İçeriğe atla

Gece yarısı misafirin kulağına bir tılsımın sadâsı erişmesi

69. bölüm / 81 · 1856 kelime · ~10 dk okuma

4331. Şimdi o sert sesin kıssasını dinle ki, o nîk-baht onun sebebiyle yerinden gitmedi.

O adam öldürücü mescidde yatan misafirin işittiği o korkunç ve sert sesin kıssasını dinle ki, o saâdet-i ezeliyye sahibi olan misafir, o korkunç ses sebebiyle kendisini gâib etmedi.

4332. Niçin korkayım, çünkü bu bayram davuludur, nihayet davul korksun ki, darbe ona erişti.

4333. Ey kalbsiz boş davullar, sizin nasibiniz can bayramından çomak darbı oldu.

Ey kalbleri idrakden boş olan davul mesâbesindeki münkirler, sizin kıymetiniz ve nasîbiniz can bayramı olan mevt ve kıyâmet vaktinde çomak darbesi oldu. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hac'da olan و لهم مقامع من حديد (Hac, 22/21) ya'ni "O küffâr için demirden çomaklar vardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

4334. Kıyâmet, bayram ve dinsizler davul oldu; biz bayram ehli gibi, gül gibi handânız.

4335. Şimdi dinle, vaktâki bu davul ses vurdu, devlet tenceresi çorbayı nasıl pişirir?

“Bâ”, çorba ma’nâsınadır. “Ey dîn sâhibi şimdi dinle, kıyâmet bayramının davulu çalındığı vakit, devlet ve saâdet tenceresi, ikrâm-ı ilâhî çorbası nasıl pişirir?”

4336. Vaktâki o görgü adamı o davulu işitti, dedi: “Gönül bayram davulundan niçin korkar?”

Ya’ni “Mescidde misâfir olan hakîkat-i hayâtı müşâhede eden misâfir, o korkunç sesi işitti ve dedi ki: “Ölüm âşıkların bayramıdır, zîrâ âşıkları ma’şûkuna kavuşturur ve ölümün vuku’unu haber veren sesler de, bayram davulu mesâbesindedir; binâenaleyh benim gönlüm bayram davulundan niçin korksun?”

4337. Kendi kendine dedi: “Âgâh ol, gönlü titretme ki, bundan yakînsiz olan kötü kalblerin canı öldü.”

Misâfir dedi ki: “Kendine gel, kalbine bu sesten korku getirme, zîrâ bu sesten, ölümün hayât idi[ğine] ve ma’şûka vuslat olduğuna yakîni olmayan fenâ kalblerin canı, ya’ni rûh-i hayvânîsi öldü ve hayât-ı dünyeviyyesi korkudan munkatı’ oldu.”

4338. “O vakit geldi ki, ben Haydar gibi mülk tutarım, yâhud bedeni uçururum.”

Ya’ni “Tarîk-i Hak’da cihâd vakti geldi ki, ben Haydar-ı Kerrâr olan İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz gibi, ya düşmana galebe edip onu esîr ve temellük ederim veyâhud bu cism-i kesîfi fedâ edip, mertebe-i şehâdete nâil olurum.”

4339. Sıçradı ve; "Ey ulu, işte hazırım, er isen gel!" diye bağırdı.

Mescid misafiri derhal yerinden sıçradı ve: "Geleyim mi, geleyim mi?" hitâbına cevâben: "Ey kabadayı, işte hâzırım, er isen çık meydana!" diye bağırdı.

4340. Derhâl onun sadasından tılsım bozuldu, her tarafa kısım kısım altın döküldü.

O misafirin bağırmasından derhal "Geleyim mi?" diye seslenen tılsım bozuldu ve her tarafa bölük bölük altınlar döküldü.

4341. O kadar altın döküldü ki, o oğul, altın çokluktan yolunu tutmasın diye korktu.

"Ân püser" [= O oğul], buyurulması, o misafirin sülükün vasatında olup henüz ricâl mertebesinde olmadığına işâret buyurulur.

4342. Ondan sonra o müheyyâ olan arslan kalktı, seher vaktine kadar altını dışarıya çekti.

"Atîd", hâzır ve müheyyâ ma'nâsınadır. "O mücâhede ve mücadeleye hâzır olan arslan kalktı, seher vaktine, şems-i hakîkatin tulû'u zamânına kadar maârif-i ilâhiyye altınlarını âlem-i gaybdan, âlem-i şehadete çekti."

4343. Gömer idi çuval ile ve torba ile, diğer def'a altına gelir idi.

Vâridât-ı gaybiyyeden olan maârif-i ilâhiyye altınlarını elfâz ve eş'âr perdeleri arkasında setr eder ve tekrar cisminin çuvalı ve kalbinin torbası ile altına gelir idi.

4344. O canbaz, korkucu ve oturduğu halde sürünerek geriye gidicinin körlüğüne ondan hazîneler koydu.

"O cân fedâsına azm eden sâlik-i tarîk-i Hak, canından korkan ve sâha-i tabîatte sürünerek geri geriye giden kimselerin körlüğüne olarak, o bozulan tılsımdan hazîneler tertîb etti." "Hazân", "hazîden" masdarındandır, “çocuklar gibi oturduğu halde, sürüne sürüne gitmek"tir.

4345. Her uzak olan altına tapıcı körün kalbinde, bu zahir altın hatıra gelmiştir.

Biz altından bahs ettik, altına tapan ve akıl gözü kör olup, idrâk-i hakāyıktan uzak olan her bir kimsenin kalbinde, bizim bahs ettiğimiz altından, bu zâhirî altın ma'nâsı ve hâtırası peyda oldu. Halbuki bizim sözümüz ma'den parçalarından ibaret olan zâhirî altın üzerine değildir.

4346. Çocuklar esfâlleri kırarlar, altın namını koyarlar ve etek içine ederler.

Çocuklar oyunları esnasında renkli camları ve tabakları kırarlar, onların parçalarına "altın" adını koyarlar ve aralarında ticâret oyunu oynarlar ve bu parçaları eteklerinin içine doldurup ticaret sermâyesi yaparlar.

4347. O oyun içinde sen altının adını söylediğin vakit, çocuğun hâtırında o güzer eder.

Çocukların bu ticaret oyunu esnasında, eğer sen onlara altından bahs edersen, çocukların hâtırına, o altın ittihâz ettikleri cam ve bardak kırıkları gelir. Büyük adamların kullandıkları altını düşünemezler.

4348. Belki Hakk'a mensub darbın madrûbu olandır ki, o kasid olmaz, ebedî geldi.

Bunun gibi, biz "altın"dan bahs ettiğimiz vakit, ehl-i dünyâ sarı ma'den parçalarından bahs ettiğimizi zannederler. Hayır, bizim sözümüz Hakk'a mensûb olan darbın madrûbudur ki, hem hayât-ı dünyeviyyede ve hem de hayât-ı uhreviyyede kalbin sebeb-i gınâsı olan ulûm-ı ledünniyyedir; o altın darb edilmekle eksilmez, ânen-fe-ânen ziyâde olur ve rûh-ı izâfî ile beraber ebedîdir.

4349. O bir altındır ki, bu altın ondan sarı ziyâyı buldu; pırıldayıcılık gevherini ve letafeti buldu.

"Zer-tâb", terkîb-i tavsîfîdir; "zer", "zerd"in muhaffefidir ve "tâb", ziyâ demektir, "sarı ziya" demek olur. Ya'ni "Zâhirî altın aks-i ziyâ ile sapsarı parıldamayı, o ma'rifet altınından buldu; zîrâ ham altının topraktan farkı yoktur, idrâk-i benî-Âdem ve ilm-i beşer, onu terbiye edip, latîf bir hâle getirir.

4350. O bir altın ki, gönül ondan zengin olur, rûşenlikte ay üzerine gālib olur.

Gınâ-yı kalbe sebeb olan o maarif-i rabbâniyye altını, ışık vermekte ay üzerine gālib olur ve âlemi aydan daha ziyâde nûrlandırır.

4351. O mescid şem' ve o, pervâne idi; o pervâne huylu kendisini fedâ etti.

O misafir öldürücü mescid şem' ve misafir dahi pervâne gibi idi; o pervâne huylu olan misafir aşk yolunda kendisini fedâ etti.

4352. Onun kanadını yaktı ve fakat onu düzeltti; binâenaleyh onun o atması mübarek geldi.

"O şem' gibi olan mescid, o pervâne gibi olan misafirin himmet ve taleb kanadını yaktı; velâkin onun varlığına bir çeki ve düzen verdi; binâenaleyh o misafirin kendisini o şem'e atması mübarek geldi." Hind nüshalarında "pes" yerine "bes" vâki'dir; çok mübarek geldi, demek olur. Ya'ni âşık, nâil-i vuslat olmakla, taleb ve himmet kanadı yandı, zîrâ bir âşık ma'şûkuna vâsıl olduğu vakit, artık onda taleb ve himmet kalmaz ve matlûbda fânî olur.

4353. O bahtı mes'ûd olan Mûsa gibi idi ki, o ağaç tarafında bir ateş gördü.

O mescide misafir olan kimse, bahtı mes'ûd ve inâyet-i ezeliyyenin mazharı olan Mûsâ (a.s.) meşrebinde idi. Nitekim Mûsâ (a.s.) ağaç tarafında bir ateş gördü.

4354. Vaktaki onun üzerine inayetler mevfûr idi, ateş zannetti, halbuki o nûr idi.

"Vaktaki o Hz. Mûsâ üzerine Hak Teâlâ hazretlerinin inâyeti çok idi, o ağaçta gördüğü sûreti, o anda kendinin muhtâç olduğu ateş zannetti. Halbuki ateş sûretinde görünen nûr idi." Bu tecellîde Hakk'ın inâyeti budur ki, Mûsâ (a.s.)ın o anda ateşe ihtiyacı var idi ve o sırada Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ'ya tecellî buyurmak murâd etti; eğer onun matlûbu olan ateş sûretinden başka bir sûretle tecellî etse, Hz. Mûsâ himmetinin matlûb-ı hâssına teveccühünden nâşî, o sûretten yüz çevirir ve "Hele şimdi bana lâzım olan ateşi bulayım, sonra bu hitâbın ne olduğunu anlamakla meşgul olayım!" der idi. O i'râz edince, Hak Teâlâ dahi, ondan i'râz eder idi; zîra hadis-i şerîfde من أقبل على الله بكليته اقبل الله عليه بكليته و من اعرض عن الله بكليته اعرض الله عنه بكليته ya'ni "Kim ki külliyyeti ile Allah'a teveccüh ederse, Allah dahi ona külliyyetle teveccüh eder ve kim ki külliyyetle Allah Teâlâ'dan yüz çevirirse, Allah Teâlâ da ondan yüz çevirir" buyurmuştur.

İmdi bu kıssada "misafir öldürücü mescid"den murâd, insân-ı kâmilin dergâhıdır; ve "misâfir"den murâd kendi varlığından geçmek ve Hakk'a kavuşmak isteyen sâliktir. Ve "nâsihler"den murâd, ehl-i nefis olup, insân-ı kâmile yaklaşmak istemeyen kimselerdir. "Tılsım"dan murâd, tarîk-ı Hak'da, ne olursam olayım diye mücâhedeyi ihtiyâr eden sâlikin kalbinden hicâb-ı nefsânînin yırtılmasıdır. Ve "altın"dan murâd, ulûm-i ledünniyye ve vâridât-ı gaybiyyedir. "Ağaç"tan murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı unsurîsîdir; ve "ateş"ten murâd sûret-i beşeriyyesidir ki, ondan "ene'l-Hak" na'rası zuhûra gelir. “Şecere-i Mûsâ", Hz. Pîr ve "mescid[in] misafir"i dahi meşreb-i Mûsevîde olan müridân-ı Hz. Pîr'den biridir.

4355. Ey oğul, vaktaki merd-i Hakk'ı göresin, sen onun üzerine beşer nârını zannedersin.

Ey henüz meblağ-ı ricâle vâsıl olmamış ve çocuk mesâbesinde bulunmuş olan ehl-i sûret, sen Hak adamını ve velîyi gördüğün vakit, kendinde olduğu gibi, onun üzerinde de beşeriyet ateşi olan gazab ve şehvet ve hased ve hırs gibi sıfât-ı nefsâniyye vardır zannedersin.

4356. Sen kendinden geliyorsun ve o sendedir; ateş ve diken ve zan ve bâtıl bu tarafdadır.

Ey sûretde kalan kimse, sen bu zannın husûsunda kendi tarafından geliyorsun, ya'ni veliyy-i kâmili kendi nefsine kıyâs ediyorsun, binâenaleyh o zannın sendendir; beşeriyet ateşi ve sıfât-ı nefsâniyye dikenleri ve bâtıl olan sâir zanlar hep senin tarafındadır.

4357. O Mûsâ'nın ağacıdır ve pür-ziyâdır; gel bir kere nûr ta'bîr et, ona nâr ta'bîr etme!

O insân-ı kâmilin vücûd-1 unsurîsi Mûsâ (a.s.)ın ağacına benzer ki o ağaçtan أَنِّي أَنَا اللَّهُ (Tâhâ, 20/14) ["Muhakkak ben, sâdece ben Allah'ım!"] hitabı sudûr etti, bunun gibi insân-ı kâmilin ve merd-i Hakk'ın lisânından dahi "ene'l-Hak" hitâbı sudûr ederse inkâr etme; zîrâ insan ağaçtan efdaldir. Nitekim cenâb-ı Pîr-i destgîr Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyt-i şerîflerinde buyururlar. Beyit:

Tercüme ve îzâh: Hak ağaçtan "İnnenî enellâh” buyurdu ve bu hitâb Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olmakla avâm ve havâs tarafından kabul edildi; ey fehmi nâkıs olan kimse, eğer ağaçtan daha efdal olan beşerden bu hitâbı söylerse, körlükten baîd tutma!

"Binâenaleyh insân-ı kâmil pür-ziyâdır, onun sûret-i beşeriyyesine bakıp, kendine kıyâsen ateştir deme, insaf et de bir kere nûr de!"

4358. Bu cihânın fıtâmı bir nâr görünmedi mi? Sâlikler gittiler; ve o ise nûr idi.

"Fıtâm", çocuğu sütten kesmek demektir. Ya'ni "Ey sâlik, yedirmek ve içirmek sûretiyle seni bir ana gibi emziren bu dünyanın lezzâtından kesildiğin vakit, bu fıtâm ve kesilmek, sana kalbini yakıcı bir ateş görünmedi mi? Bu görünüşten dolayı, sâlikler onun bu sûrî ni'metlerinden yüz çevirip ma'nâ tarafına gittiler. Halbuki ateş görünen bu cihânın lezzâtından inkıta', nûr idi. Ma'nâ tarafına giden sâlikler bunun böyle olduğunu gördüler. Bunun gibi vehle-i ûlâda sana beşer görünen insân-ı kâmil, bilâhire şecere-i Mûsâ gibi, nûr-ı Hak görünür.

4359. İmdi bil ki, dîn şem'i âlî olur, bu ateşlerin şem'i gibi olmaz.

"Şem'-i dîn"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ nûr-ı dîn onun vücûdundan intişâr eder. Ya'ni "Ey sâlik, bil ki şem-i dîn olan insân-ı kâmil âteş-i aşk-ı ilâhî ile yanmakta her an âlî ve müterakkî olur, ateşlerin şem'i gibi olmaz." Ya'ni ateşten yanan mum, yana yana eksilir ve insân-ı kâmil ise aşk-ı ilâhî ile yana yana ziyâdeleşir ve yükselir.

4360. Bu nûr görünür ve yâri yakar; ve o sûrette nâr ve ziyaretçilere güldür. [4374]

“Bu sûrî mum, nûr görünür ve kendisine mukärin olan kimseyi yakar; ve o insân-ı kâmil sûrette ateş görünür; fakat ziyaretçilerine ve musâhiblerine gül gibi latîf kokular bahş eder." Sûrî şem' ile, ulemâ-yı zâhirîye işâret buyurulur; zîrâ ulemâ-yı zâhirî henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamış olduklarından, her ne kadar ağızlarından bal akar ve zâhiren nûr-ı ilim saçar görünür iseler de, musahiblerine sıfât-ı nefsâniyye aşılarlar ve onların bâtınlarını bu sûretle yakarlar. Fakat insân-ı kâmil sûrette musâhiblerine karşı acı sözler söylerler ise de, onların bâtınlarına gül kokusu verirler, demek olur.

4361. Bu nâzım gibidir ve fakat bir yakıcıdır; ve o vuslat vaktinde bir gönül parlatıcıdır.

Bu âlim-i zâhir senin ahvâlini düzeltici gibidir ve fakat enâniyet tohumunu ekerek senin bâtınını yakıcıdır; ve o insân-ı kâmil ise senin matlûbuna vuslatın esnasında senin gönlünü parlatıcı ve nûrlandırıcıdır.

4362. Sâz-vâr olan nûr-i pakin şu'lesinin şekli, hâzırlar için nûr, uzaklar için nâr gibidir.

“Nûr-i pâk"dan murâd, "nûr-ı muhammedî" ve "onun şu'lesinin şeklinden murâd insân-ı kâmilin hey'eti[dir]. Ya'ni "Ahvâl-i bâtıneyi tertîb ve tanzîm edici olan nûr-ı muhammedînin şu'lesinin şekli bulunan insân-ı kâmilin hey'eti, ona hüsn-i i'tikād edip, huzurunda bulunanlar için nûr; ve onu münkir olup huzûrundan uzağa kaçanlar için nâr gibidir."