Peygamber (a.s.)ın esîrlere bakması ve tebessüm etmesi ve: "Bir kavimden taaccübe dûçâr oldum ki, zincirler ile ve bukağılar ile cennete çekilirler" buyurması
71. bölüm / 81 · 3316 kelime · ~17 dk okuma
4459. Peygamber gördü ki, bir bölük esîr götürürler idi ve onlar nâle içinde idi.
4460. O âgâh olan arslan onları bend içinde gördü; onda alttan alta bakarlar idi.
[4474] O avâkıb-ı ahvâle âgâh olan arslan, ya'ni Nebiyy-i zîşân o esîrleri bağ içinde gördü ki, o esîrler bağ içinde, başlarını önlerine eğip, utanma ve öfke halleri memzûç olduğu halde, alt alta nazar ederlerdi.
4461. Hattâ her biri Resûl-i sâdık üzerine gazab cihetinden dişlerini ve dudaklarını çiğnerler idi.
4462. Tâkat yok idi ki, o gazab ile söz söylesinler; zîrâ on batman kahır zincirinde idiler.
O esîrlerin tâkatı yok idi ki, öfkeleri sebebiyle ehl-i İslâm aleyhinde söz söyleyebilsinler; zîrâ her biri on batman ağırlığında kahır ve cezâ zincirleriyle bağlı idiler.
4463. Müvekkel onları şehir tarafına çeker idi, onları kahır ile kâfiristandan götürür idi.
Esîrleri muhafazaya me'mûr olan kimse onları çeke çeke şehir tarafına götürür idi; onları kahriyle diyâr-ı küffârdan, diyâr-ı İslâm'a götürür idi.
4464. "Ne bir fidâ, ne bir altın alıyor, ne de bir serverden şefâat erişiyor!"
Bu beyit ile âtîdeki beyit, esîrlerin kendi kendilerine söyledikleri sözlerdir. Ya'ni derler idi ki: "Bizi mağlûb eden bu Peygamber ne fidye-i necât ne de altın alıyor, ne de bizim halâsımız için taallukātımızdan bulunan islâmların büyüklerinden bir şefâat erişiyor!"
4465. "Âlemin rahmeti! diyorlar, halbuki o, âlemin boğazını ve gırtlağını götürüyor!"
Bu Peygamber'e müslümanlar "Âlemin rahmeti!" diyorlar, halbuki o rahmet değil, bil'akis âlemin boğazını ve gırtlağını kesiyor.
4466. Dudak altında şahın işine ta'ne vurucu oldukları halde, bin inkâr ile yola giderler idi.
O esîrler, şâh-ı hakîkat olan Peygamber'in, işine dudak altından i'tirâz ederek ve homurdanarak, bin inkâr ile yola giderler idi.
4467. "Çâreler yaptık, halbuki burada çareler yoktur; muhakkak bu adamın kalbi mermerden noksan değildir."
O esîrler homurdanarak derler ki: "Biz her müşkilâta karşı çâreler ve tedbîrler yaptık, müessir oldu; halbuki bugün başımıza gelen belânın def'ine çâre ve tedbîr yoktur. Muhakkak bu Peygamber dedikleri adamın kalbi katılıkta mermer taşından daha noksan değildir."
4468. "Biz binlerce arslan adamız, şecî arslanız; iki üç çıplak ve zayıf ve yarım canlıya,"
4469. "Böyle aciz kalmışız; eğri gidicilikten midir, yahud yıldızlardan mıdır yahud sihirbazlıktan mıdır?"
Birinci beyit, ikinci beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur. "Ya'ni Kureyş kabîlesinin bahadır ve cengâverleriyiz. Böyle birkaç çıplak ve zayıf eline ve yarı canlı olan kimselere karşı nasıl olup da böyle âciz kalmışız. Bu mağlûbiye- timiz bizim tedbîrde eğri gidiciliğimizden midir, yoksa yıldızların te'sîrinden midir, yâhud onların sihirbazlıklarından mıdır?" demek olur.
4470. "Onun o bahtı bizim bahtımızı yırttı; bizim tahtımız, onun tahtında baş aşağı oldu."
"O Peygamber'in tali'i bizim tâli'imizi mağlûb etti, bizim taht-ı ikbâlimiz, onun taht-ı ikbâlinden altüst oldu."
4471. "Eğer onun işi sihirbazlıktan kavî oldu ise, biz dahi sihirbazlık ettik niçin gitmedi?"
"Eğer o Peygamber'in bizim üzerimize galebesi sihirbazlıktan oldu ise, biz de ona karşı sihirbazlık yaptık; bizim sihirbazlığımız niçin müessir olup, ileriye gitmedi?"
Bu "İn testeftihû fekad câekümü'l-fethu" âyet-i kerîmesinin tefsîri: "Ey tâinler, dediniz ki bizden ve Muhammed'den her o kimse ki hakdır, ona feth ve nusret ver! Ve bunu o sebeble söylediniz, tâ zan gele ki siz garazsız Hakk'ın tâlibisiniz. Şimdi Muhammed'e nusret verdik, tâ ki hak sahibini göresiniz"
Bu âyet-i kerîme sûre-i Enfâl'dedir, sebeb-i nüzülü budur ki, küffâr-ı Kureyş, Mekke-i Mükerreme'den, ehl-i İslâm ile harb için çıktıkları vakit, Harem-i Şerîf'in örtüsünü tutup: "Yâ Rab, iki askerden hangisi sana mahbub ve makbûl ise, ona nusret ver" derlerdi. Hak Teâlâ onlara karşı istihzâ muâmelesi gösterip buyurdu ki: ان تستفتحوا فَقَدْ جَاءَكُمُ الْفَتْحُ وَ إِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَ إِنْ تَعُودُوا نَعُدْ وَ لَنْ تَعْنِى عَنْكُمْ فَتَتْكُمْ شَيْئاً وَ لَوْ كَثُرَتْ وَأَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ (Enfal, 8/19) Ya'ni "Eğer siz fetih istediniz ise, işte size fetih geldi ve eğer muhalefetten vazgeçerseniz o sizin için hayırlıdır ve eğer muhalefete avdet ederseniz, biz de onlara nusrete avdet ederiz ve eğer çok olsa bile, sizin cemaatiniz sizden bir şeyi def' etmez; ve muhakkak Allah Teâlâ mü'minler ile beraberdir."
4472. Putlardan ve Huda'dan niyaz ettik ki, eğer haksız isek, bizi kat' et!
Ya'ni küffâr-ı Kureyş dediler ki: "Biz putlardan ve Huda'dan yalvarıp istedik ki, eğer da'vâmızda haksız isek bizi mağlûb et!"
4473. O ki bizden ve ondan hakdır ve doğrudur, ona nusret ver, onun nusretini iste!
"Bizden ve islâmlardan hangimiz haklı ve doğru ise, ona yardım et ve onun yardımını iste!"
4474. Bu duâyı çok ettik; ve Lât önünde ve Uzzâ ve Menât önünde secde ettik.
"Salât", kelimesine Ankaravî hazretleri "secde" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri "bahşiş" ve "atâ" ma'nâsına olan "sıla"nın cem'idir ve kesr ile “sılât"dır demiştir. "Lât" ve "Uzzâ" ve "Menât" Kureyş'in taptığı putların isimleridir. Nitekim sûre-i Necm'de أَفَرَأَيْتُمُ اللات وَالْعُزَّى وَ مَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (Necm, 53/19-20) ["Gördünüz mü o Lât ve Uzza'yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı?"] âyet-i kerîmesinde isimleri mezkûrdur.
4475. Ki, "Eğer o hak ise, onu zahir kıl, eğer hak olmazsa, onu bizim zebûnumuz et!"
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Enfal'de olan وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَامْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ أَوْ أَتْتَنَا بِعَذَابِ أَلِيمٍ (Enfal, 8/32) ya'ni "Vaktaki dediler: Ey benim Allah'ım, bu Peygamber'in dediği senin indinden olup hak ise, bizim üzerimize gökten taş yağdır veyâhud bize azâb-ı elîm getir" [âyet-i kerîmesi-ne işâret buyurulur.] Bu sözü söyleyenin Ebû Cehil olduğu rivâyet olunur.
4476. "Vaktāki açık gördük ki o mansûr oldu, biz hep zulmet olduk, o nûr oldu."
Bu da Kureyş münkirlerinin sözüdür. Dediler ki: "Biz bu kadar putlarımı-za duâ ettik ve hediyeler verdik veyâ secdeler ettik. "Eğer Muhammed hak ise bize ızhâr et ve eğer bâtıl ise, onu bize mağlûb et!" dedik. Vaktāki onun mansûr olduğunu ve bize galebesini gördük ve biz onun önünde hep zulmet olduk, o bizim önümüzde nûr oldu."
4477. "O istediğiniz şeydir!" diye bu bizim cevabımızdır, zâhir oldu ki, "Siz haksızsınız!"
Kureyş münkirleri sözlerine devâm edip dediler ki: "Bizim bu mağlûbiye-timiz ve müslümanların galibiyeti "İşte istediğiniz şeyi verdim" diye Hak ta-rafından bize verilmiş cevabdır; ve Hakk'ın bu cevâb-ı fiilîsi "Siz haksızsınız!" diyerek bizlere zâhir oldu."
4478. Tekrâr bu endîşeyi kendilerinin fikrinden kör ettiler, kendilerinin zik-rinden def' ettiler.
Kureyş münkirleri yukarıdaki düşünceleri tekrar hatırlarından sildiler ve fikirlerinden def' ettiler, dediler:
4479. Ki, "Bu tefekkür dahi bize idbardan bitti ki, onun doğruluğu gönülde dürüst olur."
"Bizim mağlûbiyetimiz ve onların galibiyeti haklı olduklarının delîlidir, sû-retinde vâki' olan düşüncemiz idbâr-1 tâli'den bitti ve doğdu; kalbimizde o fik-rin doğruluğu kalbde takarrur edip dürüst ve sağlam olur, yanlış bir fikri doğ-ru görürüz."
4480. "Halbuki eğer birkaç kere gālib oldu ise ne oldu? Zamân her bir kim-seyi galib getirir!"
Halbuki Muhammed (a.s.) birkaç kere bize gālib oldu ise, bunun ne hükmü olur; zamân her bir kimseyi gālib getirir, ya'ni gālibiyet ve mağlûbiyet ba'zı ahvâl ve şeraitin te'sîri ile, zaman zaman vâki' olur bir şeydir."
4481. Biz dahi eyyamdan saâdet-mend olduk, def'eât ile onun üzerine muzaffer geldik.
"Nitekim biz dahi ba'zı vakitlerde onlara gālib gelmek sûretiyle hüsn-i tâli'imizi ızhâr ettik, def'alar ile o Peygamber üzerine muzaffer olduk."
4482. Tekrar derler idi ki: "Vâkıa o mağlub oldu, bizim mağlubiyetimiz gibi o çirkin ve alçak olmadı."
Müşrikler, yukarıdaki fikri muhakemelerinden sonra, tekrar dönüp derler idi ki: "Evet, o da bize mağlûb oldu, fakat onun mağlûbiyeti, bizim şimdiki mağlûbiyetimize benzemedi; zîrâ o mağlub olduğu vakit, bizim gibi elleri zincirler ile bağlanıp zelîl bir sûrette sevk olunmadı."
4483. "Zîra hüsn-i tâli' ona mağlubiyet içinde, el altından gizli yüz şâdî verdi."
"Zîrâ bu hâl de onun güzel olan tâlii iktizâsındandır ki, onun bu tâlii, mağlûbiyeti içinde bile kendisine bir sebeb-i mechûlden gizlice sürûrlar ve safâlar verir idi. Şöyle:"
4484. "Ki, o asla mağlub olmuşa benzemedi, zîrâ onda ona ne gam, ne de kıvranma oldu."
4485. Çünkü mü'minlerin alâmeti mağlûbiyettir; fakat mü'minin mağlûbluğunda güzellik vardır.
Mü'minler mağlûbiyetten müteessir olmazlar, çünkü onlar âlemde Hakk'ın tecellî-i ef'âlini müşâhede ederler. Ef'âl-i ilâhiyye önünde dâimâ mağlûb ve münkesirdirler; bu sebeble mü'minlerin alâmeti mağlûbiyet olur, fakat mü'minin mağlûbiyetinde ve inkisârında güzellik vardır, çünkü onu efâl-i Hak'dan görür. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا الاَ مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا (Tevbe, 9/51) ya'ni "Habîbim de ki: Bize Allah Teâlâ hazretlerinin bizim için ezel-de yazdığı şeyin gayri isabet etmez" buyrulur.
4486. Eğer sen bir misk ve anberi kırarsan, âlemi reyhânın kokusundan doldurursun.
Ya'ni mü'minler misk ve anbere benzerler. "Eğer sen miski ve anberi kırıp parçalarsan, onun kokusu etrâfa yayılır; bunun gibi mü'minlerin inkisarından sûrî ve ma'nevî etrâf-ı âleme birçok fevâid hâsıl olur."
4487. Ve eğer ansızın eşeğin gübresini kırarsan, odaları baştan başa ziyâde kokmuş edersin.
Ehl-i nefis olan münkirler dahi eşek gübresine benzerler, onları kırdığın vakit, bâtınlarındaki habâset etrâf-ı âleme intişâr eder ve nâsın huzûr ve râhatı münselib olur.
Resûl (a.s.)ın Hudeybiye'den murâdsız olarak geri dönmesinin sırrı odur ki, Hak Teâlâ onun lakabını "fetih" koydu, zîrâ “İnnâ fetahnâ" sûrette kapamak ve ma'nâda açmak oldu; nitekim miski kırmak zâhirde kırmaktır ve ma'nâda onun miskliğini sâbit kılmaktır, onun fâidelerinin tekmîlidir
Tafsîlâtı tarih-i İslâm kitablarında beyân olunduğu üzere Resûl-i zîşân Efendimiz Zilka'de ayında bir pazartesi günü, îfâ-yı hac için Medîne'den Mekke'ye sefer ettiler ve kurban etmek için de yetmiş deveyi beraberce götürdüler. Mekke müşrikleri bu haberi duydular ve Resûl-i Ekrem'i ashâb-ı kirâmıyla beraber îfâ-yı hacdan men' etmek için ittifak ederek "Beldah" nâmındaki mahalle kadar çıkıp karşı durdular. Resûl-i Ekrem hazretleri de bunların ittifakından haber alıp, Hudeybiye ismindeki mevki'de ashâb-ı kirâmla berâber tevakkuf buyurdular. Cenâb-ı Peygamber bir musâlaha akdi için, Hz. Osman'ı müşriklere elçi olarak gönderdi; onlar o hazreti tevkîf ettiler ve o sırada Hz. Osman'ın katli haberi şâyi' oldu. Resûl-i Ekrem Efendimiz ashâb-ı kirâmdan bir ağaç altında bîat istediler ve bir ellerini dîğer elleri üzerine koyup: "Bu el Osman'ın elidir ve Osmân maktûl olmamıştır!" buyurdular. Ashâbın cümlesi bîat ettiler; bu bîata "bîat-ı Rıdvân" derler. Müşrikler bu bîat haberini işitince vehme düşüp taraflarından Sehl b. Amr'ı Resûl-i Ekrem tarafına gönderdiler ve bir sulh akd olundu. Ve bu sulh, islâm hakkında sûrette gâyet ağır idi, ba'zı şartları şunlardır: On yıl islâm ile müşrikler arasında muhârebe ve kıtâl olmayacak ve gerek gizliden gizliye ve gerek açıktan açığa birbirlerini incitmiyecekler. Mü'minler bu sene gidip, gelecek sene hacca gelecekler ve müşriklerden birisi islâm tarafına kaçarsa, ehl-i İslâm onları müşriklere iade edecekler; ve fakat müslümanlardan birisi müşriklere kaçıp, irtidâd ederse, onlar bunu islâma iâde etmiyecekler. Bu ağır şartlı sulhdan islâmların kalbi münkesir oldu. Hz. Peygamber yirmi gün Hudeybiye'de kaldı ve ashâb-ı kirâma tıraş olmalarını ve develeri kurban etmelerini emir buyurdu; ve mü'minler münkesiren Hudeybiye'den Medîne'ye döndükleri vakit إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مبيناً (Fetih, 48/1) ya'ni "Apaçık bir fethi muhakkak biz sana feth ettik" sûre-i şerîfeşi nâzil oldu. Bu Hudeybiye musâlahası islâm için sûrette zafer kapısını kapamak idi, fakat bâtında ve ma'nâda feth-i mübîn idi ki, bu musâlahanın fevâid-i adîdesi târîh-i İslâm'da mufassaldır, burada zikri uzun olur.
4488. Zül ile Hudeybiye ric'ati vaktinde, "İnna fetahna" devleti davul çaldı.
Nitekim yukarıda îzâh olundu.
4489. Ona hazretden haber geldi ki: "Git, sen bu zaferin men'inden gam-gîn olma!"
Cenâb-ı Hak tarafından Resûl-i Ekrem'e: "Şehrine dön, zâhirde bu zaferin men' edilmiş olmasından dolayı müteessir olma!" diye vahiy geldi.
4490. "Zîrâ bu senin nakd olan horluğunda fetihler vardır, işte falan kal'e, falan buk'a sana mahsûstur."
"Buk'a", arz kıt'ası ma'nâsınadır. Cenâb-ı Hak vahyinde buyurdu ki: "Ey Resûlüm, gam çekme, Hudeybiye musâlahası hâl-i hâzırda bir mağlûbiyet ve zillettir, fakat bu zillet içinde fetihler ve zaferler gizlidir; işte falan kal'e ve falan kıt'a-i arâzî sana verilmiştir, behemehâl onları feth edeceksin!"
4491. Sona bak! Vaktaki harâretle geri döndü, Kureyza ve Nadîr üzerine -ondan ne vâki' oldu?
Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır, buyururlar ki: Evet Hudeybiye musâlahasında sûretde islâma bir zillet hâli göründü, fakat sen onun sonuna bak! Vaktâki Resûl-i Ekrem hazretleri mahrûmiyyet-i hac harâreti ve teessürü ile geri döndü, Benî Kureyza ve Benî Nadîr kabîleleri üzerine ne vâki' olduğu, târîh-i İslâm kitablarında mündericdir. Bu iki kabîle Hayber ciheti yahûdilerindendir, bunlar Mekke müşriklerini islâmlar aleyhine teşvik ederlerdi.
4492. Kal'alar, hem de o iki buk'aların etrafı ve ganîmetlerden menfaatlar müsellem oldu.
O kabîlelerin kal'aları, hem de onlara müteallik olan iki kıt'a-i arâzî ve mâl-ı ganâimden birçok menfaatlar ehl-i İslâm'a teslîm olunmuş oldu.
4493. Ve eğer o olmazsa, sen bak ki o ferîk pür-gam ve renc ve meftûn ve aşîkdırlar.
4494. Zillet zehrini şeker gibi yerler, gamlar dikenini develer gibi otlarlar.
Bu iki beyt-i şerîf bir cümle-i tâm teşkil ederler. Ya'ni "Bu zafer ve muvaffakıyet olmasa dahi, sen ona bak ki, bu mü'minler tâifesi pek ziyâde gamlı ve gönülleri mecrûh ve zaferin meftûnu ve âşıkı oldukları halde, bu muvaffakıyetsizlik zilletinin zehrini, asla şikâyet etmeksizin şeker gibi yerler; diken gibi gamları, devenin tatlı tatlı yediği dikenler gibi, tatlı tatlı yerler."
4495. Gamın aynı için, şâdî için değil; bu alçalma onların indinde derece gibidir.
Ya'ni "Bunların gamı tatlı tatlı yemesi, gamda meserret ve şâdî buldukları için değildir, belki gamı, gam ve üzücü ve sıkıcı bir şey olduğu için kabûl ederler ve acıyı tatlı tatlı yerler; fakat o acının acılığı yine yerindedir. Bu tesâfül ve alçalma onların indinde derece ve mertebe gibidir. Yükselen kimse nasıl mahzûz olursa, onlar da alçalma içinde öylece mahzûz olurlar."
4496. Kuyu dibinde öyle mesrûrdurlar ki, tahttan ve külâhtan korkarlar.
Onlar kuyu dibinde, ya'ni derekât-ı zillette öyle mesrûrdurlar ki, onlara tâc ve taht verilse, korkup kaçarlar; çünkü onlar bunu ma'şûklarının hicabı görürler.
4497. Her nerede muhakkak dilber hem-nişîn olur, yer altı değil, feleğin üstüdür.
Ma'şûk-ı hakîkî olan Hak her nerede ve herhangi hâl içinde beraber olursa, orası yer altı bile olsa, yer altı değil feleğin üstü olur.
تفسیر این خبر مصطفى صلى الله عليه و سليم فرمود لا تُفَضْلُونِي عَلَى يونس ابن متى Mustafa (s.a.v.)in bu haberinin tefsîridir ki: "Beni, Mettâ'nın oğlu Yûnus üzerine tafdîl etmeyiniz!" buyurdu
4498. Peygamber buyurdu ki: "Benim mi'racımın Yunus'un mi'racı üzerine fazileti yoktur."
Ma'lûm olsun ki, hadîs-i şerîfde nehiy buyrulan fazîlet, nübüvvet ve risâlet hususundaki fazîlet-i mutlakadır; zîrâ resûl-i ilâhî olmak cihetinden hiçbir peygamberin, dîğer bir peygamberden efdaliyyeti yoktur, nitekim âyet-i kerîmede لَا تُفرِّقُ بَينَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) ya'ni "Resûllerden hiçbirinin arasını tefrîk etmeyiz" buyurulur. Fakat her peygamber şahsı ve mazhariyeti cihetinden birbirinden tefrîk olunur. Zîrâ her birinin mazhar olduğu isim başkadır. Ve esmâ-i ilâhiyye arasında tefâzul sâbittir. Bu tefâzul تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَلْنَا بعضهم على بعض (Bakara, 2/253) ya'ni "Bu peygamberlerin ba'zısını ba'zısı üzerine tafdîl ettik" âyet-i kerîmesinde musarrahdır; ve bu cihetten her bir nebîden zâhir olan ahvâl, bu Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhînin îcâbâtı dairesinde vâki' olur. Nitekim Sâlih (a.s.) ism-i Fettah'ın mazharı idi, binâenaleyh mu'cizâtı da bu ismin dâiresinde vâki' oldu. Mûsâ (a.s.) ism-i Zâhir'in ve Îsâ (a.s.) ism-i Bâtın'ın mazharı idiler; fakat (s.a.v.) Efendimiz bilcümle esmânın mazharı olmakla beraber, bir ism-i gālibin hüküm ve te'sîri altında değildir; belki cemî'-i esmânın ahkâm ve âsârı dâire-i i'tidâlde vâki' olur. Bu cihetle bilcümle enbiyâ (aleyhimü's-selâm) üzerine fazîleti sâbittir.
Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîs-i şerîfin dîğer bir işâretini lisân-ı Nebevî'den beyânen buyururlar ki: "Benim mi'râcımın, Yûnus (a.s.)ın mi'râcı üzerine fazîleti yoktur." Cenâb-ı Pîr, fakîr tarafından tercüme edilen Fîhi Mâ Fîh'in yirmi beşinci faslında: لَا تُفَضِّلُونِي عَلَى يُونُسَ ابْنِ مَتَّى بَانَ كَانَ عُرُوجُهُ فِي بَطْنِ الْحُوتِ وَ عُرُوجِي كَانَ فِي السَّمَاءِ عَلَى الْعَرْشِ Ya'ni "Beni Yûnus ibn Mettâ üzerine tafdîl etmeyin, şu sebeble ki, onun urûcu balığın karnında oldu, benim urûcum arş üzerinde semâda oldu" hadîs-i şerîfini şerh buyururlar.
4499. Benim lâyıkım felek üzerine ve onun layıkı iniş üzerinedir; zîrâ ki Hakk'ın yakınlığı hesabtan hariçdir.
"Hisîb", hisab kelimesinin kāide-i Fürs üzere imâle olunmuşudur. Ya'ni "Benim mi'râcım felek üzerine çıkış ve onun mi'râcı da iniş oldu; zîrâ ki Hakk'ın yakınlığı âlem-i sûret ve taayyünâta âid olan hesabın hâricindedir."
4500. Kurb ne yukarıya, ne de aşağıya gitmektir; kurb-ı Hak varlık habsin-[4514] den kurtulmaktır.
Hakk'a yakın olmak demek, yukarıya çıkmak ve aşağıya inmek demek değildir; zîrâ yukarı ve aşağı nisbetleri, bu mevhûm olan izâfî varlığın îcâbı-dır; kurb-ı Hak ise, bu mevhûm olan varlığın habsinden kurtulmaktır.
4501. Yok için, yukarının ve aşağının ne yeri vardır? Yok için ne çabuk, ne uzak, ne de geç vardır.
Vücûd-ı izâfi, vücûd-ı mahz ile, adem-i mahz arasında bir berzahdır. Vü-cûd-ı mahza nazaran yoktur ve adem-i mahza nazaran vardır; binâenaleyh onun hâli, adem-i izâfidir. Bu beyt-i şerîfde vücûd-ı izâfiye "yok" ta'bîr buy-rulması, vücûd-ı mahza nazarandır. Ve imdi vücûd-ı izâfî, kendi âleminde bulundukça yukarı, aşağı, çabuk, uzak ve geç gibi nisbetlerin mahsûrudur; vaktāki kendi âleminden tecerrüd eder ve vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde yok olur, bu hâl içinde bu nisbetlerin hâricinde kalır. Bu mütâlaaya, ya'ni vücûd-ı mahza "hest-i nîst-nümâ" ya'ni "yok görünen var" ve vücûd-ı izâ-fiye "nîst-i hest-nümâ" ya'ni "var görünen yok" demişlerdir.
4502. Hakk'ın hazînesinin iş yeri yokluktadır; sen varlığın mağrûrusun, ne bilirsin ki yok nedir?
"Hakk'ın hazînesi"nden murâd, ilm-i ilâhî mertebesidir. "İş yeri"nden mu-râd, yokluğu yukarıda îzâh olunan bu vücûd-ı izâfî âlemidir. Ya'ni "Hakk'ın suver-i ilmiyyesinin ahkâmı zâhir olan mahal, yokluk demek olan bu vücûd-ı izâfi âlemidir. Ey gāfil, sen bu izâfi olan varlığın mağrûrusun ve ona aldan-mışsın, halbuki o, vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde yoktur; sen bu mevhûm olan varlık içinde müstağrak iken bu yolun ne olduğunu ne bilirsin?" "Gırre", gāfillik, aldanmışlık ma'nâsınadır. (Akrebü'l-Mevârid).
4503. Hâsılı onların bu inkisârı, ey ulu, hiç bizim inkisarımıza benzemez!
Bu beyt-i şerîf esîrlerin lisânındandır ve birbirlerine söyledikleri sözlerdir. Ya'ni "Ey ulu arkadaş, bu müslümanların mağlûbiyeti ve zilleti, bizim mağ-lûbiyet ve zilletimize benzemiyor vesselâm."
4504. Zül ve telef içinde öyle mesrûrdurlar ki, ikbal ve şeref vaktinde bizim gibi.
Ya'ni "Biz ikbâl ve şeref vaktinde nasıl mesrûr olur isek, onlar da zül ve telef ve zararlar içinde öylece mesrûr bir haldedirler."
4505. Azıksızlık azığı hep onun emlakidir; fakirlik ve zillet onun iftihârı ve yüksekliğidir.
O Peygamber dünyânın ni'metine ve refâhına ehemmiyet vermiyor, onun indinde azıksızlık azıktır ve ni'met ve emlakdir; fakîrlik ve zilletle iftihâr eder ve onlarda yükseklik görür.
Bu beyt-i şerîfde الفقر فخرى ya'ni “Fakr, benim fahrimdir” ve اللهم احينى مسكينا و امتنی مسکینا واخشرني في زمرة المساكين ya'ni “Yâ Rab, beni miskin olarak yaşat ve miskin olarak öldür ve zümre-i mesâkîn içinde haşret!” hadîs-i şerîflerine işâret buyrulur.
4506. O birisi dedi: “Eğer o ferîd öyle ise, o niçin güldü, zîra bizi bağlanmış gördü?”
Bu muhâvere esnasında diğer birisi, yukarıdaki sözleri söyleyen kimseye dedi: “Eğer o zafer ile teferrüd eden Peygamber senin dediğin gibi ise, bizi görünce niçin güldü? Çünkü o bizi böyle bağlanmış bir halde gördü.”
4507. “Mâdemki o mübdel olmuştur ve onun meserreti bu zindan değildir, bundan onun azadlığındandır.”
Ya'ni “Mâdemki o Peygamber mübdel olmuştur, ya'ni sıfât-ı beşeriyyesi, sıfât-ı rûhâniyyete tebeddül etmiştir ve mâdemki onun meserreti bu dünyâ zindanına aid olan huzûzâtdan değildir ve onun bu dünya zindanından âzâd oluşundandır;” Cümle âtîdeki beyit ile tamâm olur:
4508. “O halde düşmanların kahrı sebebiyle niçin şad oldu, niçin bu fetih ve zaferden pür-bâd oldu?”
Bu, yukarıdaki beytin cevâbıdır. Ya'ni “Mâdemki sıfat-ı nefsâniyyesi tebeddül etmiştir, o halde düşmanlarını makhûr bir halde görmesi sebebiyle ni- çin sevindi? Niçin bu fetih ve zaferden gurûr getirip şişti?" "Pür-bâd olmak", Türkçe'ye, “mağrûr olup kabarmak" ile tercüme olunabilir.
4509. Onun canı şad oldu, zîrâ erkek arslanlar üzerine kolay tasarruf ve fetih ve zafer buldu."
"Erkek arslanlar"dan murâd, kendilerini kabadayı ve pehlivân addeden müşriklerdir.
4510. Böyle olunca bildik ki, o âzâd değildir, dünyanın gayri ile dil-hoş ve dil-şad değildir." [4524]
Ya'ni "Mâdemki düşmanlarının kahrından seviniyor, o halde biz onun bu hâlinden bildik ki, o bu dünyâ zindanından âzâd olmuş değildir ve dünyanın hârici olan bir hâl ile gönlü hoş ve mesrûr değildir, ancak dünyanın huzûzâtıyla mesrûrdur."
4511. Yoksa nasıl güler idi ki, o cihanın ehli kötü ve iyi üzerine şefkat edici ve merhamet edicilerdir."
"Eğer o dünya zindanından kurtulmuş bir kimse olsa idi, bizim bu zelîl hâlimizden dolayı nasıl mesrûr olup güler idi; zîrâ o rûhâniyet âleminin ehli, hem kötüler ve hem de iyiler üzerine şefkat edici ve merhamet edici olurlar."
4512. O esîrler onun bahsinde birbirleriyle dil altında bunu fısıldadılar.
"Mengîden", meşveret etmek ve başkaları işitmiyecek sûrette söz söylemek, ma'nâsınadır. Türkçe'de, fısıldamak ile tercüme olunabilir. Ankaravî hazretleri bu ma'nâyı Türkçe "sokurdanmak" kelimesiyle tercüme buyurmuşlardır. Hind nüshalarında birinci mısra' `این همی گفتند در زیر زبان` ["Dil altından bunu söylüyorlardı"] sûretinde vâki'dir.
4513. Tâ müvekkel işitmesin; bizim üzerimize sıçrar, muhakkak bu sözü o sultânın kulağına götürür.
Yavaş yavaş konuşurken derlerdi ki: "Aman bizi muhafazaya me'mûr olan kimse sözlerimizi işitmesin, eğer duyarsa muhakkak bu sözleri o sultân-ı muzafferin kulağına götürür, sonra iş fenâ olur."
"Şemâtet", bir düşmanın düşmana isabet eden belâdan dolayı ızhâr-ı sürûr etmesi ma'nâsınadır. Ya'ni Peygamber (a.s.)ın kendi düşmanlarının makhûriyyetine sevinmesi üzerine, esîrler tarafından vâki' olan ta'ndan ve i'tirâzdan haberdar olması beyânındadır demek olur.