زجر مدعی از دعوی و امر کردن او را بمتابعت Müddeînin da'vâdan zecri ve ona mütâbaat ile emr etmek beyânındadır
43. bölüm / 47 · 1547 kelime · ~8 dk okuma
1691. Ebû Müseylem dedi: "Ben de Ahmed'im; Ahmed'in dînini hîle ile karıştırayım!"
"Ebû Müseylem," Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretlerinin son zamanlarında peygamberlik da'vâsıyla zuhûr eden bir şahsın adıdır. Bu habîs, Server-i âlem Efendimiz'e: “Allâh'ın resûlü Müseyleme'den, Allâh'ın Resûlü Muhammed'e" adresiyle bir mektûb da göndermiştir. Benû Hanîfe tâifesi, bu habîse îmân etti; Kureyş'den ba'zıları da irtidâd edip ona iltihâk etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in irtihâlinden sonra efdalü's-Sıddıkîn Ebû Bekir (r.a.) hazretleri tarafından ona karşı harb olundu. Hamza (r.a.) efendimizin kātili olan Vahşî, onu öldürmüştür. Merkūmun ismi ondan sonra "Müseylemetü'l-Kezzâb" kalmıştır. Bu beyt-i şerîfde “Müseyleme"den murâd, nefsinde kemâl olmadığı halde, halkı irşâda kıyâm eden müzevvir ve yalancı şeyhlerdir ki, bunlar insân-ı kâmil ile müsâvât da'vâsını edip, birtakım sâde-dilleri başlarına toplarlar ve topladıkları adamların her birinden inde'l-îcâb bir menfaat-ı dünyeviyye istihsâl edebileceklerini teemmül ederler. Meselâ îcâb ettiği vakit bedâva hekîm elde edebilmek için bir hekîmi ve evlerine ucuzca eşyâ tedariki için tâcirleri başlarına cem' ederler ve bu menfaatler tarikat perdesi altında vâki' olur. Halbuki insân-ı kâmil kimseden bir şey beklemez, ibâdullâha hizmeti Hak içindir.
1692. Ebû Müseylem'e de ki: "Batarı az et, sen evveli bırak, ahirin la'netine bak!
"Batar", şiddet-i ferah ve tekebbür ma'nâlarınadır; burada "kibir" demektir. Ya'ni, "Ey sâhib-i kemâl, sen Ebû Müseyleme tabîatında olan müzevvire de ki: "Halkın sana olan teveccühünden dolayı kibri ve enâniyeti az yap! Bu hayât-ı dünyeviyye, senin nefsine vukūfunun evvelidir. Bir de hayât-ı uhreviyye vardır ki, o da senin nefsine vukūfunun âhiridir. Bu evveldeki makbûliyet, âhirde matrûdiyete sebeb olur; binâenaleyh evveldeki makbûliyeti bırak da, âhirdeki la'nete ve matrûdiyete bak!" Beyit:
Bir aceb sevdâya düştü tutuşur Şemsî müdâm Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan
1693. Hırs-ı cem'den dolayı bu kılavuzluğu etme; arkadan gidicilik et, tâ ki önde şem' gide!
Ya'ni, başına halkı toplayıp onlardan hürmet ve maddî menfaat beklemek hırsından dolayı Hak yolunda kılavuzluk ve rehberlik da'vâsından vazgeç! Mürşid-i hakîkî olan bir kâmilin arkasından git ve ona tâbi' ol ki, önde giden o şem'-i ilâhînin ışığı ile, nefsinin zulmetleri arasında doğru yolu göresin.
1694. Şem', "Bu taraf dânedir, veyahud tuzak mahallidir!" diye maksadı ay gibi gösterir.
Ya'ni, şem' gibi olan mürşid-i kâmil, Hak yolunda sana rehberlik edip, "Bu tarafta dâne, ya'ni feyz-i ilâhî vardır, veyâhud o tarafta tuzak mahalli, ya'ni kahr-ı ilâhî tuzağı vardır!" diye sana maksad-ı hakîkî olan tarik-ı vuslatı ay gibi apaçık gösterir.
1695. İstesen istemesen, doğanın nakşıyla karganın nakşı, çerağ sebebiyle görülmüş olur.
Ey tâlib-i hakikat, çerâğ-ı ilâhî olan kâmilin nûruyla, doğanın sûreti, ya'ni veliyy-i Hak ve karganın sûreti, ya'ni müzevvirin hâli, ister istemez sana görülmüş olur.
1696. Ve yoksa bu kargalar hîle parlattılar, akdoğanların sesini öğrendiler.
"Kargalar"dan murâd, müzevvir ve riyâkâr olan şeyhler, "akdoğanlar"dan murâd, hakîkî mürşidlerdir. Ya'ni, "Bu müzevvir şeyhler, kâmillerin sohbetlerinde bulunup, onlardan birtakım ıstılâhât-ı sûfiyyeyi öğrendiler ve kitablardan ba'zı menâkıb-ı evliyâyı ezberlediler." Meclislerde bunlardan bahs edip halkı avladılar. Halbuki bâtınları nûrsuz idi. Zâhirlerini kelâm-ı evliyâ ile parlattılar. Nitekim I. cildin 324 numaralı beyt-i şerîfinde dahi aynı ma'nâ şöyle buyurulmuş idi: "Alçak olan adam, bir selîm üzerine o efsûndan okumak için, dervîşlerin kelâmını çalar."
1697. Eğer delikanlı hüdhüdün sesini öğrense, hüdhüdün sırrı hani ve sabânın haberi hani?
Hind nüshalarında "feta" yerine قطاء (kutâ') vâki'dir; ve "kutâ'" bağırtlak kuşu ma'nâsına olan (قطاة) "kutât"ın cem'idir. Bu sûrette ma'nâ: "Eğer bağırt- lak kuşları hüdhüd kuşunun sesini öğrenir ise, derin mahallerde havada uçarken suyu görmesi hâssıyeti nerede ve Süleymân (a.s.)a Yemen'de vâki' Sabâ şehrinin hükümdarı olan Belkîs'dan haber getirmesi nerede!" Bu hâssıyetler hüdhüd kuşundadır. Onun sesini öğrenip taklîd etmekle bağırtlak kuşuna intikāl eder mi? Bunlar gibi müzevvir şeyhler, kâmillerin kelâmını öğrenmekle onların esrârından haberdar olabilirler mi?
1698. Ber-restenin sesini, ber-besteden bil, şahların tacını hüdhüdlerin tacından bil!
"Ber-reste", bî-edeb adamdan kinâyedir (Burhân). "Ber-besten", fâideye mâlik olmak ma'nâsınadır. "Ber-reste"den murâd, Hak yolunda edebsiz olan müzevvir şeyhlerdir. "Ber-beste"den murâd, feyz-i ilâhîyi hâmil olan mürşid-i kâmildir. Ya'ni, "Şeyh-i müzevvirin sözlerini, mürşid-i kâmilin sözlerinden fark et! Nitekim sûrî pâdişâhların tâcı ile hüdhüdlerin tâcı arasında fark vardır. Evvelkilerin tâcı masnû'-ı insân, sonrakilerin tâcı masnû'-ı ilâhîdir; binâenaleyh masnû'-ı halk ile, masnû'-ı Hak arasını iyice tefrîk ve temyîz et!"
1699. Dervîşlerin kelâmını ve âriflerin nüktesini bu hayasızlar dil üzerine bağlamışlardır.
1700. Her ümmet-i mâziyenin helâki ki oldu, o sebebden idi ki, çakıl taşını öd [1704] ağacı zannettiler.
"Cendil", çakıl taşı ma'nâsınadır. Ya'ni, "Geçen ümmetlerin sebeb-i helâki kendilerine doğru yolu gösteren kâmilleri bırakıp, fâsidlere tâbi' olmaları idi." "Çakıl taşı" ile murâd, aslâ bâtınından bir eser zuhûr etmeyen fâsidlerdir; ve "öd [ağacı]"ndan murâd dahi, bâtınlarının kokusu latîf olan kâmillerdir.
1701. Onların temyîzi var idi ki, onu izhar olunmuş ede; fakat hırs ve tama' kör ve sağır eder.
"O helâk olan ümem-i mâziyenin akılları ve temyîzleri var idi; Zîrâ hepsi sûret-i insâniyyede mahlûk olup onlarda o aklı ve temyîzi izhar etmek has- sası var idi. Fakat âlâyiş-i dünyâ hırsı ve huzûzât-ı nefsâniyye tama'ı, insanın bâtın kulağını sağır ve akıl gözünü kör eder." "Muzhar", ifâl bâbından ism-i mefûldür.
1702. Körlerin körlüğü rahmet-i ilâhîden uzak değildir; hırsın körlüğüdür ki, o ma'zûr değildir.
Zâhir gözleri kör olanların bu körlüğü şâyân-ı merhamettir ve Hakk'ın rahmeti bu bîçârelerden uzak değildir; fakat hırs-ı dünyâdan mütevellid olan kalb gözünün körlüğü, insanın insanlığına yakışmayan bir kabâhat olduğundan şâyân-ı ma'zeret değildir; binâenaleyh kabâhat sahibi cezâya müstehak olur.
1703. Şahın işkencesi rahmetten uzak değildir; bir hasidin işkencesi mağfûr değildir.
"Şâh"dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak'dır. "Bir hâsid"den murâd, benî-âdeme hased eden şeytân-ı laîndir. Ya'ni, "Zahir gözünün körlüğü, şâh-ı hakîkî olan Hak tarafından bir hikmet üzerine binâ olunmuş bir işkencedir ve Hakk'ın tecellî-i celâlîsidir ve tecelli-i celâlînin âkıbeti cemâle müteveccih olduğundan bu işkence-i şâh rahmetten uzak değildir; fakat benî-âdemin makbûliyetine hased eden İblîs-i laînin bir işkencesi olan kalb körlüğü mağfür değildir." Zîrâ kalb körlüğü enbiyaya muhalefet ve İblîs'e muvafakattan tevellüd eder.
1704. Ey balık, nihayet oltaya iyi bak! Pis boğazlık, senin ahir görücü olan gözünü bağladı.
"Ey bu vücûd-ı izâfî deryâsında yüzen insan! Şehvet-i nefsâniyyeye ve huzûzât-ı dünyeviyyeye hırs ve tama' oltasına iyi bak! Pis boğazlık sebebiyle o huzûzâtın ancak evveline nazar edersin. Onların berbâd olan âhirini göremezsin; zîrâ tama'-i lezzât senin akıl gözünü kör ve bâtın kulağını sağır etmiştir." Nitekim hadis-i şerifde اياكم والطمع فان الطمع يعمى و يصم ya'ni "Tama'dan sakının, zîrâ tama' kör ve sağır eder" buyurulmuştur.
1705. İki göz ile evveli ve âhiri gör, sakın İblîs-i laîn gibi bir gözlü olma!
İki göz ile, ya'ni zâhir gözüyle dünyanın suver-i zâhiriyyesini ve huzûzât-ı maddiyyesini gör, fakat bâtın gözüyle de onların âhirlerine nazar et, sakın matrûd olan İblîs gibi bir gözlü, ya'ni yalnız zâhir gözlü olma!" Zîrâ İblîs-i laîn ancak âdemin sûret-i zâhiresine nazar etti, bâtını görmekten kör oldu.
1706. Bir gözlü o olur ki, ancak hâle mensûbu gördü; behayim gibi ileriden ve geriden bî-haberdir.
"Bir gözlü olmak"tan murâd, ancak hâl-i hâzıra mensûb olan huzûzâtı ve lezzâtı görmek ve muaccel olan bu huzûza saldırıp, hayvanlar gibi bunların ilerisinden ve gerisinden bî-haber kalmaktır; ve her bir hazz-ı dünyevînin arkasında birçok elem gizli olduğunu görememektir." Nitekim âriflerden biri buyurmuştur ki: "Bizim fitne-i evlâd ile ibtilâmız, meşrû' olan lezzetlerimizin cezâsıdır; artık gayr-i meşrû' olan lezzâtın cezâsını buna kıyâs et!"
1707. Çünki öküzün iki gözü, cürm-i telefde bir göz gibidir, zîrâ onun şerefi yoktur.
Evveli görüp âhiri görmemek, ya'ni zâhiri ve hâl-i hâzırı görüp, bâtını akıl gözü ile görmemek pek büyük bir şerefsizliktir ve hayvâniyet mertebesine tenezzül etmektir. Nitekim bir kimse zulmen birinin öküzünün iki gözünü çıkarmış olsa, o kimseye şer'an insan gözünün nısf-ı diyeti lâzım gelir. Binâenaleyh hayvanların iki gözünün hükmü âdemin bir gözü hükmündedir. Zîrâ hayvan ancak zâhir gözüyle gördüğünü bilir ve onun âhirini ve âkıbetini göremez ve taakkul edemez.
1708. Onun iki gözü nisf-ı kıymet değer, zîrâ senin gözün onun iki gözüne mesneddir.
Öküzün iki gözünün dînde, insan gözü diyetinin yarım kıymetine muâdil olmasının sırrı ve hikmeti budur ki, öküzün iki gözü, ancak insanın gözlerine istinâden iş görebilir ve insanın gözü öküzün gözüne rehber olur.
1709. Ve eğer bir adem-zadenin bir gözünü çıkarsan, büyük caddeden yarım kıymet lâzımdır.
"Câdde", şeh-râh, geniş yol demektir. Ahirindeki hemze yâ-yı ta'zîme mukābildir. Murâd, "şerîatin geniş yolu" demek olur. Ya'ni, "Ademin iki gözünün kıymeti diyet-i kâmiledir; eğer bir gözü çıkarılırsa, bu diyetin nısfı lâzım gelir, hükm-i şer'î böyledir" Meselâ bir öküzün kıymeti elli lira olsa, çıkarılan iki gözünün kıymeti, nısf-ı kıymeti olan 25 lira olur. Fakat bir kölenin kıymeti üç yüz lira olsa, onun bir gözü çıkarıldığı vakit, nısf-ı kıymeti olan 150 lira olur ve iki gözünün kıymeti ise, diyet-i kâmilesi olan 300 liradır.
1710. Zîra ki ademînin gözü yalnız kendisi ile, yârin iki gözü olmaksızın bir iş yapar.
Çünki insanın bir gözü kaldığı vakit, o göz kendi başına ve bir yardımcının iki gözüne muhtâç olmaksızın bir iş görebilir. Halbuki öküzün iki gözü iş görmek için kendisine yardımcı olan insanın gözlerine muhtâçdır.
1711. Eşeğin gözü, mâdemki onun evveli âhirsizdir, eğer onun iki gözü olsa da, onun hükmü a'verdir.
Meselâ eşeğin zâhiren iki gözü vardır ve eşyâ-yı mahsûseyi müşâhede eder; fakat gördüğü şeylerin netâyici ve avâkıbını idrâk edemez. binâenaleyh onun bu iki gözü, bir göz hükmündedir ve kendisi bir gözlü i'tibâr olunur. İnsan ise hem âlem-i mülkü ve hem de âlem-i melekûtu görür.
1712. Bu sözün nihayeti yoktur, o hafif, ragîf tama'ı üzere ruk'a yazar.
"Hafif"ten murâd, ta'yîni tenkîs edildiği için pâdişâha darılan bendedir. "Ragîf", pide ve "fodla" ma'nâsınadır. “Ruk'a”, mektûb demektir. Ya'ni, "Yukarıdan beri söylediğimiz sözlerin nihâyeti yoktur, tedkîk ve ta'mîk ettikçe uzar. O gulâmın hikâyesine rücû' edelim, o hafifü'l-akl olan gulâm, pideye ve fodlaya tama'ından dolayı pâdişâha mektûb yazıyor."