İçeriğe atla

در بیان آنکه طاغی در عین قاهری مقهورست و در عین منصوری مأسور

74. bölüm / 81 · 3131 kelime · ~16 dk okuma

4547. Hırsız, efendiyi kahr etti ve altınını çekti; o onun ile meşgul, vâlî ise erişti.

Tâğînin kāhirliği içinde makhûrluğunun misâli budur ki: "Hırsız, bir efendinin evine girip altınlarını çalmak sûretiyle o efendiyi kahr etti; o bu altınları çalmakla meşgül olduğu sırasında zabıta me'muru yetişti ve onu pençe-i kahrına geçirdi."

4548. Eğer o zaman efendiden kaça idi, onun üzerine şehrin vâlîsi ne zaman kopardı?

Eğer zabıta me'mûrunun geldiği o zamân içinde o hırsız, efendinin kahıyla meşgül olmayıp kaça idi ve azgınlıktan ferâgat ede idi, onun üzerine şehrin zabıta me'mûru kopar ve musallat olur mu idi?

4549. Hırsızın kāhirliği onun makhurluğu oldu, zîrâ ki onun kahrı, onun başını kaptı.

Hırsızın kāhirlik hâli binnetîce onun makhûrluk hâli oldu, çünkü onun yaptığı kahır sonunda onun başını cezâ belâsına uğrattı.

4550. Efendi üzerine gālibliği, onun tuzağı olur; akıbet vâlî erişir ve kısası alır. [4564]

"Hırsızın efendi üzerindeki gālibliği, sonunda kendisinin mağlûbluğu ve tuzağa tutulması olur; çünki zabıta me'mûru yetişir o fiilinin cezasını verir." "Kaved", kısâs ma'nâsınadır.

4551. Ey kimse ki, sen halk üzerine galib olmuşsun, cenge ve gālibliğe dalmışsın!

4552. Onları kasıd sebebiyle münhezim etmiştir, tâ ki seni çekerek halkaya getire.

"Ey halk üzerine galib olan kimse, Hak Teâlâ o halkı, senin kahrını kasd edici sebebiyle münhezim etmiştir, tâ ki o kāsıd çekerek seni halkaya getire." Ya'ni seni bir kimse üzerine musallat edip gālib olursan, bil ki senin bu gālibliğinin arkasında, senin üzerine galebeye ve musallat olmaya kasd eden bir kimse vardır. İşte o kāsıd âkıbet seni çeke çeke mağlûbiyet halkasına getirir bağlar. Ve Hak Teâlâ seni bu halkaya o kāsıda bağlatmak için onları mağlûb etmiştir.

4553. Agah ol ve dizgini çek, bu münhezimin izine sürme, tâ ki sen muhkem bağlanıcı olmayasın.

“Münhazim", infiâl bâbından ism-i fâildir, sülâsîsi "hazm” masdarı olup, ikinci bâbdandır; ve "hazm" Kāmûs'un beyânına göre bir şeyi muhkem çe- kip bağlamak ma'nâsınadır; bu süretle "münhazim", muhkem bağlanıcı demek olur. Hind nüshalarında "hı" harfiyle "münhazim" (منخزم) yazılmış ve "ser-nigûn" ma'nâsı verilmiştir. Kâmûs'da bu kelimeyi ve bu ma'nâyı bulamadım. Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh "hizâme"den (خزامه) almıştır ve "hizâme", devenin burnuna taktıkları halka ma'nâsınadır. Kâmûs'da bu kelimenin tef'îl bâbının masdarı olan "tahzîm" sûretinde müsta'mel olup, devenin burnuna burunduruk geçirmek ma'nâsına olduğu gösterilmiştir. Beyt-i şerîfde bu ma'nâda infiâl bâbından ism-i fâil olarak isti'mâl buyrulmuş olması da melhûzdur. Ankaravî hazretleri "münhazim" kelimesine, rahnelenmiş, gediklenmiş, paralanmış ve helâk olmuş ma'nâsı vermiş ise de, fakîr Kâmûs'da bu ma'nâyı bulamadım. Beyt-i şerîfin îzâhı: Ya'ni "Âgâh ol, nefsinin yularını çek, bu kāsıd sebebiyle münhezim olanın izini ta'kîb etme, tâ ki mağlûbiyet halkasına muhkem bağlanıcı olmayasın; yâhud nefsinin devesinin burnuna mağlûbiyet halkası geçirilmiş olmaya."

4554. Vaktaki seni bu şîve ile tuzağa çekti, ondan sonra kalabalıkta hamle görürsün.

Hak Teâlâ hazretleri seni birtakım mazlûmları mağlûb ve münhezim kılmak şîvesiyle mağlûbiyet tuzağına çektiği vakit, senden zulüm ve hakâret görmüş olan kimselerin kalabalığı içinde, hücûmlara ma'rûz kalırsın. Nitekim birçok zâlimlerin bu hâle ma'rûz kaldıkları her an görülmüş ve görülmekte bulunmuştur.

4555. Akıl, bu galib olmaktan ne vakit şad oldu? Çünkü o, bu gālib olmakta fesad gördü.

Akıl dediğimiz ni'met-i ilâhiyyenin ma'nevî olan gözü, sonunda mağlûbiyet gördüğü bir gāliblikten aslâ sevinmez; böyle bir galebeden sevinip mağrûr olan kimseler, kemâl-i akıldan mahrûmdurlar.

4556. Akıl önünü görücü keskin gözlü geldi, zîrâ Hudâ ona kendi sürmesinden sürme çekti.

4557. Peygamber buyurdu ki: "Ehl-i cennet husûmetlerde fünûn cihetinden zebûn oldular."

Bu beyt-i şerîfde المؤمن يهرب من الد الخصام كما يهرب الغنم من الذئب ya'ni "Mü'min, koyunun kurttan ürktüğü gibi, husûmeti şedîd olan kimseden ürker" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni "Ehl-i cennet olan mü'minler husûmetlerde fenler ve hikmetler cihetinden mağlûb oldular; zîrâ âkıbeti düşündüler."

4558. Kemal-i hazmdan ve kendilerinin sû-i zannındandır; naksdan ve korkaklıktan ve dîn za'fından değildir.

Ya'ni mü'minlerin husûmetlerde mağlûb ve zebûn oluşları, hazm ve ihtiyat husûsundaki kemâllerinden ve kendi nefislerine olan sû-i zanlarındandır. Kendi nefislerinin sıfatlarından emîn oldukları için bu kıtâlde belki nefislerinin bir hîlesi olur ve bu yüzden katl-i vâki'i Allah için değil, nefislerinin öfkesinden ve intikāmından yapmış olurlar mülahazasıyla husûmetten vazgeçerler. Onların husûmetlerden yüz çevirmeleri, noksanlıklarından ve korkaklıklarından ve dinlerinin za'fiyetinden değildir.

4559. Galebe vermekte kümûnda olan "Levlâ ricâlün mü'minûn" hikmetini işitmiş idi.

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin illetidir. Ya'ni "Ehl-i cennetin husûmetlerde zebûn olmaları, kemâl-i ihtiyatlarından nâşîdir; zîrâ muhâsımlara müsâade edip galebe vermek hususunda sûre-i Fetih'de olan وَلَوْلا رجال مؤمنون و نساء مؤمنات (Fetih, 48/25) ["Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mü'min erkeklerle mü'min kadınları.."] âyet-i kerîmesinin hikmetini işitmişler idi." "Firih dâden", galebe vermek ve ileri geçmeye müsaade etmek ma'nâlarına gelir. "Kümûn”, pusuya gizlenmek demektir. Bu âyet-i kerîmenin pusuya gizlenmiş olan hikmeti budur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz yukarıda zikr olunan Hudeybiye nâm mevki'de idi. Müşriklerden seksen kişi ehl-i İslâm'a baskın kasdıyla geldiler; ehl-i İslâm onlara galebe ettiler ve hepsini esîr ettiler. Peygamber Efendimiz bunların hepsini âzâd etti; çünkü sûre-i Fetih'de vâki' bu وَ لَوْ لاَ رِجَال مؤمنون و نساء مُؤْمِنَاتِ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ أَنْ تَطَوَّهُم فتصيبكم منهم معرة بغير علم لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ (Fetih) 48/25) ya'ni "Eğer Mekke'de müşrikler ile karışık erkek ve kadın mü'minler olmasa, ki siz onları bilmezsiniz, gafletle sizin onları helâk etmeniz sebebiyle size onlardan teessüf ve keder isabet ederdi. Allah Teâlâ dilediğini rahmetine idhâl eder" âyet-i kerîmesinde müşrikler arasında âtîde islâm olacak olanlara işâret var idi. Binâenaleyh onları katilde ve helâkde hazm ve ihtiyât lâzım idi.

4560. Mü'minlerin halası için küffâr-ı laînden el kısalığı farz oldu.

Mahfi olan mü'minlerin, küffâr arasından halâsı için Allah'ın rahmetinden matrûd olan küffârın katlinden el kısalığı, ya'ni el çekmek, bu âyet-i kerîme mûcibince farz oldu.

4561. Ahd-i Hudeybiye kıssasını oku, ondan "Keffe eydiküm"ü tamamen bil!

Hudeybiye kıssası yukarıda [4488] numaralı beytin bâlâsındaki şerh-i şerîfin şerhinde beyân olunmuş idi; ikinci mısra' sûre-i Fetih'de vâki' وَ هُوَ الَّذِى كف أيديهم عنكم و أيديكم عنهم (Fetih, 48/24) âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni "O Allah Teâlâ'dır ki küffâr-ı Mekke'nin, onları sizden ve sizin ellerinizi onlardan keff eyledi" demektir. Bu keff-i yed, Hudeybiye musâlahasının netîcesidir.

4562. O galibliğin içinde dahi, kendisini o Kibriyâ'nın tuzağının mağlûbu gördü.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hudeybiye musâlahasındaki mağlûbiyeti Hak'dan gördüğü gibi, feth-i Mekke galebesinde dahi, kendisini Allâhu azîmü'ş-şânın tuzağının mağlûbu gördü.

4563. "Ben sizin zincirlerinizden ondan dolayı gülmem ki, ansızın sizi şebgîr eyledim."

"Şebgîr", subh ve sehergâh ve seher vaktinden evvel veyâ gece yarısından sonra yola çıkmak ve sabah vaktinde hazîn sadâ ile öten kuş ma'nâlarınadır. (Bahâr-ı Acem, Şemsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Kāti') Bu beyt-i şerîf, esîrlere hitâben Resûl-i Ekrem hazretlerinden söylenir. Buyururlar ki: "Ey esîrler, ben sizin zincirinizden böyle sizi ansızın gece yolculuğuna çıkardığımdan veya seher vaktinde hazîn öten kuş gibi size nâleler ettirdiğimden dolayı gülmüyorum."

4564. Ondan dolayı gülüyorum ki, zincir ve bukağı ile sizi servilik ve güllük tarafına çekiyorum.

"Ondan dolayı gülüyorum, sizi insanlığın îcâbı olan hakîkat ve ilim ve irfân gülistânına zincirler ile ve bukağılar ile bağlayıp çekiyorum."

4565. Ey aceb ki, sizi amansız ateşten, bağlanmış olarak sebze-zara getiriyorum.

4566. Cehennem tarafından sizi ağır zincir ile, ebedî olan cennete çekiyorum.

"Cehennem olan bu âlem-i süflî ve hayvaniyet tarafından, sizi ağır zincirler ile bağlayıp, ebedî olan cennet-i irfâna ve cennet-i zâta çekiyorum."

4567. Her mukallidi bu yolda, iyi ve kötü, böyle bağlanmış olarak hazrete çeker.

"Mukallid"den murâd, îmân-ı taklîdi sahibi olan mü'min, "iyi"den murâd cennet ümîdi ve "kötü"den murâd cehennem korkusu. Ya'ni "Her bir îmân-ı taklîdî sâhibi olan mü'mini, cennet ümîdi ve cehennem korkusu Hakk'ın rızâ-yı şerîfi tarafına çeker." Bundan anlaşılır ki, havf ve recâdan mahrûm olup, her bir menhiyâtı irtikâb eden ve sonra da îmân da'vâsında bulunan kimseler, bu îmân-ı taklîdîden de mahrûmdurlar.

4568. Evliyâdan başkası, bu yola hep zincirde ve korkuda ve ibtilâda giderler.

"Ehl-i hakîkat ve zevk-i müşâhede içinde olan evliyâdan başkası, Hak yoluna hep bir bağ içinde ve bir korku ve ibtilâ içinde giderler." Ya'ni kimi cennete gitmek zevk ve ümîdiyle ve kimi cehennemde yanmak korkusu ile ve kimi de vücuduna ve malına isabet eden mütenevvi' belâlar sebebiyle "Aman Allah!" deyip Hak yoluna giderler.

4569. İşin sırlarından âgâh olan kimselerin gayrini, bu yola cenk eder gibi çekerler.

"Peykâr", cenk, “vâr" edâttır; münasib, müşabih, mâlik, sâhib ve gibi ma'nâlarında müsta'meldir. "Peykâr-vâr", [cenge münasib ve müşâbih bir tavır ile demek olur.] "Kendi nefsini bilen ve Rabb'ini anlıyarak tecelliyât-ı Hakk'ın sırlarından âgâh olan kimselerden başkalarını, Hak yoluna cenge ve münâzaaya münasib gelen bir tavır ile çekerler."

4570. Cehd et, tâ ki senin nûrun parıldayıcı olsun, tâ ki sülükün ve hizmetin [4584] kolay olsun.

"Ey mukallid olan mü'min, emr-i İlâhî'ye itâata ve nehy-i ilâhîden ictinâ-ba çalış ki, taklîdî olan îmânının nûru parlayıcı olsun ve evvelce nefsine zor gelen tâat ve ibâdât, bu nûr-ı yakîn sâyesinde sana kolay gelsin. Sülükünde ve hizmetinde zevk ve lezzet bulasın." Ankaravî hazretleri buyurular ki: وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ (Nahl, 16/99) Ya'ni "Sana yakîn gelinceye kadar Rább'ine ibâdet et!" âyet-i kerîmesi mûcibince ibâdet hakk-ı yakîn mertebesine kadardır, ondan sonra "ubûdet" başlar; zîrâ "ibâdet" Hakk'ın emrine nefsin zorlukla ve zevksiz olarak teveccüh etmesidir; ve "ubûdet" ise, mertebe-i yakînde nefsin kendi sıfatından fânî ve rûhun sıfatı zâhir olması sebebiyle Hakk'ın hizmetine zevk ile koşmaktır.

4571. Çocukları mektebe zor ile götürürsün, zîra ki faidelerden gözü kördür.

Mukallidlerin ibâdât ve tââtı, çocukların mektebe zor ile gitmelerine benzer.

4572. Vaktaki vakıf olur, mektebe koşar, onun canı gitmekten açılmış olur.

Çocuk ilmin fâidelerine vakıf olduğu vakit, kendi arzûsuyla mektebe koşar ve onun canı mektebe gitmekten mesrûr olur ve gül gibi açılmış olur.

4573. Çocuk kendi işinin ücretinden hiçbir şey görmediği vakit, mektebe kıvranarak gider.

4574. Vaktaki keseye bahşiş olarak bir dâng koparırsa, ondan sonra gece hırsız gibi uykusuz olur.

"Kened", "kenden" masdarından, koparır demek; ve "dest-müzd" bahşiş ve ayak teri ma'nâsına gelir. Ya'ni "Çocuk mektebe gitmesine mükâfât olarak babasından bir para koparmadıkça, mektebe kıvranarak ve istemiyerek gider; fakat para koparırsa, gece sabah olsun da mektebe gitmek için babamdan para alayım diye hırsız gibi gece uykusu kaçar."

4575. Cehd et, tâ ki taatın ücreti erişsin, tâ ki ondan sonra muti'lere hased gelsin.

"Tâatın ücreti"nden murâd, merâtib-i nefisde terakkîdir; zîrâ nefsin her mertebesine âid bir tâat ve inkıyâd vardır. Nefs-i emmârede olanların mücâhedesi başka ve levvâmede olanların mücâhedeleri ve tâatları başka, daha yukarı mertebelerdeki mücâhedât ve tâatlar başka başkadır; ve bu mücâhedât ve tâât mukābilindeki ihsân-ı ilâhî dahi birbirine benzemez. Velhâsıl nefsini Hak için katl edenin, diyeti Hak'dır. Bir kimse bu mertebeye vâsıl olduktan sonra, onun dûnundaki merâtib mutî'leri ona hased ederler. "Hased" burada `gıbta" ma'nâsınadır. Zîrâ hased, bir kimse elindeki ni'metin zevâlini istemek demek olduğundan mezmûmdur; gıbta ise, bir kimsenin nâil olduğu ni'metin misli kendisinde de olmasını temennî etmektir ki, bu temennî mezmûm değildir.

4576. "Kerhen geliniz!" mukallid olmuş içindir, "Tav'an geliniz!" safâ ile yoğrulmuş içindir.

"Kerhen geliniz!" emr-i ilâhîsi, îmânda mukallid olanlar içindir; zîrâ onların nefisleri diri olup, Hakk'a cennet ümîdiyle veyâ cehennem korkusuyla kerhen itâat ederler. Fakat nefisleri ölmüş olanların cismi safvet-i rûhiyye ile yoğrulmuş olduğu için, tav'an ve seve seve itâat ederler.

4577. Bu Hakk'ın muhibbi bir illet içindir ve o diğeri garazsız muhakkak hullete mensubdur.

"Kerhen geliniz!" emrine tâbi' olan mukallidler Hakk'ı severler ammâ, nefislerine celb-i ni'met ve def'-i nakmet etmek için severler. Muhabbetleri bir illete müsteniddir; fakat "Tav'an geliniz!" emrine tâbi' olan muhakkikler Hakk'ı garazsız ve dostluğa mensûb olarak severler. Hak onları cennete veyâ cehenneme koysa, indlerinde müsâvîdir; çünkü ma'şûklarının iradesinde müstehlek olmuşlardır.

4578. Bu dâyenin muhibbidir, fakat süt içindir; ve o diğeri bu setîr için gönül vermiştir.

"Bu mukallid, dâyeyi süt verdiği için sever ve o muhakkik bu mestûr olan zât-ı Hak için gönül vermiştir." "Setîr", mestûr, örtülmüş ma'nâsınadır; burada "Hest-i nîst-nümâ" "Yok görünen var" ta'bîr olunan Zât-ı Hak murâd olunur.

4579. Çocuk için onun güzelliğinden âgâhlık yoktur, onun için sütten gayri ondan maksûd yoktur.

"Meselâ çocuğun dâyesi ne kadar güzel olursa olsun, çocuk onun güzelliğinden anlamaz, ancak verdiği sütü bilir, o güzel dâyeden, sütten başka bir maksûdu yoktur." Bunun gibi çocuk, mesâbesinde olan mukallid dahi Hakk'ın cemâl-i pâkinden bî-haberdir; o ancak O'ndan ni'metten başka bir şey görmez.

4580. Ve o diğeri ise, dâyenin âşıkı olur, aşkta garazsız bir reyli olur.

"Ve o muhakkik ise, Rabbü'l-âlemîn olan Hakk'ın zâtının âşıkı olur, aşkta garazsız bir reyli olur." "Râye"de "he" nisbet içindir bir reye mensûb demektir. Ya'ni "Muhakkik ancak mün'imin zâtına âşıktır, mukallid gibi ni'mete âşık olup, mün'ime de âşıklık da'vâsını etmez; binâenaleyh mukallid iki reyli olur."

4581. Böyle ümîd ile ve korku ile Hakk'ın muhibbi olan, derste taklîd defterini okur.

"Yukarıda da îzah olunduğu üzere, cennet ümîdi ve cehennem korkusu ile Hakk'ı seven kimse, hayâtının dersinde, ya'ni bu hayât-ı dünyeviyyesinde taklîd kitabını okur." Zîrâ bu kimse ne nefsinin hakîkatini bilmiş ve ne de Hakk'ı anlamıştır. İbâdet ederse, cennete gidip nefsinin telezzüzü ile meşgûl olmak ve cehennemden uzaklaşıp nefsini elemden kurtarmak için eder.

4582. Ve o Hak için Hakk'a muhib olan nerededir ki, o garazlardan ve illetlerden cüdâdır.

Halbuki mahzâ o Hakk'ın zâtı için, Hakk'ı seven muhakkik nerededir ki, o muhakkik olan âşık, mukallidin beslediği fikr-i garazdan ve sebeblerden uzaktır.

4583. Gerek böyle ve gerek öyle, mâdemki talibdir, Hakk'ın cezbi onu Hak tarafına çekicidir.

Ya'ni "Gerek böyle muhakkik olsun ve gerek öyle mukallid olsun, mâdemki her iki tâife Hakk'ın tâlibidir ve mâdemki Hak her ferdin merciidir; binâenaleyh Hakk'ın her ne sûretle olursa olsun cezbi ve çekmesi, o tâlibi behemehâl Hak tarafına çekicidir." Muhakkiki doğrudan doğruya ve mukallidi ise sebeb ve illet vasıtasıyla kendisine çeker. Aradaki fark, mertebe ve isti'dâd farkıdır.

4584. Eğer Hakk'ın muhibbi olursa, onun gayri için dâimâ onun hayrına nâil olmak için;

4585. Yâhud onun aynı için, gayri için değil; onun ayrılığından korkucu olduğu halde Hakk'ın muhibbi olursa.

4586. Her ikisinin cüst ü cûları o tarafdandır, bu gönlün giriftarlığı gönül götürücü dilberdendir. Bu beyitler, yukarıdaki 4583 numaralı beyt-i şerîfin îzâh ve tefsîridir. Âşığın bilmediği ve ummadığı ve kalbine hutûr etmediği cihetten ma'şûkun âşığı cezbi, âşıkda o cezbden eser, ancak talebin devâmıyla beraber ye's ile memzûc havf zâhir olur

4587. Buraya geldik ki, Sadr-ı Cihân hakkındadır; o gizli âşıkın cezbi olmasa idi.

4588. O firakdan ne vakit sabırsız olurdu, ne vakit koşarak o tarafa geri gelirdi?

Şimdi burada Sadr-ı Cihân'ın kıssasına geldik; eğer o gizli âşık olan Sadr-1 Cihân'ın bir cezb-i ma'nevîsi olmasa idi, onun vekîli olan âşık, o Sadr-ı Cihân'ın firâkından ne vakit sabırsız olurdu ve ne vakit koşarak Buhârâ'daki hânesi tarafına avdet ederdi?

4589. Ma'şûkların meyli gizli ve mestûrdur; âşıkın meyli iki yüz davul ve nefîr iledir.

"Nefir", burada bir nevi' borudan ma'mûl düdüktür. Boynuzdan yapılan ve üfürülüp sadâ çıkan boruya da "nefir" derler. Ya'ni "Ma'şûk dahi âşıktır, fakat onun aşkı gizlidir, kat'iyyen ızhâr etmez; âşıkın aşkı ise âhlarıyla ve oflarıyla meydandadır.

4590. İ'tibar cihetinden burada bir hikâye vardır, fakat Buhârî intizardan [4604] âciz kaldı.

4591. Onu terk ettik, zîrâ o cüst ü cû içindedir, tâ ki ölümden evvel dostun yüzünü göre.

O ibret alınacak olan hikâyeyi burada terk ettik, zîrâ âşık-ı Buhârî cüst ü cû içindedir ve ölmezden evvel dostunun yüzünü görmek emelindedir.

4592. Tâ ki ölümden kurtula, tâ ki necât bula; zîrâ dostu görmek âb-ı hayattır.

Ya'ni âşık-ı Buhârî ma'nevî olan ölümden kurtulmak ve halâs olmak için dostunun yüzünü görmek emelindedir, çünkü dostunun cemâlini görmek âb-ı hayattır.

4593. Her kim ki, onun müşâhedesi ölümün def'i olmazsa, dost olmaz; onun ne meyvesi ne azığı vardır.

Cemâlinin müşâhedesinden ölüm mündefi' olmayan kimse, hakîkî bir dost değildir, belki sûrî bir dosttur. Öyle bir dosttun ne meyvesi, ne de bir nef'i olur; ve müşâhedesinden ma'nevî ölüm mündefi' olan kimse insân-ı kâmildir; insân-ı nâkısın dostluğundan ma'nevî bir fâide beklenemez.

4594. Ey sarhoş olan müştâk, iş o iştir ki, eğer o işin içinden sana ölüm erişirse hoştur.

"Ey sarhoş olan müştâk, sülük ettiğin işlerin içinde en hayırlı olan iş, o iştir ki, eğer sen o işle meşgül iken sana sûrî ölüm gelirse, o ölüm sana latîf olur ve senin hakkında bir musîbet olmaz." Ve bu hayırlı iş dahi insân-ı kâmil eteğine yapışıp, tarîk-ı Hakk'a sülûk etmektir. Eğer bu sülük içinde iken ölür isen, aslâ musîbet değildir.

4595. Ey genç, îmânın doğruluğunun alâmeti oldu, o ki onda ölüm sana hoş gelir.

"Ey erkek ve kadının genci, sizler hep îmânınızdan bahs edersiniz. İmâ- nın doğruluğunun alâmeti odur ki, o sıdk-ı îmân içinde sûrî ölüm sana hoş gelir." Ya'ni sadakat-ı îmân, Hak yolunda seve seve fedâ-yı cân etmektir; eğer Hak yolunda canını esirger isen, bil ki îmânında doğruluk ve sıdk yoktur.

4596. Ey can, eğer senin îmânın böyle olmadı ise, kâmil değildir; git dînin ik- mâlini iste!

Ey can, ya'ni ey sâlik, eğer senin îmânın cihâd-ı ekber olan nefsinle mü- câhedede böyle olmadı ise ve sen vücûdum zayıflar da ölürüm diyerek Hak yolunda mücâhededen ve riyâzetten korkar isen, bil ki îmânın henüz kâmil değildir. Git evvelen Hakk'a niyâz etmek sûretiyle dînin ikmâlini ve îmânın kemâlini iste!

4597. Her kim ki, senin emrinde ölümü sevici oldu, senin gönlünün üzerinde kerâhetsiz dost odur.

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyitlerde olan ma'nânın misâlidir. Ya'ni "Hak yolunda ölümden kaçmayan kimse îmânında kâmil ve Hakk'a muhabbet da'vâsında sâdıktır. Nitekim muâmelât-ı beşeriyye de böyledir. "Meselâ her kim senin emrinde can fedâsından çekinmez ve ölümü sevici olursa, sen öy- le bir kimseyi kalbinde ona karşı asla kerâhet olmaksızın seversin ve senin indinde hakîkî dost ancak odur."

4598. Vaktaki kerâhet gitti, muhakkak o ölüm değildir, ölümün sûretidir ve bir nakl etmekliktir.

"Ey sâlik, vaktâki îmân kâmil olup Hak yolunda ölmek kerâheti ve ölüm- den iğrenmek duygusu kalbinden gitti, bu hâl içinde iken ölsen bile muhak- kak o ölüm senin için ölüm değildir; ancak ölümün sûretidir ve bir nakl et- mekliktir; ve dîğer bir âlemden zuhûr etmek ve doğmaktır." Nitekim hadîs-i şerîfde ان اولياء الله لا يموتون بل ينقلون من دار الى دار ya'ni Muhakkak Allah'ın dostla- rı ölmezler, belki bir evden bir eve nakl ederler" buyurulur.

4599. Vaktaki kerâhet gitti, ölmek nef' oldu; binâenaleyh dürüst gelir ki ölmek def' oldu.

"Hak yolunda ölümden iğrenmek duygusu gittiği vakit, artık ölmek felâket ve zarar değil, ancak nef' olur; binâenaleyh bu ma'nâya göre ölüm def' oldu demek doğru olur." Nitekim 4593 numaralı beyt-i şerîfde cemâlinin müşâhedesinden ölüm mündefi' olmayan kimse dürüst olmaz buyurulmuş idi.

4600. Dost Hak'dır ve bir kimsedir ki, ona o dedi ki: "Sen benim içinsin ve [4614] ben senin içinim!"

"Ey sâlik hakîkî dost ancak Hak'dır ve bir de Hakk'ın: "Sen benim içinsin ve ben senin içinim!" diye hitâb buyurduğu kimsedir ki, o veliyy-i kâmildir." Ya'ni müşâhedesinden ölüm mündefi' olan dost Hak'dır ve Hakk'ın veliyy-i kâmilidir. İkinci mısrâ' من كان لله كان الله له ya'ni "Kim ki Allah için oldu, Allah onun için oldu" hadîs-i şerîfinin ma'nâsıdır; ve hadis-i kudsîde یا انسان خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى ya'ni "Ey insân-ı kâmil eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyurulur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin vücudu Hak içindir.

4601. Şimdi kulak tut ki âşık erişiyor, aşk onu liften örülmüş ipe bağlamıştır.

"Ey bizi dinleyen kimse, şimdi kulak tut! Buhârâlı âşık, ma'şûkuna vâsıl oluyor, zîrâ aşk onu hurma lifinden örülmüş ipe bağlamıştır." Ma'lûmdur ki, "Tebbet" sûre-i şerîfesinde Ebû Leheb'in zevcesi hakkında في جيدها حبل من مسد (Tebbet, 111/5) ya'ni "Boynunda hurma lifinden örülmüş bir ip vardır" buyurulmuştur. Merkûm kadın eşrâf-ı Kureyş'den olduğundan odun hamalı değil idi ve boynunda da hurma lifinden ip yok idi; fakat bu tavsîf-i ilâhî onun sûret-i ma'neviyyesine âid idi, zîrâ suver-i ma'neviyyenin te'sîrâtı suver-i maddiyyatda zâhirdir. Bu beyt-i şerîfde âşık-ı Buhârî'nın liften iple bağlanmış olmasını beyânda bu ma'nâya işâret buyurulur.