İçeriğe atla

O âşıkın Sadr-ı Cihân ile mülākātı

70. bölüm / 81 · 6246 kelime · ~32 dk okuma

4363. O Buhârî dahi muhakkak kendisini şem'e vurdu; o meşakkat onun aşkından asan olmuş idi.

Cenâb-ı Pîr şem' münasebeti ile Buhârâ'daki Sadr-1 Cihân ve onun âşıkı olan vekîlin kıssasına rücû' edip buyururlar ki: "O âşık-ı Buhârî dahi kendisini, şem' mesâbesinde olan ma'şûkunun visâline çarptı ve kendisine öfkeli olan ma'şûkunun edeceği cezâ, gözüne görünmedi ve ona o meşakkat, aşkından dolayı kolay göründü, ne olursam olayım, dedi."

4364. Onun yakıcı âhı felek tarafına gitmiş idi; Sadr-ı Cihân'ın kalbine de muhabbet gelmiş idi.

Vekîlin aşk sebebiyle çıkan yakıcı âhı eflâke çıkmış ve beri tarafta Buhârâ'da Sadr-ı Cihân'ın kalbine de, onun muhabbeti aks etmiş idi.

4365. Kendi kendine seher vaktinde demiş ki: "Ey Ahad, bizim âvâremizin hâli nasıl olur?"

Sadr-ı Cihân seher vaktinde kendi âşıkı olan vekîlinin hâlini düşünerek kendi kendine demiş ki: "Ey Ahad olan Hudâ-yı müteâl! Bizim âvâremizin, ya'ni orada burada boşu boşuna dolaşan âşıkımızın hâli nasıl olur ve ne haldedir?"

4366. "O bir günah etti ve biz gördük; fakat bizim rahmetimizi iyi bilmedi."

Bu beyt-i şerîfde Sadr-ı Cihân'dan Hakk'a intikāl buyurulur. Bu intikālin sırrı ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti, ya'ni sıfatı üzerine halk eyledi" ma'nâsının îcâbıdır. Ya'ni "O kulum bir kabâhat yaptı ve biz de onu bu kabâhat içinde gördük; binâenaleyh bizden korktu kaçtı, fakat bizim rahmetimizi iyi göremedi; eğer göre idi, nedâmetten sonra bu kadar korkmaz ve bizden kaçmaz idi." Nitekim اطلب العلة كى اغفر الزلة ya'ni "Ben kusûru, mağfiret etmek için bahâne ararım" hadîs-i kudsîsinde bu lutfumu kullarıma tebşîr ettim.

4367. "Mücrimin hâtırı bizden korkucu olur; fakat onun korkusunda yüz ümîd olur."

Fakat ne çâre ki kabâhatlının hâtırı, bu fiilinden dolayı bizden korkar, bu hâl onun hilkati ve kulluğu îcâbıdır. Maahâzâ onun bu korkusunda çok ümmîd-i necât vardır.

4368. "Ben herze-gû olan küstahı korkuturum; o ki korkar, ben onu ne korkutayım?"

"Vakîh”, pek yüzlü ve küstah ya'ni arsız; ve "yâve", burada herze-gû ve çalçene demektir. Ya'ni "Ben, bana karşı olan muâmelesinde arsız ve edebsiz olanı korkuturum; bir kabahatından dolayı nedâmet edip benden korkanı niye korkutayım?"

4369. "Ateş soğuk tencere için gider, ona değil ki, kaynamadan baştan gider."

Bu beyt-i şerîf misâldir. "Meselâ ateş soğuk olan tencereyi kaynatmak için lâzımdır; kaynamadan dolayı ağzı taşan tencereye ateşin lüzûmu yoktur." Ya'ni korkan tekrar korkutulmaz.

4370. "Ben emînleri ilim ile korkuturum, korkanların korkusunu hilim ile kal-[4384] dırırım."

Ya'ni "Benim azâbımdan emîn olan küstahların kalbine azametim ilmini ilkā ederek korkuturum ve benim azametimden korkanların korkusunu da, hilim ile kalblerinden kaldırırım."

4371. "Parça dikiciyim, parçayı yerine koyarım, her bir kimseye de lâyık şerbet veririm."

Her bir ferdin muhtaç olduğu şeyi veririm ve her şeyi hikmetim muktezâsı olarak, yerli yerine koyarım; her bir kimsenin isti'dâd-ı ezelîsine göre tecellî ederim ve mizâcına göre şerbet veririm.

4372. Kişinin sırrı ağaç kökü gibidir, onun yaprakları katı değnekten, ondan biter.

"Her bir kişinin ilm-i ilâhîdeki hakîkati ve ayn-ı sâbitesi bir ağacın köküne benzer; ağacın yaprakları, kökünden gelen kuvvet sebebiyle katı olan dallarından bittiği gibi, bu âlem-i kesîfde her bir kimsenin cisminden zâhir olan ef'âl ve a'mâl dahi, kendisinin ayn-ı sâbitesinden gelir." Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi şâkilesi üzerine amel eder" buyrulur.

4373. Ağaçta ve nüfûsda ve ukūlda yapraklar onun köküne layık olarak bitmiştir.

"Ağaç"tan murâd cisim, "nüfüs"dan murâd nefs-i nâtıkalar ve "yaprak"tan murâd ef'âl ve a'mâldir. Ya'ni "Cisimde zâhir olan ef'âl ve nefs-i nâtıkalarda peyda olan efkâr ve akıllarda hâsıl olan idrâkât, hep onun ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına lâyık ve münasib olur.

4374. Felek üzerinde vefâ ağaçlarından meyveler vardır, onların aslı sabit ve fer'i göktedir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i İbrâhîm'de vâki أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (İbrâhîm, 14/24-25) ya'ni "Görmez misin, Allah Teâlâ nasıl bir mesel darb etti: Kelime-i tayyibe, şecere-i tayyibe gibidir, onun aslı sâbit ve fer'i semâdadır; her vakit Rabbi'nin izni ile semeresini verir ve Allah Teâlâ nâsa darb-ı mesel eder, umulur ki tezekkür edeler" [âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.] Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı bâtınîsi budur ki: "Kelime-i tayyibe"den murâd enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ve onlara tâbi' olan alâ-derecâtihim ashâb-ı hidâyettir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîmde Îsâ ve Yahyâ (aleyhime's-selâm)a "kelime" ıtlâk etmiştir. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de her bir fassı, bir peygamberin meşreb-i ma'rifetine göre tedvîn buyurup, her bir peygambere bir "kelime” ta'bîr etmiştir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu ma'nâya binâen buyururlar ki: "Vefâ ağaçları olan her bir nebî ve velînin vesâir mü'minlerin şecere-i tayyibe gibi olan cisimlerinden sâdır olan a'mâl ve akvâl-i tayyibe meyveleri, felek üzerine, ya'ni âlem-i ulvîye suûd eder." Nitekim âyet-i kerîmede de إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلم الطيب والعمل الصالح يرفعه (Fâtır, 35/10) ya'ni "Tayyib olan kelimeler Hakk'a suûd eder ve amel-i sâlih onu ref' eder" buyrulur. O meyvelerin aslı olan kalbler sâbit ve onun fer'i olan ef'âl ve akvâl-i tayyibe semâdadır.

4375. Mâdemki meyve aşktan gök üzerinde bitti, Sadr-ı Cihan'ın kalbinde nasıl bitmez?

Mâdemki a'mâl ve akvâl-i tayyibe, aşk-ı Hak yüzünden göklere kadar suûd etti, o aşkın eseri Sadr-ı Cihân'ın kalbinde nasıl bitmez ve nasıl te'sîr etmez?

4376. Onun gönlünde günahın afvı dalgalanırdı, zîrâ her gönülden gönüle pencere geldi.

Sadr-ı Cihân'ın kalbinde, vekîli olan âşıkının kabâhatini afv etmek duyguları dalgalanırdı; zîra من القلب الى القلب سبيل ya'ni "Kalbden kalbe yol vardır" darb-ı meseli hikmetince, kalbden kalbe pencere açılmıştır.

4377. Zîrâ kalbden kalbe muhakkak pencere olur; iki ten gibi ayrı ve uzak olmaz.

Ya'ni "Kalbler, cisimler gibi değildir; kalbler âlem-i ma'nâdan oldukları için aralarında cisimler gibi hicab ve perdeler yoktur; ma'nâlar birbirine aks eder, fakat cisimlerde kesâfet olduğundan birbirinden ayrı ve uzak olurlar."

4378. İki çerağın çanağı muttasıl olmaz, onların nûru güzergahda karışıktır.

Bu beyt-i şerîf, kalbler ile cisimlerin ihtilafına misâldir. "Cisimler çerâğın çanağına ve kalbler dahi o çerâğdan intişâr eden ziyâya benzer; çerâğın çanakları birbirinden ayrı olduğu halde, içlerinden intişâr eden ziyalar, mahall-i intişârda birbirlerine karışırlar." "Mesâğ”, burada ism-i mekândır, güzergâh ma'nâsınadır.

4379. Muhakkak hiçbir aşık vasl-cû olmaz ki, onun ma'şûku onu isteyici olmasın.

"Herhangi bir âşık ma'şûkunun vuslatını isteyici olursa, bilmelidir ki onun ma'şûku da behemehâl o âşıkı isteyicidir." Nitekim bu beyt-i meşhûr dahi aynı ma'nâyı müş'irdir:

"Her ne kadar âşıklar cemâl-i dilberin müştâkı iseler de, dilberler de âşıklara, âşıklardan daha âşıklardır."

4380. Fakat âşıkların aşkı teni yay kirişi eder; ma'şûkların aşkı latîf ve semiz eder.

Ya'ni aşk hem âşıkda ve hem de ma'şûkda mevcuttur. "Fakat aşkın te'sîri ikisinin vücûdlarında başka başkadır. Aşıkın aşkı onun cismini ok yayının kirişi gibi ince ve zayıf yapar, ma'şûkun aşkı ise, onun cismini latîf ve semiz yapar." Zîrâ sevildiğini gördükçe hoşlanır. Aşık, makām-ı niyâzda ve ma'şûk, makām-ı nâzdadır.

4381. Vaktaki bu gönülde dostun muhabbetinin berkı sıçradı, bil ki o gönülde dostluk vardır.

Aşk ve muhabbet mütekābildir; bir gönülde birinin muhabbeti olduğu vakit, o kimsenin gönlünde de, onun muhabbeti vardır. Nitekim İmâm-ı Ali (kerremallâhü vechehû) efendimize bir adam: "Yâ Alî, ben seni seviyorum!" dedi. Hz. İmâm dahi: "Yalan söylüyorsun!" buyurdu. O kimse: "Neden bildin?" dedi. Hz. Şâh-ı Velâyet buyurdu ki: "Zîrâ ben seni sevmiyorum ve benim indimde kalb şâhiddir." Beyit: Aşk odu evvel düşer ma'şûka ondan âşıka Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi

4382. Vaktaki senin kalbinde Hakk'ın muhabbeti iki kat oldu, Hak için dahi şübhesiz senin muhabbetin vardır.

"Hâssa-i aşk ve muhabbet böyle mütekābil olunca, senin kalbinde Hakk'ın muhabbeti katmerleştiği vakit, bil ki Hakk'ın dahi sana muhabbeti vardır." Nitekim hadis-i şerîfde من كان يحب ان يعلم منزلته عند الله فلينظر منزلة الله عنده فان الله ينزل العبد بحيث انزله العبد من نفسه ya'ni "Kim ki Allah Teâlâ indindeki kendi kadr ü menziletini bilmek isterse, kendi indindeki Allah'ın kadr ü menziletine nazar etsin; zîrâ Allah Teâlâ abdin kendi nefsinden nüzülü haysiyetiyle abde nüzûl buyurur" buyurulur. Ve menküldür ki, sâdât-ı Nakşiyye'den Hâce Abdülhâlık-ı Gucdüvânî hazretleri çocukluğunda mektebde bulunduğu esnâda bir şahıs gelip hocasından: "Biz Hakk'ın bizden râzı olduğunu nasıl bilelim?" diye bir suâl sormuş ve hoca efendi cevâbdan âciz kalmış; bunun üzerine Abdülhâlık hazretleri o şahsa sormuşlar ki: "Sen Allah'dan râzı mısın, değil misin?" O şahıs da: "Evet râzıyım," demiş. Abdülhâlık hazretleri cevâben buyurmuşlar ki: "Bundan bil ki, Hak Teâlâ da senden râzıdır; zîrâ senden râzı olmasa idi, bu rıza sıfatı sende zuhûr etmez idi."

4383. Diğer bir el olmaksızın, el vurmanın sesi, senin elinden asla kapıya gelmez.

Eski zamanda ekâbirden birisi kapıda duran hâdimini çağıracağı vakit, ellerini birbirine vurup ses çıkarır ve bu ses üzerine hizmetçi içeriye girer idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz aşk nisbetinin âşıkda ve ma'şûkda zuhûru için behemehâl ikilik lâzım olduğuna, bu zikr olunan vaz'iyyeti misal gösterip buyururlar ki: "Sen iki elini birbirine vurmaksızın, elinin sadâsını bir el ile kapıya kadar îsâl edemezsin." Nitekim Türkçe'de "Bir elin şamatası çıkmaz" darb-ı meseli meşhûrdur.

4384. Susamış: "Ey hazm olucu su!" diye inler; su dahi: “O su içici nerede?" diye inler.

Zîrâ su, susamışa ve susamış dahi suya âşıktır. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.): "Eğer ma'şûkun sâyesi âşık üzerine düşdü ise ne vâki' oldu; biz vücûdda O'na muhtâç idik, O da zuhûrda bize müştâk idi."

4385. Bizim canımızda bu susamışlık suyun cezbidir; biz onun içiniz ve o dahi bizim içindir.

Zîrâ vücûdda susuzluk ve su vardır, bunlar birbirine âşıktır ve yekdîğerini cezb eder. "Binâenaleyh bizim canımızda olan bu susuzluk bizi suyun çekmesindendir; çünkü biz su için ve su da bizim içindir." Âlem-i keserât böyle ikilik zevki üzerine kurulmuştur.

4386. Hakk'ın hikmeti, kazâda ve kaderde bizi, birbirimizin âşıkı etti.

"Kaza", a'yân-ı sâbitenin, lisân-ı isti'dâdlarıyla vâki' olan talebleri üzerine Hakk'ın hüküm va kazâsıdır. Bu, hükm-i küllî-i icmâlîdir. Ve "kader" hükm-i külî-i icmâlînin tafsîlidir; ve bu tafsîl ânen-fe-ânen bu âlem-i şehadet-te zuhûr eder. Ve a'yân-ı sabite, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesidir ve esmâ mütekābildir ve tekabül isneyniyyeti ve ikiliği iktizâ eder. İşte bu ikilik iktizâsıdır ki, "Hakk'ın hikmet-i tecellîsi, kazâ ve kaderde bizi birbirimizin âşıkı etti" ve âşıklık ve ma'şûkluk nisbetini vaz' etti.

4387. Cihânın bütün cüz'leri o evvelki hükümden çift çifttir ve kendi çiftinin âşıklarıdır.

"Hakk'ın bu ezeldeki hüküm ve kazâsından dolayı, bu âlem-i şehadetin bilcümle eczâsı çift çift ve ikişer ikişerdir; ve her bir cüz'ü kendi çiftlerinin âşıkıdır." Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîmde buyurur: و هُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضِ وَ جَعَلَ فِيهَا رَوَاسِي وَ أَنْهَاراً وَ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يَغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذلك لآيات لقوم يتفكرون (Ra'd, 13/3) Ya'ni "O Allah Teâlâ ki, arzı döşedi ve onda dağlar ve nehirler ve semerâtın her cinsinden yarattı ve onda iki kısım zevceyn yaptı. Geceyi gündüz ile örter. Muhakkak bunda tefekkür edenler için nişanlar vardır." Bu husûsta cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye Fî Islahi Memleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinin ibtidâsında tafsîlât-ı sâire vardır.

4388. Muhakkak kehrübâ ve saman çöpü gibi, âlemden her bir cüz' çift isteyicidir.

İmdi mahlûkāt çift çift yaratılmış olduğu için, bu âlem-i şehadette vâki' her bir cüz' kendi eşini arar ve kendine cezb etmek ister. Nitekim kehrübâ saman çöpünü ve mıknatis demiri arar ve kendine çeker.

4389. Gök yere: "Merhaba, ben seninle demir ve mıknatis gibiyim!" der.

Bu beyt-i şerîfde manzûme-i şemsiyyeyi teşkil eden seyyârât arasındaki câzibe kānûnuna işâret buyrulur. Ya'ni "Gök arza: "Merhaba! seninle benim aramda, demir ile mıknatis arasındaki cezb käidesi cârîdir" [der]. Nitekim bu câzibe kānûnu, ilm-i hey'et kitablarında mündericdir.

4390. Akıl indinde gök erkek ve yer kadındır; her neyi ki, o attı, bu besler. [4404]

Ya'ni "Gök, tavr-ı akla göre infâk ve i'tâ cihetinden erkek ve arz, gelen nafakayı kabûl ettiği ve kucağında yetiştirdiği mahlūkātı beslediği için, kadın mesâbesindedir." Bunun için Hz. Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'de arza "Ümm-i rakūb" tesmiye buyurmuşlardır.

4391. Onun harâreti kalmadığı vakit ona gönderir; tâzeliği ve rutûbeti kalmadığı vakit ona verir.

Ya'ni arza gökten harâret ve yağmur yağmak sûretiyle tâzelik ve rutûbet gelir.

4392. Hâkî olan burç, arza mensub olan toprağın mededidir, suya mensub burç ona tâzelik zahir kılar.

Bu ve âtîdeki diğer iki beyit, ilm-i nücûm kāidesine göre beyân buyrulmuştur. İlm-i nücûma göre semâda on iki burç vardır, onlar da dört kısımdır: Hâkî, âbî, bâdî ve nârîdir. Bu burçların her birinden anâsır-ı arzıyyeye imdâd gelir. Fakat bu ilm-i nücûmun telakkîsi henüz fennen mekşûf değildir ve mekşûf olmayan şey taht-ı mechûliyettedir ve meçhûliyette olan şeyin dahi inkârı muvâfık-ı akl değildir. Nitekim anâsır-ı basîtanın yekdîğerine inkılâbı kimyâ-yı cedîdde fennen mekşûf değil iken, bakırın altına inkılâbı inkâr ve bununla meşgül olan eski kimyâgerler ile istihzâ olunur idi. Vaktāki ahîren elektron nazariyesi keşf olundu, bu inkâr ve istihzânın cehilden münbais olduğu anlaşıldı. Velhâsıl burçların arz üzerindeki te'sîrâtı bugün mekşûf değildir, fakat Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا (Hicr, 15/16) ya'ni “Biz muhakkak gökte burçlar yaptık” و السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ (Burûc, 85/1) ya'ni "Burçlar sahibi olan semâ hakkı için" âyet-i kerîmelerinde burçların vücûdu sâbittir, bunu inkâra mahal yoktur.

4393. Hüdâya mensub olan burç onun tarafına bulutu getirir, hattâ sakîl buhârları çeker.

4394. Ateş burcu ki, güneşin harâreti ondandır, arkası ve yüzü ateşten kızıl olmuş tava gibidir.

Bu beyt-i şerîfde güneşin küre-i âteşîn olduğuna işâret buyrulur.

4395. Kadın için kesb etrafındaki erkekler gibi, zaman içinde feleğin başı dönücüdür.

4390 numaralı beyt-i şerîfin te'kîdidir.

4396. Ve bu zemîn ev hanımlığı eder, velâdetler ve onu emzirmek üzere dolanır.

Felek devr içinde çalışıp durur ve yeryüzüne su ve harâret ve havâ-yı nesîmi ve ziyâ verir, kadını infâk için erkeklerin çalıştığı gibi çalışır ve yeryüzü de ev hanımlığı eder, birçok nebâtât ve hayvânât ve insanlar doğurur ve onların her birini cinslerine mahsûs olan usûl dâiresinde besler.

4397. Binaenaleyh yeri ve göğü akıllı bil, çünkü akıllıların işini yapıyorlar.

Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 İshâkî'de "A'ref-i billâh cemâddır" buyururlar.

4398. Eğer bu iki dilber birbirinden emmeseler idi, o hâlde niçin eş gibi birbirine sürtünürler idi?

"Mezîden" ve "mekîden", emmek demektir. Ya'ni "Her biri envâ'-1 bedâyii ile gönül kapıcı olan yer ve gök birbirinden emmeseler idi, niçin erkek ve kadın gibi yekdiğeriyle sürtünür ve mukārenetde bulunurlar idi?"

4399. Yersiz ne vakit gül ve erguvân biter, böyle olunca göğün ab u tabından ne doğar?

Göğe yer lâzımdır ki faâliyyetinin eseri zâhir olsun.

4400. Onun için dişide erkeğe bir meyil vardır, ta ki birbirinin işi tamam ola.

4401. Hak ondan dolayı erkeğe ve kadına meyil koydu, tâ ki bu ittihaddan cihân bekā bula.

4402. Her bir cüz'ün bir cüz'e meylini de koyar, her ikisinin ittihadından bir doğurmak doğar.

"Cenâb-ı Hak bu âlem-i şehadette ve arzda her bir cüz'ün bir cüz'e meylini de koyar; her ikisinin ittihâdından dîğer bir şeyi doğurmak doğar." Mese- lâ müvellidü'l-humûza ile müvellidü'l-mâ' yekdîğerine meyl edip birleşirler ve bunların birleşmesinden su dediğimiz seyyâl bir madde doğar; ve keza klor ile sodyum unsurları birleşince, yemeklerde kullandığımız tuz doğar. Müvelledât-ı sâire dahi buna makıysdir.

4403. Gece gündüz ile böyle i'tinakdadır; sûrette muhtelifdir, ammâ ittifakdadır.

“İ'tinâk”, kollarını birbirinin boynuna dolamak ma'nâsınadır. Ya'ni “Gece ile gündüz birbirinin boyunlarına kol atmıştır; her ne kadar biri zulmet ve diğeri aydınlık olmak i'tibariyle, sûrette birbirine žid ve muhâlif iseler de, hakîkatte müttefikdirler.”

4404. Gündüz ve gece zâhirde iki zid düşmandırlar; fakat her ikisi bir hakîkatı dokurlar.

“Tenîden”, örmek ve dokumak ve sâkit olmak ve aldatmak ma'nâlarına gelir. Burada “dokumak” ma'nâsı münasibdir.

4405. Her birisi kendi fiil ve kârının tekmîli için, akrabası gibi diğerini isteyicidir.

Ya'ni gecenin ve gündüzün vücudundan maksad, zübde-i kevn olan cins-i beşerin hizmeti içindir. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri şu beytinde hulâsa etmiştir. Beyt: “Bulut ve havâ ve ay ve güneş ve felek iş içindedirler; tâ ki sen eline ekmek getiresin ve gafletle yemiyesin!”

4406. Zîrâ ki gecesiz tab'a îrâd olmaz, binâenaleyh gündüzler harcda ne getirirler?

Ya'ni “Hep gündüz olsa, insanlar maîşetleri için çalışıp, dâimâ kuvvet sarf ederler ve gündüz îrâd ve kuvvet tedariki mümkin olmaz, ancak gece gelin- ce herkes istirahat köşesine çekilip, vücûdlarını dinlendirirler ve gündüz sarf etmek üzere îrâd kazanırlar." Nitekim Cenâb-ı Hak bu hakîkati, sûre-i Nebe'de وَ جَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سَبَاتًا وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لَبَاسًا وَ جَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا (Nebe', 78/9-11) ya'ni "Sizin uykunuzu vücudunuza râhat kıldık ve geceyi örtü yaptık ve gündüzü vakt-i maâş kıldık" âyet-i kerîmesinde buyurur.

Terkîb-i âdemîde kendi cinsinin gayri ile muhtebes olmuş olan her bir unsurun kendi cinsini cezbi

4407. Can, tenin toprağına der ki: "Geri dön, canı terk et, toz gibi bizim tarafımıza gel!"

4408. "Bizim cinsimizsin, bizim indimizde daha evlâsın, iyidir ki o tenden kurtulasın ve bu tarafa gidesin."

Ya'ni vücûd-ı beşerde kemik gibi toprak cinsinden olan mevâd-ı sulbiyye-ye, arzın toprağı der ki: "Canı terk et, ufalarak toz gibi incel de, bizim tarafımıza gel, zîrâ sen bizim gibi cemâd cinsindensin ve sulb bir haldesin; o tendeki terkîbden kurtulup bizim tarafımıza iltihâk etmen daha evlâdır."

4409. Der ki: "Peki, fakat ayağı bağlanmışım, gerçi senin gibi hastayım."

Cismin unsur-ı kesîfi arzın toprağına cevâben der ki: "Pekî senin tarafına geleyim, fakat ayağı bağlanmış bir haldeyim; ben de aslımdan cüdâ ve mehcûr olduğumdan dolayı gerçi senin gibi hastayım."

4410. Sular, "Ey yaşlık gurbetinden bizim tarafımıza geri gel!" diye tenin yaşlığını isterler.

Arzın suları da, vücûd-ı beşerdeki yaşlığı ve mâyiâtı cisim terkîbindeki gurbetten kendi taraflarına çağırırlar.

4411. Tenin harâretini, "Sen ateştensin, kendi aslının yolunu tut!" diye esîr çağırır.

Yukarıda dahi bir nebze îzah olunduğu üzere esîr, fezâ-yı bî-nihâyeyi kaplamış olan bir seyyâle-i rakîka olup, bilcümle ecrâmın madde-i asliyyesidir. Ve esîrin zerrâtının ihtizâzâtı hasebiyle harâret ve ihtizâzât çoğalınca ziyâ ve daha çoğalınca elektrik peyda olur. Eşi'a-i ziyâiyyenin en batîsi ki, kırmızıdır, sâniyedeki aded-i ihtizâzı yüz tirilyon ve en sür'atlisi ki, menekşe rengidir, sâniyedeki aded-i ihtizâzı bir katrilyon altı yüz milyar mertebesindedir. Bu sür'atten daha fazlaları var ise de, aded-i ihtizâzı ma'lûm değildir. Batî tarafının bidâyet-i ihtizâzı dahi meçhuldür. Bu harâret, ziyâ ve elektrik hep esîrin muhtelif nikābda zuhûrudur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde vücûd-ı beşerdeki harâretin dahi, kendi aslı olan esîre kadar rücû' edeceğine işaret buyurulur.

4412. İpsiz anâsırın çekişmelerinden, bedende yetmiş iki illet vardır.

Tab'larındaki muhalefet hasebiyle birbirlerine bağlı olmayan ipsiz anâsırın yekdîğeriyle çekişmelerinden ve nizâ'larından dolayı, beden-i insânîde yetmiş iki illet zuhûr eder.

4413. Bedeni vîrân etmek için anasır birbirini terk eylemek için illet gelir.

4414. Bu anasır ayağı bağlanmış dört kuşturlar, ölüm ve hastalık ve illet ayak açıcıdır.

4415. Vaktâki onların ayaklarını birbirinden açtı, her bir unsur muhakkak pervâz etti.

Ayakları birbirine bağlı olan anâsır kuşlarının ayaklarını ölüm açtığı vakit, her bir unsur muhakkak kendi cinsi tarafına uçar.

4416. Bu asılların ve fer'lerin cezbesi, bizim cismimize her dem bir maraz koyar.

"Asıllar"dan murâd, arzın toprağı ve suyu ve havâsı ve esîrin harâreti; ve "fer'ler"den murâd vücûd-ı beşerdeki toprak ve su ve hava cinsinden olan mevâddır. Ya'ni "Bu asıllar ve fer'ler arasında bir cezbe ve çekiş hâsıl olduğu vakit, bizim cismimize her an bir maraz koyar."

4417. Tâ ki bu tertibleri yırta, her bir cüz'ün kuşu, kendi aslına uça.

Cisme ârız olan bu maraz, cisimdeki dört rüknün terkîbini bozmak ve her bir cüz'ün kuşu bu bağdan çözülüp, kendi aslına uçmak içindir.

4418. Hakk'ın hikmeti bu aceleden bunu mâni'dir, onların cem'ini sıhhat ile ecele kadar tutar.

Hakk'ın hikmeti bu dört unsurun acele ayrılarak, her birinin bir an evvel kendi aslına gitmesini men' edicidir. Onların hey'et-i mecmûasını vücudun sıhhat ve âfiyeti ile eceli vaktine kadar tutar ve birbirinden ayrılmaya bırakmaz.

4419. Der ki: "Ey cüz'ler ecel meşhûd değildir, ecelinizden evvel kanat çarpmakta fâide yoktur."

Hikmet-i Hak, dört unsurdan her birine hitâben der ki: "Ey cüz'ler, sizin indinizde bu cismin bozulma zamânı meşhûd ve ma'lûm değildir; binâenaleyh vaktiniz gelmeden evvel, birbirinizden ayrılmak için kanat çarpmakta fâide yoktur." Ve eğer onun nizâ'ı yüzünden cisimde bir maraz hâsıl olmuş ise, sebebi zuhûr edip şifa husûle gelir.

4420. Vaktaki her bir cüz' irtifak ister, garib olan cân firak içinde nasıl olur? [4434]

Vaktaki beden-i insânîde olan her bir cüz'-i unsurî, kendi asıllarına karışıp onları refik ittihâz etmek ister, ya âlem-i maddiyâtta pek ziyâde garîb kalmış olan rûh, kendi aslına firâk ve ayrılık içinde ne hâle gelir, onu var kıyâs et!.

Canın dahi ervâh âlemine müncezib olması ve onun takāzāsı ve onun kendi mukarrebine meyli; ve rûh doğan kuşunun ayağının bukağısı olan eczâ-yı ecsâmdan munkatı' olması

"Künde", mücrimlerin ayaklarına geçirdikleri tahtadan bukağı demektir.

4421. Der ki: "Ey benim ferşe mensûb olan alçak cüz'lerim, benim gurbetim daha acıdır, ben arşa mensubum."

Rûh-ı insânî der ki: "Ey benim ferşe, ya'ni maddiyyât âlemine mensûb olan süflî cüz'lerim! Siz âlem-i süflîye mensûb olan asıllarınıza kavuşmak isterse- niz, ya ben bu âlem-i süflîde sizden daha garîbim ve benim gurbetim sizin gur- betnizden daha acıdır; çünkü ben arşa ve âlem-i ulvîye mensûbum. Binâena- leyh ben sizden daha ziyâde aslıma kavuşmak aşkıyla yanıp tutuşuyorum."

4422. Tenin meyli yeşilliğe ve akan suyadır; ondan olur ki, onun aslı ondan geldi.

Bu beyt-i şerîfden i'tibâren hitâb cenâb-ı Pîr-i destgîrindir, sâlikleri irşâden buyururlar ki: "Cismin meyli ve muhabbeti dünyanın yeşilliklerine ve çağıl çağıl akan sularınadır. Cismin bu meyli ondan dolayı olur ki, kendisinin aslı ve neşv ü nemâsı yeşillikten ve sulardandır, elbette aslına meyl eder."

4423. Canın meyli hayata ve Hayy'adır, zîra ki la-mekân olan can onun aslıdır.

Ma'lûm olsun ki, eşyânın mebdei olan Vücûd, ayn-ı hayattır, zîrâ müteharriktir ve onda aslâ sükûn yoktur, eğer sükûn olaydı, adem olur ve ondan aslâ bir şey çıkmaz idi. Zîrâ hikmet-i tabiiyye ulemâsının şu: "Hiçbir şey bilasebeb sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdîl edemez" düstûruna nazaran, eğer bilcümle eşyânın mebdei olan vücûd-ı hakîkîde hayât olmasa, o vücudun sükûneti harekete gelmek için hiçbir sebeb mevcûd olmamış olur. Ve sebeb-i hareket mevcûd olmayınca, hareketten zâhir olan suver-i âlem tekevvün edememek lâzım gelir idi. İmdi aklen ve ilmen anlaşıldı ki, vücudun merâtib-i muhtelifedeki tecelliyâtı onun hareketinden münbaisdir ve hareket olan yerde, muharrik vardır ve muharrik Hay'dır; ve Hayat bir sıfattır ve sıfat mevsûfdan münfek olmaz. İmdi vücûd, suver-i ilmiyye hasebiyle, mertebe-i ervâha tenezzül eder ve bu mertebede suver-i ilmiyyeden her biri birer cevher-i basît olarak zâhir olurlar. Bu cevâhir-i basîtadan her birinin şekli ve levni olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de muttasıf değildirler; zîrâ zamân ile mekân, cisme terettüb eden i'tibârâtdandır, bunlar ise cisim değildirler. Bu mertebe, ayrılık ve gayriyyetten bir nevi' üzerine zâtın hâriçde zuhûrundan ibarettir; ve hâriç ta'bîri burada, mertebenin gayri demektir. Meselâ su donduğu vakit, buz olur ve su kendi mertebesinin hâricine çıkar; fakat su, buzu muhîttir, buz suyun hâricinde değildir. Zât-ı Hak'la, rûhiyyet mertebesi arasındaki nisbet dahi böyledir. İmdi rûh kendi zâtı ile kāim olup, bekā husûsunda bedene muhtaç değildir; tecerrüd cihetinden mugāyir-i bedendir; fakat tedbîr ve tasarruf cihetinden bedene taalluku vardır. Bu beden, âlem-i şehâdette rûhun sûreti ve kemâlinin mazharıdır. Binâenaleyh rûh bedenden münfek olmayıp, ızhar-ı kemâl için bedene muhtâçtır ve eczâ-yı bedene sârîdir. Onun sereyânı bedene hulûl ve beden ile ittihâd sûretiyle değildir. Belki onun bedene sereyânı, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın, cemî'-i mevcûdâta sereyânı gibidir. Ve bu i'tibâra göre rûh ile cisim arasında min-külli'l-vücûh mugāyeret yoktur. Nasıl ki Hak bir cihetten eşyanın "ayn"ı ve bir cihetten "gayri"i ise, rûh dahi bir cihetten bedenin "ayn"ı ve bir cihetten bedenin gayridir.

Velhâsıl ayn-ı vâhide olan vücûd-1 vâhidiyyet, yine vâhid olarak mertebe-i rûhiyyete tenezzül etmiş ve mertebe-i vâhidiyyette nasıl ki bilcümle es- mânın suver-i ilmiyyeleri yekdîğerinden temeyyüz etmiş ise, mertebe-i rûhiyyette dahi onların zılâli olan ervâh dahi öylece yekdîğerinden temeyyüz etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe zâtı i'tibariyle vâhid ve nisebi i'tibariyle kesîrdir. Ve her bir rûh, ayn-ı vâhidenin nisebinden biridir. Ve zâtı i'tibariyle vâhid olan rûh-i küllî, rûh-ı a'zamdır ki, sâir ervâh-ı cüz'iyye onda müteayyendir. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Bu âlem-i süflîde ecsâda taalluk eden canın meyli, Hakk'ın sıfat-ı Hayâtı'na ve Hayy olan zâtınadır. Zîrâ lâ-mekân olan rûh-ı a'zam ve rûh-ı küllî o canın aslıdır ve rûh-ı küllînin aslı dahi Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ve lâ-mekân ve Hayy olan zât-ı azîmü'ş-şânıdır."

4424. Canın meyli hikmete ve ulûmadır; tenin meyli bağ ve rağa ve asma çubuklarınadır.

"Râğ", ekinlik ma'nâsına olup mühmelâttan olarak bağa ilave edilmiştir ve "Kürûm", "kerm"in cem'i olup, asma çubuğu ma'nâsınadır.

4425. Canın meyli terakkîye ve şerefedir; tenin meyli esbab ve alef kesbinedir.

Rûh-1 insânînin meyli âlem-i süflîden âlem-i ulvîye terakkîye ve kemâl-i insâniyyete nailiyyetle şeref kesb etmeğedir; ve cismin meyli ise, müzeyyenât-ı dünyeviyye ve yiyecek ve içecek kazanmak husûsunadır.

4426. O şerefin meyli ve aşkı da, can tarafınadır. "Yühibbu"yu ve "yuhibbune"yi bundan bil!

Yukarılarda îzâh olunduğu üzere, meyil ve muhabbet iki tarafdan olur. Can mâdemki şerefe meyil ediyor ve şeref de elbette cana meyl eder ve cana müteallık olur; binâenaleyh onun cisim ile münasebeti olmaz. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk'ın يحبهم و يحبونه (Maide, 5/54) ya'ni "Hak onları sever ve onlar da Hakk'ı severler" buyurmasını bu iki taraflı olan tecellîden bil!

4427. Hâsılı odur ki, her kim ki o talib olur, onun matlûbunun canı ona rağıb olur.

Hulâsa-i kelâm odur ki, her kim bir matlûbun tâlibi olursa, o matlûbun canı da o tâlibe râğıb olur.

4428. Eğer bunun şerhini söylersem hadsiz olur; Mesnevî seksen kağıda kadar olur.

"Eğer bu âşık ve ma'şûk ve tâlib ve matlûb hakkındaki tafsîlâttan bahs edecek olursam, hadsiz ve nihâyetsiz olur. Mesnevî-i Şerîf'de bu bahis seksen kağıda kadar olur." Ya'ni seksen kağıdı dolduracak kadar ebyât-ı Mesneviyye yazmak lazım gelir.

4429. Âdem ve hayvân, nebâta mensub olan ve cemâd, her bir murâd, her muradsızın âşıkıdır.

Âdem ve hayvân ve nebât ve cemâdın dahi, hep kendi mertebelerinde tâlib ve matlûbları vardır. Ya'ni bunların her biri kendi matlûbunu bulunca imtizâç eder ve her bir murâd, ya'ni matlûb, her bir murâdsızın ya'ni murâdını elde etmemiş olan tâlibin âşıkıdır. Tâlib matlûbunu aradığı gibi, matlûb dahi tâlibini arar.

4430. Muradsızlar, murad üzerine dolaşırlar ve o murâdlar onları cezb ederler. [4444]

Murâdsızlar, ya'ni murâdlarını ve matlûblarını elde etmemiş olan tâlibler, murâdlarının ve matlûblarının arkasında koşar ve dolaşırlar; ve o murâdlar ve matlûblar dahi onları kendi taraflarına çekerler.

4431. Fakat âşıkların meyli zayıf yapar; ma'şûkların meyli güzel ve latîf revnaklı eder.

Fakat âşıkların ve tâliblerin meyli, kendilerinin cismini zayıflatır, ma'şûkların ve matlûbların, âşıklarına olan meyli, onların sûretlerini güzel ve latîf revnaklı yapar.

4432. Ma'şûkların aşkı iki yanağı parlatır; âşıkların aşkı onun canını yakmıştır.

Ma'şûklar, âşıkları tarafından sevildikçe mahzûz olup güzellikleri artar ve âşıklarına da âşık olurlar; fakat âşıkların aşkı, o âşıkların canlarını yaktığı için, cisimleri de zayıf olur. Ma'şûklar nâz ehli ve âşıklar ise niyâz ehlidir.

4433. Kehrübâ bî-niyaz şeklinde âşıktır; fakat saman çöpü o uzun yolda çalışır.

"Kehrübâ çöpe âşıktır, fakat zâhirine bakılırsa, çöpten müstağnî ve bî-niyaz görünür. Onun aşkı ancak çöpü ancak kendi tarafına çekmesinden belli olur; velâkin saman çöpü kehrübâya gitmek için kat'-ı mesâfe edip çalışır."

Ya'ni bir kehrübâ, bir de çöp vaz' edilse, kehrübâ çöpe doğru yürümez, belki çöp kehrübâ tarafına yürür; fakat kehrübâda cezb vardır, eğer olmasa, çöp kehrübâya gidemez.

4434. Bunu terk et, o ağzı susamışın aşkı, Sadr-ı Cihan'ın sînesinde doğdu.

Bu hitâb, Hz. Pîr tarafından nefs-i şerîflerinedir. Ya'ni "Pek ziyâde uzayacak olan bu âşık ve ma'şûkun aşkı ve talib ve matlûb arasında olan incizâb hakkındaki beyânâtı bırak, o harâret-i aşktan, rûhunun ağzı vuslat suyuna susamış olan Sadr-ı Cihân'ın vekîlinin aşkını söyle. Velhâsıl o inzicâbın aşkı, yukarıda söylediğimiz hakîkatine binâen Sadr-ı Cihân'ın kalbine aks etti."

4435. O ateşgedenin aşkının ve gamının dumanı onun mahdûmuna gitmiş ve müşfik olmuştur.

"Kede", ism-i mekân edâtıdır, "âteş-kede", ateş mahalli demek olur.

"Mahdûm", "hidmet”den ism-i mef'ûldür, "hizmet olunmuş" demektir. Pederler tarafından evlatlarının infâk ve iâşe ve terbiyesine hizmet olunduğu için, evlâtlara "mahdûm" demek müteâref olmuştur. Burada "mahdûm"dan murâd, Sadr-ı Cihân'dır. Ya'ni "O aşk ateşinin mahalli olan vekîlin aşkı ve gamı, onun hizmet etmiş olduğu Sadr-ı Cihân'ın kalbine gitmiş ve vekîle karşı şefkat edici olmuştur."

4436. Fakat namusdan ve azametten ve âb-ı rûdan dolayı utanma gelirdi ki, ondan araya.

"Bevş", azamet ve hod-nümâlık; “âb-ı rû", şeref ve haysiyyet demektir. Ya'ni "Sadr-ı Cihân'ın kalbinde de vekîlin muhabbeti mevcûd ise de, kendisi makām-ı hükümdârîde bulunduğundan, makāmının îcâbı olan nâmûsu ve azameti ve şeref ve haysiyeti haleldâr olmamak için vekîlin ahvâlini araştır-maktan ve ondan açıktan açığa haber istemekten utanma gelir idi."

4437. Onun rahmeti o miskinin müştâkı olmuş; saltanat bu lutufdan mâni' gel-miştir.

Sadr-ı Cihân'ın rahmeti, o miskin olan vekîlin müştâkı olmuş ve onun hakkında tecellîye müheyyâ olmuş ise de, Sadr-ı Cihân'ın makāmının iktizā ettiği siyaset, onun hakkında bu lutfun tecellîsine mâni' gelmiştir.

4438. Akıl, "Acaba bu onu mu çekti, yahud çekiş o tarafdan bu tarafa mi erişti?" diye hayrandır.

Bahrü'l-Ulûm hazretlerinin bu beyt-i şerîf hakkındaki beyânât-ı aliyyele-rinin îzâh sûretiyle buraya dercini münasib gördüm: "Ya'ni, bu iki tarafdan vâki' olan aşk ve inzicâb hep Hakk'ın kemâlât-ı esmâiyyesinin zuhûru için-dir. Binâenaleyh Hak Teâlâ kendi isimlerinin kemâli için âlem hakkında müf-tekırdir. Bunun için Şeyh-i Ekber (k.s.) Hak Teala'nın `لَقَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاءُ` (Âl-i İmrân, 3/181) ya'ni "Allah Teâlâ, Allah fakîrdir ve biz zenginleriz, diyen kimselerin sözünü işitti" kavlinde buyururlar ki: "Küfür, Allâh'a zillet-i fakrı ve kendilerine izzet-i gınâyı isbât ettikleri içindir; "İnnal-lâhe fakîrun" kelâmının kendi değildir. Allah fakîr demek, o kemâlât-ı esmâ-iyyesine müftekirdir demektir." Ve Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Hak indinde zillet ile iftikār yoktur velâkin mutlak iftikār, kemâl-i esmâîdedir. Bu iftikär zillet ile değildir, izzet iledir." İmdi "iftikār” ta'bîri Allah Teâlâ hazretleri hak-kında âmmenin tevahhuşunu mûcib olduğundan, Hz. Pîr efendimiz bu mev-zû'un teşrîhinden sükût buyurdular."

Filhakîka da "iftikār-ı ilâhî" değme havsalanın kabûl edeceği bir şey değil-dir; bunu kabul edebilmek için Hz. Şeyh-i Ekber'in ucu bucağı bulunmayan bir zevk-i ma'rifeti lâzımdır. Mâdemki bu bahis yazıldı, bir misâl ile bu ma'nâ-yı birâz tavzîh lâzım geldi, şöyle ki: Bir azîmüşşân olan hükümdâra bende lâ-zımdır ve onun bendeye iftikārı vardır; fakat onun iftikārı zillet ile ve yalvar- mak ile değildir; belki izzet ve istiğnâ ve kahr iledir. Velâkin bendenin iftikârı zillet ve yalvarmak iledir. İşte Hakk'ın kendi isimlerinin kemâli hakkında mezâhire olan iftikârı böyle izzet ile vâki' olan iftikârdır; fakat bu iftikâr, gayre değildir, belki kendinden yine kendinedir. Maahâzâ âmmenin bu ma'rifete vusûlü müşkil olduğundan, efkâra vahşet ilkā etmemek için muhakkiklerden ba'zıları "iftikâr" yerine "iştiyâk" kelimesini isti'mâl buyurmuştur.

4439. Celâdeti terk et ki, bundan bî-habersin; ağzı bağla! Allah hafiyi en çok bilir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz akla hitâben buyururlar ki: Çekiş nisbetini âşık ve ma'şûkdan hiçbirisine aid bilme ki, hakîkatte çekici olan ne âşıktır, ne de ma'şûkdur; belki çekici bir emr-i mahfidir ki, onu Hak Teâlâ zevk-i ulûhiyyeti ile bilir. Binâenaleyh bu bahisten kaç ve ağzını kapa!

4440. Bundan sonra bu sözü medfûn edeyim; o çekici çekiyor, ben nasıl edeyim? [4454]

Bundan sonra bu âşık ve ma'şûk arasındaki aşka ve cezbe dâir olan [kelâmı] sîneme defn edip meydana çıkarmıyayım. O çekici olan Hak Teâlâ beni başka bahse çekiyor, o tarafa gitmiyeyim de ne yapayım?

4441. Ey mu'tenâ, kimdir o kimse ki seni çekiyor, o kimse bırakmaz ki bu demi vurasın.

"Mu'tenî", i'tinâ ve ihtimâm eden veyâ zahmet çeken ma'nâlarına gelir. Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfe böyle ma'nâ vermişlerdir: "Ey zahmet çekici veya ihtimâm edici kimse, seni murâdın olan taraftan geri tutan kimdir? O kimse seni, bu sözü söylemeye bırakmaz." Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî de şöyle buyurur: "Söz söylemeye bâis olan o kimsedir ki, söz söylemekten men' edicidir, ya'ni Hak Sübhânehû hazretleridir. İmdi tâlibler sûretinde söz anlayan ve taleb sûretinde olan O'dur. Ve tâliblerin doğru anlayıcılığı beni ızhâr-ı esrâra getirir; ve kezâ münkirler ve redd-i bâb olan eğri anlayıcılar ve belki inkâr sûretinde olan O'dur ki, beni izhâr-ı esrârdan geri tutar." Sâirleri bu beytin ma'nâsını böyle anlarlar: "Ba'zan, ızhâr et! diye kalbe ilkā eden ve ba'zan, sükût et! diyen O'dur. Burada murâd olan ma'nâ bu değildir, galata düşme!" Ma'nâ, her ne sûretle olursa olsun tasarruf-ı Hakk'ı beyândan ibârettir.

4442. Sefer için yüz azîmet edersin, muhakkak seni başka yere çeker.

Bu tasarrufu anlamak istersen dikkat et! Meselâ bir tarafa sefer için birçok kasd ve azîmetlerin olur; halbuki Hakk'ın tasarrufu seni hiç hâtırında olmayan başka taraflara çektiği sence tahakkuk etmiş bir keyfiyettir.

4443. Ondan dolayı o yuları her tarafa çevir, tâ ki acemi at, biniciden haber bula.

Nitekim bir süvârî bir acemi ata bindiği vakit, harekâtında serbest olmadığı ve üzerindeki süvârînin irâdesine göre hareket etmek lazım geldiğini o ata anlatmak için, o süvârî, hayvanın yularını o tarafa, bu tarafa çekip, hayvanı kendi irâdesine tâbi' kılmağa alıştırır.

4444. Zeyrek huylu at o sebebden iyi izlidir ki, o bilir ki, binici onun üstündedir.

Acemi hayvan üstünde binici olduğundan gāfil olup harûnluk edip istediği gibi hareket etmek ister; binâenaleyh süvârî onun yularını oraya buraya çekip harekâtında hür ve serbest olmadığını anlatır. Fakat üstünde süvârî bulunduğunu bilen zeyrek ve zekî hayvan harûnluk etmez, güzel güzel süvârînin sevk ettiği tarafa yürür gider. Binâenaleyh insanlar iki kısımdır: Birisi acemi ve dîğeri zekî ve alışkan ata benzer. Birisi üzerinde süvârî gibi mutasarrıf olan Hak'dan gafildir, dîğeri ise tasarrufât-ı ilâhiyyeyi müdriktir.

4445. O senin kalbini götürdü ve yüz sevda bağladı; seni muradsız etti, binâenaleyh kalbini kırdı.

Birinci mısra' Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâya göredir. "Bürd", "bürden" masdarından mâzî olup, götürdü demek olur. Ya'ni "Hak Teâlâ senin kalbini götürüp, ona yüz sevdâ ve emel bağladı, sonra senin bu murâdlarını hâsıl etmedi; binâenaleyh bundan dolayı kalbin münkesir oldu." Birinci mısra'da "ber dü sad" ibâresindeki "ber", kelimesi edât-ı isti'lâ ve "dü” ke limesi "iki" ma'nâsına olduğuna göre, birinci mısrâ'ın tercümesi böyle olur: "O senin kalbini iki yüz sevda üzerine bağladı."

4446. O vaktâki o evvelki re'yin kanadını kırdı, kanat kırıcının varlığı niçin sabit olmadı?

"O Hak Teâlâ hazretleri o senin evvelki rey ve kasdının kanadını kırdı ve onu âlem-i zâhirde meydana koymaya mâni' oldu. Binâenaleyh bu halden, senin kasd ve irâdenin kanadını kırıcı olan Hakk'ın vücûdu ve varlığı sabit oldu."

Eğer senin kasdını bozucu bir vücud olmasa idi, sen elbette o kasdını icrâ eder ve murâdına nail olur idin.

4447. Vaktaki onun kazası senin tedbirinin ipini kırdı, onun kazası senin üzerinde nasıl sabit olmadı?

فسخ عزائم و نقضها جهت با خبر کردن آدمی را از آنکه مالک و قاهر اوست و گاه گاه عزم او را فسخ نا کردن و نافذ داشتن تا طمع او را بر عزم کردن دارد تا باز عزمش را بشکند تا تنبیه بر تنبیه بود

Mâlik ve Kāhir O olduğundan haberdar etmek için, azîmetlerin feshi ve onların nakzı ve ara sıra onun azmini feth etmek ve nâfiz tutmak, azm etmeğe onun tama' tutması içindir; nihâyet tenbîh tenbîh üzerine olmak için tekrar onun azmini kırar

4448. Azimler ve kasdlar mâcerâda ara sıra sana doğru gelir.

Ey Hak yolunun yolcusu, senin birtakım işler hakkındaki azimlerin ve kasıdların, ara sıra muâmelât-ı câriyede doğru gelir ve azm ve kasd ettiğin şeyler hâsıl olur.

4449. Tâ ki onun tama'ı ile kalbin niyet ede, diğer def'a senin niyetini kırar.

Senin kasdının böyle ba'zan hedef-i husûle isâbeti, kalbinin azim ve kasıddan me'yûs olmaması ve maksadın husûlünü görüp tama' etmesi içindir; binâenaleyh sen "Niyet ettiğim şey, çalışırsam pek a'lâ husûle gelir!" der ve başka başka murâdların husûlüne niyet edersin; fakat bu dîğer def'ada senin niyetini Hakk'ın irâdesi kesr eder ve o kasdın husûlüne mâni' olur.

4450. Ve eğer seni külliyyetle murâdsız tuta idi, gönül nevmîd olurdu, ne vakit [4464] emel ekerdi?

Ve eğer Hak Teâlâ hazretleri seni hayatında kasd ettiğin murâdlarının hepsinin husûlüne mâni' olaydı, kalbin kasd ve niyetten nevmîd olur ve aslâ emel ve arzû beslemek cihetine mütemâyil olmazdı ve emel tohumunu ekmez idi.

4451. Ve eğer emeli ekmese idi, onun ârîliği cihetinden onun üzerinde onun makhûrluğu ne vakit zahir olurdu?

Ya'ni insan bu hayât-ı dünyeviyyede ba'zan maksadı olan murâdının husûlünü görmekle, dîğer murâdlarını kasd ve icrâya heves ve tama' eder ve ba'dehû bu kasd ve azîmetleri tasarruf-ı Hak ile bozulur; ve eğer emel tohumunu kalbine ekmese idi, Hakk'ın tasarrufu ile ondan ârî olduğu vakit kendisinin üzerinde Hakk'ın kāhirliği ve kendisinin makhûrluğu zâhir olmaz idi.

4452. Akıller kendi muradsızlıklarından dolayı kendi Mevlâ'sından haberli oldu.

4453. Muradsızlık cennetin kılavuzu oldu; ey hoş tabîatli "Huffeti'l-cen- ne"yi işit!

Bu beyt-i şerîfde حفت الجنة با لمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve cehennem şehvetler ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfine işâ- ret buyrulur. Ya'ni dünyâda nefsin birçok hazzettiği arzûlar ve murâdlar vardır ve bir de aslâ hazzetmediği ahvâl vardır. "Bu hadis-i şerîf mûcibince nefsin murâdlarının Hak tarafından men'i husûlü cennetin kılavuzu olur; zîrâ cennet nefse hoş gelmeyen şeyler ile mestûrdur."

4454. Ba'zan senin muradların bütün kırılmış ayaklıdır, birçok kimse olur ki, onun muradı revadır.

Ey sâlik, senin murâdât-ı dünyeviyyen ba'zan büsbütün hâsıl olmaz, bu senin hakkında ayn-ı lutufdur. Birçok kimselerin murâdları dahi hâsıl olur zannetme ki, onların husûlü murâdı onların hakkında bir lutuf olsun.

4455. İmdi o sadıklar onun zebûnu oldular, fakat hani o âşıkların şikesteliği?

Böyle olunca o Hakk'ın tasarrufunu aklen idrâk edip, îmânlarında sâdık olanlar, fikirlerinde ve i'tikādlarında Hakk'ın zebûnu oldular. Fakat bu akıl sâdıklardan başka, bir de Hakk'ın âşıkları vardır. Bu âşıkların ind-i Hak'daki zebûnluğu ve inkisârları nerede! Bunların zebûnluğu ve inkisârı hiçbir sınıfın inkisârına benzemez.

4456. Akıller, ıztırar cihetinden onun zebûnudur; âşıklar yüz ihtiyar ile şikestedir.

Akıller kendi murâd ve arzûlarının husûlüne hâhişger oldukları halde, karşılarına Hakk'ın tasarrufunun mümânaatı çıkınca, müteessir olurlar ve ıztırâr cihetinden Hakk'a teslîmiyet gösterirler; fakat âşıklar ihtiyârlarıyla kendi murâdlarından geçmişler ve Hakk'ın murâdına muntazır olmuşlardır, binâenaleyh Hakk'ın murâdı zuhûr ettiği vakit, onlarda aslâ teessür vâki' olmaz ve onların murâdı ancak Hakk'ın murâdı olur. Nitekim sultânü'l-ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar" buyurmuştur. Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun iradesi irâde-i Hak'da müstehlek değil idi; otuz yıl kendi nefsini Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine münkād kıldı ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden gayri irâde kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği ancak Hakk'ın buyurduğudur.

4457. Onun akılleri, bende mensûb bendelerdir, onun âşıkları şekere ve kande mensubdurlar.

"Sükker", Arabî'de "şeker" ve "kand", şeker ma'nâsına olan "kend" lafz-ı Farisî'sinden muarrebdir. Ve "kand", "sükker"in murâdifi olarak gelmiştir. Ya'ni "Akıller, akıllarının hükmüne bağlanmış olan kullardır; ve fakat âşıklar şeker gibi tatlı ve lezîz olan aşka mensûbdurlar."

4458. "Kerhen gelin!" akıllerin yularıdır; "Tav'an gelin! âşıkların baharıdır.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Fussilet'de vaki فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قَالَتا أتينا طائعين (Fussilet 41/11) ya'ni "Hak Teâlâ semâya ve arza tav'an veyâ kerhen geliniz dedi, ikisi de itâat edici olarak geldik dediler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bundan anlaşılır ki, semâ ve arz vücûdda asılları olan Hakk'a âşık ve irâdeleri Hakk'ın iradesinde fânîdir. Ya'ni "Akılleri emr-i Hakk'a çeken yular, "Kerhen geliniz!" emridir; ve âşıklar "Geliniz!" emrini işittikleri vakit, ma'şûkun emrine tâbi' olmayı bahar gibi latîf bilip, emri cânibine tav'an koşarlar." yeden hayırlısını size verir ve günahlarınızı mağfiret eder; Allah Teâlâ gafûr ve rahîmdir" âyet-i kerîmesinin tefsîrini beyân buyurdukları sırada nakl etmişlerdir ki, bu Fihi Mâ Fih fakîr tarafından tercüme edilmiştir. Bu muhârebede alınan esîrler arasında Peygamber efendimizin amcaları Hz. Abbas (r.a.) dahi mevcûd idi ki, muahharan islâm olmuşlardır; ve bu hadîs bu esîrler hakkında şeref-vârid olmuştur.