Esîrlerin zamîrlerini Resûl (a.s.)ın anlaması
73. bölüm / 81 · 1599 kelime · ~8 dk okuma
4521. İmdi Resûl onların sözünü anladı. "O gülme bana cenkten dolayı olmadı" buyurdu.
Resûl-i zîşân Efendimiz esîrlerin gizli sözlerini ve onların kalblerindeki niyetlerini keşf tarîkıyle anladı ve onlara hitâben cevab verip buyurdu ki: "Benim gülmem, cenkte mağlûb olmanızdan dolayı değildir."
4522. Onlar ölmüşlerdir ve fenanın çürümüşüdürler, bizim indimizde ölmüşü öldürmek erlik değildir.
"O münkirler hadd-i zâtında ölüler zümresine dâhil olmuşlar ve bu hayât-ı fâniye içinde bulundukları halde çürümüşlerdir; zîrâ onlarda kuvvet-i ma'nâ olmadığı gibi, zâhirlerinde de bir kuvvet kalmamıştır. Bizim indimizde ölmüşü öldürmek erlik ve kabadayılık değildir."
4523. Onlar ise kimdir? Zîrâ ben cenk mahallerinde ayak basdığım vakit, ay yarık olur.
"Hakk'ın bana olan ihsân-ı tasarrufu indinde, onların kuvveti nedir ve onlar kim oluyorlar ki, bana mukavemet edebilsinler; zîrâ ben Hak yolunda cenk ettiğim yerlerde sâbit-kadem olduğum vakit, ay yarılır." Bu beyt-i şerîf-de inşikāk-ı kamer mu'cizesine işâret buyrulur.
4524. O vakit ki, âzâd ve kudretli idiniz, muhakkak ben sizi böyle bağlanmış görür idim.
"Ey üsârâ-yı Kureyş, siz bu harbde esîr olup bağlanmazdan mukaddem, hür ve kuvvetli bir halde iken, ben sizi âlem-i misâlde böyle bağlanmış bir halde görür idim. Benim sizin bu hâlinizi görüşüm yeni bir şey değildir ki, makhûriyyetiniz ile mesrûr olayım."
4525. Ey hânedânın mülkü sebebiyle nazlanmış olan kimse, âkilin indinde sen oluk üzerinde devesin.
"Ey her bir asırda mensûb olduğu hânedânın asâleti ve zenginliği ile nazlanıp iftihâr eden kimseler! Siz âkıl olan bir kimsenin nazarında, oluk üzerinde duran bir deve gibisiniz. Oluk üzerinde bir devenin sebâtı ne kadar olabilirse, sizin de mîrâs yediliğinizin üzerinde sebât o kadardır."
Hind nüshalarında "nâvdan" yerine "nerdübân" yazılmıştır; ma'nâda muhalefet yoktur. Devenin oluk üzerinde durmasıyla, merdiven üzerinde durması adem-i sebât cihetinden müsâvîdir. Şâh-ı Nakşıbend hazretleri: "İnsan neseb ve asâletle bir yere vâsıl olmaz “ buyurmuşlardır. Asâlet ilim ve irfândır. Nitekim meşhûr hükemâdan Sokrat'a sefîh bir beyzâde gelip: "Sen âdî bir kimsenin oğlusun, ben beyzâdeyim" demesi üzerine Sokrat: "Ey bedbaht, senin asâletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor" cevabını vermiştir.
4526. Ten nakşının leğeni damdan düşeliden beri, gözümün önünde her bir gelici gelmiş oldu.
"Taşt ez bâb üftâden", "leğen damdan düşmek", gizli olan hâlin, âşikâr olmasından kinâyedir. Türkçe'de dahi "ipliği pazara çıktı" derler; gizli olan hâli, meydana çıktı demek olur.
Ya'ni "Cismin sûreti bu âlemde zahir olduğu andan beri, bana onun levh-i mahfûzda yazılmış olan hâli zahir oldu ve istikbâlde gelecek olan her bir hadise, gözümün önünde gelmiş bir halde zâhir oldu" demektir.
4527. "Koruğa bakarım, meyi aşikâr görürüm, yoka bakarım şeyi aşikâr görürüm."
"Meselâ koruğun sûretine ve nakşına bakarım, onda üzüm şarabını görürüm; ve yoka, ya'ni "adem-i izâfî" âleminde olan ma'nâya bakarım, o ma'nâyı vücûd-ı izâfî âleminde âşikâr olarak bir “şey" olmuş görürüm."
Meselâ çekirdeğin içindeki ağaç, adem-i izâfidedir; vaktāki o çekirdek neşv ü nemâ bulup içinde ağaç çıkar, vücûd-ı izâfî âleminde bir şey olur.
4528. "Sırra bakarım, gizli bir âlem görürüm; cihandan Adem ve Havva bitmemiş."
Bu beyt-i şerîfde bir ma'nâ-yı azîme işaret buyrulur. "Sır âlemine, ya'ni a'yân-ı sâbite âlemine nazar ederim, gizli bir âlem görürüm ki, o cihândan Adem ve Havvâ bitmemiş ve neşv ü nemâ bulup, zuhûr etmemiştir."
Ma'lum olsun ki, hakîkat-ı muhammediyye mertebesi, vücûd-ı mutlakın, mertebe-i ahadiyyeden ve bu mertebe-i ıtlâkdan, mertebe-i vahdete tenezzülünden ibarettir. Bu i'tibâr ile, bu hakîkatin ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Bu hakîkatin bir mertebeye daha tenezzülü, mertebe-i vâhidiyyet olup, bu mertebe- de ilm-i ilâhîde a'yân-ı sâbite zâhir olur ve buna "hakîkat-ı insaniyye" mertebesi dahi derler. Ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâyede tekevvün ve tefessüd edecek avâlimin sûretleri bu mertebede yekdîğerinden temeyyüz ederler; zîrâ fezâda bizim âlemimiz gibi pekçok âlemler vardır ve peyderpey bu âlemler tekevvün ve tefessüd etmektedir, bunların üzerlerinde her birinin kavânîn-i tabîiyyesi mûcibince nebât ve hayvân husûle gelir ve Ademler ve Havvâlar vücûd bulur. Bu ma'nâ Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur: وَ مِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَ مَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ (Şûrâ, 42/29) Ya'ni "Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allah'ın varlığının alâmetlerindendir." Dîğer ayet-i kerîmede أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Neml, 27/25) ya'ni “Göklerde ve yerde hubûbât çıkaran Allah'a secde etmezler mi?" buyrulur. Ve insana da “dâbbe" buyrulduğu إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ (Enfâl, 8/22) ya'ni "Devâbbın şerlisi Allah indinde, taakkul etmeyen sağır ve dilsiz olan kimselerdir" âyet-i kerîmesiyle sâbittir.
4529. "Muhakkak sizi elest âleminin zerreleri vaktinde ayağı bağlanmış ve menkûs ve süflî görmüşümdür."
“Alem-i ervâhda herkesin rûhu zerreler hâlinde mütemessil olup أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbına muhâtab oldukları vakit, ben sizin ayn-ı sâbitenize bakıp, ayağı bağlanmış ve baş aşağı olmuş ve süflî bir halde görmüşümdür."
4530. "Direklersiz göğün hudûsundan evvel bilmiş olduğum, şey ziyade olmadı." [4544]
“Umud”, “imâd"ın cem'idir. İmâd, direk demektir. "Göklerin direkler olmaksızın hudûsundan mukaddem, a'yân-ı sâbite âleminde müşâhede edip bilmiş olduğum ma'lûmât, bu âlem-i şehadette ziyâdeleşmedi." Bu beyt-i şerîfde "Asumân-ı bî-amed" ta'biriyle اَللَّهُ الَّذِى رَفَعَ السَّمَوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ (Ra'd, 13/2) ya'ni "Öyle Allah Teâlâ'dır ki, gökleri direkler olmaksızın yükseltti" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu âyet-i kerîmede manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden seyyârâtın muallakda devr ettiklerine işaret olunur. Ya'ni manzûme-i şemsiyye fezâda tekevvün etmezden evvel, ilm-i ilâhîde sabit olan sûretlerini rûhum ile bilmiş idim. Bu manzûmenin tekevvününden sonra dahi o ma'lûmâtım ziyâdeleşmedi, zîrâ bildiğim hâl üzere tekevvün etti.
4531. Muhakkak sizi baş aşağı görüşüm, ondan evvel ki sudan ve çamurdan bilirim.
"Sudan ve çamurdan" ta'bîriyle, cism-i kesîf-i unsurîye işaret buyrulur. "Bâlîden", büyümek, neşv ü nemâ bulmak demektir. Ya'ni "Ey üserâ-yı Kureyş, ben cism-i kesîf-i unsurî ile bu âlem-i şehadete gelip neşv ü nemâ bulmazdan evvel, âlem-i ma'nâda sizi baş aşağı gelmiş bir halde görmüşümdür."
4532. Yeni görmedim, tâ ki onunla şâdî edeyim; bunu sizin ikbaliniz içinde görüyor idim.
"Ben sizin bugünkü mağlûbiyetinizi yeni görmedim, tâ ki bu yeni görüş sebebiyle mesrûr olayım; ben sizin bu hâlinizi, sizin hâl-i ikbâlinizin içinde de görüyor idim."
4533. Gizli kahrın bağlanmışı, ondan sonra da ne kahır! Şeker yer idiniz ve onda zehir derc idi.
"Hakk'ın gizli kahrının bağlanmışı idiniz; o gizli kahırdan sonra âlem-i zuhûrdaki kahır, ne azîm kahırdır! Siz mukaddemâ şeker yer idiniz, fakat o şekerin içinde zehir münderic idi."
4534. Böyle zehirden dolu bir şekeri eğer düşman hoş içerse, onun üzerine sana ne hased gelir?
"Eğer düşman böyle içi zehir dolu olan bir şeker şerbetini tatlı tatlı içerse, onun o andaki telezzüzüne hased eder misin?"
4535. O zehiri neşât ile nûş ettiniz, ölümünüz her iki kulağınızı gizli tutmuş.
"O zehir dolu olan şeker şerbetini şevk ve neşât ile içdiniz; siz onu öyle zevk ile içerken, ölümünüz de iki kulağınızı gizlice tutmuş idi."
4536. "Ben onun için gazâ etmedim, tâ ki zafer bulayım, cihânı tutayım!"
"Ben düşmanlara zafer bulmak ve cihânı kahır ve galebem altında tutmak için sizinle gazâ etmedim; benim harbim, insan oldukları halde, hayvâniyet mertebesinde kalan ve hemcinslerini de kendi mertebe-i süfliyyele-rine çekmek için nâhak yere kan dökenleri insâniyet mertebesine çıkarmak içindir."
4537. “Zîra o cihân cîfe ve murdâr ve kıymetsizdir; böyle murdar üzerine nasıl harîs olurum?"
"Cîfe", ölmüş hayvanın kokmuş cesedi; "murdâr", pis; "rahîs", ucuz ma'nâlarınadır. Şârih Ankaravî hazretleri "rahîs"a kıymetsiz ma'nâsı vermiştir.
4538. "Köpek değilim, ta ki ölünün perçemini koparayım; Isa'yım, gelirim ki tâ diri edeyim."
"Cîfeye musallat olup, yemeğe çalışan köpektir; bu dünyâ ise cîfe ve murdardır, binâenaleyh ben köpek değilim, bir leşin perçemini ve saçını didikleyerek yemeğe çalışayım; ben Îsâ (a.s.)ın tasarrufât ve mu'cizâtını da hâizim. Ma'nen ölü olan bu beşeri diriltmek için geldim."
4539. "Ondan dolayı cenk saflarını yardım, tâ ki sizi helâkden kurtarayım!"
"Ben kılıç çekip beşerin harb saflarını, ancak sizi helâk-ı ma'nevîden kurtarmak için yardım."
4540. "Beşerin gırtlaklarını ondan dolayı kesmem, tâ ki bana ker ü ferr ve haşer ola."
"Ker ü ferr", harbde ileri geri hareket ederek, kahramanlık göstermek; "haşer", cem' etmek demektir. Ya'ni "Beşerin gırtlaklarını kahramanlık göstermek ve etrâfima kuvvet toplamak için kesmiyorum."
4541. Ondan dolayı birkaç gırtlağı kesiyorum, tâ ki o gırtlaklardan âlem-i azîm kurtulsun!
"Beşerin üzerine kahır ve zulüm ve küfür ile musallat olan birkaç kişinin gırtlağını kesiyorum, tâ ki o kütle-i beşer bu âlem-i azîm o müfsidlerin kahır ve zulmünden ve küfründen kurtulsunlar."
4542. Zîra siz pervâne gibi kendi cehlinizden ateş önünde bu hamleyi âdet edersiniz.
4543. Ben sizi sarhoş gibi ateşe düşmekten iki el ile men' ediyorum.
Bu iki beyt-i şerîfde şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: انما مثلی و مثلكم كرجل استوقد نارا فجعلت الفراش يقعن فيها و انا أخذ بحجز كم و انتم تقتحمون فيها Ya'ni "Ancak benim meselim ve sizin meseliniz ateş yakan bir adam gibidir ki, pervâneler o ateşe düşmeğe şurû' ederler, ben ise sizi men' etmek sebebiyle tutarım, siz ise ona hamle edersiniz". Ya'ni siz cehliniz sebebiyle bu hayât-ı beşeriyyenin âkıbetini idrâkden âcizsiniz; binâenaleyh ayn-ı âteş olan dünyanın âlâyişini ve nefsin huzûzâtını kemâliyle elde etmek için küfür ve inkârı ihtiyâr ediyorsunuz. Ben ise sizi o ateşe atılmaktan men' ediyorum.
4544. Onu ki, kendinize fetihler zannettiniz, kendi menhûsluğunuzun tohumunu ekdiniz.
"Peygambere muhalefetle ona galebe etmeyi fetihler zannettiniz, halbuki ona muhalefet sebebiyle kendi bedbahtlığınızın ve şekāvetinizin tohumunu ekdiniz." Zira الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ âhiretin tarlasıdır" buyrulmuştur; binâenaleyh bu dünyâda şekāvet ve nuhûset tohumunu ekenler, orada zakkūm gibi acı olan meyvesini yerler.
4545. Birbirinizi ciddin ciddi ile da'vet ettiniz, ejderha tarafına at sürdünüz.
"Peygamber'e muhalefet için birbirinizi ciddin ciddi ile, ya'ni son derece sa'y ile da'vet ettiniz, halbuki hakîkatte sizi helâk edecek bir ejderhâ-yı ma'nevî tarafına at sürdünüz."
4546. "Kahır ettiniz ve ayn-ı kahırdasınız, muhakkak siz dehrin arslanının kahrının makhurusunuz."
Ya'ni "Sizin iyiliğinize hizmet eden kimseye karşı harb ve nizâ'a kıyâm etmekle kahır ettiniz ve bu hâliniz ile kahrın aynı ve zâtı içindesiniz, zîrâ siz muhakkak dehrin arslanı olan Peygamber'in kahrının makhûrusunuz."
"Tâğî", azgın; “me'sûr", esîr olmuş demektir. Ya'ni azgın olan bir kimse kendi mâdûnu olan zayıfları kahr edicidir, fakat o zayıfları kahr edicilik hâli içinde ma'nen kahr olunmuştur ve mansûr ve muzaffer olması hâli içinde ma'nen bağlanmış bir esîrdir.