O gulâmın ücret talebiyle mektûb yazması kıssasının bakıyyesi
44. bölüm / 47 · 7691 kelime · ~39 dk okuma
1713. Mektubdan evvel matbah müdürünün yanına gitti, dedi ki: "Ey cömert şahın matbahından bahil olan kimse!"
O hafifü'l-akl olan köle, pâdişâha mektûb yazmazdan evvel, matbah-1 âmire müdürünün yanına gidip, ona ta'rîz etti ve dedi ki: "[Ey] o cömert olan pâdişâhın matbahından verilen ta'yînleri çok görüp buhl eden müdür efendi!"
1714. "Ondan ve onun himmetinden uzaktır ki, benim ta'yînimden bu kadarı onun nazarına gele!"
"Cir", ta'yîn ve vazîfe ve nafaka ma'nâlarınadır. Ya'ni "Benim ta'yînimden kesilen mikdâr-ı cüz'î, muhakkak pâdişâh tarafından kesilmemiştir. Çünki o cömert pâdişâhdan ve onun âlî olan himmetinden bu cüz'î mikdârın nazar-ı dikkate alınıp benden kesilmiş olması müsteb'addır."
1715. Dedi: "Ne buhl ve ne de el darlığı için değil, maslahat için emir buyurmuştur!"
Matbah müdürü o gulâma cevâben dedi ki: "Cömert olan şâh, senin ta'yî-ninin kesilmesini ne buhlünden ve ne de bütçe darlığından dolayı değil, siyâset ve maslahat için bizlere emir buyurmuştur."
1716. Dedi: "Vallah bu söz dehlize mensubdur; şâhın indinde eski altın bile topraktır!"
"Dehlîz", iki kapı arası demektir. "Zerr-i kühen", eski altın; hâlisiyeti tecrübe edilmiş olan altından kinâyedir. Gulâm matbah müdürüne cevâben de- di: "Vallâhi bu senin söylediğin söz, şâhın indinden hâdis olmuş bir söz değildir; belki iki kapı arasında gezip dolaşan bendegândan sâdır olmuş bir iftirâdır. Şah benim cüz'î mikdârdaki ta'yînimi nasıl çok görüp, tenkîsini emr eder ki, onun indinde hâlis altın bile toprak mesâbesinde kıymetsizdir."
1717. Matbah müdürü yüz türlü hüccet kaldırdı, o malik olduğu hırstan nâşî hepsini reddetti.
Matbah müdürü, ta'yînin tenkîsi pâdişâhın emriyle vâki' olduğunu isbât için birçok deliller ve burhanlar ikäme etti; fakat gulâmın gözünü hırs bürümüş olduğundan bu delillerin hepsini reddetti.
1718. Vaktaki ta'yîn kuşluk vaktinde ona eksik geldi, o çokluk teşni' ederdi, bir fâide tutmadı.
Gulâma kendi ta'yîni kuşluk vaktinde tevzî' olunduğu vakit, fenâ fenâ söylendi durdu; fakat bu söylenmesi, hiç fâide etmedi.
1719. Dedi: "Siz bunları bana kasd edici olarak yapıyorsunuz!" Dedi: "Hayır, zîrâ biz emir kuluyuz!"
Gulâm, matbah müdürüne hitâben dedi ki: "Siz bu özrü bana kasden yapıyorsunuz, pâdişâhın bundan haberi yoktur!" Matbah müdürü cevâben dedi: "Hayır, bizim sana karşı bir garazımız yoktur, biz emir kuluyuz; pâdişâhın bize olan emirlerini icrâya me'mûruz!"
1720. "Bunu fer'den tutma, bunu asıldan tut, yaya az vur ki, ok bâzûdandır!" [1724]
"Biz emr-i idârede fer'iz, pâdişâh asıldır; ve kezâ bizler okun yayı gibiyiz ve pâdişâh yayı çeken bâzû hükmündedir; ve onun emirleri ok mesâbesindedir. Binâenaleyh sen hakkındaki muâmeleyi fer' olan bizlerden bilme, o muâmele asl olan pâdişâhdan münbaisdir ve emr okunu atan şâhdır, yayların atılan oktan dolayı ne kabâhatı olur?"
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Zuhruf'da vaki نَحْنَ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَوة الدُّنْياً (Zuhruf, 43/33) ya'ni "Biz hayât-ı dünyâda, onların maîşetlerini aralarında taksîm ettik" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Eğer hayât-ı dünyeviyyede
bir kimse, diğer bir kimsenin tenkîs-i maîşetine sebeb olursa, bu tenkîsı o kimseden görüp ta'n ve teşnî etmemek îcâb eder. Zîrâ Hakk'ın taksîm ettiği rızkı hiçbir kimse kesemez; ve kezâ Hakk'ın tenkîs ettiği bir rızkı dahi ehl-i âlem bir araya gelse, tezyîd edemez. Binâenaleyh efrâd-ı halk yekdîğerinin erzâkını tevzî hususunda ancak âlettir. Menba'-ı tevzîât, hazîne-i ilâhiyyedir; o hazîneden çıkanlar, ancak Hakk'ın emriyle çıkar.
1721. "Mâ rameyte iz rameyte" ibtilâdır; nebî üzerine kabahati az koy o Huda'dandır.
Bu âyet-i kerîmenin tefsîri II. cildin 1299 ve 1300 ve III. cildin 3644 ve 3647 ve bu cildin 766 numaralı ebyât-ı şerîfesinde geçti; ve bu cildin nihâyetine doğru ve VI. cildin birkaç mahallinde de gelecektir. Ya'ni "Ve attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh attı" ma'nasında olan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) âyet-i kerîmesi kullar için ibtilâ ve imtihândır. Zîrâ bu âyet-i kerîme vahdette isneyniyeti ve isneyniyette vahdeti isbât eder. İmdi isneyniyet içinde müstağrak olanların tevhîdleri nâkıstır; zîrâ onlar bu eşyâda sereyân-ı zâtîyi nefy edip, yalnız ihâta-i ilmiyye isbât ederler ve sıfatın kendi mevsûfundan ayrı olarak bizâtihî kāim olabileceği ma'nâ-yı gayr-i ma'külüne kāil olurlar. Binâenaleyh onlara göre eşyânın vücûdu sâbit olduğundan, "Attığı vakit kul atmıştır;" Hak ancak onda atmak fiilini halk etmiştir. Fakat eşyâda sereyân-ı zâtîyi isbât eden ehl-i vahdet, vücûd-ı mutlakın her mertebede bir hükmü olup, başka bir isim ile müsemmâ olduğunu ve binâenaleyh abdiyet kisvesinde zâhir olanın dahi bir hakîkatten ibaret olup, bilcümle tasarrufat hakikatte Hakk'ın olduğunu ve abdin vücûdu bir âlet mesâbesinde bulunduğunu beyân ederler. İmdi bu vücûd-ı izâfî âleminde abdin vücûdu, mâdemki Hakk'ın fiilinin âletidir, o halde demek ki, Peygamber harbde insanlara silâh attı da, öldürdü diye onun fiiline kabâhat bulma! Zira فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَ لَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfal, 8/17) ya'ni "Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Allâh Teâlâ öldürdü" âyet-i kerîmesi de bu husûsta bir burhândır.
1722. Ey boşuna öfkelenen, su baştan bulanıktır, daha ileriye bak, bir mertebe gözünü aç!
"Hire", burada "beyhûde ve boş" demektir. "Ab ez ser tîre est", ya'ni " su baştan bulanıktır" bir darb-i meseldir. Ya'ni "Ey efâl-i ibâdı nâhoş görüp öfkelenen kimse, senin öfken boşunadır. Eşyâ mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiy- yedir; onlardan zâhir olan ancak Hakk'ın şuûnâtıdır. Gözünü, bulunduğun mertebeden daha ileriye bakmak üzere aç da, ef'âl-i ibâdı Hak'dan gör!" Ef'âlin kötülüğü kula izâfe edilmek nisbetiyledir, yoksa Hakk'a nisbetle bu ef'âlin cümlesi hikmettir.
1723. Öfkeden ve gamdan bir mekânın içine gitti, şah tarafına öfkeli bir mektub yazdı.
Ya'ni, ta'yîni kesilen gulâm matbah müdüründen bu sözleri dinledikten ve onlara karşı i'tirâz ettikten sonra, öfkesinden ve gamından dolayı bir yere gitti, pâdişâha hitâben öfkeli bir mektûb ve bir arz-ı hâl yazdı.
1724. O mektubun içinde şahın senâsını söyledi, şahın cûd ve sehâsının cevherini deldi.
O gulâm, yazdığı mektûbun içine evvelen şâhın medh ü senâsına dair sözler yazdı, o medih sırasında şâhın cömertliğinden ve sehâvetinden bahs etti, şöyle
1725. Ki: "Ey hâcât isteyenlerin hâcetinin kazasında senin elin denizden ve buluttan ziyâdedir!"
“Ey şâh-ı sahî, muhtâç olanların ihtiyaçlarını kazâ etmek hususunda senin elin, denizler gibi inciler ve cevherler verir ve bulutların yağdırdığı yağmurlar gibi ihsânlar yağdırır.
1726. "Zîra bulut o verdiği şeyi ağlayarak verir; senin elin gülerek bir biri ardınca sofra koyar."
"Evet senin elin ihsân hususunda buluttan ziyâdedir, çünki bulut verdiği şeyi, ağlayarak verir." Bu beyt-i şerîfde bulutlardan yağan yağmurlar sebebiyle arzın hubûbât vermesi, bulutların ihsânına ve yağmurlar, bulutların ağlamasına teşbîh buyurulmuştur.
1727. Gerçi mektûbun zahiri medh idi; medihten öfke kokusu eserler gösterdi.
1728. Ondan dolayı senin bütün işin nûrsuz ve çirkindir, zîrâ sen nûr-ı cibil-lîden uzaksın, uzak!
“Nûr”dan murâd, nûr-ı tevhîddir. “Sirişt”, tıynet ve hilkat ve tabîat ma'nâsınadır. Ya'ni “Ey tâlib-i hakikat olan kimse, senin muâmelât ve ibâdât gibi bilcümle işlerinde nûrsuzluk ve çirkinlik olmasının sebebi, senin nûr-ı halkî ve tabîî olan, nûr-ı tevhîdden uzak olman ve Hakk'ı halkın âyînesinde müşâhede edememendir.”
1729. Alçakların işinin revnakı kâsid olur, tâze meyve gibi çabuk fâsid olur.
Bu âlem-i mahsûsâtı her vech ile vücûd-ı Hakk'ın gayri görüp, ona rabt-ı kalb eden alçakların işinin revnakı kâsid olur ve ulûm-ı dünyeviyye ile iktisâb olunan parlaklık ve şöhret çabuk söner; tâze meyve gibi çabuk bozulur.
1730. Dünyânın revnakı çabuk kesâd getirir, zîrâ ki kevn ü fesad âlemindendir. [1734]
Dünyânın revnakı ve parlaklığı pek çabuk i'tibârdan sâkıt olur. Çünki dünyâ kevn ü fesâd âlemindendir, onun sûretleri bir taraftan tekevvün eder ve bir taraftan bozulur. Bir zaman için mu'teber olan revnak-ı dünyâ, dîğer zaman için kâsid olur ve revâcını gāib eder.
1731. Vaktâki medh edicide kinler ola, bir medîhden sîneler hoş olmaz.
“Medîh” kelimesini Ankaravî hazretleri mef'ûl ma'nâsına alıp “memdûh” i'tibâr buyurmuştur, “medh olunmuş” demektir. Bu sûrette ma'nâ: “Bir medh edicinin kalbinde kîn olduğu vakit, onun lisânen yaptığı medhden dolayı, bir medh olunmuştan sîneler hoş olmaz” demek olur. Hind şârihlerinden İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî hazarâtı “medîh”i masdar ma'nâsına alıp, “sütûden”, ya'ni medh etmek mukābilinde almışlardır. Bu sûrette ma'nâ: “Bir medh edicinin kalbinde kînler ve düşmanlıklar olduğu vakit, öyle bir medhden memdûhun kalbinde sürûr ve hoşluk hâsıl olmaz!” demek olur.
1732. Ey gönül, kinden ve kerâhetten pâk ol ve ondan sonra “el-hamdü” oku, çevik ol!
Yukarıki beyitte "medh" ve bu beyt-i şerîfde dahi "hamd" ta'bîrleri îrâd buyurulmuştur. Bu kelimelerin her ikisinin ma'nâsı da Türkçe'de "öğmek"tir. Fakat "medh," isteyerek ve istemeyerek vâki' olan öğmelere râci' olur. "Hamd" ise ancak bir cemîli isteyerek öğmektir. Şu halde "medh" âmmdır ve "hamd" ise hâssdır. Ya'ni her öğmek medihdir, fakat "hamd" değildir, belki ba'zı öğmek hamddir. İmdi bu ma'nâya göre, bir kimsenin kalbinde kazâ-yı ilâhîye karşı kîn ve kerâhet ve adem-i memnûniyyet bulunsa, onun "el-hamdülillâh" demesi, indallâhda makbûl değildir. Onun için cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Ey mü'min kulların kalbi, Cenâb-ı Hakk'a karşı kîn ve kerâhetten ve adem-i memnûniyyetten pâk ol! Ondan sonra lisânen "el-hamdü lillâh" de ve evâmir-i ilâhiyyeyi icrâda çevik ve çâlâk ol!"
1733. Dil üzerinde el-hamdü ve kalbin ikrâhı; dilden telbîs, yahud füsün olur.
Ya'ni, "Kalb, efâl-i Hak'dan gayr-i memnûn olduğu halde, dilin "el-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" demesi, ya telbîs ya'ni zamîrini gizlemek ve kalbinde şübhe taşımak olur veyâhud halkı aldatmak için bir füsûn ve hîle olur."
Ma'lum olsun ki, kalbdeki ikrâh ve kînin sebebi, abdin nefsine mülayim gelmeyen tecelliyât-ı Hak'dır. Abdin nefsi diri ve enâniyeti bâkî oldukça, kalbden bu adem-i memnûniyyetin izâlesi gāyet müşkildir. Bu ikrâhı ve efâl-i Hakk'a i'tirâzı izâlenin çâresi evvelâ lutuf ve inâyet-i Hak'dır; ve sâniyen bir mürşid-i kâmil bulunabildiği takdirde, onun feyz-i sohbetine müracaat ve bulunamadığı takdirde evliyâullâh tarafından beyân buyurulan maârif ve hakāyıkın dikkatle ve kendine mâl ederek mütâlaasıdır ki, bu sayede abd Hakk'a karşı kendi haddini bilmeyi öğrenir ve bu ilmi ile lutf-ı Hakk'ın tecellîsi esbâbına tevessül edebilir. Atîdeki menkabe bu ma'nâyı tamâmiyle tavzîh eder:
[Menkabe:] "Seyyid Ahmed er-Rifâî hazretlerinin yeğeni Ebu'l-Hasen Ali nakl eder ki. Bir gün Seyyid hazretlerinin halveti kapısında oturmuş idim. Huzûrunda bir kimsenin sesini işittim, baktım, hiç görmediğim bir zât var. Bir hayli müddet sohbet ettiler; sonra o zât odanın penceresinden çıkıp, havada uçarak gitti. Hz. Seyyid'in huzûruna gittim, şu mükâleme cereyân etti: Ben - Efendim, bu zât kim idi? Hz. Seyyid - Sen onu gördün mü? Ben - Evet, gördüm. Hz. Seyyid - O kimse Hak Teâlâ'nın Bahr-i Muhît'i vücûdu ile hıfz ettiği bir zâttır ve ricâl-i erbaanın biridir. Üç günden beri mertebesinden mehcûrdur; fakat kendisi bilmez. Ben - Efendim, mehcûrluğuna sebeb nedir? Hz. Seyyid - Bu zât, Bahr-i Muhît adalarının birinde mukîmdir; orada üç gün, üç gece yağmur yağdı, bu zâtın kalbinden: "Keşki bu yağmur ma'mûr yerlere yağsa idi, hâtırası geçti!.." Ondan sonra istiğfâr etti, bu i'tirâzı sebe- biyle mehcûr olmuştur. Ben - Ona mehcûrluğunu bildirdiniz mi? Hz. Seyyid - Hayır, utandım, söyliyemedim. Ben - Eğer emr ederseniz ben bildireyim. Hz. Seyyid - Bildirir misin? Ben - Evet bildiririm. Hz. Seyyid - Başını yakana çek! Ben buyurdukları gibi yakamı başıma çektim, kulağıma: “Yâ Alî, başını kaldır!" diye bir ses geldi; kaldırdım. Kendimi Bahr-i Muhît cezîrelerinin birin- de gördüm. Bu işe hayrette kaldım, kalkıp biraz yürüdüm, o zâtı gördüm, se- lâm verdim ve kıssayı söyledim. Bana and verip, "Sana her ne dersem yap!" dedi. Ben de "Peki yapayım!" dedim. "Hırkamı boğazıma tak ve beni yeryü- zünde sürü ve bu Hak Teâlâ'nın efâline i'tirâz eden kimsenin cezâsıdır diye bağır!" dedi. Ben de dediği gibi, hırkasını boğazına geçirdim ve onu yerlerde sürümek istedim. Cânib-i gaybdan: "Ey Ali, onu bırak, zîrâ göğün melekleri onun için niyâz ettiler ve ağladılar ve Hak Teâlâ ondan hoşnûd oldu!" diye bir nidâ geldi. Bu sesi işittiğim vakit, kendimden geçtim; aklım başıma geldi- ği vakit, kendimi dayımın huzûrunda [buldum]; vallâhi nasıl gidip geldiğimi bilmedim." (Nefehâtü'l-Üns'den muktebestir.)
1734. Ve ondan sonra Huda buyurmuştur ki: "Ben zâhire bakmam, ben bâ- tına bakarım!"
Hak Teâlâ'nın zâhire değil, bâtına nazar buyurduğu Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif âyât-ı kerîmesinde mündericdir. Ezcümle يوم لا ينفع مال و لا بنونَ الاّ مَنْ أَتَى الله بقلب سليم (Şuarâ, 26/88,89) ["O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd; an- cak Allah'a kalb-i selîm ile gelenler(fayda bulur)"] âyet-i kerîmesinde selâ- met-i kalb ve bâtının mu'teber ve makbûl olduğu musarrahdır. Ve kezâ sû- re-i Nahl'de vâki' مَنْ كَفَرَ بالله من بعد ايمانه الا من أكره و قلبه مطمئن بالايمان (Nahl, 16/106) ["Kim îmân ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse-kalbi îmân ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka-..."] âyet-i kerîmesinde, kalbi îmân ile mut- main olduğu halde ikrâh ve icbâr üzerine zâhiri küfr eden kimselerin bu küf- üne bir hüküm terettüb etmeyeceği vâzıhtır. Ve kezâ sûre-i Enfâl'de vâki': وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيارِهِمْ بَطَرَاً وَ رَبَّاءَ النَّاسِ (Enfâl, 8/47) Ya'ni "Şunlar gibi olmayınız ki, memleketlerinden harbe gidecekleri vakit, kibir ile ve nâsa gösteriş larak çıkarlar" âyet-i kerîmesi, hulûs-i kalb ile olmayan a'mâl-i zâhireye i'tibâr olmadığına delîldir. Ve bu bâbdaki âyât-ı kur'âniyye'nin hulâsası olan bir hadîs-i şerîfde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar: ان الله لا ينظر الى صوركم و لا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتك Ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder."
1735. O birisi Irak'dan eski libās ile geldi; dostlar dahi firâkdan sordular.
"Delk", yamalı hırka veyâ abâ. Ya'ni, "Eski abalı dervîş kıyafetinde bir kimse Irâk cihetinden avdet etti; dostları memleketinin ayrılığından müteessir olup olmadığını sordular."
1736. Dedi: "Evet firâk var idi, ancak sefer bana çok mübarek müjdeli oldu!"
O dervîş dostların suâline cevaben dedi: "Evet memleketin ve dostların ayrılığından teessür var idi; şu kadar ki, sefer ve seyahat benim için çok mübârek ve saâdet-i hâlden müjde verici oldu."
1737. "Zîra halife bana on hil'at verdi ki, yüz medh ü senâ onun karîni olsun!"
"Hil'at", mansıba ta'yîn olunan veyâhud ziyârete ve arz-ı bendegîye gelen zâtlara pâdişâh veyâ vezîr tarafından teşrîfen verilen libâs. Ya'ni, "Ben Irak'da halîfenin ziyâretine gittim, bana teşrîfen on kat hil'at ve libâs verdi ki, o cömerd pâdişâh pek çok medh ü senâlara lâyıktır!"
1738. Şükürler ve medihler saydı, hattâ ki şükrü had ve endâzeden götürdü.
Şükür hakkında cenâb-ı Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 47. faslında şöyle buyururlar: "Şükür, ni'metleri avlayıp bağlamaktır. Sadâ-yı şükrü işittiğin vakit tezyîd-i ihsâna âmâde olursun. Şükür bir tiryaktır ki, kahrı lutfa tebdîl eder. Akıl ve kâmil, huzûr ve belâ içinde Hudâ'ya şükr eden kimsedir. Şükür maksûda îsâli ta'cîl eder. Şükür, ni'met memesini emmektir. Şükre mâni' olan şey, hâm-tama'lıktır; zîrâ bu tama' sâhibi, kendisinin eline geçen şeyi daha evvel tama' etmiş idi. İşte o tama'-ı hâm, onu şükürsüz kıldı. “Ni'metlere hamd etmek" ile "şükr eylemek" arasındaki fark budur ki, "Onun cemâline ve şecâatine şükr ettim" denilmez. Hamd ise şükürden eamdır."
"Medh" ile "hamd" arasındaki fark da yukarıda 1732 numaralı beyitte îzâh olundu. Ya'ni "O dervîş halîfe hakkında o kadar şükürler ve medihler, saydı döktü ki, haddini ve ölçüsünü tecavüz etti."
1739. Müteâkiben ona dediler ki: "Pejmürde olan haller, senin yalanın üzerine şahidlik verirler."
"Pejmürde", solmuş, kurumuş ve eskimiş ve harâb ve mütegayyirü'l-ahvâl olan. Ya'ni, "Dostları onun bu medih ve sitâyişine karşı cevâben dediler ki: "Evet, senin üstünün başının pejmürdeliği bu medh ü senânın yalan olduğuna şehâdet ediyor!"
1740. "Ten çıplak, baş çıplak, yanmışsın. Şükrü çalmış, yahut öğrenmişsin!" [1744]
"Tenin çıplak, başın çıplak ve esnâ-yı seferde güneşin te'sîrinden yanmışsın! Halîfenin ihsânı olan libâslar nerede? Galibâ sen, şükrü halîfenin perverdelerinden çalmışsın, yâhud teşekkür etmek usûlünü onlardan öğrenmişsin!" Çalmakla öğrenmenin farkı budur ki, çalmak, kendinde olmadığını bildiği bir hali, başkalarına var göstermektir; ve öğrenmek, kendi hâlinden gaflette olarak şükürde başkalarını taklîd etmektir. Evvelki hâl, ikinciden eşna'dır.
1741. Senin beyinin şükür ve hamdinin nişanı, senin tevkîrsiz olan başının ve ayağının üzerinde hani?
Hind nüshalarında "kāf" ile “tevkîr" yazılmıştır. Ma'nâsı: "Senin riâyetsiz ve taʼzîmsiz olan başının ve ayağının üzerinde, senin beyinin hamd ve şükrünün alâmeti olmak lâzım gelen pabuç ve külâh nerede?" demek olur. Ankaravî'de "fâ" ile "tevfir" yazılmıştır. "Tevfir", çok etmek ve bir kimsenin hakkını tamâm vermek demektir. Bu sûrette ma'nâ: "Senin tamâmen hakkı verilmemiş olan başının ve ayağının üzerinde, o halîfenin hamd ve şükrünün nişânı nerede?" demek olur. Zîrâ ayağın hakkı pabuç verilmek ve başın hakkı da külâh giydirilmek idi. Bu haklar tamâmen verilmemiştir; binâenaleyh halîfenin şükrünün alâmeti başında ve ayağında yoktur.
1742. Gerçi dilin o şahın medhini izhar eder, senin yedi a'zân şikâyet eder.
"Tenîden", dokumak ve örmek ve ızhâr etmek ma'nâlarına gelir. Burada "ızhâr etmek" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Senin zâhiren dilin pâdişâhı medh ediyor; fakat senin yedi a'zândan mürekkeb olan vücudun, hâlen: "Pâdişâhın bana olan ihsânı yalandır; ve ihsân yalan olunca bu adamın medhi de yalandır!" diye şikâyet ediyor.
1743. O şahın ve cûd sultanının sehâsında, sana mahsus bir pabuç ve şalvar olmadı.
"O ihsânından bahs ettiğin şâhın ve cömertlik sultânının sâha-i sehâvetinde sana mahsûs olarak bir pabuç ve şalvar mevcûd olmadı."
1744. Dedi: "O verdiği şeyi ben îsâr ettim; bey mihribanlık cihetinden bir taksîr etmedi!"
"Îsâr", kendi muhtâç iken, elindekini başkalarına bahş ve i'tâ etmek demektir. "İftikād" burada, mihribanlık ve gam-hârlık ve hâl soruculuk ma'nâsınadır. Derviş dostların i'tirâzına cevâben dedi: "Ben halîfenin bana verdiği şeyi muhtaçlara îsâr ettim; yoksa bey, muhabbet ve şefkat cihetinden bana karşı asla kusûr etmedi!"
1745. Bütün ihsanları emîrden aldım, yetîme ve fakîre bahş ettim.
1746. Mal verdim, cezâda uzun ömür aldım, zîrâ ki pak-bâz idim.
"Pāk-bâz", oyunda asla bir hîle etmeyen ve kendi levâzımını tedarik eden ve zâhid ve mücerred ve ma'şûka temiz nazar ile bakan âşık ma'nâlarına gelir; burada "zâhid ve mücerred" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Ben halîfeden aldığım malı muhtâç olanlara verdim ve bu infâk mukābilinde mükâfât olarak الصدقة ترد البلاء و تزيد العمر ya'ni "Sadaka belâyı red ve ömrü tezyîd eder" hadîs-i şerîfi mûcibince uzun ömür aldım; zîrâ ki ben mücerred ve zâhid idim ve zühdüm îcâbınca böyle yapmam lâzım idi."
1747. Sonra ona dediler ki: "Ey mübarek, mal gitti, senin batınında olan bu duman ve harâret nedir?"
Dervîşin bu sözlerine cevâben dostları dediler ki: "Ey mübarek zâhid, haydi malı infâk ettin, elinden gitti; ya senin içindeki bu fakr u zarûret ateşinin dumanı olan âh ve vâh nedir? Mâdemki mâl-i dünyâdan gönül rızâsıyla tecerrüd ettin, artık bâtınında fakr u zarûret âteşi ve gamı olmamak îcâb ederdi." Ankaravî hazretleri "mübarek" kelimesini harf-i nidâsı mahzûf bir münâdâ addedip, yukarıdaki ma'nâyı vermiştir. Hind şârihleri “münâdâ" addetmemişler ve "mübarek olsun" ma'nâsı vermişlerdir. Ya'ni, “İnfakın mübarek olsun; bu infâk ile mal gitti, ya senin bâtınındaki harâretin dumanı nedir?" demek olur. Ve Hind nüshalarında "dûd", "teft"e muzâf-muzâfunileyh olarak yazılmıştır. "Harâretin dumanı" demektir ki, bundan "âh” murâd olunur.
1748. Senin içinde diken gibi yüz kerâhet vardır; gam ne vakit ibtişarın nişanı olur?"
"Senin bâtınında fakru zarûret fikrinden dolayı, diken gibi batıp seni ta'zîb eden birçok kerâhet vardır. Gam ne vakit meserret ve müjdelenmek alâmeti olur?"
1749. O şeyi ki geçmişte söyledin, eğer doğru ise, aşkın ve îsârın ve rızanın alâmeti nerede?
1750. Haydi tutalım ki, mal gāib oldu, meyl hani? Eğer sel geçti ise, selin yeri hani?
Ankaravî hazretleri “meyl"i şâh tarafına atf edip, buyururlar ki: "Haydi tutalım ki, şâhın ihsânı olan malı infâk ettin ve elinden gitti, bu ihsânın sahibi olan şâh tarafına, ya'ni onun hizmeti tarafına meylin hani?" Ve Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki: "Meyl" Hak tarafına râci'dir, ya'ni "Hak tarafına meylin hani?" "Eğer malı Hak yolunda sarf ettin ise, muhabbet ve aşk-ı ilâhî nerede?" Ve kezâ Hind şârihlerinden Hasan Sahib buyurur ki: "Eğer mal gitti ise, gınâ-yı kalbî ve cânib-i âhirete meyl bâkî kalmalı idi; halbuki sende aslâ muhabbet ve meyl-i âhiret yoktur. Binâenaleyh ma'lûm oldu ki, her ne söyledin ise, libâs-ı sıdktan muarrâdır." Fakîr de meyli, cânib-i "fakr"a râci' zannederim. Ya'ni, “Mâdemki zühd ve tecerrüd sâikasıyla şâhın ihsânını fukarâya dağıttın, o halde kalbinde fakr-ı ihtiyârî cânibine meylin olmalı idi; maahâzâ senin içinden fakr u zarûret âteşinin dumanı olan âhlar çıkıyor!" demek olur. İkinci mısra' bir temsildir ki, bir şey eserinden belli olur ma'nâsını müeyyiddir.
1751. Eğer senin gözün kara ve can-fezâ idiyse, o can-fezâ kalmadı ise, niçin göktür?
Bu beyt-i şerîf dahi temsilen îrâd buyurulmuştur. Ya'ni, "Meselâ sen, gençliğimde ben gäyet güzel ve can-fezâ bir kara göze mâlik idim, şimdi bende o can-fezâ göz kalmadı, diyorsun; halbuki senin bu günkü gözünün rengine bakıyoruz, onu gök ve mâî görüyoruz, bir insan ne kadar ihtiyar olsa, gözünün rengi değişmez; binâenaleyh gözünün hâl-i hâzırı, da'vânın yalan olduğuna şehadet ediyor."
1752. Ey suratsız, pakbazlık alâmeti hani? Eğri lâf kokusu geliyor, sus!
“Türüş”, ekşi yüzlü ve suratsız. "Pāk-bâz"ın ma'nâsı yukarıda 1746 numarada gösterildi.
1753. Bâtında îsârın yüz nişanı olur, iyi işin yüz alâmeti vardır!
“Nîkû-kâr”, terkîb-i tavsîfîdir, "iyi amel" demektir. Ya'ni, "Îsâr, ef'âl-i haseneden biridir; ef'âl-i hasenenin ve iyi amelin bâtında ve kalbde birçok nişânları ve alâmetleri olur ki, bunlardan ba'zıları safvet-i kalb ve gınâ-yı kalb ve dünyâdan ihtirâz ve âhirete teveccühdür; sende bunların hiçbirisi mevcûd değildir."
1754. Eğer mal îsar hususunda telef olursa, bâtında yüz dirilik halef gelir.
"Halef", ivaz ve bedel ma'nâsınadır. Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede sûre-i Bakara'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: مَثَلُ الَّذِينَ يُنفقون أموالهم في سبيل الله كمثل حبة انبتت سبع سنابل في كل سنبلة مأة حبة و الله يضاعف لِمَنْ يَشَاءُ وَالله وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara, 2/261) Ya'ni "Álláh yolunda mallarını infak edenlerin meseli, yedi başak bitiren buğday veyâ arpa habbesinin meselidir ki, her bir başakta yüz habbe vardır. Allâh Teâlâ dilediği kimse için muzâaf ve katmerli yapar, Allâh Teâlâ'nın varlığı geniştir ve Zât-ı şerîfi, mübâlağa ile bilicidir." âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Şurrâh-ı kirâmdan Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazarâtı buyururlar ki: "Zemîn-i kalbde a'mâl-i sâlihadan her ne tohum ekilirse, kalbde maârif-i ilâhiyye başakları zâhir olur. Ve bu beyitlerde lisân-ı işaretle maksûd olan dahi budur, iyice teemmül et!"
1755. Hak zemîninde temiz tohumları ziraat etmeklik, sonra da mahsûl olmamak hâ!
Ya'ni, "Zemîn-i Hak olan kalbde, hüsn-i amel tohumları ekilsin de, sonra mahsûl olmasın hâ! Bu asla mümkin değildir. O amel-i sâlih tohumunun, mahsûl-i latîf vermesi muhakkaktır."
1756. Eğer Hû bahçelerinden salkım bitmezse, o halde söyle Allah'ın arzı nasıl vâsi' olur?
"Hûşe", salkım ve başak demektir. "Hû bahçeleri"nden murâd, kalb-i mü'min-i ârifdir. Zîrâ hadîs-i şerifde لا يسعنى ارضى ولا سمائى و لكن وسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. "Kalbe sığmak"tan murâd, kalbdeki maârif-i azîme-i ilâhiyyedir ki, o maârif, tecellî-i zâtîyi celb eder; yoksa hüviyyet-i zâtiyye bilcümle eşyayı muhîttir. Ya'ni, "Eğer hüviyyet-i
1757. Mâdemki bu fenâ arzı mahsûlsüz değildir, o azîm müstevsa' olan ar-zullah nasıl olur?
Mâdemki Allah'ın bu fânî olan arzı ve âlem-i mülkü, mahsülsüz değildir ve ekilen hubûbât-ı maddiyyenin başakları kat kat peyda olmaktadır, o halde Allah'ın âlem-i melekûtu olan ve pek geniş bulunan o arz-ı ma'nânın mahsûlâtı nasıl olacağını var kıyâs et!
1758. Bu zemîn için, onun mahsûlü muhakkak hadsizdir, bir dâne için en aşağı muhakkak yedi yüz vardır.
Ya'ni, "Alem-i ma'nâya nisbeten dar olan bu âlem-i mülkün toprağından hadsiz ve hesabsız mahsûl peyda olur. Bir buğday dânesinden yedi başak çıkar ve her bir başakta da, yüz buğday zâhir olur. Dar olan bu âlemin mahsûlü böyle olursa, geniş olan bu âlem-i melekûtun mahsûlü nasıl olur?" Nitekim sûre-i Neml'de من جاء بالحسنة فله خير منها (Neml, 27/89) ya'ni "Kim bir hasene ile geldi ise, onun için o hasenéden hayırlısı vardır" buyurulur ki, o hasene tohumunun mahsûlü ziyâde olduğuna delâlet eder.
1759. "Hamd dedin, hamidlerin nişanı hani? Ne içinde, ne dışında eser vardır!"
Bu beyit, husûsiyet cihetinden Irak'dan gelen dervîşe dostlarının i'tirâzıdır. Umûmiyet i'tibâriyle bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Meselâ bir sâil çıkıp der ki: "Ben lisânın a'mâl-i hasenesinden olan vazîfe-i hamdi îfâ ediyorum ve bu amel-i sâlih tohumunu ekiyorum; fakat Hakk'ın zâhirî ve bâtınî olan ni'metleri benden eksiliyor!" Cenâb-ı Pîr cevâben buyururlar ki: "Ey efendi, sen lisânınla, “Allâh'a hamd ve senâ olsun!" diyorsun, fakat sende hakîkî olarak hamd edenlerin alâmeti yoktur. Senin ne içinde ve ne de dışında o söylediğin hamdin eseri yoktur. Hamd edenlerin içinin eseri budur ki, onlar Hakk'ın hiçbir tecellîsine kalblerinde sıkıntı duymazlar; belki Hakk'ın gerek lutuf ve gerek kahır sûretindeki tecelliyâtına âşıktır." Nitekim Hz. Pîr, ileride bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: Ve kezâ Eşref-i Rûmî hazretleri de şöyle buyurur: Gelse celâlinden cefâ, yâhud cemâlinden vefâ İkisi de câna safâ senden o hoştur hem bu hoş
Ve böyle hamd edenlerin dışının eseri budur ki, zâhirleri ahvâl-i kalbiyyelerinin te'sîriyle şen ve şâtır olup, lisanlarından aslâ bir kelime-i şikâyet işitilmez ve bilcümle a'zâ-yı bedenlerini emr-i ilâhî ve âdât-ı peygamberî dâiresinde kullanırlar. İşte böyle bir hamd, kalbde maârif-i ilâhiyye mahsûllerini peydâ eder. Nitekim sûre-i Neml'in âhirinde buyurulmuştur : وَ قُلِ الْحَمْدُ لِله سَيُريكُمْ آيَاتِه فَتَعرفونها (Neml, 27/93) Ya'ni "El-hamdü lillâh de! Allâh Teâlâ size âyetlerini gösterecektir, müteâkıben siz o âyât-ı ilâhiyyeyi bileceksiniz."
1760. Ârifin Hudâ'ya hamdi doğrudur, zîrâ onun hamdinin şahidi eli ve ayağı oldu.
Ya'ni, "Ârif Hakk'a zâhiren ve bâtınen hamd ettiği cihetle onun hamdi doğrudur ve onun hamdi yukarıda 1733 numaralı beyt-i şerîfde mezkûr olan eğri hamd kabîlinden değildir. Ârifler bilcümle uzuvlarını emr-i ilâhî dâiresinde kullandıklarından, elleri ve ayakları Hakk'a hamd ettiklerinin şâhididir." Zîrâ o uzuvları Hak Teâlâ ne vazîfe için ihsân buyurmuş ise, ancak o husûsta kullanırlar. Ezvâk-ı cismâniyyeleri müsâade-i ilâhiyye dâiresine mahsûrdur. Meselâ gözlerini âsâr-ı ilâhiyyeden ibret almak ve kulaklarını hikemiyât-ı ilâhiyyeyi dinlemek ve dimağlarını tecelliyât-ı Hakk'ı ve mebde' ve maâdlarını düşünmek ve ferclerini ancak tevlîd-i veled etmek hususunda kullanırlar. Meselâ bir hükümdâr birisine elmaslı bir baston ihsân etse ve o kimse dahi o bastonu hayvan sürmek hususunda kullansa, bu tarz-ı isti'mâl o ihsâna hamd etmek değil, bilakis hakâret etmek olur. Bunun gibi bir kimse her bir uzvunu, hilâf-ı emr-i Hak ef'âlde kullansa, ihsân-ı ilâhîye hakâret etmiş olur.
1761. Onu cisminin karanlık kuyusundan çekti ve onu dünya zindanının dibinden satın aldı.
"O hamd veyâ hamd sebebiyle Hak, ârifi, karanlık kuyu mesâbesinde olan cismâniyet âleminden rûhâniyet ve nûrâniyet âlemine çekti ve o ârifi dünyâ zindânının dibinden satın aldı." Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أنفسهم و أموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'ni “Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" buyurulur.
1762. Takvā atlası ve ülfet edici olan nûr, onun omuzu üzerinde hamd alâmetidir.
Ma'lûm olsun ki, takvânın derecâtı vardır. Birinci derecesi, Hak Teâlâ'dan korkması sebebiyle abdin günâhlardan sakınmasıdır. İkinci derecesi, huzûzât-ı nefsâniyyenin terkidir; üçüncü derecesi, abdi Hak'dan uzaklaştıran şeylerin hepsinden ictinâbdır. Bunda mubâhât ile iştigāl dahi dâhildir. Ve takvânın en yüksek mertebesi hakkında Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Hûdî'de Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri şöyle buyururlar: اين المتقون اى الذين اتخذوا الله وقاية فكان الحق ظاهرهم اى عين صورهم الظاهرة و هو اعظم الناس و احقه و اقواه عند الجمع "Müttakîler nerededir ki, Hak onların zâhirleri oldu; ya'ni onların zâhir olan sûretlerinin "ayn"ı oldu; ve o müttakî inde'l-cemî' nâsın a'zamı ve ehakkı ve akvâsıdır." Ârif bu takvâ derecâtı ile müzeyyendir ve sırtında bu takvâ atlası vardır. "Nûr-ı mü'telif"den murâd, nûr-ı maârifdir ki, cânib-i gaybdan ale't-tevâlî onun omuzu üzerine vârid olmağa alışmıştır ve halk arasında o ârif bu nûr ile yürür. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: او من كان ميتا فاحييناه و جعلنا لَهُ نوراً يمشي به في النَّاسِ كمن مثله في الظلمات ليس بخارج منها (En'âm, 6/122) Ya'ni “O kimse ki cehl ile ölü mesâbesinde iken, biz onu îmân ile diri kıldık ve onun için nûr-ı irfân halk ettik. O ma'rifet ile nâs arasında basîret ile yürür, cehil karanlıkları içinde olan kimse gibidir ki, ondan çıkmağa mecâl yoktur." İşte takvâ atlası ve nûr-ı irfân, ârifin omuzu üzerinde hamd-i kâmilinin alâmetidir.
1763. Ariyet olan cihandan kurtulmuş, gülzarın ve akıcı pınarın sakini olmuştur.
Bu beyt-i şerîf'de, sûre-i Gâşiye'de olan وجوه يومئذ ناعمة لسعيها راضية في جنة عالية لا تسمع فيها لاغية فيها عين جارية (Gâşiye, 88/8-12) ya'ni “O günde yüzler vardır ki âsâr-ı ni'metle beşâşette ve sa'yinden nâşî râzıdır, âlî olan cennettedir; orada beyhûde söz işitmezler; kelâmları zikir ve hikmettir, orada dâimâ akıcı pınarlar vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur ki, urefâ-i billâh bugün cennet-i âcil içindedirler ve bu vücûd-ı izâfî kuyûdundan, mevt-i ihtiyârî ile kur- tulmuşlardır. Ardı arası kesilmeyen hikem ve esrâr-ı ilâhî peyderpey kalblerine vârid olur. Onlar kendi aralarında bu cennet-i irfân içinde asla boş ve beyhûde sözler konuşmazlar, musâhabeleri zikir ve hikmettir.
1764. Onun meclisi ve mahalli ve makāmı ve rütbesi, onun alî-himmet olan sırrının tahtı üzerindedir.
Ya'ni, ârifin meclis-i maârifi, âlî-himmet olan sırrının tahtı üzerindedir ki, o taht o sırrın hakikatidir ve o hakikat onun ayn-ı sabitesidir; ve kezâ o sırrının tahtı üzerinde onun mahall-i mahsusu ve makām-ı mümtâzı ve ism-i hâssı iktizâsınca rütbesi vardır.
1765. Bir mak'ad-ı sıdkdır ki, sıddîkler, onda hep latif ve mesrûr ve taze-rûdurlar.
“O âlî-himmet olan sırrın tahtı bir mak'ad-ı sıdkdır ki, o hakikatü'l-hakāyık olan vücûd-ı mutlaktır. Sıddıkların hakikat-i zâtiyyeleri o taht üzerinde latîf ve kesâfetten ârî ve mesrûr ve inkılâbdan muarrâ ve tâze-rûdurlar.” Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu makām hakkında şöyle buyurulur: ان المتقين في جنات و نهر فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَليك مقْتَدِرٍ (Kamer, 54/54,55) ya'ni “Muhakkak muttákíler cennetlerde ve nehirlerdedir; melík-i muktedir indinde olan mak'ad-ı sıdkdadırlar.” “Ser-sebz”, tâze, genç ve ikbâlli ve tâli'i uygun olan ma'nâsınadır.
1766. Onların hamdi, bahardan gülşenin hamdi gibidir, yüz nişan ve yüz gîr u dâr tutar.
“Gîr u dâr”, emr edicilik ve hükümrânlık demektir. Ya'ni “Kâmillerin hamdi, baharın te'sîrinden ve tecellîsinden, gülşenin hamd-i fiilîsi gibidir, zîrâ gülşen baharın tecellîsinden güllerini ızhâr eder; bu ızhar-ı letâif onun hamd-i fiilîsidir. İnsân-ı kâmil dahi Hakk'ın tecelliyât-ı mütenevviasından, türlü türlü maârif güllerini ızhâr eder. Bu da gülşenin bahardan olan hamd-i fiilîsi gibidir. Onların bu hamd-i fiilîlerinin birçok alâmeti ve birçok hükümranlığı vardır. O hükümranlıklar dahi onlarda âsâr-ı esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin zuhûrudur ki, ölüyü diriltirler ve diriyi bir nazar ile öldürürler.
1767. Onun baharı üzerine pınar ve nahl ve otlar, o gülistan ve nigaristan şâhiddir.
Ma'lûm olsun ki, ârif-i kâmil, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı ve kâinâtın zübdesidir. Binâenaleyh esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiri olan âlemin hey'et-i mecmûasında her ne varsa, onların nazîri kâmilin vücudunda zâhirdir. Nitekim Hz. Pîr'in peder-i âlileri Sultânu'l-Ulemâ Bahâeddîn el-Veled (k.s.) hazretleri Bağdad'da bir ay besmele-i şerîfi tefsîr buyurduğu sırada zabt olunan ifâdât-ı münîfelerinden me'hûz olan şu parça bu ma'nâyı te'yîd eder: "Öyle gördüm ki, Allâh cümle hûbânı bende ve benim eczâmda münderiç kıldı. Benim eczâmın cümlesi onların eczâsında karışmıştır. Benim her cüz'ümden süt aktı, cemâlden, kemâlden, muhabbetten, lezzetten ve hoşluktan vücûd-pezîr olan her sûret benim altı cihetimde Zâtullâh'dan zuhûra geldi. Nitekim bir kimse parlak elbise giyse, o câmeye türlü türlü nakışlar aks eder. Allâh hüsünden ve onu bulmaktan ve suver-i cemîleden ve hûbândan ve onların aşk-bâzlıklarından ve mevzûnluklarından ve suver-i akliyyâttan ve hûr ve kusûrdan ve âb-ı revândan ve acâibât-ı sâire-i bî-nihâyeden bende kendisinden yüz bin sûret gösterir. Nazar edip bu sûretleri müşâhede ediyorum ki, bu kadar cemâl-ârâste bende görünüyor; ve istediğim her sûreti Allâh bana gösteriyor. Ve bunların cümlesi benim eczâmda zahir oluyor. Ve Allâh Zü'l-celâl hazretlerini gördüm ki, yüz bin reyhân ve gül ve gülistân ve sarı ve beyâz yâsemen ızhâr buyurdu ve benim eczâmı gülzâr eyledi ilh."
1768. Güzelin binlerce şahidi, her tarafta sadefin içindeki inci gibi, şahidliktedir.
Birinci "şâhid", şehadet masdarından ism-i fâil ve ikinci “şâhid” Fârisî olup güzel ve mahbub ma'nâsınadır. Yukarıdaki îzâhât bu beyt-i şerîfe dahi râci'dir. Ya'ni, “Mahbub-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâlinin binlerce şâhidi, insân-ı kâmilin âyînesinde, sadefin içindeki inci gibi, şehadet etmektedir." Zîrâ insân-ı kâmil, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharıdır ve Hakk'ın endâm âyînesi mesâbesindedir. Binâenaleyh insân-ı kâmil Hakk'ın güzelliğidir.
1769. Senin nefesinden fenâ sır kokusu gelir, ey lâfçı, senin gamın başından ve yüzünden parlar.
Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 1742 numaralı beyte merbûttur. O beyt-i şerîfte "Gerçi dilin o şâhın medhini ızhâr eder; senin yedi a'zân şikâyet eder" buyurulmuş idi. Ya'ni "Ey müddei-i kâzib, senin bâtının ahkâm-ı ilâhiyyeden müştekî olduğu halde, dilin hamd ile meşgüldür. Fakat ey kemâl da'vâsında bulunan yalancı, içinin gamı ve sıkıntısı dışından belli olur."
1770. Mesafda mâhir koku tanıyıcılar vardır; sen cür'etle beyhûde hây u hû-yu az yap!
"Mesâf", "mesaff'ın cem'idir; cenk için durdukları mahaller ma'nâsına gelir. "Mesâf"dan murâd, esmâ-i mütekābilenin mahall-i mücadelesi olan bu vücûd-ı izâfî âlemidir. "Koku tanıyanlar"dan murâd, ahvâl-i bevâtına nâzır olan insân-ı kâmillerdir. "Hây u hûy", gürültü ve şamata ma'nâsınadır ki, murâd kemâl da'vâsı hakkındaki dedikodulardır. Ya'ni "Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' gibi mütekābil olan esmâ-yı ilâhiyyenin mahall-i cidâli bulunan bu dünyâda, efrâd-ı beşerin ahvâl-i bâtıne ve kalbiyyesine nâzır olan kâmiller vardır. Binâenaleyh sen cür'et ve cesâretle boş dedikoduları az yap!"
1771. Sen müşgten laf etme, zîrâ o soğanın kokusu senin nefesinden râzı mekşûf ediyor.
Sen içinde müşg olduğundan bahs ederek öğünme ve kemâlâtından bahisle kendini satma; zîrâ mi'dendeki soğanın kokusu, soluğundan içindeki maddenin mâhiyetini ızhâr ediyor ve kelâmından soğan kokusu mesâbesinde olan nefsânî sıfatların kalbinde muzmer olduğu anlaşılıyor.
1772. "Gülbeşeker yedim!" diyorsun; halbuki sarmısaklıktan koku çarpıyor, hezeyan söyleme!
"Sîr", sarmısak; "geh”, “gâh" edâtının muhaffefidir. "Sîr-gâh" ism-i mekân olup "sarmısaklık" ve "sarmısak mahalli" demek olur. Burada "sarmısaklık"dan murâd, âlem-i rûhâniyyette pek fenâ kokan sıfât-ı nefsâniyyenin müstevlî olduğu kalbdir. "Gül-şeker"den murâd, sıfât-ı rûhâniyyedir. Ya'ni "Ey müddeî, sen benim kalbim sıfât-ı rûhâniyyenin mecma'ıdır diyorsun. Halbuki kelâmından kalbinin bir sarmısak tarlası gibi sıfât-ı nefsâniyye mec-ma'ı olduğu anlaşılıyor. Boş sözler söyleme!"
1773. Gönül büyük ev gibidir; gönül evinin gizli komşuları vardır.
1774. Pencere ve duvarların aralığından esrarlara muttali olurlar.
O kalb penceresinin ve duvarlarının aralığından, o gizli komşular birçok sırlara vakıf olurlar.
1775. Bir aralıktan ki hiç vehim tutmaz, hane sahibi hiç sehim tutmaz.
"Gizli komşular"dan murâd, âriflerin kalbidir. Ma'lûm olsun ki, bir insanın kemâliyle kendisini bilmesi gāyet müşkildir. Kalbin o kadar derin sırları vardır ki, onlar ancak bir sâikin te'sîriyle sâha-i fiiliyyâta geldikçe zâhir olur. İnsân-ı kâmilin nazarları ise, aslâ vehme gelmeyecek olan aralıklardan, kalblerin en derin köşelerine kadar nüfüz edip o kimsenin ahvâline muttali' olur. Ve onların bu sûretle vâki' olan ıttılâ'larına kalb sâhibinin aslâ vukūfu olmaz. "Sehm", nasîb ve hisse ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kalb sahibinin, ârifin vukūfundan aslâ nasîbi ve hissesi yoktur" demek olur. Ba'zı nüshalarda "sehm" yerine "fehm" vâ-ki'dir. Bu sûretde ma'nâ "Kalb sâhibi, ârifin vukūfunu anlayamaz" demek olur.
1776. Kur'an'dan oku ki, şeytan ve onun kavmi, insana mensub olan halden sır ve koku götürürler.
Ya'ni, “Ey sâlik, ârifin gizli aralıklardan kalbinin ahvâline muttali' olmasını istib'âd etme! Bunun delîlini istersen Kur'ân-ı Kerîm'i oku ki, sûre-i A'râf'da vâki' olan âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ (A'raf, 7/ 27) Ya'ni “Zîrâ şeytan ve kabilesi, sizin onlan görmediğiniz bir haysiyetle sizi görür. Biz şeytanları, îmân etmeyenlerin dostu yaptık.”
1777. O bir yoldan ki, insan ondan âgâh değildir, zîrâ bu mahsüsden ve bu eş-bâhdan değildir.
Ya'ni, "Ecsâm-ı şeytânî, son derecedeki rikkat ve letâfetlerinden dolayı mahsüs ve bu âlem-i kesîfin müşâbihleri olmadığından, sizin nazarınıza gelmez." Onlar ise sizi, sizin cisimlerinizin gılzatı ve kesâfeti ve mahsüsiyeti hasebiyle görürler. Binâenaleyh onların letâfetleriyle sizin latîf olan bâtınlarınız arasında cinsiyet vardır. Ve bu cinsiyetleri hasebiyle sizin bâtınlarınıza musallat ve kalblerinizin ahvâline muttali' olup vesvese ilkā ederler. Ve siz onların size musallat oldukları yola vâkıf olamazsınız.
1778. Nâkıdlar arasında riyâ izhâr etme. Ey aşağı olan kalb, mihenk üzerinde bir lâf vurma !
"Nâkıd”, hâlis ile kalpı ayıran demektir. Ya'ni, "Hâlis ile kalpı birbirinden ayıran ârifler arasında riyâ izhar etme !" "Me-ten", "tenîden" masdarından nehy-i hâzırdır. Burada "izhar etmek" demektir. "Mihekk"den murâd, kezâ kalp ile hâlisi ayıran âriflerdir. "Ey sıfât-ı nefsâniyye ile dolu olan müddeî-i kâzib, mihekk olan insân-ı kâmilin huzûrunda kemâl da'vâsını etme ve kendini öğme!"
1779. Her mihekk için kalbın sırrına yol olur ki, Hudâ onu cezr ve celbin emîri etti.
"Zîrâ her mihekk taşı için kalp olan altının gizli olan kalplığına yol olur. Çünkü Hudâ o mihekki kalpın geri atılmasına ve hâlisin ileri çekilmesine hâkim kıldı." Ya'ni insân-ı kâmil sâdık ile kâzibi tefrîk için bir mihekk taşıdır. Hak Teâlâ hazretleri kâzibi dergâhından red ve sâdıkı dergâhına celb için o kâmilleri me'mûr etti. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında şöyledir: مر محك را ره بود در نقد و قلب Ya'ni, "Muhakkak mihekkin hâlis ve kalp üzerine yolu olur. Zîrâ Hudâ onu cisim ve kalb üzerine emîr etti." "Mihekk"den murâd, insân-ı kâmildir ki, Hak Teâlâ o insân-ı kâmili cisim ve kalb üzerinde tasarruf sahibi yaptı.
1780. Ey iyi mezhebli, mâdemki şeytanlar kendi galîzlikleriyle bizim sırrımız-dan vâkıflardır;
1781. Bâtında çalınmış bir meslek tutarlar; biz onların hırsızlıklarından baş aşağıyız.
O şeytanlar letâfet-i vücûdları hasebiyle bizim latîf olan bâtınımızda çalın-mış ve gizli bir meslek tutarlar ve biz onların bu hırsızlıklarından dolayı baş aşağı oluyoruz.
1782. Dembedem fesâda verme ve azîm ziyân yaparlar. Delmek ve yarmak ve pencere sahibidirler.
"Habt", sehv etmek ve unutmak ve ağaca vurup yaprağı dökmek ve fe-sâda vermek ma'nâlarına gelir. Burada "fesâda vermek" ma'nâsı münasibdir.
1783. Binâenaleyh cihanda rûşen canlar, niçin gizli halden bî-haber olsunlar?
Ya'ni, "Şeytanların insanların bâtınına olan tasallutları bu sûretle olunca ve onların nârî olan rûhları benî-âdem üzerinde böyle tasarrufa kādir olunca, rûhları nûrî olan kâmiller bu cihân-ı kesîfde niçin gizli olan ahvâl-i kalbiyye-den bî-haber olsunlar?"
1784. Sirâyette şeytanlardan daha aşağı mı oldular, o rûhlar ki çadırı felek üs-tüne vurdular?
"Sirâyet", kendi te'sîrini etrâfa yaymak demektir. Ya'ni, “Ervâh-ı nûriyye-den olan ve kesîf âlem-i taayyünâtın üstüne çadırlarını kuran insân-ı kâmiller, te'sîr husûsunda ervâh-ı nâriyyeden olan şeytanlardan daha aşağı mı oldular?"
1785. Şeytan felek tarafına hırsızca gider. O şihâb-ı muhrikdan mat'ûn olur.
"Şihâb", ateş şu'lesi ve uçan yıldız; "mat'ûn", vurmak, cezb etmek ma'nâsına olan "ta'n" masdarından ism-i mef'ûldür; "vurulmuş" ma'nâsına-dır. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Cin'de vâki' وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا (Cin, 72 / 9) ya'ni "Biz mukaddemâ gökte meleklerin kelâmı-nı işitmek için bir mahalde oturur idik. Şimdi kim ki dinlemek kasdında bulu-nursa, kendi için hazır bir şihâb bulur" âyet-i kerîmesine ve kezâ sûre-i Hicr'de vâki' وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ (Hicr, 15/16-18) ya'ni "Biz gökde burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik ve onu her bir şeytân-ı racîmden sakladık. Şu ka- dar ki, meleklerden söz çalmak isteyen şeytanı apaçık bir şihâb ta'kîb eder" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, melek kuvvet ve şiddet ma'nâsınadır. Ve melâike iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. “Melâike-i tabiiyyûn" anâsırın bulunmadığı fezâda suver-i tabiiyyeden mütekevvin olan ervâh-ı ulviyyedir. "Melâike-i unsuriyyûn" anâsıra mensûb olan ervâhdır. Melâike-i unsuriyyûn avâlim-i bî-nihâye-i kesîfenin tedbîrine me'mûrdurlar. Bunların a'dâdı hasr ve ta'dâda gelmez. Melâike âlem-i his ve şehadette eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler; zîrâ ervâhdır. Âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye mütemessilen meşhûd olurlar. Bu temessül râînin ahvâl ve i'tikādâtı ile münasebetdârdır. Hz. Cibrîl'in cenâb-ı Meryem'e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) ve sair enbiyâ (aleyhimü's-selâm)a temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar, bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğer ki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar bulunsun; bu temessülü bunlar da görebilirler.
İmdi anâsırdan mürekkeb olan ecrâmın mâfevkınde ervâh-ı ulviyye mevcûddur. Ve bu ervâh suver-i tabiiyyeden olduğundan bunlara “melâike-i tabiiyyûn" dahi derler. Zîrâ kendi mertebelerine göre bunlarda dahi zuhûr vardır. Ve "nefes-i rahmânî" ise bunlara nazaran bâtındır. Bu ervâh dahi a'yân-ı anâsıra nisbeten bâtın ve a'yân-ı anâsır bunlara nazaran zâhirdir. Ta'bîr-i diğer ile ervâh-ı ulviyye insanın nefesini ihrâç ettiği vakit, yavaş ve bilâ-sadâ söz söylemesine ve a'yân ve anâsır ise cehren ve sadâ ile tekellümüne müşâbihdir. Bundan anlaşılır ki, melâike-i tabiiyyûn ile melâike-i unsuriyyûn arasında zuhûr ve butûn i'tibariyle münasebet-i dâime vardır. Zîrâ melâike-i tabiiyyûn ilm-i ilâhîde sâbit olan ahkâmı ve emr-i ilâhîyi melâike-i unsuriyyûn vâsıtasıyla âlem-i kesâfete inzâl ederler. فَالْمُدَبْرَات أمراً (Nâziât, 79/5) ["... İş düzenleyenlere and olsun!"] âyet-i kerîmesinde bu melâikeye işâret buyurulur. Ervâh-ı unsuriyye-i nâriyyeden olan şeyâtîn ise, bi'set-i seniyyeden evvel, letâfet-i cismâniyyeleri hasebiyle fezâya suûd edip melâike-i tabiiyyûn ile melâike-i unsuriyyûn arasındaki esrâra muttali' olurlar ve onların mükâlemât ve tebliğatını çalıp ziyâde ve noksan olarak kâhinlere söylerler ve kâhinler de onların etbâ' ve mukallidi olarak onu efrâd-ı beşere ihbâr ederler idi. Bu kâhinlerin ihbârı ekseriyâ doğru ve ba'zan dahi bu şeytanların kendi re'yleriyle bu habere ilâve ettikleri yalanlar sebebiyle de yalan olur idi. Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in bi'set-i seniyyelerinden sonra şeyâtîn istimâ'dan memnû' oldular; ve eğer kasd-ı istimâ' ederlerse bu melâike-i tabiiy- yûn ve unsuriyyûn, o şeyâtîni şihablar ile vurup yakmağa başladılar. Ya'ni şihabların kuvve-i nâriyyesi, şeyâtînin kuvve-i nâriyyelerinden şedîd olduğu cihetle, onları kendi kuvvetlerinde mahv ve müstehlek kıldılar. Nitekim yukarıda mezkûr olan âyetler bu hâli mübeyyindir.
1786. Felekten aşağıya öyle baş aşağıya düşer ki!..Şakî cenkde mızrak yarasından düşer.
"Felek"den murâd, melâike-i tabiiyyûnun bulunduğu felek-i esîrdir ki, uçar yıldız veyâhud uçar yıldız şeklinde görünen şu'le-i âteş, o ervâh-ı nâriyyeyi, kendi kuvve-i galebesiyle o sâhadan aşağı ıskāt ve tard eder. Nitekim şakîyi de cenkde ehl-i cihâd mızrak darbesiyle böyle vurup düşürürler.
1787. O dil-pesend ruhların gayretinden dolayı, onları felekden baş aşağı bırakırlar.
Ya'ni, "Makbûl olan ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ, eflâke suûd edip, melâike arasındaki esrâra muttali' olurlar. Eğer ervâh-ı şeyâtîn bu sıfatta onlara şerîk olsa, bu ervâh-ı makbûleye reşk ve gayret vâki' olur. Bu ervâh-ı makbûlenin reşk ve gayretinden dolayı melâike, şeyâtîni felekten baş aşağı atarlar." Ve onlardaki bu gayret ervâh-ı nâriyyenin ervâh-ı nûriyye mertebesine irtikā cür'etini kesr içindir.
1788. Eğer sen çolak ve topal ve kör ve sağır isen, o ay ruhlar üzerine şekketme!
Ey müddeî-i kâzib, senin rûhunun kolu çolak olup kâmillerin makāmına elin erişmezse ve ma'nevî ayağın topal olup onların merâtibine vusûl kudretin yok ise ve basar-ı basîretin kör olup onların âlî mertebelerini göremiyor isen ve rûhunun kulağı sağır olup onların âlem-i melekûttaki medh ve senâlarını işitmiyor isen, bâri kendi hâline insâf edip o ay rûhların ya'ni ervâh-ı nûriyyenin kadr ve menziletleri hakkında şübheye düşme! Onların huzûrunda mütevâzi' ol!
1789. Utan ve az öğün, can çekişme! Zîra o cisim tarafına çokluk câsus vardır.
Ey yalancı mürşid ve müddeî-i kâzib! Kâmilin huzûrunda, kendi bâtınının noksânına bak da utan ve kemâlâtından bahs ile az öğün ve mübahasât-ı li- saniyye ile onu mağlûb etmek için beyhûde yere can çekişme! Zîrâ senin o cismin ve cisminin kuvâsı ve efkârın tarafına kâmilin çok câsusu vardır ki, senin ahvâlini tecessüs eder.
İlâhî olan tabîblerin gönül ve din hastalıklarını, mürîdin ve yabancının sîmâsında ve onun sözünün lahninde ve onun gözünün renginde ve bütün bunlar olmaksızın dahi gönül yolundan anlaması beyânındadır. Zîrâ muhakkak onlar kalblerin câsuslarıdır. Binâenaleyh onlar ile sıdk ile oturun!
Ya'ni, tabîbân-ı ilâhî olan insân-ı kâmiller, gönülde bulunan sıfât-ı nefsâniyye ve dîn hakkındaki şek ve şübhe hastalıklarını, gerek mürîdlerinin ve gerek yabancıların sîmâlarında ve onların sözlerinin tavrında ve gözlerinin bakışında görürler. Nitekim âyet-i kerîmede, وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ (Muhammed, 47/30) ya'ni "Sen elbette onları kavlin lahninde ârif olursun" ve تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ (Bakara, 2/273) ya'ni "Sen elbette onları sîmâlarıyla ârif olursun" buyurulur. Bu anlayışa "firâset-i hikemiyye" derler ki, zâhirde görülen alâmetten ahvâl-i bâtına intikāl olunur. Meselâ bir kimsenin zâhiren lisânı mülayim olur; fakat içindeki gazabı ve öfkesi sadâsının ihtizâzından veyâhud kullandığı kelimelerin birinden veyâhud gözünün bakışındaki halden anlaşılır. Bu anlayışta ehl-i zekâ olan nâkıs insanlar ile kâmiller müşterektir. Fakat insân-ı kâmillerin anlayışında aslâ hatâ olmaz ise de, nâkısların anlayışlarında ba'zan hatâ vâki' olur. Zîrâ insân-ı kâmillerde firâset-i şer'iyye vardır; nâkıslarda bu firâset yoktur. Nitekim şerh-i şerîfde, bütün bu alâmetler olmaksızın dahi kâmillerin gönül yolundan anladıkları beyan buyurulur. Bu firâset-i şer'iyye hakkında اتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının, zîrâ o Allâh'ın nûriyle nazar eder!" hadîs-i şerîfi vârid olmuştur. Firâset-i hikemiyye ile firâset-i şer'iyye hakkında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî İslâhi Memleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinde îzâhât i'tâ buyur- dukları gibi, Fütûhât-ı Mekkiyyelerinin "Firâset" bâbında dahi ma'lûmât-ı müfide beyân buyururlar. Sürh-i şerifdeki انهم جواسيس القلوب ibaresi اذا جالستم اهل الصدق فاجلسوهم باالصدق فانهم جواسيس القلوب يدخلون في قلوبكم وينظرون الى هممكم ya'ni "Ehl-i sıdk ile mücâleset ettiğiniz vakit, sıdk ile oturunuz! Zîrâ onlar kalblerin câsuslarıdır; kalblerinize girerler ve himmetlerinize nazar ederler" hadîs-i şerîfinden muktebesdir.
1790. Bu cisim tabîbleri, ilim saçıcıdırlar; senin hastalığına senden daha ziyâde vakıfdırlar.
1791. Hem nabzdan, hem renkden, hem de demden, senden her türlü hastalığa koku götürürler.
Ya'ni, “Bu zâhirî doktorlar ilm-i tıbba âşinâ olduklarından senin hastalığı- na senden daha ziyâde vakıf olup nev'ini teşhîs ederler. Nabzının atışından, yüzünün renginden, hem de deminden ya'ni kanının tahlilinden; ve "dem" nefes ma'nâsına olduğuna göre, nefesinden, ya'ni sana nefes aldırıp ciğeri- nin hâlinden, sendeki hastalığın nev'ini anlarlar.”
1792. Binaenaleyh tabîbân-ı ilâhî cihanda, senden ağzın sözü olmaksızın niçin bilmesinler?
“Cisim tabîblerinin hâli, yukarıda zikr olunduğu gibi olunca, ilâhî olan ta- bîbler, sen kendi hâlinden lisânınla bahsetmeksizin, onlar senin ahvâl-i bâtı- neni niçin bilmesinler?” Zîrâ ilâhî tabîbler insân-ı kâmildir. Ve insân-ı kâmil hem ism-i Zâhir'in ve hem de ism-i Bâtın'ın meclâsıdır. Binâenaleyh onlar hem cisim hastalığını ve hem de rûh emrâzını tedâvîden âciz değildirler. Ni- tekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr da münderiç şu menkıbe bu ma'nâyı îzâh eder: “Ashâbın ekâbirinden bulunan Mevlânâ Fahreddîn-i Sivâsî (rahimehul- lâh) hummâ-yı muhrikaya tutulup bir müddet esîr-i firâş oldu; etibbâ onu te- davîden âciz kaldılar. Hz. Mevlânâ (r.a.) iyâdetini teşrîf edip, emir buyurdu. Soyulmuş sarmısak getirtdiler; döğüp kaşık ile ona verdiler. Etıbbâ hastaya sarmısak yedirildiğini işitince, onun sıhhatından ümîdlerini kesdiler. Lutf-ı Hudâ, o gece terledi, sıhhat bulmağa başladı. Etıbbâ bunu müşâhede edince: “Bu hâl kāide-i tıbba ve kānûn-i hikmete müstenid değil, belki hikmet-i ilâhîdir" dediler." Nitekim Hz. Pîr buyururlar. Beyt:
"Biz hakîmiz, biz tabîbiz, Bağdad'dan erişdik. Biz çok illete mensûb olanları gamdan kurtardık. İlâhî hakimleriz, kimseden ücret istemeyiz. Zîrâ biz hasta olan cisme endişe gibi koşarız."
1793. Senin hem nabzından hem cisminden hem renginden sende bila-tevakkuf yüz hastalık görür.
1794. Bu tabîbler muhakkak yeni öğrenicidirler. Zîrâ onların bu alâmetlere hâceti olur.
İlâhî olan tabîblerin ilmi, hem rûhâniyete ve hem de cismâniyete taalluk ettiği ve ruhâniyet cismâniyetden mukaddem olduğu cihetle, onların ilmi, cismânî olan doktorların ilmine nazaran eski ve cismânî doktorların ilmi ise onlara nazaran yenidir. Binâenaleyh onlar bu yeni olan ilmi öğrenicidir; ve bu sebeble onların nabız ve renk ve kan ve idrar muayenesi [gibi] delâile ihtiyaçları vardır.
1795. Kâmiller senin adını uzakdan işitirler; senin bâd ve budunun dibine kadar gider.
"Bâd ve bûd"a, Ankaravî hazretleri "kevn ve vücûd" ma'nâsı vermişdir. Fakîr bu terkîbi Heft Kulzüm, ve Bahar-ı Acem ve Şemsü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt ve Çerâğ-1 Hidâyet ve Burhân ismindeki lügat kitaplarında bulamadım. Binâenaleyh ne gibi ma'nâdan kinâye olduğu nazar-ı fakîrde lâyıkıyle tavazzuh edemedi. "Bâd" ile "bûd"un ayrı ayrı ma'nâları vardır. "Bâd", nahvet ve gurûr ve kibir ve hod-bînî ma'nâsına da geliyor. “Bûd", vücûd ve varlık ma'nâsınadır. Eğer bu ayrı ma'nâlar birleşirse, “kibir ve varlık" demek olur. Fakat Hind nüshalarında “bâd u bûd" yerine "târ u pûd" vâki' olmuştur ki, bir kumaşın enişi ve argacı demektir. Ya'ni kumaşın mensûc olduğu ipliklerin üste ve alta ve enine ve boyuna gelen kısımları demek olur. Ba'zı nüsha- larda "pûd u târet"; ve ba'zı nüshalarda da “zâd u pûdet" vâki'dir. Fakat gerek "bâd u bûdet" ve gerek "târ u pûdet" ibârelerinin her ikisi de burada münâsib olur. Ya'ni, "Kâmiller senin adını uzakdan işitirler. Senin enâniyetinin ve varlığının kevnine kadar giderler veyâhud nescinin esâsına kadar giderler" demek olur ki, bunlardan murâd senin ayn-ı sabitenin isti'dâd-ı ezelîsidir ve mazhar olduğun rabb-i hassın hâssıyetidir.
1796. Belki doğmandan senelerce mukaddem seni, senin hallerin ile beraber görmüş olurlar.
Nitekim Sadreddîn Konevî hazretleri, kendi şeyhi olan Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinden nakl edip buyururlar: “Şeyhim buyurdu ki: "Hak Teâlâ hazretleri, senin pederin İshak bin Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, ahvâlini ve ulûmunu ve ezvâkını ve makāmâtını ve tecelliyâtını ve mükâşefatını ve Hak Teâlâ'dan bilcümle huzûzunu, benim Endülüs'den Rûm tarafına hareketimden mukaddem, bana gösterdi." Ve Hz. Sadreddîn (k.s.), Kitâb-ı Fükûk'de buyururlar ki: "Bizim şeyhin husûsî bir nazarı var idi. Bir kimsenin hâline muttali' olmak istediği vakit, ona bir nazar ederdi. Onun uhrevî ve dünyevî ahvâlinden haber verirdi." Velhâsıl menâkıb-ı evliyâda bu gibi ahvâl çokdur. İşte bu gibi zevât, nâkısları terbiye kudretini hâizdirler. Kendilerinde bu nazar olmayan evliyâ, nefislerinde kâmil iseler de, başkalarını mertebe-i kemâle îsâle muktedir değildirler. Artık meşâyih-ı rüsûma ne kalacağı kıyâs olunsun. rekâtını gözetlemek demekdir. Ya'ni, "Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin doğacağını ve evsâf ve ahlâkı şöyle ve böyle olacağını haber verdi; ve mürîdleri o haberi kayd edip bu zâtın zuhûrunu gözetlediler. Veyâhud bu haberin sıdkına intizâren kayd ettiler" demek olur. Bu iki zât-ı şerîfin tercüme-i hâlleri Nefehâtü'l-Üns'de münderiçdir.