O gulâmın ta'yînâtının eksikliği hikâyesine rücû' ve sûfînin taâmullâhdan kalbinin ve canının ta'yînâtı beyânındadır
47. bölüm / 47 · 2692 kelime · ~14 dk okuma
1851. Bir sûfî fakrdan niçin gam içinde olsun? Onun ayn-ı fakrı dâye ve mat'am olur.
"Bir sûfi, fakr ve ihtiyac-ı sûrîden gamnak olmamalıdır; zîrâ onun bu fakrının "ayn"ı onun ruhunun dâyesi ve mürebbîsi ve mahall-i it'âmı olur ve o fakr içinde rûhu taâm-ı ma'nevîyi yiyerek kuvvet bulur." Cisim, taâm-ı sûrîden kuvvet bulursa da, rûh zayıf olur ve taâm-ı sûrîyi bulamamakdan cisim zayıf olur ise de, rûh kavî olur. Vaktâki rûh kuvvet bulur, bu kuvvet bilâhire cisme de sârî olup, sâlik gıdâ-yı sûrîden pek az bir mikdâr ile iktifâ eder. Nitekim hadîs-i şerîfde الجوع طعام الله في الأرض يحيى به ابدان الصدقين Ya'ni, "Açlık yeryüzünde Allâh'ın taâmıdır ki onunla sıddıkların ebdânı hayât bulur" buyurulmuşdur.
1852. Zîrâ ki, cennet mekrûhlardan bitmişdir; merhamet acizin ve münkesirin nasibidir.
"Kısm", hisse ve nasib ve bölmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde حفت الجنة بالمكاره Ya'ni, "Cennet mekrûhlar ile örtülmüşdür" hadîs-i şerîfine işâret bu- yurulmuşdur. Ya'ni, "Cennet bu dünyâda nefse çirkin görünen açlık ve susuzluk ve a'mâl-i hasene ile örtülmüşdür ve insanın cenneti bu nefse çirkin görünen şeyleri ihtiyâr etmekle tekevvün eder; zîrâ nefse muhalefetden dolayı, o nefis âciz ve münkesir olur. Ve merhamet ise âcizlerin ve münkesir olanların hissesi ve nasîbidir; zîrâ düşkün ve âciz olanlara herkes acır."
1853. O kimse ki ulüvden başlar kırar, onun tarafına Hakk'ın ve halkın rahmi gelmez.
Ya'ni, "Ulüv ve kibirden nâşî herkesin başlarını kıran kimseye karşı ne Hakk'ın ve ne halkın merhameti müteveccih olmaz; zîrâ kibir ve ulüv, mahall-i merhamet değildir."
1854. Bu sözün nihayeti yokdur. Ve o civân, ekmek ta'yînâtının noksanlığından nâtüvân oldu.
Açlığın taâmullâh olması ve cennetin mekrûhlar ile örtülmüş olması sözlerinin nihâyeti yokdur; o ta'yînâtı tenkîs edilen gulâmın kışsasına gelelim. Velhâsıl o delikanlı kendisine mahsûs olan ekmek ta'yînâtının tenkîs edilmesinden dolayı âciz kaldı.
1855. Mesrûrdur o sûfî ki, onun rızkı noksân ola, onun o şebesi inci ve o deniz ola.
"Şebe", bir taşın ismidir ki siyahdır ve parlaklıkda ve yumuşaklıkda ve hafiflikde kehrübâya (kehribâra) benzer ve ondan boncuk yapıp, inci dizisinin başına geçirirler. "Şebe"den murâd, sâlikin bulanık olan kalbi; ve “inci"den murâd, kalb-i sâf; ve "derya"dan murâd, nûr-ı yakîn veyâ nûr-ı ma'rifetdir. Ya'ni, "Bir sûfînin cismânî olan gıdâsı noksan olduğu vakit, mesrûr olur; çünki kesret-i taâm ile kararmış olan kalbi, açlıkdan ve riyâzetden sâf ve inci gibi parlak olur; ve kendisi nûr-ı yakîn deryâsı olur veyâ ma'rifet deryâsı olur." Menâkıb-ı Sipehsâlârda mündericdir ki: "Hz. Mevlânâ (r.a.), evâil-i sülüklerinde üç gün ve bir hafta ve kırk gün oruç tutup iftâr ederler idi. Velâkin ramazân-ı şerîfin nihâyetinde iki defa iftâr buyururlar idi. Ve bütün ramazân-ı şerîfde, bayram günü iftâr buyurdukları biddefâat görülmüş- dür. Sultânu'l-mahbûbîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî (azzamallâhu zikrehû) hazretlerine ilk defa mülâkî olduklarında tamâm altı ay her ikisine ekl ve şürb ve hâcet-i beşerîden bir ihtiyaç vâki' olmamak üzere oturmuşlar idi. Ve iftâr buyurdukları vakit, bir nevi' gıdâ ile iktifâ buyururlar idi. Ve en çok taâm yedikleri vakit dahi on lokma yemezler ve bir müddet sonra tekrâr mi'delerini tathîr ederlerdi; ve buyururlar idi ki: "Benim sînemde bir ejderhâ vardır ki, gıdâya tahammül etmiyor." Ve vakt-i istifrâğdaki mücâhedeleri mücâhede-i cû'dan ziyâde olup, mübarek alınlarından katre katre ter dökerler idi." Ve açlık hakkında şöyle buyururlar. Şiir: "Senin can kuşun, yemekden ve mi'de fesâdından bu vücûd yumurtası içinde kapanıp kalmışdır. Bu yumurtadan çık ki, kanatların büyüsün! Açlıkdan safra kabarması gerçi hayâlât-ı dimâğiyyeyi ziyâdeleştirir; fakat işte bu hâyalâtdan yed-i beyzâyı ve nûr-ı kudreti bulurlar."
1856. O hâs olan nafakalardan her kim âgâh oldu, o kurba ve nafaka mahalli olmağa lâyık oldu.
"Cerâ", "cerv" kelimesinin cemi'lerinden birisidir, nitekim bu sürh-i şerîfin ibtidâsında beyân olundu; "bahşişler ve fâideler ve nafakalar" demekdir. Ya'ni, "Her kim Hakk'ın husûsî nafakalarından ve taâmlarından âgâh olup, sıyâma devam etti ise, o kimse Hakk'a yakîn olmağa ve bu nafakanın mahalli ve ehli olmağa lâyık oldu."
1857. Vaktaki ruhun nafakaları noksan olur, onun canı onun noksanından lerzân olur.
Vaktâki rûhun o hâs olan nafakaları eksilir, sâlikin canı o nafakaların eksilmesinden dolayı, titreyici olur.
1858. Binâenaleyh bilir ki, bir hatâ vâki' olmuşdur ki, rıza yasemenliği perîşân olmuşdur.
Ya'ni, "Sâlik bu rûhânî nafakaların eksilmesinden kendisinden bir hatâ zuhûr etdiğini ve bu hatâ, yâsemenler gibi nûr-ı ma'rifet bitiren rızâ-yı ilâhî bahçesini perîşân etdiğini bilir ve anlar."
1859. Nitekim ki o şahıs, mahsûlün noksanından dolayı, harman sahibi tarafına mektub yazdı.
Nitekim kıssasını beyân etdiğimiz gulâm pâdişah tarafına ta'yînâtının tenkîs edilmesinden dolayı, kendi nefsine hatâ isnâd etmeyip, başkalarını kabâhatlı gördü ve harman sahibi olan, ya'ni, veliyy-i ni'met olan pâdişâh tarafına mektûb yazdı.
1860. Onun mektubunu adâlet beyi huzûruna götürdüler; mektubu okudu, sonra bir cevab vermedi.
1861. Dedi: "Onun için yiyecek derdinin gayri yokdur, binaenaleyh ahmağın cevabı sükût daha evladır."
Pâdişâh o gulâmın mektûbunu alıp okudu ve dedi ki: "Bu gulâmın derdi ancak yemek ve içmekden ibaretdir; bundan başka bir derdi yokdur; halbuki bu cihânda yemek ve içmek derdinden başka bir derdi olmayan kimse ahmakdır ve kendi varlığının hikmetinden ve sırrından gäfildir. Binâenaleyh böyle bir ahmağa verilecek cevâb, ancak sükût etmek olur."
1862. Ona asla vasl ve firâkının derdi yokdur, fer'in bendidir, o hiç aslı istemez.
Ya'ni, "Huzûrumuzdan ve visâlimizden ayrıldığı için, bu gulâm kalbinde aslâ derd ve elem duymaz, o ancak bizim fer'imiz olan sıfat-ı in'âm ve ihsânımızın âşıkıdır. Bu fer'in aslı olan zâtımızı hiç istemez."
Ma'lum olsun ki, insanlar üç kısımdır: Bir kısmın himmetleri, hayât-ı dünyanın zâhiridir ve maksad-ı aslileri, hayât-ı dünyanın metâ'ı olan kadın, evlâd, para, mal ve mülkdür. Bunların hayât-ı uhreviyye ile aslâ alâkaları yokdur. Eğer bunlar Hakk'a ibâdet ederlerse, metâ'-ı dünyevînin ziyâdeliğini taleben ederler. Eğer niam-ı dünyeviyye ellerinden giderse, Hakk'a ve ka- zâ-yı ilâhîye muğber olup, şikâyet ederler. Allah'a hamd etmek için bunlara niam-ı ilâhiyyenin temâdîsi lâzımdır. Binâenaleyh bunlar hicâbât-ı zulmâniyye içindedirler. İkinci kısmın, himmetleri metâ'-ı âhiret ve derecât-ı cennetdir. Meta'-ı dünyevîye ihtiyaç ve zarûret mikdârı sa'y ederler. Bunlar "ashâb-ı yemîn" olan mü'minlerdir ki, dünyâdaki ni'metlere şükür ve belâya sabr ederler ve fakat âhiretin ni'metlerine pek harîs olup, derecât ve makām ihrâzına âşıkdırlar ve azâb-ı âhiretden çok korkarlar; binâenaleyh bunlar hicâbât-ı nûrâniyye içindedirler. Üçüncü kısım "mukarrebler"dir. Onlar hicabın en büyüğü olan hubb-ı nefisden geçtikleri için, niam-ı dünyeviyye ve uhreviyyeyi ve derecât ve makām hayallerini kendilerine harâm etmişlerdir; zîrâ onların kalbleri tecelliyât-ı rabbâniyyenin meclâsı ve âyînesidir. Bir âyînede hubb-ı nefs ve aşk-ı enâniyyet olmadığı gibi, bunlarda da bu duygu kalmamışdır.
1863. Ahmakdır ve bizliğin ve benliğin mürdesidir; zîrâ ona fer'in gamından, aslın ferağı yokdur.
"Mürde", "ölmüş" ta'bîri, meftûn ve âşık olmakdan kinâyedir. "Ferâğ", boşalmak ve dökülmek ve kasd etmek ma'nâlarınadır. Burada "kasd" ma'nâsınadır. "Mâ vü menî", bizlik ve benlik, âlem-i keserâtdan kinâyedir ki, başlıca menşei kişinin kendi varlığına ve vücûduna i'timâdıdır. Aslı bırakıp fer'e ve gölgeye yapışan ve i'timâd eden bir kimsenin ahmak olduğunu isbâta hâcet yokdur. Ya'ni, şâh, gulâm hakkında diyor ki: "Mâdemki bu gulâmda asıldan ayrılığın derdi yokdur; o fer' olan sıfatlara ve gölgelere bağlanmışdır o ahmakdır ve gölgeden ibaret olan kendi varlığına dayanmışdır ve fer'in ve gölgenin gamından, asla teveccühü ve kasdı yokdur."
1864. Gökleri ve yeri bir elma bil ki, Hakk'ın kudret ağacından ayân oldu.
Ecrâm-ı semâviyyeyi ve arzı birer elma mesâbesinde kürevî cisimlerden ibâret bil ki, bunların her biri, vücûdda ve varlıkda asl olan Hakk'ın ağaç mesâbesindeki kudretinden peydâ ve zâhir oldu. Ve her birerleri de o aslın fer'idirler; ve kudret ağacının bâğbânı ise vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır ki, bunları terbiye edip yetiştirir. Binâenaleyh bu fer'leri bırak da, asl olan Hakk'a teveccüh et!
1865. Sen o elmanın içinde bir kurt gibisin ve ağaçdan ve bir bahçıvandan bî-haber!
"Ey mahlûk-ı müdrik olan insan, sen o elma gibi yuvarlak olan küre-i arzın içinde bir kurt gibisin ki, ağaç mesâbesinde olan kudret-i Hak'dan ve bâğbân mesâbesinde olan vücûd-ı mutlak-ı Hak'dan, elma içindeki bir kurtcağız gibi gāfilsin ve içinde yaşadığın küre-i arzın sûret-i tekevvününden bî-habersin." "Sîb-der"de "der", tekmîl-i vezn için zâiddir.
1866. Elma içinde başka bir kurt dahi vardır; fakat onun canı hariçden sahib-i alemdir.
"Sahib-i alem", bayrak sahibi, metbû' ve reîs olmakdan kinâyedir. Ya'ni, "Ehl-i cihân, elma içinde yaşayan kurtlara benzerler. Bunlar da iki kısımdır. Bir kısmı, yukarıdaki beyt-i şerîfde zikr olundu; ve ikinci kısım kurtlar, enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır. Onların canları ve ma'nâları, bu âlem-i sûret hâricinden, ilim sahibi ya'ni, metbû' ve reîs olarak gelmişdir."
1867. Onun hareketi elmayı yarar, elma o sadmeye tâkat getiremez.
O sâhib-i alem olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtının cân-ı latîflerinin hareketi o elmayı ve o âlem-i sûreti yarar, elma ve o sûret âlemi o sadmeye ve hücûma tâkat getiremez. Bu beyt-i şerifde يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (Rahmân, 55/33) Ya'ni, “Ey ins ve cin tâifesi, aktâr-ı semâvât ve arzdan geçmeğe kudretiniz varsa geçiniz! Geçemezsiniz, ancak sultân ile, ya'ni, kudret-i rûhâniyye ile geçebilirsiniz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
1868. Onun hareketi perdeleri yırtmıştır, onun sûreti kurtdur ve ma'nâsı ejderhâdır.
Ya'ni, "O enbiyâ ve evliyânın sûret-i cismâniyyeleri elma içindeki kurda müşâbih ve ma'nâları ve rûh-ı ulvíleri ejderha olduğundan bu rûhlarının hareketi zulmânî ve nûrânî perdeleri yırtmışdır; binäenaleyh onların sâir cisim sâhiblerinden farkları, ervâh-ı aliyyelerinin kuvvet ve şerâfetidir."
1869. Bir ateş ki, evvelâ demirden sıçrar, o kademi hârice çok zayıf koyar.
Bu beyt-i şerîf evliyâyı kendilerine mürebbî itdihâz eden ehl-i sülük hak-kındadır. Yukarıya rabtı budur ki: Elmanın içindeki kurtlardan, rûhları elma-yı yarmak için hareket eden sâliklerin irâde-i cismâniyye sadmesi ibtida za-yıftır. Onların bu sadmesi, demirden sıçrayan kıvılcıma benzer. Kıvılcım ilk adımını dışarıya zayıf ve gevşek olarak koyduğu gibi, sâlikin irâdesi dahi cis-mâniyetden çıkmak için ibtida bir hücûm-ı zayıf yapar.
1870. Onun dâyesi olan pamukdur; lakin sonra şu'lelerini esîre kadar eriştirir. [1875]
O sıçrayan kıvılcımın dâyesi ve mürebbîsi evvelâ yumuşak pamukdur; sonra fırladığı noktadan ittisâ' edip, şehri tutuşturur ve şu'lesi esîre, ya'ni, havaya kadar yükselir.
1871. Adem evvelen uykunun ve taâmın bağlanmışıdır; nihayetü'l-emr melek-lerden daha yüksekdir.
Bunun gibi, sâlik olan âdem, evvelen sâbıka-i beşeriyyet ve hayvâniyyet ile uykuya ve taâma bağlanmışdır ve tabîatı demir gibi bâriddir. Bir kâmil ta-rafından onun isti'dâdına nazar sebebiyle rûh-ı hayvânîsinden bir irâde-ateşinin kıvılcımı sıçrar; pamuk gibi yumuşak ve leyyin olan isti'dâdı ve kâmilin kibrit gibi olan nazarlarına ma'rûz kalır. Zîrâ âdem evvelen hayvân olarak bu âlemde zâhir olur; fakat onun isti'dâd-ı ezelîsi meleklerden yüksektir. Beyit: صائب زملائك مطلب رتبت انسان آینه بی پشت چه صورت بنماید "Ey Sâib, insanın rütbesini meleklerden isteme, zîrâ sırsız bir ayna ne sûret gösterebilir?"
1872. Pamuğun ve kibritlerin hıfzında onun şu'lesi ve nûru Süha üzerinde zahir olur.
Ya'ni, "O sâlik pamuk gibi mülayim ve latîf olan isti'dâdı ve kâmilin kib-rit gibi olan nazarları penâhında terakkî eder ve rûh-ı insânîsi inkişaf ederek, şu'lesi ve nûru Sühâ üzerinde zâhir olur." "Sühâ", Benât-ı na'ş yıldızlarından gāyet küçük görünen bir yıldızdır ki, halk gözlerinin kuvvetini onunla tecrü- be eder. Ya'ni, o sâlikin ruhunun nûru, âlem-i ulvîde zâhir olur.
1873. Karanlık âlemi aydınlık eder, demir bukağıyı iğne ile koparır.
"Künde", mücrimlerin ayaklarına geçirdikleri “bukağı” ma'nâsınadır. "Bu sâlik-i tarîk-ı Hak o derece terakkî eder ki, onun nûru gāyet karanlık olan gaflet ve hayvâniyet âlemini aydınlık eder. Demir bukağı mesâbesinde olan nefsin sıfatlarını iğne gibi ince ve sivri olup, rûh-ı hayvânîyi acıtan riyâzet ve mücâhede ile koparır."
1874. Gerçi ateş dahi cismânîdir, ne rûhdan ve ne de rûhânîden değildir.
Gerçi sâlikin rûh-ı hayvânîsinden sıçrayan irâde ateşi dahi cismânîdir. Ne rûh-ı izâfî cinsinden ve ne de rûh-ı izâfîye mensûb olanların cinsinden değil- dir; zîrâ irâde cism-i hayvânînin îcâbındandır. Nitekim hayvanı “müteharrik bi'l-irâde", ya'ni, "irâdesiyle hareket eden" diye ta'rîf ederler. Ve rûh melek cinsinden olduğundan, o ancak Hakk'ın iradesine tâbi'dir. Hakk'ın iradesine muhalefet, nefs-i hayvânî ve cismâniyet iktizâsıdır. Rûhânîlere gelince, onlar da kendi irâdelerinden kurtulmuşlardır, çünki mevt-i irâdî ile ölmüşlerdir. Si- pehsâlâr Menâkıbı'nda mezkûrdur ki, Sultânü'l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) buyurmuşdur ki: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar." Zîrâ mebâdî-i sülûkde he- nüz onun irâdesi, irâde-i Hak'da müstehlek değil idi. Otuz yıl kendi nefsini Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine mutâvaata sevk eyledi; ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden başka irâ- de kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği an- cak Hakk'ın buyurduğudur.
1875. Cismin o izzetden behresi olmaz; cisim, can bahrinin önünde bir katredir.
Cismin ve cisme âit olan kuvvetlerin, rûha âit bulunan izzetden behresi ve nasîbi yokdur; çünki cisim, can bahrinin ya'ni, rûh-ı küllînin önünde bir kat- re mesâbesindedir.
1876. Cisim candan gün artırıcı olur; vaktaki can gider, gör ki cisim nasıl olur?
"Rûz-efzûn", ya'ni, "gün artırıcı" olmak, yaşamakdan kinâyedir. Ya'ni, "Cisim candan yaşar ve kāim bir halde bulunur ve kokmaz ve çürümez. Vaktâki can cisimden alakasını keser; o cisim tefessüh eder ve kokusunu duymamak için herkes burunlarını tıkar ve nihâyet kokusu halkı bîzâr etmemek için toprağa defn olunur."
1877. Senin cisminin haddi muhakkak bir iki arşındır, ziyâde değildir; senin canın göğe kadar cevelân edicidir.
Ey insan, senin cisminin boyu, bir iki arşından ziyâde değildir, binâenaleyh bundan daha ziyâde irtifâ'ı olan bir yere elin yetişemez; fakat canının eni ve boyu mahdûd değildir. Senin canın cisminin yetişemediği göklere kadar cevelân edicidir.
1878. Ey büyük, ruhun tasavvurda Bağdad'a ve Semerkand'a kadar yarım adımı vardır.
Ey fıtraten mükerrem olan insan, cismin Bağdad'a ve Semerkand'a gidebilmek için hayvan ve araba ve otomobil ve şimendifer gibi vesâite muhtâçdır; ve mâşiyen gitmek için yüz binlerce adım atmak lâzımdır. Halbuki rûhun Bağdad'a ve Semerkand'a gitmeyi tasavvur edince, yarım adımda oralara gider ve ân-ı vâhidde elektrik cereyânı gibi oralarda dolaşabilir.
1879. Gözünüzün yağı iki dirhem veznindedir; onun rûhunun nuru asumân nevâhîsine kadardır.
“Anân”, nevâhî-i âsumân ve onun etrâfi demekdir. عنان السماء ما بدء لك منها اذا نظرتها ya'ni, "Anânü's-sema' demek, ona baktığın vakit, sana zahir olan şey demekdir" (Akrabü'l-Mevârid). "Seng", taş ma'nâsına olduğu gibi, vezin ve ağırlık ma'nâsına da gelir. Burada vezin ve ağırlık demekdir. Ya'ni, "Ey insanlar, gözünüz cismen gāyet küçükdür ve onun yağı iki dirhem ağırlığın- dadır; fakat onun ruhunun ve ma'nâsının nûru, gökden görebildiğin nâhiyelere ve taraflara kadar gider."
1880. Nûr, bu göz olmaksızın rüya görür; bu nûr olmaksızın göz harabdan başka ne olur?
Gözün cismi uyku ile faâliyyet-i zâhiriyyeden sukūt eder ve etrafındakileri göremez; fakat gözün cismâniyetinde mahfi olan nûru, faâliyetini muhâfaza edip, rü'yâlar görür. İmdi bir sebeb-i maddî te'sîriyle nûr-ı mahfisi zâil olan bir gözün cismâniyetinde ne kıymet kalır, bir harâbeden başka ne olur?
1881. Can cismin sakalından ve bıyığından fâriğdir; fakat cansız cisim, cîfe ve süflîdir.
1882. Bu, rûh-ı hayvânînin esbab-ı tecemmülüdür, ileri git ve ruh-ı insanîyi gör!
"Bâr-nâme", esbâb-ı tecemmül ve haşmet ve büyüklük ma'nâsınadır; ve tefähür ve gurûr ma'nâsına da gelir; ve icâzetnâme ma'nâsına ve diğer ma'nâlara da gelir. Burada esbâb-ı tecemmül ve tefâhür ve gurûr ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Bu sakal ve bıyık, rûh-ı hayvânînin süsü ve tefâhürü ve gurûrudur; rûhun sakal ve bıyık ve sûret ile işi yokdur. Binâenaleyh ey sâlik, sûretden ve cismâniyetden geç ve rûh-ı insânîyi gör!"
1883. İnsandan ve kıyl u kālden dahi geç, Cebrail'in canının deryasının kenârına kadardır!
Ya'ni, insân bu âlem-i şehadetde hayvaniyet ile melekiyet terkibinden hâsıl olan bir mahlûkdur. Onun kesîf olan hayvâniyetine, latîf olan ruhunun pertevi aks etdiği için, hayvaniyeti, sâir hayvânâtın fevkındedir. Ve onda hâsıl olan zekâ-yı hayvânî sebebiyle ulûm-ı dünyeviyye ve zâhiriyye dedikoduları ile meşgül olur. "Gerek bu sûret-i beşeriyye ve insâniyye ve gerek bu insâniyetin ve beşeriyetin îcâbı olan kuvve-i müfekkire vâsıtasıyla elde edilen ulûm-ı dünyeviyye dedikoduları hep hakikatin hicabıdır. Bu hicâblar- dan geçmedikçe, rûh-ı insânî Hz. Cibrîl'in canının deryâsının kenârı olan mahall-i vahye vâsıl olamaz. Binâenaleyh "Ey sâlik, gerek insan mertebesinden ve gerek onun dedikodularından geç ki, mahall-i vahy olasın!"
1884. Ondan sonra sana Ahmed'in cânı dudak ısırır; Cebrail senin korkundan geri geriye sürtünür.
"Hazîden", çocukların sürtünerek geri geriye yürümesi ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sen, mahall-i vahye vâsıl oldukdan sonra, makām-ı mahmûd ve rûh-ı a'zam sahibi olan Ahmed (a.s.v.) hazretlerinin bu rûh-ı küllîsi sana dudak ısırır ve Cebrail (a.s.) senin himmetinin ulviyetinden ve etvârından korkup geri geriye sürtünür." Hind şârihlerinden İmdâdullâh ve Bahrü'l-Ulûm ve Velî Muhammed Ekberâbâdî hazarâtı buyururlar ki: "Cân-ı Ahmed'in dudak ısırması"ndan murâd, sâliki öpmesi ve muhabbet etmesidir. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı budur ki: Bu yüksek mertebeye vâsıl olduğun vakit, Server-i âlem (s.a.v.)ın ruhu sana muhib olur. Sana birtakım ulûm ve maârif ifâza eder ki, oraya Cebrail giremez. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in tufeyli olarak o makāma erişirsin ki, Cebraîl (a.s.) der ki: "Eğer bir kavis mikdârı bu makāma yaklaşırsam, yanarım. Burası "fenâ fi'r-resûl" makāmıdır." "Cebrail (a.s.)ın korkması"ndan murâd, hakikat-ı muhammediyye mertebesinin inkişafından ürkmesidir ki, bu ma'nâ, bu cildde vâki' âtîde gelecek olan şu:
Ya'ni, "Eğer Ahmed (a.s.) o celil olan kanadını açarsa, Hz. Cibril ebede kadar medhûş kalır" beyt-i şerîfinde beyân buyurulmuşdur.