İçeriğe atla

Süleyman (a.s.)ın mutazallim olan sivrisineğe hasmın hüküm dîvânına ihzârıyle emr etmesi

77. bölüm / 81 · 1002 kelime · ~6 dk okuma

4632. İmdi Süleyman dedi: "Ey latîf vızıltılı, lâzımdır ki emr-i Hakk'ı candan dinliyesin!"

"Devî", rüzgâr gürültüsü ve arı vızıltısı ve kulak çınlaması ve ba'zı ehl-i lügat indinde, bir şey anlaşılmayan ses, ma'nâsınadır. Burada sivrisinek karînesiyle "vızıltı" ma'nâsınadır.

4633. "Hak bana demiştir ki: "Ey âdil, sakın sen bir hasımdan diğer bir hasım olmaksızın dinleme!"

Ya'ni "Hak Teâlâ bana emir buyurmuştur ki: "Ey adâlet edici olan peygamberim, sen sakın diğer bir hasmın huzûru olmaksızın, onun hasmından da'vâyı dinleme!"

4634. "Her iki hasım huzûra gelmedikçe, hak, hâkimin huzurunda zuhura gelmez."

4635. "Haşım eğer yalnız yüz feryad getirse, sakın ve sakın hasımsız onun sözünü tutma!"

4636. "Ben fermandan yüz çevirmeğe kādir değilim; haydi git, kendi hasmını benim tarafıma getir!"

4637. Dedi: "Senin sözün doğru hüccettir; benim hasmım rüzgârdır ve o senin hükmündedir."

Sivrisinek Süleyman (a.s.)ın bu sözlerine cevâben dedi ki: "Yâ nebiyyal-lah, senin sözün i'tirâz kabûl etmeyen bir hüccettir; fakat benim hasmım rüzgârdır, ben onu senin huzûr-ı şerîfine ihzâr etmekten âcizim; halbuki o rüzgâr senin hükmün ve tasarrufun altındadır."

4638. O şâh: “Ey saba rüzgârı, sivrisinek senin zulmünden feryad etti, gel!" diye bağırdı.

4639. "Agah ol, sen hasma mukābil ol, hasmın cevabını söyle ve düşmanı def' et!"

Süleyman (a.s.) rüzgâra buyurdu ki: "Aleyhindeki da'vâdan âgâh ol ve hasmına mukābele et ve hasmının da'vâsına karşı söyleyeceğini söyle ve sana düşman olan sivrisineği hakkın olan müdafaan ile def' et!"

4640. Vaktaki rüzgâr işitti, hızlı hızlı geldi, o zaman sivrisinek kaçmak yolu-[4654] nu tuttu.

Rüzgâr Süleyman (a.s.)ın da'vetini işittiği vakit, şiddetli bir sûrette eserek mahkeme salonuna geldi; rüzgâr gelir gelmez, sivrisinek dahi kaçmak yolunu tuttu.

4641. Ba'dehû Süleyman (a.s.) dedi: "Ey sivrisinek, sabr et, tâ ki her ikiniz üzerine ben hüküm süreyim!"

"Kazâ rânden", hüküm sürmek ve hüküm vermek, ma'nâsınadır.

4642. Dedi: "Ey şah, benim ölümüm onun vücudundandır; benim günümde olan kara muhakkak onun dumanındandır."

“Hod siyah în rûz-ı men”, “Hod siyah der în rûz-ı men” takdîrindedir. "Gün"den murâd hayât-ı dünyeviyyedir. Ya'ni "Benim hayât-ı dünyeviy- yemde olan nuhûset ve kara, o rüzgârın dumanından ya'ni zulmündendir" demek olur.

4643. O geldiği vakit, ben nerede karar bulurum, zîra o benim tab'ımdan helâklik getirir.

“Demâr”, helâklik ve duman ve kökten koparmak ve helâk etmek. "Ni- hâd", tabîat, asıl, bünyâd, hilkat, cibillet demektir. Ya'ni "Rüzgâr geldiği vakit benim durabilmeğe tabîatım ve hilkatim müsâid değildir; zîrâ o benim tabîatım ve hilkatim cihetinden bana helâklik getirir ve beni kökümden ko- parır."

4644. Dergâh-ı Hudâ'yı isteyici de böyledir, vaktaki Hudâ gelir, arayıcı "lâ" olur.

Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu kıssada, rüzgârı kuvvet ve kudret ci- hetinden vücûd-ı hakîkîye ve sâlikin vücudunu, acz ve za'f cihetinden sivri- sineğe ve insân-ı kâmili de, zamânın Süleymân'ına teşbîh edip, bu kıssanın hissesini beyânen buyururlar ki: "Dergâh-ı Hudâ'ya vuslatı isteyen bir sâlik de böyledir. Vaktāki sâlik, mürşid-i kâmilin terbiyesiyle nefsinin mevhûm olan varlığından ve enâniyyetinden kurtulur; ondan sonra Hak Teâlâ hazret- leri o sâlike mahzâ lutuf ve keremi ile bizzât tecellî buyurur. Sâlik o tecellî içinde "lâ" ya'ni "yok" olur." Bu bir hâldir ki, zevk ile anlaşılır. Bu hâli mu- hakkikler ba'zı misaller ile bir dereceye kadar akla takrîb buyurmuşlardır. Meselâ ateşte kızan demir, her ne kadar yine demir ise de, o kızgınlık içinde ateştir. "Ben ateşim!" diye bağırsa, doğru olur. Zîrâ o anda demirliği yoktur ve "lâ" olmuştur. Ve kezâ yıldızlar güneşin nûru altında gündüz görünmez- ler, onların ziyaları yok olur; ve kezâ bir bardak su içine şeker parçası atılsa, ayrılıp görünmez olur; fakat su içinde şekerin şekerliği yine mevcûddur; o şe- ker bu hâl içinde, "Ben suyum!" diye bağırsa doğru olur.

4645. Gerçi o vuslat, bekā içinde bekādır; fakat o bekā evvelden fenâ içindedir.

Ma'lûm olsun ki, sâlikin kesâfet-i nefsâniyyesi evvelen letâfet-i rûhâniyyeye mübeddel olur ve rûhun şânı ise bekādır; zîrâ şe'n-i ilâhîdir ve ba'dehû rûha tecellî-i rabbânî vâki' olur. Ve bekā zâtın sıfat-ı lâ-yenfekkidir; ve bu hâl ise, bekā içinde bekādır; ve sâlik için vuslat-ı Hak'dır. Ve bu hâller, abdin vücûd-ı mevhûm-ı mecâzîsi fânî olduktan sonra vâki' olduğu cihetle, fenâ içinde bekādır.

4646. Nûr isteyici olan gölgeler, onun nûru zuhûr ettiği vakit yok olur.

Zât-ı Hakk'ın nûrunu isteyici olan ve gölgeler mesâbesinde olan sâliklerin izâfî vücûdları, o Zât-ı mutlakın nûru zuhûr ettiği vakit, güneşin nûru altında yok olan ve istitâr eden yıldızlar gibi yok olurlar.

4647. Vaktaki o baş verici olur, akıl ne vakit kalır? O'nun vechinden gayri hep hâlikdir.

“Ser-dih o” daki “o” zamîrini şârihlerden ba'zıları sâlike râci' kılıp “Vaktaki sâlik ve âşık, Hakk'a baş verici olur, ne vakit akıl kalır?” ma'nâsını verirler. Ve ba'zıları Hakk'a râci' kılıp “Vaktāki Hak zuhûr edici olur, akıl ne vakit kalır?” ma'nâsını verirler. Ve bu ma'nâya göre “ser-dih”, “ser-zede”, zuhûr edici demek olur; hulâsa-i ma'nâ: “Vaktāki Hakk'ın zâtının nûru zuhûr edici olur ve binnetîce abdin vücûd-ı mevhûm-ı izâfisi yok olur; binâenaleyh bu hâl içinde abdin aklı kalır mı?” Zîrâ âyet-i kerimede كل شيئ هالك الا وجهه (Kasas, 28/88) ya'ni “O'nun vechinden ve zâtından gayri her bir şey hâliktir” buyurulur. Ve vücûdât-ı izâfiyye ise, min ciheti't-taayyün onun gayridir.

4648. O'nun vechinin önünde var ve yok hâlik gelir; yokluk içinde varlık ise acibdir.

“Var”dan murâd, vücûd-ı izâfî ve “yok”dan murâd, adem-i izâfidir ki, o da a'yân-ı sâbitedir. Zîrâ a'yân-ı sabite, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye olup, henüz vücûd kokusunu koklamamıştır, nitekim birçok mahallerde îzâhı geçti. İmdi gerek vücûd-ı ilmî ve gerek vücûd-ı izâfi, Hakk'ın zâtı muvâcehesinde fânî ve hâlikdirler ve bu vücûd-ı izâfi, var görünen bir yoktur. Nitekim âlemin vücûduna “nîst-i hest-nümâ” [“Var görünen yok”] derler. İşte bu yokluk, var görünmek acîb bir şeydir. Akıl ile mukayyed olanlara böyle yokluk içinde varlığı kabûl etmek acîb görünür. Maahâzâ bir misâl-i hissî ile muhakkıkîn bunu akla takrîb etmişlerdir. Havalar sıcak olduğu vakit, buzun vücûdu yoktur, fakat ademde sâbittir; vaktâki hava soğur, sular incimâd eder. İşte buzların vücûdu yokluk içinde varlıktır; zîrâ asıl vücûd suyundur.

4649. Bu mahzarda akıllar elden gitti; vaktâki kalem buraya erişti, kırıldı.

Ya'ni "Hakk'ın tecellî-i zâtîsî vâki' olan mahzarda ve meşhedde akıllar elden gider; binâenaleyh akıl vâsıtasıyla bu meşhedin hâlinden lisânen haber vermek mümkin olmadığı [gibi], tahrîren de ifade-i hâl kābil olamaz; ve bu bahse eriştiği vakit kalem kırılır ve yazmaktan âciz kalır."