i ilâhînin mazharı olduğuna vakıf olurlar; ve bu sırr-ı kaderin onlar üzerinde esbâb perdesi arkasından nasıl hükm ettiğini görüp, onları bütün efâl ve harekâtında ma'zûr görürler. (...) Bu ehl-i keşf isterlerse, bu müşâhedelerinden bahs etmeyip sükût ederler ve isterlerse iktizâ-yı hâle göre söylerler; ve Hak Teâlâ onlara bî-harf u savt hitâb eder.
4671. Zîra ki o dudaklar bu demden ürker; gizli olan ırmağın kenarında zahir olur.
Ya'ni "Bu cismânî olan dudaklar, bu esrâra müteallık olan sözü telaffuz etmekten ürker. Çünkü emr-i teklifi, ya'ni şer'-i zâhir, emr-i irâdîyi, ya'ni sırr-ı kaderi örtmüştür. Binâenaleyh bu esrâra müteallık olan sözler, gizli ırmak mesâbesinde olan rûh-ı kâmilin kenârı mesâbesinde olan kalb ve aklında zâhir olur." Zîrâ Hak Teâlâ kulûb-ı kâmilîne, cem'iyyet-i esmâiyyesiyle mütecellîdir. Nitekim hadîs-i kudsîde لا يسعنى ارضى و لا سمائى و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن ya'ni "Yerime ve göğüme sığmadım, velâkin mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur.
4672. "Yef'alüllâhu mâ yeşa'" sırrı için, kulaksız, kulağı bu deme aç!
Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kudreti irâdesine ve irâdesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir. Ya'ni Hak "irâde" etmediği şeye kudret sarf etmez ve "ma'lûm" olmayan şeyi irâde buyurmaz; ve “ilim" ma'lûma taalluk eder ve ma'lûm ise "a'yân-ı sâbite"dir; ve a'yân-ı sâbite ise, esmâ-i ilahiyyenin ilmî sûretleridir. Âyet-i kerîmede وَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْكُمْ أَجْمَعِينَ (Nahl, 16/9) ya'ni “Eğer Hak murâd ede idi, hepinize hidâyet ederdi" buyurulur. Bunun ma'nâsı, a'yân-ı sâbitenin hepsinde hidâyete kabiliyet olmadığı için Hak cümlenin hidâyetini murâd buyurmadı demek olur.
4673. Vaktaki vasl salasını işitmeğe başladı, ölü yavaş yavaş kımıldamağa başladı.
Ya'ni "Aşık, Sadr-ı Cihân'ın visâle da'vetini işitmeğe başladığı vakit, ölü hâlinde bulunan o âşık yavaş yavaş harekete gelmeğe başladı." "Şenîden giriften" ve "cünbîden giriften", işitmeğe başlamak ve kımıldamağa başlamak ile tercüme edilir. Burada fânî-fillâh olan sâlikin bekā-billâh mertebesine geldiğine işaret buyrulur.
4674. Topraktan aşağı değildir; zîrâ sabanın işvesinden yeşillik giyer, fenâdan baş çıkarır.
Bî-hûş olan âşık, topraktan aşağı değildir ki, ma'şûkun visâle da'vetini işitsin de, harekete gelmesin; zîrâ toprak cemâddan ibaret iken, latîf ve serin bir halde esen sabâ rüzgârının işvesinden ve hareketinden müteessir olup, yeşillik giyer ve hâl-i fenâdan baş çıkarıp nebât mertebesine gelir.
4675. Nutfe suyundan aşağı değildir; zîrâ hitabdan yüzü güneş gibi Yûsuflar doğurur.
O âşık, nutfe suyundan dahi aşağı değildir; zîrâ o nutfe suyu, hitâb-ı ilâhîden kadınların rahimlerinde tedrîcen perverde olup, nihayet Yûsuf (a.s.)ın hüsnüne müşâbih güneş gibi parlak yüzlü güzeller doğururlar.
4676. Bir yelden aşağı değildir; zîra "Kün!" emrinden rahimde tâvus ve hoş sözlü kuş oldu.
"Bad" ya'ni "yel"den murâd, kuşların erkeklerinin, dişilerinin makzerelerine, kendi makzerelerinden çıkardıkları yel ve havadır ki, bundan yumurtalara hayât ilkā olunur. Ya'ni "Bî-hûş olan âşık bir horozun ve diğer erkek kuşların çıkardıkları yelden daha aşağı değildir; zîrâ bu yel, Hakk'ın "Kün!" ya'ni "Ol!" emrinden dişilerin rahminde gâyet müzeyyen tavus kuşu veyâhud latîf sûrette öten bülbül vesâire gibi birtakım kuşlar olur."
4677. Taş olan dağdan aşağı değildir; velâdet cihetinden bir nâka doğurdu ki, o nâka da nâka doğurdu.
Kezâ o âşık-ı bî-hûş, kayalık olan bir dağdan aşağı değildir; zîrâ kayadan müteşekkil olan böyle bir dağ, Hakk'ın emri geldiği vakit, Sâlih (a.s.)ın mu'cizesi olmak üzere velâdet cihetinden bir dişi deve doğurdu, o dişi deve de kezâlik bir dişi deve doğurdu ki, tafsîlâtı tefsîr kitablarında mündericdir.
4678. Bunların hepsinden geç! O mâye-i adem azîm âlemi doğurmadı mı ve dembedem doğurmaz mı?
“Mâye-i adem”den murâd, adem-i izâfidir. Nitekim birçok mahallerde îzâh olundu; ve adem-i izâfî mertebesi, vücûd-ı izâfî âlemine nisbetle, ilm-i ilâhî mertebesidir. Ya'ni “Ta'dâd ettiğimiz toprak, nutfe ve yel ve kayalık gibi taayyünâtdan, emr-i ilâhî ile vücûda gelen tevellüdâtdan geç, daha büyüklerine bak! O mâye-i adem fezâda, arzımız gibi koca bir âlemi doğurmadı mı? Dembedem fezâda bizim âlemimizin emsâlini ve daha büyüklerini doğurmaz mı?” Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَى السِّجِلٌ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقَ نُعِيدُهُ (Enbiyâ, 21/104) ya'ni “O günde ki, semâyı kitablara mahsûs olan sicillin dürülmesi ve bükülmesi gibi dürer ve bükeriz. Halkın evvelinde başladığımız gibi, onu iade ederiz” buyurulur. Bu beyt-i şerîfde şimdiki ilm-i hey'etin keş-fiyyatına işâret buyrulur.
4679. Sıçradı ve çırpındı ve sevine sevine bir iki çerh vurdu, secdeye düştü.
“Çerh zeden”, Mevlevîler'in semâ'ı gibi dönmek demektir. Ya'ni “Sadr-ı Cihân'ın iltifatı üzerine onun âşıkı olan vekîli kendine geldi ve düştüğü mahalden sıçradı ve çırpındı ve sevine sevine bir iki def'a döndü ve ma'şûkunun huzûrunda iltifatına teşekküren secdeye vardı.” Bu beyt-i şerîfde sâlikin bekā mertebesine geldiğine işaret buyrulur.