İçeriğe atla

Peygamber (a.s.)ın mesrûr olması üzerine onların ta'nından âgâh olması

72. bölüm / 81 · 588 kelime · ~3 dk okuma

4514. Vâkıa o müvekkel o sözü işitmedi, bir kulağa gitti, “min ledün"den idi.

"Ledün", taraf ve nezd ma'nâsınadır; burada murâd, "Allah indinden" demektir. Ya'ni "Esîrler gâyet yavaş konuştukları için vakıa onların sözlerini işitmedi; fakat o sözler öyle bir kulağa gitti ki, o kulak da Sultân-ı enbiyâ Efendimiz'in mübarek kulakları olup, Allah indinden her şeyi işitmeğe memûr idi. Nitekim hadis-i kudside كنت له سمعا ["Onun işitmesiyim"] buyurulur.

4515. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu görmedi, o kimse ki hifz edici idi, halbuki onu Ya'küb çekti.

Esîrierin gizli sözlerini müvekkelin işitmeyip, Hz. Peygamber'in duymasının nazîri budur ki, "Yûsuf (a.s.)ın gömleğini Ya'kūb (a.s.)a getirmeğe memur ve müvekkel olan kimse, o hifz ettiği gömleğin kokusunu duymadığı halde, o kokuyu beri tarafında Ya'kūb (a.s.) duyar idi."

4516. O şeytanlar göğün ananı üzerinde, o gayb bilici olan levhin sırrını işitmezler.

"Anân”, ârız olmak ma'nâsına olan "anen"den, bulut gibi gökyüzünün avârızına denir. Nitekim "a'nânu's-sema" derler. "Gayb-dân"; "dân", dânisten masdarından emr-i hâzır olduğu takdirde, vasf-ı terkîbî olup, "gayb bilici" demek olur. Ve "dân", ism-i mekân edâtı olduğuna göre "mahall-i gayb" demek olur. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı: "O mahall-i gayb olan levhin sırrını işitmezler" demek olur. Ya'ni "Şeytanlar gökyüzünün avârızına kadar çıktıkları halde o gayb bilici veyâ gayb mahalli olan levhin sırrını işitmezler." Burada "şeytanlar"dan murâd hicâbât sebebiyle Hak'dan uzak olanlar ma'nâsınadır. Ma'lûmdur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'set-i seniyyelerinden evvel cin tâifesi vücûd-ı kevnîlerinin letâfeti hasebiyle göğe çıkarlar ve kezâ vücûd-ı kevnîleri latîf olan melâike-i unsuriyyûndan levh-i mahfûzda menküş olan sırr-1 kazâ ve kader-i ilâhîye âid ma'lûmâtı çalıp, yeryüzündeki kâhinlere ilkā ederler idi. Vaktâki Resûl-i Ekrem Efendimiz meb'ûs oldular, göğe çıkan cinler, melâike-i unsuriyyûn tarafından tard olundular. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Cin'de cinlerin lisânından bu hâl ihbâr buyrulur: وَ أَنَا لَمَسْنَا السَّمَاء فَوَجَدَناها ملئت حرساً شَدِيداً و شهباً و أنا كنا نقعد مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَداً (Cin, 72/8,9) Ya'ni "Biz göğe yaklaştığımızda, biz o göğü melâikeden kavî bekçiler ve şihâblar ile dolu bulduk, halbuki biz evvelce dinlemek için gökten oturacak yerlere oturduk; şimdiki halde kim dinlerse, kendisi için rasad olan bir şihâb bulur."

4517. O Muhammed yatmış ve dayanmış, sır onun etrafına gelmiş, duyucu olmuştur.

O Muhammed (s.a.v.) Efendimiz döşeğine yatmış ve yastığına dayanmış iken, tâife-i şeyâtînin yaklaşıp da işitemediği esrâr-ı kazâ ve kader o hazretin etrafına gelmiş ve onun etrafını tutucu ve tavaf edici olmuşdur.

4518. Helvayı o kimse yer ki, onun rızkı açıktır; o kimse değil ki, onun parmakları uzun olur.

Helva gibi lezîz olan ulûm-ı ledünniyyeyi ve esrâr-ı rabbâniyyeyi ezelde rızkı ve nasîbi olan kimse yer. Bu ni'met sa'y ü gayret ile ele geçmez.

4519. Hırsızlığı bırak, sırrı Ahmed'den al diye, necm-i sâkıb şeytan sürücü bekçisi olmuştur.

"Sâkıb", şu'le verici ve delici ma'nâlarınadır. "Necm-i sâkıb," parlak bir şu'le ile ve sür'at ile fezâyı delip uçan yıldız demektir. Fen bunları, mahrekinden kurtulmuş birtakım ecrâm addetmektedir. Kur'ân-ı Kerîm bu uçmanın sebebini bize bildiriyor, fakat mâhiyetleri bizce meçhûldür; zîrâ onları uzaktan uçar yıldız görüyoruz. Ya'ni Ahmed (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz'in bi'set-i seniyyelerinden sonra ins ve cinnin istinkâh-i esrâr husûsunda mürâcaât-gâhı ancak Zât-ı nübüvvet-penâhîleri olmuştur; tâife-i cinnin hırsızlığı men' edilmiştir.

4520. Ey iki gözü dükkân tarafına olan kimse, sabahtan âgâh ol, mescide git, rızkı İlâh'dan iste!

Hind nüshalarında "dü dîde" yerine "devîde" vâki'dir. "Ey erkenden dükkân tarafına koşmuş olan kimse" demek olur. Ya'ni "Rızk-ı sûrî olsun, ma'nevî olsun, muhakkak sûrette çalışmakla ele geçmez; nitekim sûrî rızk için harâretle çalışanlardan birçoğu iflas ettiği gibi, az çalışanlardan bir kısım insanlar dahi çok kazanmışlardır. Rızk-ı ma'nevî olan ulûm da böyledir. Binâenaleyh her iki nevi' rızk, Hak'dan taleb olunmak lâzımdır."