Sivrisineğin Süleyman (a.s.)ın huzûrunda rüzgârdan insaf istemesi
76. bölüm / 81 · 1279 kelime · ~7 dk okuma
4610. Sivrisinek bahçeden ve otlaktan geldi ve Süleyman'dan sivrisinek adâlet [4624] isteyici oldu.
Ya'ni "Süleyman (a.s.)ın ahd-i nübüvvetinde bahçelerde ve otlaklarda peyda olan sivrisinek o nebiyy-i zîşânın huzûr-ı şerîfine geldi ve Süleyman (a.s.)dan adâlet isteyici oldu."
4611. "Ey Süleyman, şeytanlar ve benî-Adem ve perî üzerine adâlet yaparsın!"
Sivrisinek Süleyman (a.s.)a hitâben dedi ki: "Ey hazret-i Süleyman, sen emr-i ilâhî ile şeytanlar ve insanlar ve perîler üzerinde adâlet icrâ edersin!" "Şeytanlar"dan murâd, cin tâifesinin habîs kısmı ve "perîler"den murâd latîf kısmıdır.
4612. Kuş ve balık senin adlinin hıfzındadır. Kimdir o zâyi' olmuş ki, onu senin fazlın istemedi?
"Havada uçan kuşlar ve denizde yüzen balıklar hep senin adlinin hıfzı altında müsterîhâne yaşarlar, senin fazlının istemediği bir zâyi' olmuş kimse var mıdır?" Ya'ni senin ahd-i nübüvvetinde hakkı elinden gitmekle hayatında zâyi' olmuş bir kimse var mıdır? Yoktur. Eğer varsa mutlakā senin fazlın onun imdâdına yetişir, demek olur.
4613. Bize adâlet ver, zîrâ biz çok zayıfız, biz bağdan ve gülzardan nasibsiziz.
4614. Her bir zayıfın müşkilleri senden haldir; sivrisinek ise zayıflıkta mesel olur.
"Her bir zayıf ve âcizi düştüğü güçlüklerden sen kurtarırsın; benim gibi bir sivrisinek ise zayıflıkta meşhûr darb-ı meseldir." Pek âciz bir kimseyi tavsîf için "Sivrisinek gibi" derler. Ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْى أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً (Bakara, 2/26) ya'ni "Allah Teâlâ muhakkak sivrisineği darb-ı mesel etmekten istihyâ muâmelesi buyurmaz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
4615. Biz za'fda, kanadı kırılmışlıkta meşhûruz; sen lutufda ve miskin besleyicilikte meşhûrsun.
4616. Ey sen ki, kudret tabakalarında müntehîsin; biz eksiklikte ve yolsuzlukta müntehîyiz!
"Ey nebiyy-i zîşân, sana sûrî ve ma'nevî tasarruf ihsân olunduğu cihetle zâhirî ve bâtınî olan kudret tabakalarında nihâyete vâsıl oldun, dilediğin gibi tasarruf edersin. Biz sivrisinekler ise kudretçe eksiklikte ve hayât-ı sûriyyemizdeki yolsuzlukta son derecedeyiz."
4617. "İnsaf et, bizi bu gamdan ayır; el tut, ey ki senin elin Huda'nın elidir!"
"Ey Süleyman (a.s.), sen zamânın peygamberi ve insân-ı kâmili olduğun için yeryüzünde Hakk'ın halîfesisin. Binâenaleyh senin elin Hakk'ın elidir, bize insâf et, bu gamdan kurtar, elimizi tut!"
4618. Böyle olunca Süleyman dedi: "Ey insaf isteyici, adl ü insafı kimden istiyorsun söyle!"
4619. "Kimdir, o zâlimdir ki, kibir ve gururundan zulm etmiştir ve senin yüzünü tırmalamıştır?"
"Bâd-ı bürût", bıyık havası demek olup, tekebbür ve gurûr ve öğünmekten kinâyedir. (Burhân ve Letâif ve Gıyâsü'l-Lügāt).
4620. "Ey aceb, bizim ahdimize zalim nerededir ki, o bizim habsimizde ve zincirimizde değildir?"
"Acîb şey! Bizim ahd-i nübüvvet ve saltanatımızda habsimizde mahbûs olmayan ve zincirimizde bağlanmamış olan bir zâlim kalmış mıdır ki, o böyle serbestçe gezip, halka zulm etsin?"
4621. "Vaktaki biz doğduk, zulüm o gün öldü; binaenaleyh bizim zamanımızda bir zulmü ileriye kim götürdü?"
4622. Vaktaki nûr zahir oldu. zulmet yok oldu, zulmün aslı ve kuvveti zulmet olur.
Zamânın peygamberi ve insân-ı kâmili nûr-ı ilâhîdir. Nitekim Kur'ân-ı kerimde قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ الله نُورٌ وَ كتاب مبين )Mide 5/15) ya'ni "Allah tarafından size bir nûr ve bir açık kitâb geldi" buyurulur. Ve zulmün aslı ve kuvveti, zulmet-i ta- bîiyye ve sıfât-ı hayvâniyyedir. "Vaktâki nûr-i ilâhî olan zamânın peygamberi kitâb ve şerîatle gelir, ortadan zulmet-i tabîiyyeyi yırtar ve sıfât-ı hayvâniyyeyi koparıp, yerine latîf olan sıfât-ı rûhâniyyeyi ikāme eder."
4623. İşte şeytanlar kesb ve hizmet ediyorlar, diğerleri bukāğılar ve bağlar ile bağlanmıştır.
"Şeytanlar"dan murâd cinlerdir ve cinler iki kısımdır, birisi habîs ve dîğeri latîfdir. Ve cinlerin habîs olanları da iki nevi'dir: Birisi kābil-i istihdâm ve dîğeri gayr-ı kābil-i istihdamdır. "Bağlı olanlar" bu nevi' cinlerdir; nitekim âyet-i kerîmede وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ (Sâd, 38/37-38) ya'ni "O şeytanların hepsi binâ yapıcı ve denîze dalıcı ve dîğerleri bukāğılara bağlanmış idi" buyurulmuştur. Ve "asfâd", bukāğı ma'nâsına olan "safed"in cem'idir.
4624. Zâlimlerinin zulmünün aslı şeytandandır, şeytan bağdadır; zulüm nasıl göründü?
"Zâlimler zulümlerini şeytanın iğvâsından ve vesvesesinden dolayı icrâ ederler, halbuki şeytan benim tasarrufât-ı ma'neviyyem ile bağlanmıştır; binâenaleyh zulüm dediğimiz kötü fiil bu beşerden bilâ-iğvâ nasıl zâhir oldu?"
4625. Kün fe-kân, mülkü, bize ondan dolayı vermiştir, tâ ki halk gök tarafına nâle etmiye.
"Kün-fe-kân" cümle-i arabiyyedir. "Kün", "kevn" masdarından emr-i hâzır "fâ" ta'kîbiyye ve "kân", aynı masdarın mâzîsidir. Tercümesi: "Ol! emrini müteakib, oldu" demek olur ki, bu ma'nâ, vücûd-ı izâfî âleminin hâlidir; ve vücûd-ı izâfî âlemi, vücûd-ı mutlakın tenezzül-i zâtîsinden hâsıl olan bir mertebedir. Binâenaleyh "Kün fe-kân bize mülkü verdi" demek, "Hak verdi" demek olur. Ya'ni "Hak bize bu âlem-i kevndeki tasarrufu, halk gök tarafına nâle ve feryâd etmesin" diye verdi demektir. Mazlûmların gök tarafına çıkan feryâdlarından ne şeâmet hâsıl olduğu ancak ehl-i keşf indinde ma'lûmdur.
Akıl ve idrâki olanlar ihbârât-ı enbiyâ ve evliyâ üzerine zelzele ve tûfân ve mevsiminde yağmur yağmamak, kıtlık ve haddinden fazla yağan yağmurlar sebebiyle seylâblardan felâketler zuhûra gelmek gibi, arz üzerine hilâf-ı nizâm olarak musallat olan ahvâl-i tabîiyyeden bu şeâmetin vücudunu sezerler. Ve kalbleri ve akılları kör olan münkirler, "Bu gibi ahvâl-i tabîiyye, âlemde pek çok def'alar vâki' olmuş ve birçok insanlar da telef olmuştur; ve bundan sonra da yine öyle olacaktır" derler. Ve bunları, beşerin zulüm ve fesâdıyla alâkadar görmezler.
4626. “Tâ ki dumanlar yukarı çıkmıya, tâ ki çerh ve Süha muztarib olmıya!”
"Çerh"den murâd, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârât ve "Sühâ", Benâtü'n-na'ş denilen yıldız kümesi içinde gâyet küçük görünen bir yıldızın ismidir. Ba'zı nüshalarda "Sühâ" yerine "semâ" vâki'dir. Arz üzerinde olan zulüm ve fesâddan, arzı muhît olan avâlimin muztarib olmasındaki sebeb budur ki, fezâdaki bî-nihâye âlemlerinin hepsinin hakikati vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Binâenaleyh hakikatleri i'tibariyle hepsi müttehiddirler ve aralarında kurb ve bu'd nisbetleri vârid değildir. Ancak sûretleri ve taayyünleri i'tibariyle birbirinin gayridirler; ve bu i'tibâr ile aralarında yakınlık ve uzaklık nisbetleri de vardır; Ve Hak zulüm ve fesâddan râzî değildir. İmdi bir zâlim, şeytanın iğvâsı ve sıfât-ı nefsâniyyesinin galebesi ile mazlûma zulm ettiği vakit, mazlûmun elemi bilcümle eşyâya sârî ve müessir olur; ve o teessürün eseri, her bir şeyin sûretinde o şeyin isti'dâdına göre zâhir olur. Bu bir hakîkattir ki, insan kendisini tedkîk ederse bu ma'nâyı nefsinde müşâhede eder. Meselâ hemcinsinden birisine bir zâlimin zulm ettiğini görünce, derhâl müteessir olur ve hattâ o zâlim, nefsinin gazab-ı hayvânîsi sükûnet bulduktan sonra vicdân azabı duyar; fakat kesâfet-i tabîiyyede müstağrak olup, hayvandan daha aşağı olan sınıflar bu kesâfet-i tabiiyye kalkmadıkça teessürlerinin farkına varamazlar.
4627. "Tâ ki arş yetîmin nalesinden titremiye, tâ ki zulümden bir cân sakîm olmıya!"
"Arş", lügatte taht, mülk ma'nâsınadır; burada mülk-i ilâhî olan vücûd-ı izâfî âlemine işaret buyrulur. Ya'ni "Yetîmin nâlesinden ve feryâdından, vücûd-ı izâfî âleminde titremek ve tezelzülât vâki' olmasın ve zulümden dolayı bir cân sakîm ve alîl olmasın!"
4628. Ondan dolayı memâlikden bir mezheb koyduk, tâ ki felekler üzerine bir "Yâ Rab" gelmiye.
"Memâlik", "feth ile", memleketin cem'idir ve "memleket", kemâl-i kudret ile ihâta-i mülk etmektir ki, saltanattan ibarettir. Ya'ni "Biz enbiyâ tâifesi yeryüzünde zulüm vâki' olup da bir mazlûmun "Yâ Rab!" nidâsıyla feryâdı felekler üzerine çıkmamak için memleketleri ve saltanat-ı âlemi ihtiyâr ettik ve bu sebeble hükümranlığı kendimize bir mezheb ve âdet koyduk." Maksadımız halk üzerinde tagallüb ve istibdâd değildir, belki zâlimlerin zulümlerini def' etmektir. Onun için bizim hükümetimiz asla zâlimlerin işine gelmez!
4629. "Ey mazlûm, gök tarafına bakma, zîrâ şimdi göğe mensub şah tutarsın!"
"Ey mazlûm olan sivrisinek, zulümden halâs için, gök tarafına bakıp feryâd etme, zîrâ bu zamanda göğe mensûb olan şâh-ı âdilin vardır." "Semâ"dan murâd ulüvvdür ve ulüvv ile mertebe-i ulûhiyyete işaret buyurulur. "Göğe mensûb olan şâh"dan murâd halîfe-i Hak olan Süleyman (a.s.) hazretleridir.
4630. Sivrisinek dedi: "Benim dâdım rüzgârın elindedir ki, o zulmün iki eli- [4644] ni bizim üzerimize açtı."
"Dâd", burada feryâd ve figān ve tazallüm ma'nâsınadır. Sivrisinek dedi ki: "Yâ nebiyyallâh, benim feryâd ve figānım ve tazallümüm rüzgârın elindendir; o bizim cinsimize son derecede zulm edip durur."
4631. "Biz onun zulmünden darlık içindeyiz, bağlanmış dudak ile ondan kan içiyoruz."
"Bağlanmış dudak"tan murâd şikâyet için ağız açamamaktır; ve “kan içmek"ten murâd dahi, ezâ ve cefâya katlanmaktır. Ya'ni "Biz o rüzgârın zulmünden sıkıntı içindeyiz ve şikâyet için ağzımızı açamayıp, ezâ ve cefâsına katlanmaktayız."