O âşık-ı Buhârî'nin Sadr-ı Cihân'ın huzûruna erişmesi
75. bölüm / 81 · 529 kelime · ~3 dk okuma
4602. Vaktaki o Sadr-ı Cihan'ın çehresini gördü, gûyâ onun canının kuşu tenden uçtu.
Sadr-ı Cihân'ın vekili ve âşıkı Buhârâ'ya vâsıl olup ma'şûku olan Sadr-1 Cihân'ın cemâlini gördüğü vakit, sanki onun canının kuşu, cisminden uçtu.
4603. Onun o teni, kuru ağaç gibi düştü, başının tepesinden tırnağına kadar soğudu.
4604. Buhûrdan ve gül suyundan her ne yaptılarsa, ne kımıldadı ve ne de hitâba geldi.
Aşıkın bayılıp düştüğünü görenler başına üştüler, buhûr yakıp koklattılar ve yüzüne gül suyu serptiler; ayıltmak için her ne yaptılarsa fâide etmedi, zavallı âşık ne kımıldadı ve ne de söz söyledi.
4605. Vaktaki şâh onun muza'fer olan yüzünü gördü, derhal atından onun tarafına indi.
"Muza'fer", "za'ferân" kelimesinden ism-i mef'ûldür; ve "za'ferân" Türkçe "safran" dedikleri güzel kokulu bir çiçeğin ismidir; ondan düğünlerde zerde yaparlar, rengi sarıdır. Burada âşıkın yüzünün sararmış olduğu ma'nâsınadır.
4606. Dedi: "Aşık harâretle ma'şûkunu ister, vaktâki ma'şûk geldi, âşık gitti."
Sadr-ı Cihân atından inip, bayılmış olan âşıkının yanına geldi, dedi ki: "Kāide-i umumiyye budur ki, herhangi bir âşık ma'şûkundan ayrıldığı vakit, yana yana o ma'şûkunu arar ve ister; vaktaki ma'şûkuna ulaşır, o vuslat ânında âşık kendisini gâib eder."
4607. Hakk'ın âşıkısın ve Hak odur ki, vaktaki o gelir, senden bir kıl teli olmaz.
Cenâb-ı Pîr efendimiz kıssadan hisseye intikālen buyururlar ki: Ey Hak yolunun sâliki, sen şimdi Hakk'ın âşıkısın ve mürşidinden aldığın emre tebean riyâzet ve mücâhede ile ma'şûkun olan Hakk'a vâsıl olmak için çalışıyorsun; fakat işin hakîkati budur ki, ma'şûkun olan Hak sana zâtıyla tecellî buyurduğu vakit, senin sıfât-ı beşeriyyenden bir kıl teli kadar bile eser kalmaz; binâenaleyh kendi hâline dikkat et, eğer sıfât-ı beşeriyyenden cüz'î bir eser kalmış ise, Hakk'a vâsıl değilsin. Vaktâki bu ni'met-i tecellîye nâil olursun, ondan sonra cemî'-i irâdât-ı rûhânî ve cismânî, sûrî ve ma'nevî kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olursun ve artık senin senliğin kalmaz, bu hâl içinde "Ene'l-Hak" dersen, doğru olur. Nitekim Evhadüddîn Kirmânî hazretleri bu ma'nâyı şöyle beyan buyururlar. Rubâî:
"Bu yola o kadar git ki, ikilik kalksın; ve eğer ikilik mevcûd ise yolculukda kalksın. Sen O olmazsın ve fakat eğer cehd edersen bir yere erişirsin ki, senden senlik kalkar."
Ehl-i hakikat bu hâle "makām-ı ittihad" ta'bîr ederler.
4608. O nazar önünde senin gibi yüz fânî vardır; efendi sen ancak kendi nefsine âşıksın.
Ma'şûk-i hakîkî olan Hakk'ın nazarı önünde, senin gibi pek çok fânî vardır. Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mecâzîyi fânî kılan Hakk'ın nazarı ya umûmî olur veyâ husûsî olur. Umûmîsi “mevt-i ıztırârî"yi tevlîd eder ki, bunda bilcümle mevcûdât müşterektir. Fakat husûsîsi “mevt-i ihtiyârî"yi tevlîd eder ki, bu nazar inâyet-i ezeliyye ashâbına mahsûstur; fakat iki tecellîde dahi vücûd-ı vehmî da'vâsı beşerden kalkar, zîrâ mevt-i ıztırârî dahi tecellî-i zâtîdir. İmdi ey sâlik bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın âşıkı isen bil ki, hakîkatte ancak kendi vücûd-ı vehmînin nefyine âşıksın; zîrâ sende senlik vehmi var iken ma'şûk-ı hakîkîye vusûl müyesser değildir.
4609. Gölgesin ve güneşe âşıksın, güneş gelir, gölge acele yok olur.
"Ey sâlik senin bu vücûd-ı izâfin gölgedir ve güneş mesâbesinde olan Zât-ı Hakk'ın âşıkısın; vaktāki güneş umûmen zahir olur ve gölge derhâl yok olur." Ve şems-i zât ve zıll üzerine olan ma'lûmāt-ı esâsiyye Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufi'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz tarafından beyân buyurulmuştur. Burada tafsîli uzun olur.