Ebu'l-Hasan Harakānî (r.a)in doğmasından senelerce evvel Ebâ Yezîd'in müjde vermesi ve onun sûretinin ve sîretinin bir bir nişânını vermesi ve târîh yazıcıların onu rasad için yazması
45. bölüm / 47 · 3624 kelime · ~19 dk okuma
1797. O Bâyezîd'in hikâyesini işittin ki, Ebu'l-Hasan'ın halinden evvelce gördü.
O Bayezîd-i Bistâmî hazretlerinin menâkıbında mazbût olan bir kıssayı işittin ki, Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri doğmadan evvel onun hâlinden ve evsâfından haber verdi. Şöyle ki:
1798. Bir gün o takva sultanı müridleriyle beraber, sahrâ ve çöl tarafına geçiyor idi.
1799. Ona ansızın Harakan tarafından, Rey şehri etrafında latif koku geldi.
"Harakan", Bistâm'a yakın Horasan'dan bir karyenin adıdır. "Ha"nın kesri ve "ra"nın sükûnuyla "Hırkan" dahi derler. "Sevâd", müteaddid ma'nâları vardır.Burada "şehir etrâfi" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin meşâmmına Harakān karyesi tarafından bir koku geldi."
1800. Hem orada nâle-i müştâk etti; kokuyu havadan kokladı.
1801. Latif kokuyu âşıkça çekiyordu. Onun canı havadan bâde tadıyordu.
O duyduğu latîf ma'nevî kokuyu âşıklara mahsûs olan bir tavr ile içine çekiyor idi. Onun rûhu, havâ-yı nesîmîden ilâhî olan bâdeyi tadıyor idi.
1802. Bir bardak ki, o buzlu sudan dolu olur, onun zâhirinde ter gibi peyda olur.
1803. O, havanın soğukluğundan bir su olmuştur; o bardağın içinden dışarıya rutubet sıçramadı.
1804. Koku getirici hava ona su oldu; su dahi ona hâlis şarab oldu.
Bu üç beyt-i şerîf, ma'nevî latîf koku getiren havanın ne vech ile bâde olduğunu akla takrib için îrâd edilmiş olan bir misâldir. Meselâ bir sürâhînin içine buzlu su konulduğu vakit, onun sathının etrafında bir buğu peyda olur ve onun etrafı terler. Sürâhinin dışındaki ter ve rutûbet, içindeki suyun hârice neşf etmesinden değildir; belki onu muhît olan sıcak havâ-yı nesîmî, o sürâhiye temâs edince soğuyup tekâsüf etmiştir. Zîrâ bi'l-kimyâ havâ-yı nesîmî ile suyu terkîb eden esâs-ı anâsır müttehiddir ki, müvellidü'l-mâ ile müvellidü'l-humûzadır. Binâenaleyh havâ-yı nesîmî suya istihâle etmiştir. Ve suver-i eşyâda fennen istihâlât-ı mütemâdiye sabittir. İşte bunun gibi, o ma'nevî latîf kokuyu getiren hava suya ve su dahi Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri için hâlis şarâba istihâle etmişdir. Vücûdda istihâle sabit olduktan sonra, evliyâullah için aklen bu nevi' istihâlât dahi müsteb'ad değildir.
1805. Vaktaki onda asar-ı mestî zahir oldu, o demde bir mürîd ona erişdi.
Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine havadan istihâle eden şarâb-ı ma'nevî erişip ondan sarhoşluk eseri zâhir olduğu vakit, onun huzûruna bir mürîd geldi.
1806. Müteakiben ona sordu ki: "Bu ahvâl-i latîf ki, beş ve altı hicabından hariçdir ?"
"Beş"den murâd, havass-i hamse-i zâhire ve "altı"dan murâd, alt, üst, aşağı, yukarı, sağ ve sol cihetlerdir ki muktezâ-yı taayyünâttır. Bunlar âlem-i ervâhın hicâbları ve perdeleridir. Mürîd, şeyhi olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine sordu ki: "Sende zâhir olan bu ahvâl-i latîf, beş havâs ve altı cihet perdelerinin haricindendir ?"
1807. Senin yüzün gâh kırmızı ve gâh sarı ve gâh beyaz oluyor. Ne hâldir ve ne beşarettir?
Bu ahvâl-i latîf sebebiyle sen renkten renge giriyorsun; o hâl ne hâldir ve nasıl bir müjdedir?
1808. Koku çekiyorsun; halbuki zâhirde gül yoktur; şübhesiz gaybdandır ve gülün gülzarındandır?
"Gül"den murâd, mertebe-i ulûhiyyet ve hakîkat-i muhammediyyedir ki, bu mertebe, kâffe-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye cem'iyyetini hâizdir. Bu sebeble ona "mertebe-i küll" dahi derler. "Gülzâr"dan murâd, mertebe-i ervâhdır. Ya'ni, "Zâhirde koklanacak bir gül olmadığı hâlde, sen muttasıl koku çekip duruyorsun. Anlaşılıyor ki, bu koku sana gayb tarafından gelmekdedir; ve bu koku şübhesiz küll olan mertebe-i ulûhiyyetin gülzârı olan mertebe-i ervâhdandır?"
1809. Ey sen, her bir hodkamenin cânının kâmısın. Her dem sana gaybdan bir haber ve nâme vardır.
"Kâm”, maksûd ve murâd ve arzû ma'nâsınadır. "Hod-kâme”nin ma'nâ-yı lügavîsi "kendini beğenen ve hod-pesend" demek olur. Ankaravî hazretleri "kendi murâdına vâsıl olan ve kendi kendini seven ve murâd eden" ma'nâsını vermişdir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Hod-kâme"den murâd, âşık-ı Hakkānîdir; ve âşık-ı hodkâm odur ki, kendi maksûdunu ihtiyâr hususunda hiçbir kimse ile meşveret etmez ve kimsenin sözüyle kendi maksûdundan dönmez. Nitekim Hafız-ı Şîrâzî buyurur:
"Benim bütün işim hodkâmlıkdır; nihâyet beni bed-namlığa çekti."
Ya'ni "Ey âşık-ı Hakkānî, sen bir rûhun maksûdusun. Her an sana cânib-i gaybdan bir haber ve bir mektûb gelir" demek olur.
1810. Her bir dem Ya'küb gibi bir Yûsuf'dan senin meşâmmına bir şifa erişir.
"Şifî", şifâ kelimesinin imâle olunmuş şeklidir. "Yûsuf"dan murâd, ervâh-ı kâmilândan birinin rûh-ı şerîfidir.
1811. "O testiden bizim üzerimize bir katre dök; o gülistandan bize bir şemme söyle!"
Ya'ni, "O şarâb-ı aşk-ı ilâhî ile dolu olan testiden bizim üzerimize de bir katre dök! Biz de o zevk-i sekr ile mütezevvik olalım ve o gülistân-ı ervâh-dan bize de bir şemme îzâhât ver!"
1812. "Ey büyüklüğün cemâli, âdei tutmadık ki bizim dudağımız kuru, sen yalnız içesin!"
Ya'ni, "Bizler senin mürîdin ve ma'nevî evladınız. Ey büyüklük ve ulüvv-i cenâb ma'nâsının cemâlini ve güzelliğini temsil eden üstâdımız! Şimdiye kadar cânib-i gaybdan aldığın füyûzâttan bize de taksîm ve tevzî buyurdun ve ihsân-ı ilâhîden bizi mahrûm etmedin, biz bu hâle alıştık. İçtiğin şarabın lezzetinden bize de tattırdın. Dudaklarımız o şarâbdan kuru kalmadı. Binâenaleyh şimdi bu şarâbdan da bize ihsân et!"
1813. "Ey feleği çevik tayyedici ve çevik kalkıcı, içtiğin şeyden bizim üzerimize bir cür'a dök!"
"Felek"den murâd, merâtib-i vücûddur ve etvâr-ı seyr-fillahdır; ve “çevik kalkmak"dan murâd, hâl-i sekirden sür'atle hâl-i sahva gelmekdir. Ya'ni, "Ey vücudun merâtibini sür'atle tayyeden ve seyr-i fillahdaki etvârı çabuk çabuk kat' eyleyen ve o merâtib ve etvârın ahkâmında istiğrâkdan çabuk ayılıp hâl-i sahva gelen üstâdımız! Bu seyr esnasında içtiğin şarâb-ı ma'nevîden bizim üzerimize de bir cür'a dök!" Zîrâ sen kâmilsin ve hiçbir mertebenin ahkâmıyla hicâb içinde kalmazsın!
1814. "Devranda artık senden başka meclisin beyi yoktur. Ey şah, hariflere nazar et!"
"Harîf", işi ve san'atı bir olan ve dost ve musahib ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bu devirde bizim için senden başka bizim cem'iyetimizin beyi ve reîsi ve üs- tâdı yokdur. Biz ta'lîm-i maârif ve hakäyık hususunda, ancak seni üstâd ittihâz ettik. Ey şâhımız, yârânına ve musâhiblerine nazar et!
1815. "Bu meyi el altında içmek ne vakit mümkin olur? Mey muhakkak adamı rüsvâ edicidir!"
"Bu şarâb-ı ma'nevîyi gizli içmek mümkin değildir; o şarâb, mutlakā eserini meydana çıkarıp adamı rüsvây eder. “Rüsvay etmek"den murâd, hâl-i temkînden çıkarır demekdir."
1816. "Kokuyu mestûr ve meknûn eder; kendinin sarhoş gözünü nasıl yapar?"
Ya'ni, "Şarâb içen kimse, onun kokusunu karanfil gibi ba'zı kokulu şeyler yemek sûretiyle setr eder ve saklar. Kendinin sarhoş gözünü ve mestâne bakışlarını nasıl saklayabilir?" Sen dahi bu şarâb-ı ma'nevînin kokusunu, tasarrufât-ı mürşidânen ile bizim meşâmm-ı rûhumuzdan saklayabilirsin. Fakat senin cism-i şerîfinde zâhir olan o sarhoşluk eserini ve evzâ'ını bizim zâhirî gözümüzden nasıl saklarsın? Biz senin evzâ'ından şarâb-ı ma'nevî içtiğini anlamaktayız.
1817. "Bu ise, o koku değildir ki, cihanda yüz binlerce perde onu gizli tuta!"
"Ey üstâd, bu senin kokladığın kokunun te'sîrini bu âlem-i sûrette, yüz binlerce tedbîr örtüp nazarlardan saklayamaz; zîrâ ma'nâ sûrete hâkimdir."
1818. "Onun keskinliğinden sahrâ ve çöl dolu oldu; çöl nedir ki ! Dokuz feleği de geçti!"
Ehl-i keşfe nazaran dokuz felek şunlardır. 1. Felek-i Arş'dır ki, “cism-i küll" dahi derler. 2. Felek-i Kürsîdir ki, "felek-i sevâbit ve "felekü'l-burûc" dahi derler. 3. Felek-i Zühal 4. Felek-i Müşterî 5. Felek-i Mirríh 6. Felek-i Şems 7. Felek-i Zühre 8. Felek-i Utârid 9. Felek-i Kamer. Ehl-i keşfin bu beyânâtı ilm-i hey'et ulemâsının nokta-i nazarından başkadır. Zîrâ ehl-i keşf fezâ-yı bînihâyede peyderpey tekevvün ve tefessüd eden âlem-i cisme "felek-i Arş" ve "cism-i küll" dahi derler ki, ehl-i hey'etin keşfiyyât-ı rasadiyyesi bu felek-i Arş ve cism-i küll dâiresinde vâki' olur. "Arş", lügatte mülk ve taht ve binâ ma'nâlarına gelir. Ve cism-i küll ve vücûd-ı izâfî âlemi ise Rahmân'ın mülkü ve tahtı ve binâsıdır. Zîrâ vücûd-ı mutlak-ı Hak bu vücûd-ı izâfî Arş'ına sârî-dir. الرَّحْمَن عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân arş üzerine istivâ etti"] âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Arzın sekenesinden olan ehl-i keşf, münâsebât ve irtibâtât-ı halkıyye sebebiyle, felek-i Arş'dan, yaşadıkları arza nüzûl sûretiyle, merâtib-i felek ta'yînine lüzûm gördüklerinden, bu felek-i Arş'dan felek-i Kamer'e kadar dokuz felek i'tibâr etmişler ve bu dokuz felek arasındaki nüzûl ve urûc hakkında da birçok tafsîlât ve îzâhât i'tâ buyurmuşlardır. Ma'nâ-yı beyt-i şerîf budur: Ya'ni, "O kokunun keskinliğinden dolayı te'sîri, sahrâyı ve çölü doldurdu. Sahrâ ve çöl ne demek! Dokuz feleği, ya'ni cismâniyet ve mülk âlemini geçti, âlem-i melekûta yayıldı!"
1819. Bu küpün başını sıwa ile tutma, zîrâ bu çıplak muhakkak örtü kabul edici değildir!
"Kehgil", saman ile karışık çamur ma'nâsınadır ki, sıva murâd olunur. "Hum", küpden murâd, vücûd-ı beşerî; "sıva"dan murâd, evzâ'-ı cismânî ve elfâz-ı lisânîdir. "Çıplak"dan murâd, nefes-i Rahmânî'dir. Ya'ni, "Ey üstâd, vücûd-ı beşerînin küpünün ağzını evzâ'-ı cismânî ve elfâz-ı lisânî ile sıvayıp kapatma, ya'ni sükût etme! Zîrâ bu taayyünden muarrâ ve çıplak olan nefes-i Rahmânî, kemâl-i şiddetinden dolayı, örtü kabûl edici değildir. O her bir örtüyü yırtıp meydana çıkarır."
1820. Lutf et, [ey sır bilen], sır söyleyici olan! O şeyi ki senin doğanın onu sayd etti, açık söyle!
"Doğan"dan murâd, Hz. Bâyezîd'in rûh-ı şerîfidir. Ya'ni, "Esrâr-ı gayba vâkıf olup o esrârı haber veren üstâdımız, senin doğan kuşu gibi olan rûh-ı şerîfinin âsumân-ı gaybdan avladığı şey, ya'ni sır ne ise, onu bize açık söyle!"
1821. Dedi: "Nebî'ye Yemen'den geldiği gibi bana çok acıb bir koku geldi!"
Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri mürîdin suâline cevâben buyurdu ki: "Resûl-i zîşân Efendimiz'e Yemen cihetinden gelen bir koku gibi, bana da acîb bir koku geldi!"
1822. "Öyle ki, Muhammed "Sabanın eli ile bana Yemen'den Huda'nın kokusu geliyor!" buyurdu."
"O koku hakkında Server-i âlem Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, "Sabâ rüzgârı vasıtasıyla bana Yemen'den Hakk'ın kokusu geliyor" buyurdu." Bu beyt-i şerifde انى لأجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'ni "Ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum" hadîs-i şerîfine işarettir. Bu hadis-i şerîfin ma'nâsı hakkında ulemâ ihtilaf etmişlerdir. Ba'zıları "Rahmân'a mensûb olan nefes", "Medine'de sâkin bulunan ensâr-ı kirâm tâifesidir; zîrâ Resûl-i zîşân ile ashâb-ı kirâm Kureyş münkirlerinin ezâ ve cefâsından bu tâife-i kirâm sebebiyle halâs oldular; ve ensârın aslı Yemen tarafından olup Medîne-i Münevvere'de tavattun etmişdir" demişlerdir. Ba'zıları da, "Ahâlî-i Yemen'den olan Üveys Karanî hazretleridir." demişlerdir. Atîdeki beyt-i şerîfin sarâhatına nazaran Hz. Pîr efendimiz Üveys Karanî ma'nâsını iltizâm buyurmuşlardır. Metn-i hadis-i şerîfde "sabâ" lafzı bulunmadığı halde beyt-i şerîfde "saba"nın zikri, sabâ rüzgârının Yûsuf (a.s.)ın kokusunu peder-i Ya'kūb (a.s.)a getiren latîf bir rüzgâr olmasından nâşîdir ki, yukarıda 1810 numaralı beyitte bu ma'naya işâret buyurulmuştur. Ve âyet-i kerîmede de Ya'kūb (a.s.)dan hikâyeten إِنِّي لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yusuf, 12/94) ya'ni "Ben muhakkak Yûsuf'un kokusunu buluyorum” buyurulur. Ve âşıklar bu rüzgârı ma'şûklarının muhbiri ve resûlü addedip ekseriyâ şiirlerinde ona hitâb ederler. Mısra':
Gel ey nesîm-i sabâ kûy-i yârdan ne haber
Ve:
In nilte yâ ríha's-sabâ yevmen ilâ arzı'l-Harem Belliğ selâmî Ravzaten fihe'n-Nebiyyü'l-muhterem
"Ey sabâ rüzgârı, eğer sen bir gün arz-ı Harem'e nâil olursan, benim selâmımı, kendisinde Nebiyy-i muhterem medfün bulunan Ravza'ya tebliğ et!"
Bu sebebden Şeyh Ebû Ali Dekkāk (k.s.) الريح رسول العشاق ya'ni "Rüzgâr âşıkların elçisidir" buyurmuştur.
1823. Vis'in canından Râmîn'in kokusu erişirdi; Yezdân'ın kokusu da Üveys'den erişir.
"Vîs" ve "Vîse" âşıkın ve “Râmîn" dahi onun ma'şûkasının ismidir. Ya'ni, "Vîs'in canı ma'şûku olan Râmîn'in aşk ve muhabbeti ile dolmuş olduğundan, o aşk ve muhabbet, teneffüsü vâsıtasıyla ve âhlarıyla dışına taşar; esen rüzgârlara karışır; ve rüzgârlardan kendisine, ma'şûku olan Râmîn'in kokusu erişir idi. Bunun gibi Üveys Karanî hazretlerinin cân-ı latîfi de aşk-ı ilahî ile dolu olduğundan, onun vücûd-ı şerîfinden, seher vakitlerinde pek ziyâde taşan bu aşk ve muhabbet dahi sabâ rüzgârına karışır ve bu rüzgâr vâsıtasıyla Resûl-i zîşân Efendimiz'in meşâmm-ı nübüvvet-penâhîlerine vâsıl olurdu."
1824. Üveys'den ve Karan'dan acib koku, muhakkak Nebî'yi sarhoş ve pür-tarab etti.
"Karan", Yemen karyelerinden birinin ismidir. Ya'ni, "Üveys hazretlerinden ve Yemen'in "Karan" karyesinden intişâr eden Hak kokusu, Resûl-i Ekrem hazretlerini sarhoş ve ziyâde mesrûr etti." Ma'lûm olsun ki, meşâmm-1 cism, âlem-i ecsâmın iyi ve kötü kokularını duyduğu gibi, meşâmm-ı rûh dahi, âlem-i rûhânînin iyi ve kötü kokularını duyar. Meşâmm-ı rûhâniyyeti, meşâmm-ı cismâniyyet ile mesdûd olan kimseler bu rûhânî kokuları duyamaz. Meselâ âlem-i cismaniyyette, gāyet latîf esans kokuları içinde vâki' olan fuhşiyâtın âlem-i rûhâniyyete intişâr eden kokuları gayet pis ve murdar olur. Bu kokuları ancak meşâmm-ı ruhâniyyeti açık olanlar duyar. Bu gibi zevât, bu sebeble o gibi mahallerden sür'atle kaçarlar. Ve âlem-i rûhâniyyete münteşir olan bu kokular, ric'at-ı kahkariyye ile tekrar âlem-i cismâniyyete yayılıp türlü türlü mikropların tekevvününe bâis ve kolera ve vebâ gibi türlü türlü hastalıkların intişârına sebeb olur. Nitekim I. cildin 88 numaralı beyt-i şerifinde وز زنا افتد و با اندر جهات ya'ni "Zinâdan dahi her tarafa sârî hastalık müstevlî olur" buyurulmuş idi. Fakat meşâmm-ı rûhâniyyeti mesdûd olan cismânî kimseler, böyle kokular olduğunu, kemâl-i cehillerinden inkâr ederler.
1825. Vaktaki Üveys kendinden fânî olmuş idi, o zemîne mensub, asumâna mensub olmuş idi.
Ya'ni "Üveys Karanî hazretleri vaktâki kendinden fânî ve Hak'la bâkî olmuş idi, binâenaleyh o zemîne ve cismâniyete mensûb olan zât-ı şerîf, âsumâna ya'ni rûhâniyete mensûb olmuş idi ve ondan rûhâniyet âsârı zâhir olurdu."
1826. O helîle şekerde perverde olmuşdur, artık onun acılığının çeşnisi olmaz.
"Helîle" ve "helîlec", Hindistan eriği dedikleri şeydir ki, ta'mı acı olur ve onu döğüp tabîatı telyîn için yerler. Beyt-i şerîfde cismâniyyet-i beşeriyye acı olan "helile"ye ve tecellî-i Zâtî-i Hak "şeker"e teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni "Acı olan helîle, şeker ile mezc edildiği vakit, artık onun acılığı kalmadığı gibi, cism-i beşere vâki' olan tecellî-i Zâtî dahi, o cismin acı olan sıfât-ı nefsâniyyesini izâle eder."
1827. O helile bizlikden ve benlikden kurtulmuşdur, helîleden nakış tutar, ta'm değil.
O helile mesâbesinde olan sûret-i beşeriyye, “mâ” ve “menî" den, ya'ni enâniyyet-i nefsâniyyesinden, bu tecellî-i Hakkānî ile kurtulmuşdur ve sıfât-ı rabbâniyye ile kāim bulunmuşdur. Gerçi halk arasında sûret-i beşeriyye ile oturur, kalkar; fakat onda hâssa-i beşeriyyet olan enâniyyet-i nefsâniyye ta'mı yoktur, belki enâniyyet-i Hakkāniyye vardır ki, rızâsı Hakk'ın rızâsı ve gazabı da Hakk'ın gazabıdır. Bunların sûret-i beşeriyyelerine bakanlar, kendilerine kıyâs edip aldanırlar.
1828. Bu sözün nihayeti yokdur, rücû' et! Acaba o arslan adam gaybın vahyinden ne söyledi?
"Bu Hak'da fânî ve kuyûd-ı cismâniyyetden kurtulmak sözünün nihâyeti yoktur, kıssaya rücû' et! Acaba o arslan adam, ya'ni Bâyezîd-i Bistâmî (kuddise sırrıhu's-sâmî) hazretleri, âlem-i gayba âid olan vahy ve ilhâm-ı Hak'dan ne söyledi ve ne haber verdi?" "Tâ çi" deki "tâ" taaccüb içindir.
1829. Dedi: "Bu taraftan bir yarin kokusu erişiyor ki, bu köyde bir şehriyar erişecektir."
Hz. Bâyezîd gaybın vahyinden haber verip buyurdu ki: "Bu taraftan, ya'ni Harakan karyesi tarafından bir yâr-ı ma'nevînin rûhânî kokusu erişiyor ve bu koku haber veriyor ve diyor ki: "Bu karyede sâhib-i iktidar bir şâh-ı azîm zâhir olacakdır." "Şehriyâr" ta'bîriyle Ebu'l-Hasan hazretlerinin sâhib-i tasarruf bir kutb-ı zamân olduğuna işâret buyurulur.
قول رسول صلى الله عليه و آله و سلم انى لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن Resûl (a.s.)ın "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum!" kavli
Bu sürh-i şerîf yukarıda geçen 1823 numaralı beyt-i şerîfe merbût ve onun ma'nâsını müeyyiddir. Sürh-i şerîfi ta'kîb eden beyitlerde Hz. Üveys'den bahs edilmeyip, ancak Ebu'l-Hasan Harakanî hazretlerinden bahs buyurulması, bu hadis-i şerîf ma'nâsının, erbâb-ı rûhâniyyet arasında umûmiyetini ve her zamanda vukū'unu isbât içindir.
1830. "Bu kadar sene sonra bir şâh doğar, gökler üzerine bir çadır kurar!" [1835]
Hz. Bâyezîd yine gaybın vahyinden olmak üzere buyurdu ki: "Şu kadar sene sonra bu Harakān karyesinde ma'nevî bir şâh doğar, gökler ya'ni âlem-i taayyünât üzerine hâkimiyet ve tasarruf çadırını kurar." Nefehâtü'l-Üns'ün beyânına göre, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin irtihâli 234 sene-i hicrisinde ve Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin irtihâlî ise, 435 sene-i hicrisinde vâķi' olduğuna nazaran, aralarında iki yüz sene kadar bir fark vardır.
1831. "Onun yüzü, Hakk'ın gülzarından gülgun olur, o makāmda benden ziyâde olur."
Ya'ni, "O Ebu'l-Hasan Harakanî'nin zât-ı şerîfi Hakk'ın sıfât ve esmâsı gülzârından mülevven olur. Binâenaleyh o esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeye mazhariyet hususunda ve meclâiyyet makāmında benden ziyâde olur." Bu beyt-i şerîfde Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin havâss-ı evliyâullâhdan olmakla berâber, makām-ı kutbiyyetde bulunmadığına ve Ebu'l-Hasan Harakanî hazretlerinin, makām-ı kutbiyyetde bulunduğuna işâret buyurulur ki, Azîz Nesefî hazretlerinin Zübdetü'l-Hakāyık'daki beyânât-ı aliyyelerini müeyyiddir. Ve Zübdetü'l-Hakāyık'da şöyle buyurulur: "Sultânü'l-ârifîn Bâyezîd buyurmuş- lardır ki: "Benim vaktimde kümmelîn-i evliyâdan yetmiş bin kadar velî var idi; ve onların her biri ibâdet ve riyâzet ve keşif ve kerâmet sâhibleri idi. On-ların mâdûnunda çok veliler var idi. Lâkin o asrın kutbu henüz keşfe erişme-miş ümmî bir demirci idi ki, gece ve gündüz evlâd u iyâl nafakası için dük-kânında demircilik san'atı ile meşgül idi. Ben ise hayretde kalmış idim ki, aca-bâ sırr-ı kutbiyyet nedir ki, bu kadar velilerden birisine verilmeyip de bir üm-mî ve henüz dîde-i basîreti küşâde olmamış bir demirciye verildi?" der idim. Bir gün o demircinin dükkânına vardım, selâm verdim; demirci elimi öptü ve duâ istedi. Ben dedim ki: "Ben senin ayaklarını öpeyim, sen bana duâ et!" O zât buyurdu ki: "Yalnız sana duâ etmekle benim içimin derdi sâkin olmaz." Dedim ki: "Derdiniz nedir? Söyleyin, çâresine bakalım?" Buyurdular ki: "Aca-bâ mahşer gününde bu kadar kulların hâli nasıl olacakdır?" deyip, zâr zâr ağ-lamağa başladı. Bana da te'sîr edip, beraber ağladım. O vakit sırrıma nidâ olundu ki, "Bunlar “Nefsî, nefsî!.." diyenlerden değildir. Belki bunlar “Ümme-tî, ümmetî!.." diyenlerdendir." Hemen kalbimdeki hayret ref olunup, bildim ki bu zâtların isti'dâdı başkadır. Bunlar kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup, mazhar-ı hakikat-ı muhammediyye olmuşlardır. Lakin o halde henüz hâl-i keşifde olmadığından, kendisinin kutub olduğundan haberi yok idi."
1832. "Onun adı nedir?" "Onun adı Ebu'l-Hasan'dır" dedi. Onun hilyesini kaşından ve çenesinden açık söyledi.
Bâyezîd hazretlerinin mürîdi, "Onun adı nedir?" diye sordu; o hazret de, adı[nın] Ebu'l-Hasan olduğunu haber verdi ve onun şekil ve şemâilini, kaşı-nı ve gözünü ve çenesini açıkça söyledi.
1833. Onun boyunu ve onun rengini ve onun şeklini, saçından ve yüzünden açık söyledi.
Ebu'l-Hasan hazretlerinin boyunu bosunu, rengini ve eşkâlini, saçını ve yüzünün biçimini açık söyledi.
1834. Onun ruhunun hilyelerini dahi sıfatından ve tarîkından ve makāmından ve vücudundan gösterdi.
Ya'ni, "Hz. Bâyezîd, o hazretin zâhir vücuduna ve cismine âid nişanları ve alâmetleri söylediği gibi vücûdunun bâtınına ve rûhuna âit alâmetleri dahi bir bir beyân etti ki, onlar da sıfatları ve ta'kîb ettiği meslek ve ind-i ilâhî-deki makāmı ve vücûd-ı Hakkānîsi idi."
1835. Tenin hilyesi, ten gibi ariyetdir; onun üzerine az gönül ver ki, o bir saatdir.
Ya'ni, "Cismin şekil ve şemâili, cisim gibi fânî ve âriyetdir. Binâenaleyh evliyâullâhın cismânî olan şekil ve şemâillerine çok merbût olma. Zîrâ o cisim ve cismin şemâili bir saatdir; ya'ni her ân-ı gayr-i münkasimde bir tecellî ile ma'dûm ve bir tecellî ile mevcûd olur ki, ona "teceddüd-i emsâl" derler."
1836. Rûh-ı tabînin hilyesi dahi fenâdır; o canın hilyesini taleb et ki, o gök üzerindedir.
"Rûh-ı tabîî"den murâd, rûh-ı hayvânîdir ki, insan bu rûh ile hayvanlarda müşterekdir. "Hilye"den murâd, bu rûhun sıfatlarıdır, yemek ve içmek gibi hayvaniyetin iktizââtıdır. Ya'ni "Rûh-i hayvânînin hilyesi dahi, ten gibi fânîdir. Binâenaleyh fânîyi bırak. Besâteti hasebiyle fenâdan ârî olan rûhun hilyesini ve sıfatını iste ki, o gök üzerinde, ya'ni âlem-i taayyünâtın fevkındedir ve taayyünâta hâkimdir."
1837. Onun cismi, yer üzerinde bir çerâğ gibidir; onun nûru, yedinci sakfın yukarısındadır.
Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin cismi, yeryüzünde yanan bir mum gibidir. Mumun kesâfet-i vücûdu yerde ve nûru yukarıya münteşir olduğu gibi, insân-ı kâmilin nûru da yedi kat göğün üstüne münteşirdir."
1838. O güneşin şuâ'ı evlerde onun kursu dördüncü çardaktadır.
"Dördüncü çardak"dan murâd, mahrek-i şemsdir ki, bu mahrek arzdan i'tibâren dördüncüdür. 1. Utârid, 2. Zühre, 3. Arz, 4. Güneş. Ya'ni, "Güneşin kendi kursu ve cirmi, dördüncü mahrekde bulunduğu halde, arzda bulu- nan evlere ziyâ saçar. Bunun gibi insân-ı kâmilin güneş gibi olan hakîkati, âlem-i şehadete nazaran dördüncü felek olan mertebe-i vâhidiyyetden, cisim evlerine nûr-ı illâhîyi ifaza eder. Mertebe-i vâhidiyyetin dördüncü felek olması şudur: 1. Mertebe-i şehadet, 2. Mertebe-i misal, 3. Mertebe-i ervâh, 4. Mertebe-i vâhidiyyet veyâ hakîkat-ı insâniyye ve a'yân-ı sâbite mertebesi. Bu mütâlaa, “güneş" insân-ı kâmilin ayn-ı sâbitesi olduğuna göredir. Eğer rûh-ı şerîfi murâd olunursa, “dördüncü felek" âlem-i ervâh olur ki, tertibi şudur: 1. İnsân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesi, 2. Âlem-i şehadet, 3. Alem-i misâl, 4. Âlem-i ervâh.
1839. Gülün nakşı latîfeden dolayı bu renk altındadır; gülün kokusu dimâğ eyvânının tavanı üzerindedir.
"Lâğ", latîfe, mizâh, dil şakası ve eğlence ma'nâlarınadır. "Eyvân”, yüksek binâ ve dîvânhâne. “Dimâğ", vücûd-ı beşerde, fikir kalabalıklarının toplandığı bir mahal olduğundan bir padişahın dîvânhânesine teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Gülün nakşı ve sûreti insanın burnunun altında tutulur ve insan onun sûret-i cemîlesini görüp eğlenir, fakat onun kokusu, dimâğ dîvânhânesinin tavanına kadar çıkar; bunun gibi insân-ı kâmilin sûreti yerde ve nûru göklerdedir."
1840. Uyumuş adam Aden'de korku görmüşdür, cisim üzerinde onun aksi ter [1845] vaki' olmuşdur.
"Aden", Yemen'in cenûbunda Bâbü'l-Mendeb Boğazı civârında bir şehrin adıdır. "Farak", korku ma'nâsınadır. "Meselâ uyumuş bir adam rü'yâsında kendini Aden şehrinde bulup, orada korkunç bir hâle ma'rûz kalır; bu müşâhedesinde cisminin dahli ve hareketi yokdur. Maahâzâ bu korkunun te'sîri cismine aks edip terler." Bu beyt-i şerîf rûhâniyet âleminde olan şeyin, cismâniyet âlemine olan te'sîrinin misâlidir.
1841. Gömlek Mısır'da bir harîsin rehînidir; o gömleğin kokusundan Ken'ân dolu olmuşdur.
Bu beyt-i şerîf rûhâniyetin te'sîri için uzaklık ve yakınlık olmadığına misâldir. Ya'ni, "Yûsuf (a.s.) pederi Ya'kūb (a.s.)a götürülmek üzere gömleğini harîs-ı dünyâ olan Yahûda ismindeki bir kardeşine verdi. O da gömleği alıp, Mısır'dan sahrâya çıktı ve Ya'küb (a.s.)ın sakin olduğu Ken'ân iline müteveccih oldu. Bu mesafeden Ken'ân ili gömleğin kokusu ile doldu." Ma'lûmdur ki, bu kokuyu Ken'ân ilinde ancak Ya'kūb (a.s.) duydu. Çünki ancak onun meşâmm-ı rûhu, sıfât-ı nefsâniyye ile mesdûd değil idi. Nitekim âyet-i kerîme bu ma'nânın şahididir وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُم إِني لأجد ريح يُوسُفَ لَوْلا أَنْ تُفَنُّدُون قَالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ (Yusuf, 12/94-95) ya'ni "Vaktâki kāfile ayrıldı, onların babası, ben muhakkak Yûsuf'un kokusunu buluyorum, dedi. Etrâfında bulunan oğulları, Allâh'a yemîn ediriz ki sen eski şaşkınlığındasın!" dediler. Şu halde beyt-i şerîfde "Ken'ân'ın koku ile dolu olması"ndan murâd, Ya'kūb (a.s.)ın meşâmm-ı rûhu olmuş olur. Ve bu ta'bîr zâhiren zikr-i kül, irâde-i cüz kabílinden mecâz olur. Fakat nazar-ı hakikatla bakılırsa, mecâz değil, ayn-ı hakîkat olur. Çünki Ya'kūb (a.s.) nebiyy-i zîşân olmakla asıldır ve metbû'dur ve diğer halk fer' ve tâbi'dir; binâenaleyh Ken'ân ili hakikatte ancak Hz. Ya'kūb'dan ibaret olur.
1842. O zaman tarihi yazdılar, o şişi kebabdan tezyîn eylediler.
Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu zikr olunan haberleri verdiği zaman Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin bu haber verilen târîh-i velâdetini yazdılar, âlem-i misâli delip, âlem-i şehadete nüfüz eden o haber-i gaybî şişini suver-i kelimât ve elfâz kebablarıyla tezyîn ettiler.
1843. Vaktaki o vakit ve o doğru târih erişti, o şâh doğmuş oldu ve mülk tavlasını oynadı.
Vaktaki Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin doğum vakti ve Bâyezîd hazretlerinin haber verdiği o doğru târih geldi. O kutb-ı zamân ve şâh-ı cihân doğmuş oldu. Ve âlem-i mülk ve şehadette kazâ-yı ilâhîye müsteniden tasarrufât tavla oyununu oynadı. "Tavla" oyununa teşbîhin sebebi budur ki, tavla oyununda oyuncular zarın hükmüne tebean oyun pullarında tasarruf ederler ve aktâb hazarâtı dahi tavla pulları mesâbesinde olan efrâd-ı beşer üzerinde, zâr mesâbesinde olan kazâ-yı ilâhîye müsteniden tasarruf buyururlar.