İçeriğe atla

Bâyezîd (kaddesallâhu rûhahû) hazretlerinin vefâtından senelerce sonra Ebu'l-Hasan Harakānî (kaddesallâhu rûhahû)nun doğması

46. bölüm / 47 · 885 kelime · ~5 dk okuma

1844. Ebu'l-Hasan, Bâyezîd'in vefatından sonra, o seneleri müteakib zahir geldi.

1845. Onun cümle huyları imsak ve cûddan öyle geldi ki, o şâh söylemiş idi.

"Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin bütün şekil ve şemâili ve ahvâl ve sîreti, kabz ve bastdan ya'ni esmâ ve sıfât-ı mütekābileden, o şâh-ı ma'nevî Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin söylediği vech ile zuhûra geldi." "İmsak"den murâd, kabz ve "cûd"dan murâd, bastdır. Zîrâ insân-ı kâmil bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olduğundan, onda Kābız ve Bâsıt ve Mâni' ve Mu'tî ve Hafid ve Râfi' gibi esmâ-i mütekābilenin ahkâmı da zâhir olur. Vel-hâsıl Bâyezîd hazretlerinin keşfi tamâmiyle doğru çıktı.

1846. Ona pîşvâ levh-i mahfuzdur. Neden mahfûzdur? Hatâdan mahfûzdur.

Zîrâ Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin pîşvâsı ve muktedâsı levh-i mahfûz-dur ki, onda âlem-i sûretde zuhûru lâzım gelen şeylerin hepsi mündericdir. O levhin münderecâtı hatâdan mahfûz olduğu için, ona levh-i mahfûz de-mişlerdir. Hind şârihlerinden Abdü'l-Fettah kendi şerhinde şöyle buyurur: "Şeyh Abdülvehhâb Şîrâzî Levâmi'u'l-Envâr'da Fütûhât-ı Mekkiyye'den naklen yazar ki, levh-i mahfûzun altında üç yüz altmış altı levha-i mahv ve isbât tutulmuşdur ki, ahkâm-ı mütereddide merkūmdur. Eğer sâliklerin na-zarı bu mahv ve isbât levhalarına müsâdif olursa, keşiflerinde hatâ olur. Eğer keşifleri levh-i mahfûzdan vâki' olursa, o vakit hatâ olmaz." İmdi nazarları levh-i mahfûza müsâdif olanlar ancak kümmelîn-i evliyâdır ve onların keşiflerinde hatâ vâki' olmaz. Sâliklerin haber verdikleri keşif, mahv ve isbât levhlerinden olduğu için, çoğunun haberleri doğru çıkmaz.

1847. Bu ne necmdir, ne remldir ve ne rü'yâdır, vahy-i Hak'dır; ve Allâh doğruyu en çok bilicidir.

Bu beyt-i şerîf, Mesnevî-i Şerîf tedrîs eden üstâdlar tarafından her dersin nihayetinde اینچنین فرمود مولانای ما کاشف اسرارهای کبریا ["Hakk'ın sırlarını açıklayan Mevlânâmız böyle buyurdu ki"] beytine terdîfen okunup o dersin fâtihası çekilir.

Ya'ni, "Bu âlem-i gaybdan alınıp, söylenen sözler ilm-i nücûm veyâ ilm-i reml ile çıkarılmış olan ahkâm-ı gaybiyye değildir; rü'yâda görülen taayyünât cinsinden dahi değildir, belki levh-i mahfûza nazaran alınmış olan esrâr-ı ilâhiyyedendir ve vahy-i Hak'dır."

Ma'lûm olsun ki, “ilm-i ahkâm-ı nücûm", seb'a-i seyyârâtın bu arz üzerinde hayır ve şerden vâki' olacak te'sîrâtını kable'l-vukū' bilmekden ibâretdir ki, buna dâir ayrıca kitablar yazılmıştır. “İlm-i reml", birtakım eşkâl-i mevzû'a vâsıtasıyla zamâir ve esrâra vukūfdan bahs eder ki, bu ilme mahsûs olan eşkâl-i mevzû'a ve kavâid-i mahsûsa ayrıca yazılan risâlelerde mündericdir. Bu şerhin başka mahallerinde de sırası düştükçe îzâh olunduğu üzere rü'yâ üç kısımdır: 1. Keşf-i mücerred, 2. Keşf-i muhayyel, 3. Hayâl-i mücerreddir. "Keşf-i mücerred", rü'yâda görülen sûretin aynıyla zuhûrudur. "Keşf-i muhayyel", rü'yâda görülen sûrete münasib bir ma'nânın, hâl-i yakazada zuhûrudur ki, bu rü'yâ erbâbı tarafından ta'bîre muhtaçdır. “Hayâl-i mücerred", rûh-ı hayvânînin mizâcına bir tagayyür ârız olur; o illet sebebiyle nâim bu illete münasib ve muvâfık şeyleri mülâhaza eder. Meselâ mizâcda eğer harâret gālib olursa, rü'yâda ateş görür ve eğer bürûdet gālib olursa, kar ve soğuk görür ve eğer rutûbet müstevlî olursa yağmurlar ve seller ve denizler görür; ve eğer yübûset gālib olursa, toz ve toprak ve dağlar ve taşlar ve onların emsâlini görür. Bu nevi' rü'yâya i'tibâr yokdur.

1848. Beyânda âmmenin yüz örtüsü olmak için, ona sufiler "vahy-i dil" derler.

"Hakk'ın evliyâsına bu sûretle olan vahyine, avâmın i'tirâzına mahal kalmamak için sûfiler "vahy-i dil" derler. "Vahy-i Hak" yerine böyle bir ıstılâh vaz' edip kullanırlar.” “Avâm"dan murâd, ulemâ-yı mukallidîndir. Onların indinde "vahy-i Hak" yalnız peygambere mahsûsdur; başkalarına vahy-i Hak vâki' olmaz ve âyet-i kerimede وأوحينا إلى أم موسى (Kasas, 28/7) ya'ni “Biz Mûsâ'nın vâlidesine vahy ettik" وإذ أوحيت إلى الحواريين (Mâide, 5/111) ya'ni “Hani ben havâriyyûna vahy ettmiştim" ve وأوحى ربك إلى النحل (Nahl, 16/68) ya'ni "Rabb'in bal arısına vahy etti" buyurulmasını da "ilhâm” ile te'vil ederler. Zîrâ onların zu'munca, eğer evliyâ hakkında dahi vahy-i Hak kabûl edilse, enbiyâ ile müsâvî olmaları lâzım gelir. Halbuki "vahy," işâret, risâlet, kitâb, ilhâm ve kelâm-ı hafî ma'nâlarına gelir. Binâenaleyh evliyâya olan ilhâm-ı ilâhîye "vahy-i Hak" demekle, evliyânın enbiyâ ile müsâvî olmaları lâzım gelmez; fakat avâm bu ta'bîrden ürktükleri için sûfiler "vahy-i dil" ıstılâhını kullanırlar.

1849. Onu vahy-i dil tut ki, onun manzar-gâhıdır, mâdemki gönül onun âgâhıdır, nasıl hatâ olur?

Ey müstemi', evliyâya vâki' olan o vahy-i Hakk'ı, sen avâmın nefretinden ictinâben, sûfilerin dediği gibi, "vahy-i kalbî" farz et! Bu faraziyeden hatâ etmiş olmazsın; çünki gönül Hakk'ın nazar ettiği mahaldir. Gönül Hakk'ın âgâhı olup, onun zikriyle meşgül bulunursa, öyle bir kalbin idrâkinde hatâ olur mu?

1850. Ey mü'min, Allah'ın nuruyla nazar eder oldun; hatâ ve sehvden emîn [1855] geldin.

Ya'ni, "Ey mü'min sen اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının, zîrâ o, Allâh'ın nûruyla nazar eder" hadis-i şerîfi mûcibince, mâdemki Allah'ın nûruyla nazar eder bir haldesin, nûr-ı ilâhîde sehv ve hatâ olmak ihtimali olmadığından, sen dahi sehv ve hatâdan emînsin." "Îmin", "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur.

Menkabe: Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri va'z ederken, meclis-i va'za bir delikanlı gelip oturdu ve Hz. Cüneyd'e hitâben: "Ey şeyh, Resûl-i Ekrem hazretlerinin buyurduğu اتقوا فراسة المؤمن Mü'minin firâsetinden sakınınız!"] hadîs-i şerîfinin ma'nâsı nedir?" [dedi.] Hz. Cüneyd bir müddet başını önüne eğdi ve sonra başını kaldırıp dedi: "Ey delikanlı, müslüman ol ki, senin müs- lüman olmak vaktin gelmişdir." Meğer o delikanlı islâm kisvesiyle meclise gelen bir hıristiyân imiş. Bunun üzerine delikanlı derhal İslâm'a geldi.

"Ecrâ'", "cerv" kelimesinin cem'idir, bahşiş ve fâide ma'nâsınadır. Diğer cemi'leri de vardır ki, “ecr, ecriye" ve "ecrâ" ve "cirâ' " sûretleridir. Burada "ta'yînât ve maâş" ma'nâsınadır. Bu sürh-i şerîf Ankaravî nüshasında نقصان أجرای جان و دل صوفی از طعام الله Ya'ni, "Sûfînin taâmullâhdan dil ve cânının ta'yînâtının noksânı" sûretinde vâki'dir.