Dünyânın, ehl-i dünyaya lisân-ı hâl ile nasîhatı ve ondan vefâ tutuculara kendinin vefâsızlığını göstermesi
42. bölüm / 47 · 7744 kelime · ~39 dk okuma
1591. Bunun gibi gerçi dünya latîf açıldı, fakat hem de bağırdı, kendi vefâsızlığını söyledi.
Dünyâ dahi fakihin sarığı gibi süslü ve latîf bir sûrette açıldı ve zâhir oldu; fakat onun suver-i cemîlelerine ve lezzâtına yapışanlara bağırdı ve fiilen kendi vefâsızlığını söyledi.
1592. "Ey üstâd, bu kevn ü fesâd içinde, o hîle kevndir ve nasihat o fesaddır."
"Ey ilm-i zâhiride üstâd olan kimse, bu dünyâ sûretlerinin tekevvünü ve peyderpey vücûda gelmesi ve bir taraftan bozulması halleri içinde, o "tekevvün-i suver," hîle ve onun "bozulma"sı, o sûretlerin meftûnlarına ve âşıklarına nasîhattır.
1593. Kevn, "Gel ben hoş izliyim!" der ve onun o fesâdı, "Git ben la-şeyim!" demiştir.
Dünyanın peyderpey tekevvün eden güzel sûretleri lisân-ı hâl ile: "Ben latîf izliyim, gel beni ta'kîb et!" der; ve o sûretlerin bozulması dahi, yine lisân-ı hâl ile: "Git, boş yere arkamdan koşma, ben lâ-şeyim ve hiçim!" der.
1594. Ey baharın güzelliğinden dudak ısırıcı, sonbaharın o soğukluğuna ve sarılığına bak!
1595. Gündüz güneşin cemâlini güzel gördün, gurûb vaktinde onun ölümünü de yad et!
1596. Bedri bu hoş çâr-tâk üzerinde gördün, onun hasretini de muhakda gör!
"Çâr-tâk", Türkçe'de "çardak" dediğimiz şeydir, Burada teşbíîh tarîkıyla "gök" murâd buyurulur. "Muhâk", Arabî ayların sonunda ayın kâmilen görünmez bir hâle gelmesidir. Meşhûru mîmin zammıyladır. Üç hareke ile de telaffuzu câizdir: “Muhâk, mihâk” ve “mehâk".
1597. Bir çocuk güzellikte halkın efendisi oldu, yarından sonra bunak ve halkın rüsvayı oldu.
Ter ü tâze bir şâbb-ı emred çocuk, letâfet-i cemâli hasebiyle halk tarafından hürmet ve riâyet görür; fakat onun bir kere de âtîsine bak! Yaşadıkça o güzellik peyderpey zâil olur ve dimâğı zayıf olup bunak bir hâle gelir ve saçma sapan söylemeğe başlayıp, halk indinde rüsvây olur. "Harif", feth-i hâ ve kesr-i râ ile "bunak ihtiyar" ma'nâsınadır.
1598. Eğer seni sîmîn-tenlerin teni şikâr etti ise, ihtiyarlıktan sonra pamuk tarlası gibi ten gör!
Ey sûret-perest olan kimse, eğer seni cisimleri gümüş gibi beyaz ve parlak olan güzellerin teni avladı ve meftûn kıldı ise, onların sonraki hallerine bak! O güzeller ihtiyarladıktan sonra yüzleri gözleri buruşur ve saçları ağarıp, vücûdları pamuk tarlasına döner.
1599. Ey yağlı taâmlar görmüş olan, kalk onun fuzlasını helâda gör!
"Çerb", yağlı ve lezîz; ve "lût", taâm ve gıdâ; "fuzla", bir şeyin artığı demektir. Burada gıdânın bağırsaklardan çıkan artığı, murâd olunur. "Ab-rîz", su dökülecek mahal demektir ki, helâ murâd olunur.
1600. O habîse de ki: "Senin o güzelliğin hani? Tabak üzerindeki o letâfet ve [1602] o zevk-ı azîm ve koku nerede?"
Ya'ni, o bağırsaklardan mündefi' olan ifrâzât-ı habîseye de ki: "Sen evvelce tabaklar üzerinde latîf taâm idin ve sende zevk-ı azîm ve güzel kokular var idi, senin o güzelliklerin nereye gitti?"
1601. O der: “O dâne ve ben onun tuzağı idim, vaktaki sen sayd oldun, dâne nihan oldu."
Ya'ni, o habîs olan kazûrât sana cevâben der ki: "O nefis taâmların evveli olan o güzellikler dâne ve yem idi ve kevn-i latîf idi ve ben de âhiri olan tuzak idim. Vaktâki sen onların letâfetlerine ve kevnlerine sayd oldun, dâne nihân oldu ve kevn gitti, şimdi fesâdı kaldı." Nitekim yukarıda 1593 numaralı beyitte "Kevn, "Gel ben hoş izliyim!" der ve onun fesâdı: "Git, ben lâ-şeyim ve hiçim!" der" buyurulmuş idi. Bu beyt-i şerîf, mezkûr beytin îzâhıdır. Ya'ni hâl-i kevnde olan güzel taâmlar: "Gel, ben hoş izliyim!" diye seni da'vet etti ve sen de ona aldanıp sayd oldun; ba'dehû onun kevniyeti gizlendi ve fesâdı olan hubs zâhir oldu, şimdi lisân-ı hâl ile sana: "Git, ben lâ-şeyim ve hiçim!" diyor.
1602. Çok parmaklar sanâatda üstadların mahsûdu olmuştur; akıbet titreyici olmuştur.
Çok ehl-i san'atın parmakları mâhirâne işler ve san'atlar yaparak o san'at üstâdlarının hasedini celb etmiştir; fakat sonunda o san'atkârın ihtiyarlık sebebiyle kudreti zâil olup, parmakları titrek bir hâle gelmiş ve artık o mahâreti gösteremiyecek bir hâle gelmiştir.
1603. Can gibi olan bir mahmûr nergis-çeşmi, nihayet a'meş ve ondan su damlayıcı gör!
["Nergis-] çeşm", mahmûr, süzgün bakışlı göz; "a'meş" Müntehabü'l-Lügäť te hastalık sebebiyle gözünden su akan kimseye derler; "çipil gözlü" demek olur. Ya'ni, "Evveli gāyet güzel ve sevimli olan bir gözün, âhiri böyle sevimsiz ve çirkin bir hâle gelir. Evvelki hâl kevniyeti ve ikinci hâl fesâdıdır.
1604. Bir haydar ki, arslanların safında gider, nihayet o bir fârenin mağlubu olur.
"Haydar", arslan demektir; burada şecî bir kimse murâd olunur. Ya'ni, "Şecâatli bir kahramân, kendi gibi şecâatli kahramanların safında giderken, sonunda za'f-ı pîrî sebebiyle, fâre gibi korkak ve kuvvetsiz kimselerin mağlûbu olur."
1605. Muhterif uzak görücü olan keskin tab'ını, sonunda ihtiyar eşek gibi bunak gör!
"Muhterif", san'at sahibi; "harif", bunak ihtiyar ma'nâlarınadır.
1606. Akıl götürücü müşk-bâr kıvırcık zülf, sonunda uyuz eşeğin çirkin kuyruğu gibidir.
"Zülf", başın yanından sarkan saçlar; "ca'd", kıvırcık; “hink", umûmen beyaz olan her şey; husûsiyle "beyaz kıllı at" demektir (Burhân-ı Kāti). Bu- rada, "ihtiyarlığı hasebiyle tüyleri ağaran boz eşek" ma'nâsına gelir. Hind nüshalarında "zenb" yerine "düm" vâki' olmuştur. "Dümm-i zişt" dahi aynı ma'nâyadır.
1607. Onun evvelden şâdîli olan kevnini hoş ve sonunda o rüsvaylığını ve fesadını gör!
Ya'ni, "Suver-i dünyanın ibtidâdan şâdîli ve tarablı olan kevnini ve oluşunu ve sonundaki o rüsvâylığını ve fesâdını gör de aldanma!" "Güşâd", hoşluk ve şâdî ve tarab ma'nâsınadır.
1608. Zîrâ ki, o tuzağı aşikâr gösterdi, senin önünde hâmın bıyığını kopardı.
“Zîrâ ki o dünyâ, kevnin tuzak olan hüsn ve letâfetini açıktan açığa gösterdi ve senin önünde o fânî olan hüsn ve letâfete mübtelâ olan hâmların bıyığını kopardı." "Seblet kenden", bıyığını koparmak, âciz bırakmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem).
1609. Binâenaleyh dünyâ beni tezvîr ile aldattı ve yoksa benim aklım onun tuzağından kaçardı deme!
Hind nüshalarında ikinci mısra'daki "mî gürīht" yerine, "mî-şigîft", vâki'dir; "sabr ederdi" demek olur.
1610. Hele zerrîn gerdanlık ve hamaili gör! Demir halka ve zincir ve silsile [1612] olmuştur.
"Gull", demir halka; "tavk", gerdanlık, omuzdan geçirilen kılıç askısı demektir. Ya'ni, "Hele o sırmalı gerdanlık ve hamâilin kalbinde sakladığın muhabbetlerine bak! Seni bu âlem-i süflîye bağlayan demir halka ve zincir ve silsile olmuştur. Bunların muhabbeti senin âlem-i ulvîye terakkî etmene mâni'dir."
1611. Âlemin her cüz'ünü böyle say, onun evvel ve âhirini nazara getir!
1612. Her kim âhiri ziyade görücü ise, o ziyade mes'ûddur; her kim ziyade ahırı görücü ise, o ziyade meb'ûddur.
"Her kim bu kevnin sonu fesâd olduğunu ziyâde görücü ise, o ziyâde mes'ûddur." Ve "ziyâde görücülük"den murâd, suver-i kevniyye ne kadar güzel ve câzib olursa olsun, gönül bağlamamaktır. Böyle bir kimse kuyûd-ı nefsâniyye ve tabîiyyeden yakasını kurtarmış olacağından elbette o kimse pek mes'ûddur; zîrâ o kimse Peygamber'e mütâbaat etmiştir. "Ve her kim zi-yâde ahırı, ya'ni hayvâniyetin ahırı olan bu dünyânın sûretlerine aldanmış ise, o kimse Peygamber'e mütâbaattan ve Hakk'a takarrübden uzaktır." Ma'lûm olsun ki, birçok kimseler ibâdet-i zâhiriyye îfâsıyla Peygamber'e mütâbaat ettiklerini zannederler; bu mütâbaat değil, ancak mübâyaattır, zîrâ Peygamber'in sünnet-i şerîfesine kemâl-i mütâbaat, ancak tabiat kaydından ve mevhûm varlık bağından kurtulmak ile olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendi-miz Fîhi Mâ Fîh'in 63. faslında Emîr Pervâne'nin "Ey Mevlânâ, asl olan mü-tâbaat mıdır?" suâline cevâben şöyle buyururlar: "Evet, ammâ halkın anla-dıkları bu mütâbaat değildir. Mütâbaatın ma'nâsı odur ki, meselâ ihsân ve atâsı bol, âdil, halîm, kerîm ve envâ'-ı mehâsin ile muttasıf ve asâkiri kesîr ve memleketi ma'mûr olan bir pâdişâh, irtihâl eder. Onun veliyy-i ahdi olan vârisini tahta çıkarırlar. العلماء ورثة الأنبيا ["Alimler nebîlerin vârisidir"] hükm-i münîfine tebean o vâris, pâdişâh-ı müntekıllin sîreti ve ihsân ve atâsı ve ah-lâkı üzere sa'y eder. İşte mütâbaat buna derler. Yoksa her bir dilenci ve kül-hancının mütâbaat da'vâsına kıyâmı değildir. Mütâbaat başka, mübâyaat başkadır."
1613. Her birinin yüzünü fahir ay gibi gör! Mâdemki evvel görülmüş oldu, ahiri gör!
Eczâ-yı âlemden her birinin yüzünü güzel ve nefis olarak tekevvün etti-ğini gör! Fakat onun ibtidâ-yı tekevvünündeki güzelliğine meclûb olup kal-ma, onun sonundaki tefessüdünü ve bozulmasını da gör!
1614. Tâ ki İblîs gibi bir gözü kör olmayasın, bir ebter gibi yarısını görür, ya-rısını görmez.
"A'ver", bir gözü kör olan kimse; "ebter", hayır ve nef' ve hüsn-i zikirden munkatı' olan kimse ma'nâlarınadır. Ya'ni, “İblîs, Âdem'in sûret-i zâhiresini gördü ve ma'nâsını görmedi; binâenaleyh zâhire bakan gözü açık ve bâtına bakan gözü kör idi. Ey tâlib-i hakîkat, sakın sen dahi İblîs gibi bir gözlü olma; eczâ-yı âlemin hem tekevvününü ve hem de tefessüdünü gör!”
1615. Âdem'in tıynini gördü, dînini görmedi; bu cihânı gördü, onun o cihânı görücüsünü görmedi.
İblîs Âdem'in topraktan mahlûk olan cismini gördü ve onun rûhuna taalluk eden dînini görmedi. O yalnız bu cismânî olan cihânı gördü, Âdem'in o ma'nâ cihânını görücü olan kalbini göremedi; ve onun kalbini[n] esmâ-yı Hakk'ın hakîkat-ı câmiası olduğunu bilemedi.
1616. Ey şecâat sahibi, erkeklerin kadınlar üzerine fazlı, kuvvet ve kazanç ve emlâk için değildir.
“Ziyâ'”, (ضيعة) “zay'a”nın cem'idir ki, arz ve akār gibi mülk ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ (Nisâ, 4/34) ya'ni “Erkekler, kadınlar üzerinde kavvâm ve müdebbirlerdir” ve وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ (Bakara, 2/228) ya'ni “Kadınlar üzerinde erkekler için bir derece vardır” âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ya'ni, “Bu âyetler mûcibince kadınlar üzerine erkeklerin fazlı, kuvvette, kâr ve kesbde ve emlâk sahibi olmakda tefevvuk etmelerinden dolayı değildir.”
1617. Ve yoksa ey amcam, arslanın ve filin kuvvet için benî-âdem üzerine fazlı olurdu.
Eğer erkekler kuvvetten dolayı kadınlar üzerine tefevvuk ede idi, ey amcam kuvvette arslanlar ve filler insana kat kat fâik olduğundan, bu hayvanların benî-âdem üzerine fazlı olmak lâzım gelirdi.
1618. Ey hâlî-perest, erkeklerin kadın üzerine fazlı ondan olur ki, erkek ziyâde son görücüdür.
“Hâlî” deki “ya”, yâ-yı tenkîrdir. "Ey bir hâle tapıcı" demek olur. Zîrâ eczâ-yı âlemden her birinin sûret-i tekevvünü bir hâldir ve o sûretin evvelidir, onun sonu fesâddır. Bu ma'nâya binâen beyt-i şerîfde yâ-yı tenkîr isti'mâl buyurulmuştur. "Ey kevnin sûretlerinden herhangi birine tapıcı" demek olur. "Erkeklerin kadınlara tefevvuku ancak erkekler akıl gözleriyle daha ziyâde her şeyin sonunu görücü olduklarındandır." Kadınların akılları hâle nâzır olduğundan nâkısdır. Kadınların bu hallerini isbât için başka delîl aramağa hâcet yoktur. Moda denilen illete mübtelâ olmaları kâfidir. Her kaça mal olursa olsun, tezeyyünâtta moda olan şeyi ele geçirmeğe çalışırlar. Bir müddet sonra o modanın hükmü zâil olup, paralarının israf edilmiş olacağını asla düşünmezler.
1619. Erkek ki, akıbet görücülükte hamdır, o ehl-i akıbetten kadın gibi nâkısdır.
"Ham", eğri demektir; ya'ni "Her şeyin sonunu görücülükte eğri ve nâkıs olan erkek, isterse pehlivân olsun, âkıbeti gören ve düşünen kimselerin önünde kadın gibi nâkıstır."
1620. Cihândan zid ile iki sadâ gelir, acaba sen hangisine müstaidsin? [1622]
"Tâ küdâmîn"de "tâ", taaccüb içindir. “Bu cihânın sûretlerinden birbirine zıd olan iki türlü ses gelir; acabâ sen bu iki zıd olan sadâlardan hangisini kabûle müstaidsin?"
1621. Onun sadasının birisi nüşûr-ı etkiyâdır; ve onun sadasının biri de eşkıyanın hilesidir.
"Nüşûr”un Kāmûs'da müteaddid ma'nâları vardır. Biri hastaya rukye ve efsûn etmek ma'nâsınadır ki, illeti neşr ve izâle eder; ve biri de dirilmek ve hayat ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifde bu ma'nâlar münasibdir. Ya'ni, "Cihandan birisi cemâlî ve dîğeri celâlî olmak üzere birbirine zıd iki sadâ gelir. Sen nidâ-yı cemâlîyi mi, yoksa nidâ-yı celâlîyi mi kabûle müstaidsin. Zîrâ nidâ-yı cemâlî etkıyânın, ya'ni ehl-i takvânın yaşayışıdır ki, onlar bu cihânın kevnine aldanmazlar ve fesâdını görürler, kevninden perhîz ederler; veyâhud nidâ-yı cemâlî, etkıyânın hastaya okudukları rukye ve efsûn mesâbesindeki da'vetleridir. Onlar, “Bu cihânın kevnine bakma, fesâdına bak!" derler. Ve dîğeri ehl-i celâl olan eşkıyânın da'vetidir ki, onlar da, "Bu cihânın fesâdına bakma, kevninden istifade et ve lezâiz-i cihân ile meşgül ol!" der, halkı aldatırlar.
1622. Ey latîf harâret tutucu! Ben dikenin gülüyüm, gül dökülür, ben diken dalı olarak kalırım.
Cihânın yeniden zuhûr eden suver-i unsûriyyesi hakikat âşıklarına hitâben der ki: "Ey hamiyet ve gayret sâhibi, ben diken gibi olan fesâd içinde bitmiş bir gülüm. Gül gibi olan letâfetim ve güzelliğim gider ve dökülür; ve benim benliğimi teşkil eden anâsır, diken dalı gibi bir halde kalır." Hind nüshalarında "Ey hoş germ-dâr" yerine "ey fahr-ı kibâr", "ey kibârın fahrı" vâki'dir.
1623. Onun gülünün sesi budur ki: "İşte, gül satıcı!" Onun dikeninin sesi ki: "Bizim tarafımıza sa'y etme!"
Ya'ni, dünyanın yeni tekevvün eden sûretlerinin sesi diyor ki: "Ey meftûn-ı letâfet olan kimse, işte gül satıcı ve letâfet arz edici buradadır. Bizim tarafımıza gel! "Cihânın diken gibi olan fesâdının sesi dahi diyor ki: "Sakın bizim tarafımıza sa'y etme ve koşma!" Cihânın kevni ile fesâdı, lisân-ı hâl ile dâimâ böyle bağırmaktadır.
1624. Bunu kabul ettin, o dîğerinden kaldın; zîrâ muhib, mahbubunun zıddından sağırdır.
"Bu iki zıd da'vetten birisi hoşuna gidip kabul ettiğin vakit, bittabi' o dîğer buna zıd olan şeyin da'vetine icâbetten geri kaldın. Ya'ni dünyanın kevninin nidâsını kabûl ettin, fesâdının nidâsını işitmekten sağır oldun. Zîrâ muhib, kendi mahbûbunun zıddı olan şeyin sesini işitemez." Nitekim hadîs-i şerîfde حبك الشيئ يعمى و يصم ya'ni "Sen bir şeye muhabbet ettiğin vakit, bu muhabbetin onun fenalığını görmekten ve işitmekten seni kör ve sağır eder" buyurulmuştur.
1625. O sesin birisi bu ki, “İşte hazırım!” Diğerinin sesi, "Bak ki, ben sonum!"
O sesin birisi budur ki, kevn-i dünyâ: "İşte ben hâzırım ve 'âcilim!" der; ve dîğerinin sesi budur ki, fesâd-ı dünyâ: "Bak ki, ben sonum ve âcilim!" der.
1626. Benim hazırlığım mekr ve pusu gibidir; âhirin nakşını, evvelin âyînesinden gör!
Ya'ni, dünyanın kevni der ki: "Benim hâzırlığım ve 'âcilliğim mekr ve hîle ve pusu gibidir. Bana sarılan fesâdı da kabûl etmiş olur ve bundan haberi olmaz. Benim letâfetim zâil olup, fesâdım zâhir olduğu vakit feryâda başlar. Binâenaleyh ey mütefekkir insan, âhirin nakşını ve sûret-i fesâdını evvel olan kevnin âyînesinden gör!"
1627. Vaktaki bu iki çuvaldan birisinin içine gittin, o dîğere zid ve nâ-lâyık oldun.
Ya'ni, "Sûret-i cihânın kevni, âlem-i şehadeti ve onun fesâdı, âlem-i âhireti tevlîd eder. Vaktâki sen kevnin da'veti tarafına gittin, huzûz ve lezzâtının çuvalı içine girdin, artık âlem-i şehadetin zıddı olan âlem-i âhiretten haz almağa nâ-lâyık oldun." Nitekim sûre-i Şûrâ'da vâki' olan âyet-i kerîmede مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَ مَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya'ni "Kim ki hars-i âhireti isterse, o âhiretin harsi hakkında onun için ziyâde ediriz; ve kim ki dünyâ harsini isterse, ondan ona veririz ve onun için âhirette nasib yoktur!" buyurulur.
1628. Ey ne mutlu o kimseye ki, o onu evvelden işitti ki onu merdânın akılları ve mahall-i sem'leri işitti.
“Mesma',” “ism-i mekândır “mahall-i sem” ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hak yolunda yürüyen erkeklerin akıllarının ve kulaklarının bu âlem-i kevn ve fesâddan işittiği şeyleri ve nasâyihi evvelden işiten kimse ne saâdet sahibidir!" Ba'zı nüshalarda “ukūl-i müstemi'” yazılmıştır. Bu süretle ma'nâ “Merdân-ı ilâhînin işitici olan akıllarının işittiğini işiten kimseye ne mutludur!" demek olur.
1629. Hâneyi boş buldu, yeri o tuttu, onun gayri eğri yahud acıb görünür.
Kalb evini hangisi boş buldu ise, o iki zıddan birisi girip yer tuttu. Meselâ huzûz ve lezzât-ı dünyeviyye ile iştigal ve inkâr-ı âhiret fikri tuttuğu vakit, bu fikrin zıddı olan terk-i huzûz-ı dünyevî ve îmân-ı âhiret fikri eğri veyâhud acîb görünür. İnkâr ehli, îmân ehline nazar-ı taaccüble bakıp: "Bu zavallı hurâfâta dalıp, nefsini lezzât-ı dünyeviyyeden mahrûm etmiştir!" der.
1630. Yeni bir bardak ki, kendisine bir koku çekti, o hubsü su kesemez.
[1632] "Topraktan ma'mûl olan yeni bir bardak kendisine bir fenâ koku çektiği vakit, o habîs kokuyu su kesemez ve izâle edemez." Hind nüshalarında "bûyî" yerine "bevlî" vâki'dir. Ya'ni, "Topraktan ma'mûl yeni bir bardak, kendisine bir sidik çektiği ve massettiği vakit, içine işler, o fenâyı su temizleyemez."
1631. Cihanda her şey bir şeyi çeker; kâfiri küfür, irşad olunmuşu da reşed!
"Mürşed", ism-i mef'ûl sîgasıyla, "irşad olunmuş"; ve "reşed", doğru yolu bulmak ma'nâsınadır. “Bu cihân, mezâhir-i celâliyye ve cemâliyye ile doludur. Binâenaleyh cihânda her şey, kendisine münasib olan bir şeyi kendi tarafına çeker. Mazhar-ı celâl olan kâfire münasib bulunan şey küfürdür, onu küfür kendi tarafına çeker; ve irşad olunmuş ve doğru yolu bulmuş olan mü'mini de, doğru yol olan îmân çeker."
1632. Kehribâ da vardır ve mıknatıs da vardır; sen demir yahud saman oldukça tuzağa gelirsin.
"Kehriba"dan murâd nefis ve şeytan; ve "mıknatıs"dan murâd enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır. “Saman"dan murâd, huzûz-ı dünyeviyyeye karşı metânetsiz olan insanlar; ve "demir"den murâd, sâhib-i metânet olan ve dünyanın vefâsızlığını idrâk eden insanlardır. Nitekim Hz. Attâr buyururlar. Şiir:
1633. Eğer sen demir isen, mıknatıs götürdü; ve eğer saman isen, kehriba üzerine teveccüh edersin.
Ya'ni, "Bu cihânda iki türlü tuzak vardır. Birisi demirin, dîğeri samanın tuzağıdır. Eğer demir isen seni mıknatıs çeker ve eğer saman isen kehribâ tarafına teveccüh edersin." "Tenîden" masdarının buradaki ma'nâsı "iltifat ve teveccüh etmektir" (Bahâr-ı Acem).
1634. O biri, mâdemki ihtiyar ile yâr değildir, şübhesiz füccârın yanına komşu oldu.
O biri, ya'ni saman çöpü mesâbesinde olan fesaka ve münkirîn, mâdemki Allâh'ın hayırlı kullarının dostu değildir, şübhesiz kendileri gibi olan erbâb-ı fücûrun musâhibi ve arkadaşı olurlar.
1635. Mûsâ Kıbtî'nin indinde çok mezmûmdur. Hâmân Sıbtî indinde çok rahîmdir.
"Kıbtî", Fir'avn'ın tebaası; ve "Sıbtî", Mûsâ (a.s.)a tâbi' olan Benî-İsrâîl'dir. “Hâmân", Fir'avn'ın vezîrinin ismidir. Ya'ni, "Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın tevâbii olan Kıbtî kavminin indinde mezmûmdur ve fenâdır; ve Fir'avn'ın vezîri olan Hâmân dahi Mûsâ (a.s.)ın ümmeti olan Sıbtî indinde matrûd ve mel'ûndur; zîrâ bunlar yekdiğerinin cins-i muhâlifidir."
1636. Eşeğin mi'desi ictizabda otu çeker; Adem'in mi'desi buğday çorbasını çekicidir.
"Açlık ve ictizâb-ı taâm vaktinde eşeğin mi'desine ot ve saman lâyıktır. Onun mi'desi bu samanı iştihâ ile çeker ve hazm eder; ve âdemin mi'desine de buğday çorbası lâyıktır; o da bu latîf gıdâyı çeker." Bunun gibi kâfirin kalbine saman mesâbesinde olan küfür ve inkâr münasibdir ve mü'minin kalbine de, gıdâ-yı latîf mesâbesinde olan îmân lâyık olur.
1637. Eğer zulmetlerden dolayı sen bir kimseyi tanımaz isen, ona bak ki, o onu imâm yapmıştır.
"Eğer sende tabiat karanlığından dolayı firâset-i şer'iyye ve cehil karanlığından dolayı firâset-i hikemiyye olmadığı için, bir kimsenin hâlini ve meyl-i kalbîsini tanıyamaz isen, nazar et ki, o kendisine kimi imâm etmiştir ve nasıl bir kimseye tâbi' olmuştur!" Ya'ni tâbi' olduğu kimse peygamber midir, yoksa peygamberin zıddı olan şeytan mıdır? Zîrâ peygambere tâbi' olanlar ile olmayanları tefrîk için elde mîzân vardır ve o da Kur'ân'ın ahkâmı ve şer'-i Ahmedîdir. Efâli Kur'ân'a ve şer'e tevâfuk etmeyenlerin, şeytanı imâm ittihâz ettiği derhâl anlaşılır, zîrâ efâl zâhirdir.
بیان آنکه عارف را غداییست از نور حق که آبیت عند ربي يطعمني و يسقيني و قوله عليه السلام الْجُوعُ طَعَامُ اللَّهِ يُحْيِي بِهِ أَبْدَانَ الصَّدِّقِينَ أَي فِي الْجُوعِ يَصِلُ طَعَامُ اللَّهِ
Onun beyânındadır ki, ârife nûr-ı Hak'dan bir gıdâ vardır. Der ki: "Ben Rabb'im indinde geceledim; bana yedirdi ve içirdi"; ve “Açlık Allâh'ın taâmıdır ki, onunla sıddîkların bedenlerini diri kılar" (A.s.)ın kavlidir. “Açlıkta Allah'ın taâmı vâsıl olur" demektir
Bu sürh-i şerîf, yukarıdaki 1636 numaralı beyte merbûttur.
1638. Zîrâ ki her hayvân yavrusu anasının arkasından gider; nihayet onunla, onun cinsiyeti zahir olur.
Ya'ni tâbi'e baktığın vakit, metbû'un mâhiyetini anlarsın; zîrâ metbû' tâbi'in ve tâbi' dahi metbû'un cinsindendir. Metbû' şerîf ise, tâbi' dahi şerîfdir.
1639. Benî-ademin sütü göğüsten erişir; eşeğin sütü aşağıya mensub olan yarıdan erişir.
Ya'ni, "Benî-âdemin emdiği süt, anasının göğsünden ve kısm-ı ulvîsinden gelir; eşeğin emdiği süt ise, anasının yarı belinden aşağısından ve kısm-ı süflîsinden gelir." Bu vaz'iyet-i cismâniyye birinin şerâfetine, dîğerinin hasâsetine işarettir. Bu beyt-i şerîfde "süt" ile hayatın zevkine işâret buyurulur. Ya'ni insanın ezvâk-ı hayâtiyyesi sîneden doğan ilim iledir; ve hayvanın zevk-i hayâtı ise, kısm-ı süflîsindeki âlet-i şehvetinden husûle gelir. Binâenaleyh zevk-i ilme arkasını dönüp, zevk-i şehvete müteveccih olanlar, insan sûretinde hayvan olmuş olurlar.
1640. Adl taksîm edicidir ve taksîm etmeğe de lâyıktır. Bu acebdir ki, cebir [1643] yoktur ve zulüm de yoktur.
Ya'ni adl-i ilâhî her ferdin hakkını taksîm ve tevzî edicidir ve o adl hakkıyla taksîm etmeğe de lâyıktır; zîrâ ondan zerre kadar bir hatâ vukū'u melhûz değildir; binâenaleyh bu azîm taksîmât ve tevzîât esnasında bir cebir olmadığı gibi, zulüm de vâki' değildir.
Ma'lûm olsun ki, "a'yân-ı sâbite"den her bir "ayn"ın bir isti'dâdı ve kābiliyyet-i mahsûsası vardır, aslâ biri dîğerine benzemez. Ve a'yân-ı sâbiteye vücûd-ı ilmî bahş eden atâ-yı zâtîdir. Ve adl ve dâd-ı ilâhî olmasa, hiçbir sûret mertebe-i ilimde peydâ olmaz ve onların isti'dâd ve kābiliyyâtı dahi mevzû'-i bahs olmaz idi. Bu isti'dâd ve kābiliyâtta aslâ Hakk'ın cebri yoktur. Atâ-yı zâtî ve tecellî-i ilâhî ve "nefes-i rahmânî" ale's-seviye vâki'dir. Tenfis-i rahmânîyi müteakib, her bir ayn, kendi isti'dâdına ve kābiliyet-i zâtiyyesine göre müteayyin olmuştur. Binâenaleyh her bir ayn, kendi kendine cebr etmiştir.
Misâl: Bir kimse zemherîde lâ-yenkatı' bir cam üzerine nefesini irsâl etse, bî-sûret olan bu nefes cam üzerine ale's-seviye temâs eder; fakat şiddet-i bürûdet hasebiyle bu nefes cam üzerinde tekâsüf ederek incimâd eylediği vakit, türlü şekiller zâhir olur ve bu zâhir olan eşkâlin hiçbirisi ne tûlen ve ne de arzan yekdîğerine benzemez. Bu eşkâlin her biri bî-sûret olan o nefesde mündemiç idi, bittekâsüf böylece zâhir oldular. Ve bu sûretle, kendi isti'dâd ve kābiliyetlerini irâe ettiler. Bu isti'dâd ve kabiliyetlere aslâ müteneffisin icbârı yoktur, belki ayn-ı nefesde onlar, isti'dâd ve kabiliyetlerine göre, kendilerini yine kendileri îcâd ettiler. Ancak müteneffisin vücûdu, onların illet-i ızhârı oldu ve onlar ma'lûl oldular. Şimdi bu eşkâl içinden birisi çıkıp da bilfarz müteneffise hitâben: "Sen beni niçin yanımda mütekevvin olan şu güzel çiçek gibi tersîm etmedin, böyle upuzun bir şekilde kaldım?" suâlini soramaz. Sorsa, müteneffis ona cevâben der ki: "Bu şekilde hudûsün için benim tarafımdan senin üzerine hiçbir cebir vâki' olmadı, ben ancak seni tenfîs ettim. Sen de bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan kābiliyet ve isti'dâdın hasebiyle böyle tekevvün ettin; cebir ancak senden sana vâki' oldu, niçin bana tevcîh-i hitâb ediyorsun?"
İmdi nefes-i rahmânînin hîn-i tenfisinde her bir ayn, o nefesde "Kün!" emrine imtisâlen, kendi isti'dâd ve kabiliyeti dairesinde, kendi kendini tekvîn etmiş ve ona o sûrette tekevvünü için cebir vâki' olmamış olduğundan Hak `لا يسئل عما يَفْعَلُ` (Enbiyâ, 21/23) ["Allâh yaptığından suâl olunmaz"]dır. Zîrâ Hakk'ın fiili onları tenfis etmek ve onlara ifaza-i vücûd eylemektir. Bu ise atâ-yı Zâtî'dir. Hiç atâ-yı Zâtî'sinden dolayı Hakk'a suâl teveccüh eder mi? Belki suâl, isti'dâd-ı âlî dururken, isti'dâd-ı süfliyi beğenip, o isti'dâd dâiresinde mütekevvin olanlara teveccüh eder. `و هم يسئلون` (Enbiyâ, 21/23) ["Onlar ise sorguya çekileceklerdir"] onlar hakkındadır. Cenâb-ı Hak Zeyd'i cebren cânib-i saâdete ve Amr'ı da cebren şekāvete sevk etmekten münezzehdir. Hakk'ın meşiyyeti ancak isti'dâd ve kabiliyete taalluk eder; zîrâ Hak Teâlâ ilminde sâbit olan şeyi murâd eder ve murâd eylediği şeyi işler. `وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ` (Nahl, 16/118) ya'ni "Biz onlara zulm etmedik, velâkin onlar nefislerine zulm ettiler" âyet-i kerîmesinde bu hakikate işaret buyurulur.
1641. Cebir olaydı, ne vakit pişmanlık olurdu? Zulüm olaydı, ne vakit nigeh-banlık olurdu?
Eğer insanın efkârı ve bâtını üzerinde bir cebr eden olaydı, o fikre müsteniden işlediği fiilin fenâlığı zâhir olduğu vakit, onda pişmanlık duygusu peydâ olmazdı; zîrâ pişman olmak, fiilinde muhtâr olup hatâ ettiğini i'tiraf etmektir; ve kezâlik Hak tarafından kula zulüm olsa idi, Hak Teâlâ onların ef'âlinin hâfızı olup, onlara kitâb ve peygamberler göndererek doğru yolu gösterir mi idi? Fus- silet sûre-i şerîfinde buyurulur: مَنْ عَمَلَ صالحاً فَلَنَفْسِهِ وَ مَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَ ما رَبُّكَ بَظَلام للعبيد (Fussilet, 41/46) Ya'ni "Kim ki amel-i sâlih işledi, o amel kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki kötülük yaptı, o da nefsinin aleyhinedir ve senin Rabb'in, kullarına zulm edici değildir." Bu cebir hakkında I. cildin 625 numaralı beytine müsadif این نه جبرست معنی جباریست ["Bu cebir değildir, Cebbârlığın ma'nâsıdır"] beytinde de îzâhât verilmiştir.
1642. Gün ahir oldu, ders yarın olur; bizim sırrımızı gün ne vakit sığdırıcı olur?
"Gün âhir, ya'ni akşam oldu, binâenaleyh bu bahisteki dersi yarına ta'lík etmek lâzım gelir. Bizim sırrımızı elfâz ve ibârât ile beyân için bir gün kâfî gelmez, günler lâzımdır." İhtimâl ki bu bahisler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, cenâb-ı Hüsâmeddîn efendimize gündüz imlâ ettirilmekte idi, bahis bitmeden akşam oldu; onun üzerine bu beyt-i şerîf ile o meclise hâtime verildi. Ankaravî hazretleri günü, “dünya" ile ve yârını da, "âhiret" ile te'vil buyurmuşlardır.
1643. Ey bir fâsıkın demine ve câblûsluğuna bir muhkem i'timâd etmiş olan!
"Fâsık”, dâire-i şer'den hâriç olan kimsedir. "Dem", burada firîb ve hîle; "câblûs" ve "çâplûs", aldatıcı ve tatlı dilli demektir. "Çâplûs" telaffuzu galat-ı âmm olduğunu Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf yazıyor. Hind nüshalarda bu beyt-i şerîfden evvel şu tarzda bir sürh ve unvân mündericdir: خطاب با مغروران دنیا و گرفتاران نفس ya'ni "Dünyâ mağrûrlarına ve nefis esîrlerine hitâbdır." Fakat bu sürh Ankaravî'de münderiç değildir. Ya'ni, “Ey mürşidlik da'vâsına kıyâm edip bir fâsıkın hilesine ve tatlı dille aldatmasına muhkem i'timâd etmiş olan kimse!" demektir.
1644. Hababdan bir kubbe düzmüşsün; nihayet o, tınabı çok gevşek olan çadırdır.
"Habab", "sehâb" vezninde su üzerinde peyda olan kabarcıklardır ki, içinde hava mahbûs olup, muhîti sudan ibaret olur. "Vâhî", gevşek ve zayıf ve âciz demektir. "Tınâb", çadır ipi ma'nâsınadır. Ya'ni, “Fâsıkın hilesi ve tatlı dili, su kabarcığından hâsıl olan kubbeye benzer. O çadırın ipi gevşektir. Su kabarcıkları nasıl bir püfle söner ise, bu hîleler ve tatlı diller dahi bir sebeb-i hafif ile zâil olur. Binâenaleyh senin bu kadar gevşek bir şeye muhkem i'ti-mâdın câiz midir?"
1645. Zerk, şimşek gibidir, onun nûrunda yolcuların yol görmesi mümkin değildir.
"Zerk", riyâ ve hîle demektir. Ya'ni, "Riyâ ve hîlenin parlaklığı pek muvakkattır, şimşeğe benzer. Karanlıkta yolcular şimşeğin ışığı sâyesinde ne derecede yolu görüp istifade edebilirlerse, hîle ve riyânın sahte ışığından da, Hak yolunun sâlikleri o kadar istifade edebilirler. Bu ise asla istifade değildir, bir tehlikedir."
1646. Bu cihân ve onun ehli bî-hâsıldırlar; her ikisi bî-vefâlıkta müttehiddirler.
Bu dünyâ ve dünyanın ehli bî-hâsıldırlar; zîrâ dünyânın hâlinde bekā ve sebât olmadığı gibi, ehl-i dünyanın hâlinde dahi kezâlik bekā ve sebât yoktur. Her ikisi de vefâsızlıkta müttehiddirler; binâenaleyh dünyadan ve dünyânın ehlinden vefâ ve sadâkat beklemek abestir.
1647. Zade-i dünya, dünya gibi bî-vefâdır; her ne kadar sana yüz getirir ise de o yüz, kafadır.
Dünyanın oğlu, ya'ni ehl-i dünyâ babası olan dünyâ gibi vefâsızdır. Her ne kadar sana yüz gösterir ve yüzüne güler ise de, bil ki o yüz, arkadır; ya'ni senin yüzüne gülmesi, bilâhire seni helâk etmek içindir. Zîrâ dünyanın zâhiri ni'met ve bâtını nıkmettir.
1648. O âlemin ehli, o âlem gibi, ihsân cihetinden ebede kadar ahd ü peymânda müstemirdir.
"Birr", iyilik ve ihsân ma'nâsınadır. “Müstemir", dâim ve muttasıl olan. Ya'ni, “Rûh âleminin ehli, o rûh âlemi gibi ihsân cihetinden vâki' olan ahd ü peymânda ebede kadar dâim ve sâbittir, asla bî-vefâ değildir. Binâenaleyh rûh âleminin ehli olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtı halk-ı cihâna iyilik etmek hususundaki ahd ü peymânlarına dâimâ sâdık kalmışlar ve iyiliklerine ve ihsânlarına mukābil cihân halkından ne mal ve ne câh istemişlerdir."
1649. İki peygamber muhakkak birbiriyle ne vakit zıd oldular, ne vakit birbirinden mu'cizat aldılar?
Zîrâ zıddıyet tehâlüf-i efkârdan hâsıl olur ve tehâlüf-i efkâr ise hakikatin adem-i müşâhedesinden neş'et eder. Peygamberler ise, halkı müşâhede ettikleri bir hakîkate da'vet ettiler. Âlem-i hakikatte televvün yoktur, televvün âlem-i şehadettedir. Onun için ehl-i dünyânın ahvâli mütelevvindir, ehl-i hakîkatin ahvâlinde aslâ televvün ve tehâlüf yoktur; ve cümlesi aldıklarını hakîkat-ı vâhideden alırlar. Binâenaleyh birbirinden mu'cize almalarına ihtiyaç yoktur.
1650. O cihânın meyvesi ne vakit pejmürde olur? Akla mensub olan sürür [1653] gamlar olmaz.
“Enduhân”, “endûhân”ın muhaffefidir. “Endûh”, gam ma'nâsınadır. “Zî-rûh"un gayri lisân-ı Fârisîde "hâ" ile cemi'lenmek lâzım gelirken bu kelimenin zî-rûh gibi “ân” ile cemi'lenmesi gayr-i kıyâsîdir (Burhân). Ya'ni, "Âlem-i hakikatte televvün olmadığından, onun meyvesi ve mahsûlü, âlem-i kevn ü fesâd olan dünyânın maddî ve ma'nevî mahsûlâtı gibi pejmürde olmaz. Zîrâ âlem-i ma'nâ âlem-i sûretin zıddıdır; ve zıd, zıddiyle içtimâ' edemez. Nitekim aklın sürûru ve sevinci, kendisinin zıddı olan gamlar olmaz. Zîrâ inkılâb-ı hakāyık mümkin değildir."
1651. Nefis bî-ahddır, o cihetten öldürmeğe lâyıktır; o alçaktır ve onun kıblegâhı da alçaktır.
Nefis, nakz-ı ahd eden bir düşmandır. Nakz-ı ahd eden bir düşman ile harb etmek lâzım geldiği gibi, nefse karşı da cihâd ve harb i'lânı ile onu öldürmek lâyık olur; ve nefis, âlem-i süflî olan bu dünyâdan mütekevvin olduğu için alçaktır ve onun kıblesi ve teveccüh ettiği yer dahi alçaktır. Binâenaleyh ondan vefâ ve fazîlet ve meziyet beklemek abestir.
1652. Nefislere bu cemiyet lâyıktır, ölüye mezar ve kefen lâyık olur.
"Encümen", cemiyet demektir ki, âlem-i keserât olan bu dünyâ-yı denî murâd olunur. Ya'ni, "Nefisler bu âlemden mütekevvin olduğundan, onların âlem-i hakikat ile alakası olamaz. Onlara ancak bu dünyâ-yı denî lâyık olur; ve nefis hakikat-ı vâhide muvâcehesinde ölü mesâbesindedir. Binâenaleyh ölüye mezar gibi dar olan âlem-i cismâniyyet ve kefen gibi dikişsiz ve nizâmsız sıfât lâyık olur."
1653. Gerçi nefis zekîdir ve ince bilicidir; onun kıblesi dünyadır, onu ölmüş bil!
İnsanın nefs-i hayvâniyyesi gerçi idrâk husûsunda zekîdir ve ince şeyleri bilicidir; fakat onun zekâvetinin ve bilgilerinin teveccüh ettiği kıble dünyâdır, âlem-i hakikat değildir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fíh'in 13. faslında şöyle buyururlar: “Bu dünyâ ve ezvâk, âdemin hisse-i hayvâniyetidir. İnsan bunların cümlesini, kuvve-i hayvâniyyesine verir. Halbuki insâniyetten ibâret olan aslı za'f içindedir. Nihayet insân, hayvân-ı nâtıktır, derler. Binâenaleyh insan iki şeydir. Kuvve-i hayvâniyyede mündemiç olan şey, şehevâttır ve arzûlardır; ammâ onun hülâsası ve gıdâsı olan şey, ilim ve hikmet ve dîdâr-ı Hak'dır. Adem'in hayvâniyeti Hak'dan ve insâniyeti dünyâdan girîzandır." İmdi nefs-i insânî cemâd âlemi olan bu dünyâdan mahlûk olduğundan, o da aslına tebean ölü ve cemâddır ve hayât-ı hakîkiyyeden uzaktır.
1654. Hakk'ın vahiy suyu bu ölmüşe erişti, ölmüş topraktan diri zahir oldu.
"Vahy"den murâd, burada cezbe-i ilâhî ve ilhâm-ı rabbânîdir ki, ıstılâh-ı sûfiyyede "vahy-i kalb" derler. Ya'ni, "Ölü mesâbesinde olan ehl-i nefsin kalbine Hakk'ın cezbesi ve ilhâmı eriştiği vakit, ölmüş toprak mesâbesinde olan cisminden insanlığı dirilir ve mağrûr olduğu idrâkât-ı nefsâniyyesindeki zekâvetinin hiç olduğunu anlar.
1655. Sana vahy gelmedikçe, onun bekāsının uzunluğu düzgününe mağrûr olma!
"Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün. "Kāl", kavl ma'nâsına geldiği gibi, "tâl" dahi tûl ve uzunluk ma'nâsına gelir. "Bekāş"daki "şın” zamîr-i gāibi, nefse râci'dir. Ya'ni, "Hakk'ın sana cezbesi ve ilhâmı gelmedikçe, nefsin idrâkâtına aldanma! Nefis sana hayât-ı hayvaniyyesinin bekāsı hakkında, kadın düzgünü gibi süslü fikirler verir. Meselâ bir cenâze ile kabristana gittiğin vakit, bir gün bu ölüm hâlinin senin de başına geleceğini düşünmeğe başlarsın. Bu düşünceden nefsinin keyfi kaçıp, sana: "Hayır bunu düşünme, sıhhatin yerindedir, biz daha çok yaşarız ve ezvâk-ı dünyeviyye ile mütena'im oluruz!" diyerek o fikr-i hakîkî üzerine yalancı bir düzgün sürer.
1656. Bir sıyt u sadâ iste ki, o nazardan sakıt olmaya; bir güneşin ziyasını iste ki, o gurûb etmiye!
"Hâmil", nazardan düşücü ve tam ve nişânsız demektir. Ya'ni, “Ulûm-ı zâhiriyye kıyl u kāllerini kemâl addetme; zîrâ bu dedikoduların âlem-i hakîkatte hiçbir kıymeti yoktur, çünki ölüm ile fenâ bulur. Alem-i hakîkatde nazardan sâkıt olmayacak bir kemâl iste ki, o tabi' olduğun Nebî'nin bâtını olan şems-i velâyetinin sana aksidir, bu güneşin ziyâsını iste ki, o aslâ gurûb etmez.
1657. O ince hünerler ve kal ve kıyl, Fir'avn'ın kavmidirler, ecel de Nil suyu gibidir.
"İnce hünerler"den murâd, dünyânın sanâyi' ve maârif-i dakikasıdır; ve "kāl ve kıyl"den murâd dahi, ulûm-ı zâhiriyye dedikodularıdır ki, bu ulûmun âlimleri, birbirlerine karşı tefevvuk ve iftihâr-ı nefsânî için dâimâ bahs ve münâzara ederler. İmdi bu hünerler ve dedikodular mâdemki nefsânîdir, Fir'avn'ın kavmi ve tebaası mesâbesindedirler. Zîrâ vücûd-ı beşerde "nefis," Mûsâ-yı rûha muhâlif olan Fir'avn'dır ve ecel gelince vâki' olan "ölüm" dahi Nil suyu gibidir. Nil suyu kavm-i Fir'avn'ı nasıl boğup bî-nâm ve nişân etti ise, ölüm dahi bu âlimlerin hünerlerini ve kıyl ü källerini öylece nâbûd eyler.
Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr'in murâd-ı âlîleri, dünyevî hünerlerin ve maârif ve ulûmun ibtâli değildir; vazîfe-i insâniyyenin ancak bunları tahsilden ibâret olduğu kanâatını izâle etmektir. Bu ulûm-ı zâhiriyyenin tahsîli ile berâber, Hak'dan gafil olmamaktan ibaret olan vazîfe-i insâniyye ihmal edilmez- se, kemâl üzerine kemâl olur. Nitekim I. cild [997. beyit]de bu ma'nâyı te'yî-den cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyurmuşlar idi: نی چیست دنیا از خدا غافل بدن Ya'ni, “Dunyâ nedir? Hudâ'dan gâfil olmaktır, yoksa ku-قماش و نقره و فرزند و زن maş ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir.”
1658. Onların revnakı ve tâk ve turunbu ve sihri, gerçi halâikı cebren çeker.
"Tâk u turunb", kerr ü fer ve gösteriş demektir. Ya'ni, "Ehl-i dünyanın revnakı ve zâhirî parlaklığı ve gösterişi ve nefisleri avlayan sihri, gerçi halâ-ikı cebren dünyâ tarafına ve kendileri tarafına çeker."
1659. Hepsini sâhirlerin sihri bil; ölümü bir asâ bil ki, o ejderha oldu.
Ehl-i dünyanın bu gösterişlerini ve parlaklıklarını, sihirbazların sihirleri mesâbesinde bil! Ölümü dahi Mûsâ (a.s.)ın ejderhâ olan asâsı mesâbesinde bil! Asâ nasıl sihirbazların sihirlerini yuttu ise, ölüm dahi ehl-i dünyanın o revnak ve tâk u turunblarını yutar.
1660. Bütün sihirbazlıklarını bir lokma etti. Bir cihan gece dolu idi, onu sabah yedi. [1663]
Fir'avn'ın sihirbazlarına karşı, Mûsâ (a.s.)ın asâsı ejderha olup, onların si-hirbazlıklarını bir lokma ederek yuttu. Bir cihân, ya'ni kavm-i Fir'avn'ın âlem-i hayâtı gece ile, ya'ni sıfât-ı nefsâniyye zulmetleri ile dolu idi. Mûsâ (a.s.)ın sabah-ı nübüvveti o zulmetleri yedi ve yuttu. Ma'lûm olsun ki, vak'a-i sihir hakkında iki kavil vardır; birisi budur ki: Mûsâ (a.s.)ın asâsı sâhirlerin sun'î olan sihirlerini ibtâl ve onların hilesini ve keydini yuttu. Ya'ni ejderha yine asâ olduğu vakit, sâhirlerin ipleri ve değnekleri kemâ-kân ip ve değnek olarak kaldı. Nitekim sûre-i Tâhâ'da vâ-ki وَ الْقِ مَا فِي يَمِينكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا إِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍ (Tâhâ, 20/69) ya'ni " Yâ Mû-sâ sağ elindeki asâyı bırak, sihirbazların tasnî ettikleri şeyi yutsun; onların tasnî ettikleri şey, sihirbazın hîlesidir" buyurulur. İkinci kavil budur ki: Asâ ejderha olduğu vakit, sihirbazların sihirledikleri ipleri ve değnekleri yuttu; tekrâr asâ olduğu vakit, meydanda bunların hiçbi- rinden eser kalmadı. Asâ bu kadar âsârı yutmakla vücûdu ziyâdeleşmedi ve kalınlaşmadı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ve âtîdeki beyitlerde bu iki kavle de işâret buyururlar.
1661. Nûr onu yemekten artık ve ziyade olmadı, belki ancak evvel olduğu gi-bi oldu.
Nübüvvet sabahının nûru olan asâ, sihir zulmetini yuttuğu için o asânın vücûdu artmadı ve ziyâdeleşmedi, belki evvelce ne halde idiyse, onu yuttuk-tan sonra da, o halde oldu.
1662. Eserde ziyade oldu ve zâtta değil; zât için ziyâdelik ve âfât yoktur.
Gerçi asânın hâlinde bir ziyâdelik görüldü, asâ iken ejderha oldu; fakat bu ziyâdelik asânın zâtında değil, eserinde vâki' oldu; zîrâ her şeyin zâtı ve ha-kîkati, mazharı olduğu bir ism-i hâssın sûret-i ilmîsi olduğundan, âlem-i kevnde zâhir olan eseri, o hakîkati ve ayn-ı sâbiteyi ziyâdeleştirdi. Meydan-da ziyâde görünen ancak eserdir, yoksa zât değildir. Böyle olunca zât için zi-yâdelik ve noksanlık olamaz.
1663. Hak cihânın îcâdından ziyade olmadı; o şey ki o, evvel olmadı, şimdi de olmadı.
Câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfât olan Hak Teâlâ'nın nûr-ı vücûdu, eserden ibâret olan cihânın îcâdından dolayı ziyâde olmadı; zîrâ cihân, esmâ ve sı-fât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesinin zılâlinden ibârettir; ve zıllin zuhûru için üç şey lâzımdır: 1. Zıllin zâhir olduğu mahal, 2. Zıllin sahibi, 3. Zıllin zuhû-runu îcâb eden nûrdur. Zıllin mahall-i zuhûru, bu âlem-i kesîf-i şehadettir ki, bu mertebe, vücûd-ı mutlakın bir mertebe-i tenezzülüdür. Sahib-i zıl Hak'dır ve zıllin zuhûrunu îcâb eden nûr dahi, Hakk'ın ism-i Zâhir'idir.Ve bu tecel-liyât, Hakk'ın kendi vücudunda olduğundan esmâ ve sıfât eserlerinden ibâ-ret olan mezâhir-i âlemin zuhûruyla Hakk'ın zâtı ziyâde olmaz ve onların ma'dûm olmasıyla da Hakk'ın vücûdu eksilmez. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufîdedir.
1664. Lakin îcâd-ı halktan eser ziyade oldu; bu iki ziyadeliğin arasında fark vardır.
Ya'ni bir, zâtın ziyâdeliği ma'nâsı ve bir de eserin ziyâdeliği ve zuhûr-ı vücûdu ma'nâsı vardır. Eserin ziyâde olmasından, zâtın ziyâde olması lâzım gelmez. Meselâ denizin zâtı ve nefsi vardır ve dalgaların dahi zâtı vardır. Dalgaların taayyün-i zâtîleri zahir olduğu vakit, denizin zâtı ziyâdeleşmez, fakat dalgaların zevât-ı müteayyineleri zât-ı derya üzerinde bir ziyâdelik gösterir. İşte bu iki ziyâdelik arasında fark vardır. Zîrâ deniz, deniz olmak için dalgaların vücuduna muhtaç değildir; fakat dalgalar, dalga olmak için, denizin vücûduna muhtaçdırlar. İmdi dalgalar zât-ı deryâdandır ve taayyünleri i'tibâriyle o deryâ-yı azîmin gayridirler; fakat hakikatleri ve zâtları deryânın “ayn"ıdır ve hey'et-i mecmûası deryâdır.
Dîğer bir vecih de budur ki: Hak cihânın îcâdından ziyâde olmamıştır, fakat âlem-i kesâfette bu halk-ı müdrikin dahi îcâdı vardır ki, o halkın îcâdından dolayı eser ziyâde olur. Nitekim insanlar tayyâreler, tahte'l-bahirler, torpidolar, diritnotlar, radyo âledleri ve türlü türlü makineler îcâd etti ve peyderpey de etmektedirler. Bu îcâdlardan eserler ziyâde oldu. Hakk'ın âlemi îcâd etmesi bu kabîlden değildir. Bu iki îcâd ve ziyâdelik arasında fark-ı küllî vardır; zîrâ insan ile, onun masnû'u ve eseri arasında gayriyyet-i hakîkiyye-i lügaviyye vardır ve hiçbir vecih ile ayniyet ma'nâsı vârid değildir; fakat vücûd-ı Hak ile eşyâ arasında böyle gayriyyet-i hakîkiyye-i lügaviyye yoktur, belki gayriyyet-i hakîkiyye-i ıstılâhî ile ayniyyet-i hakîkiyye-i ıstılâhî vardır. Meselâ aynaya bakan bir şahsın zâtı ve sıfatı o aynada zahir olur ve sıfatının zuhûru budur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu, gülmesi ve ağlaması ilh. akisde görünür. Bu cihetten şahıs, aksin "ayn"ıdır ve bu ayniyyet, ayniyet-i hakîkî-i ıstılâhîdir. Eğer lügavî olsa idi, akisde vâki' olan her bir keyfiyetin, şahısta dahi vukū'u vâcib olurdu. Eğer akis üzerine bir boya atsalar, şahıs onunla boyanmaz, kendi hâlinde kalır. İşte bu cihetten de gayriyyet-i hakîkî-i ıstılâhî sâbit olur.
1665. Eserin ziyadeliği onun izharıdır, tâ ki onun sıfatı ve kârı zahir gele.
Ma'lumdur ki, sıfât-ı ilâhiyye, niseb-i zâtiyyedir. Zât ise kendi nisbetleriyle ziyâdeleşmez. Meselâ vâhidin birtakım nisbetleri vardır 1/2, 1/3, 1/5, 1/8 ilh... Bu nisbetlerin cümlesi vâhidde mündemiçtir ve aslâ vâhidi ziyâdeleştirmez; fakat nisebin izhârı, iktizâ-yı zâtî olduğundan, Hak bu iktizâ-yı zâtîsi üzerine, onları kendi vücûdunun merâtibinde, o merâtibin îcâbına göre ızhâr eder. Eserin ziyâdeliği, ancak onun vücudunun tecellî-i sıfâtiyye ile zuhûrundan ibaret olur. Nitekim I. cildde 1814-1815 numaralı beyit[ler]de şöyle buyurulmuş idi: "Bu beni ve bizi bunun için yaptın, tâ ki sen kendin ile hizmet tavlasını oynayasın, tâ ki benler ve senler hep müttehid ola; âkıbet cânânın müstağrakı ola."
1666. Her bir zâtın ziyadeliği delîldir ki, o hâdis ve illetler ile alîl ola.
Herhangi bir zâtın bir sebeble ziyâde oluşu ve tekessür edişi, o zâtın hâdis ve illetler ile ma'lûl olmasının delilidir. Halbuki yukarıda îzâh olunduğu üzere, zât-ı Hak âsâr ile ziyâdeleşmez. Binâenaleyh hudûsdan ve illetler ile ma'lûl olmaktan münezzehtir.
تفسير فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَى "Fe evcese fî nefsihî ilh... (Tâhâ, 20/67) ya'ni “Mûsâ (a.s.) nefsinde havfı gizledi. Biz dedik: Korkma! Muhakkak sen a'lâsın!” âyet-i kerîmesinin tefsîridir
Bu âyet-i kerîme Tâhâ sûre-i şerîfesinde vâki'dir.
1667. Mûsâ dedi: "Sihir dahi pek hayran edicidir; nasıl edeyim ki halkın temyîzi yoktur!"
Bu sürh-i şerîf, yukarıdaki 1664, 1665 numaralı beyitlere merbûttur. Ya'ni "Îcâd-ı Hak vardır, bir de îcâd-ı halk vardır. Asânın ejderha olması îcâd-ı Hak'dır ve değneklerin ve iplerin yılan sûretinde görünmesi dahi sihir vâsıtasıyla îcâd-ı halktır. İmdi îcâd-ı Hak, hakikat içinde halk ve îcâd-ı halk, hayâl içinde hayâldir. Ya'ni asânın zâtı ve hakîkati ejderha idi, hayâl olan bu vücûd-ı izâfî âleminde asâ libâsıyla zâhir oldu; ve değnekler ve ipler kendi hakîkatlerinin hayâli idi ve sihir ise bu hayâllere müstenid olan hayâl idi. İmdi Hakk'ın kisve-i hayâlden soyarak ızhâr ettiği hakîkat ki, onun îcâdıdır, bu îcâd halkı hayrette bırakıcıdır; fakat hayâl içinde hayâl ve îcâd-ı halk olan sihir dahi hayrân edicidir. Fakat ne yapayım ki, halkta bu iki îcâd arasını fark ve temyîz edecek kuvvet yoktur!" demek olur. Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Mûsâ tarafından Hakk'a hitâbdır.
1668. Hak buyurdu: "Ben temyîzi peydâ ederim; temyîzsiz olan aklı görücü ederim!"
Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)a cevâben buyurdu ki: "Ben îcâdım olan mu'cizeyi ve îcâd-ı halk olan sihiri temyîz edecek kadar halkın akıllarına kuvvet veririm ve onlarda temyîz peydâ ederim."
1669. "Gerçi derya gibi köpük çıkardılar, ey Mûsâ sen gālib gelirsin, korkma!"
"Sihirbazlar gerçi denizin dalgalanıp köpük çıkardığı gibi, âlem-i hayâl olan bu vücûd-ı izâfî deryâsının köpüğü mesâbesinde sihir gösterdiler; ey Mûsâ, benim îcâdım olan mu'cizen ile, onların îcâdı olan sihirlere gālib gelirsin, korkma! Zîrâ hakikat dâimâ hayâle gālibdir."
1670. Kendi zamanında sihir iftihar idi; vaktaki asa yılan oldu, onlar ar [1673] oldu.
Ya'ni, Mûsâ (a.s.) zamânında sihir, halk arasında şâyân-ı iftihâr bir san'at idi. Vaktāki asâ yılan olup, kendi hakikatiyle zâhir oldu, onların sihirlerinin ancak hayâlden ibaret olduğu anlaşıldığından, artık sihir ve sihirbazlık âr ve şâyân-ı ta'yib bir san'at oldu.
1671. Her bir kimsenin hüsn ü letâfet da'vâsı vardır; ölüm taşı, letafetlerin mihekki geldi.
"Nemek", tuz demektir; burada mecâzen letâfet-i ma'nevî murâd buyurulur. "Her bir kimsenin mehâret ve letâfet-i ma'nevî da'vâsı vardır; fakat bu da'vâ, sihirbazların da'vâsına benzer. Zîrâ bu da'vâ, hayât-ı dünyeviyyeye merbûtiyet esâsına müsteniddir. Vaktâki bu hayât-ı dünyeviyyeyi yıkan ölüm mevzû'-i bahs olur, bu da'vâ sâhibi korkar ve titrer. Çünki ölüm, bu letâfet-i ma'nevînin mihekkidir." Hakîkatte böyle bir letâfete sahib olan zâtın aslâ muzhir-i bâtın olan ölümden korkusu yoktur.
1672. Sihir gitti ve Mûsa'nın mu'cizesi geçti; vücûd damından her ikisinin leğeni düştü.
"Taşt ez bâm üftâden", ya'ni "leğen damdan düşmek", ma'denî bir leğenin damdan düşmesi bir gürültü peydâ edip, halkın nazar-ı dikkatini celb edeceğinden bu ta'bîr, "şâyi' olmak"tan kinâyedir. Ya'ni, “Bu vücûd-ı izâfî âleminde sihirbazların sihirleri gitti, Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesi de geçti; fakat onların arasındaki bu hadise, nâs arasında şâyi' oldu ve târih sahîfesine geçti."
1673. Sihir leğeninin sesi, la'netden gayri kalmadı; din leğeninin sesi rif'atin gayri ile kalmadı.
Ya'ni, sihrin şöhret-i şâyiası ancak la'nete ve matrûdiyete mukārin oldu, dîn-i ilâhînin şöhreti ancak rif'at ve ulviyet ile berâber yaşadı ve hâlâ dahi yaşamaktadır.
1674. Mâdemki mihek erkekten ve kadından gizli olmuştur, ey kalp şimdi safa gel, öğün!
"Mihek"ten murâd, ölüm; "erkek"ten murâd, âlâyiş-i dünyeviyyeye aldanmayan kimseler; ve "kadın"dan murâd, âlâyiş-i dünyâya kapılan kimseler; "kalp"dan murâd, kendinde olmayan kemâlâtı da'vâ edenler; "saf"tan murâd, kâmillerin safıdır; "lâf zeden", öğünmek ve kendini medh etmektir. Ya'ni, "Ey halkı başına toplayarak irşâd da'vâsında bulunan meftûn-ı dünyâ, mâdemki hâl-i hayâttasın ve ölüm mihekki henüz gizlidir; ey kalp ve yalancı mürşid, bâri kâmillerin safına gel de öyle öğün!"
1675. Mâdemki mihek gāibdir, senin öğünme vaktin olmuştur; azîzlik cihetinden seni elden ele götürürler.
Ey müddei-i kâzib, mihek olan ölüm gāib ve senin hayât-ı dünyeviyyen devâm ettikçe, senin öğünme vaktindir. Temyîz sahibi olmayan halk sende izzet ve rif'at tahayyül ederek seni elden ele götürürler.
1676. Kalp, kibirden nâşî her dem bana der ki: "Ey hâlis altın, ben senden ne vakit nâkısım?"
Mürşidlik da'vâsında bulunan kalp ve riyâkâr efendi, her dem bana karşı tekebbür ederek der ki: "Ey hâlis altın, ya'ni ey mürşid-i kâmil, sende ulûm-ı akliyye ve nakliyye varsa, bende de var, ben senden ne vakit nâkısım?"
1677. Altın der: "Ey kapı yoldaşı, fakat mihek geliyor, hâzır ol!”
Altın gibi olan mürşid-i kâmil, müddei-i kâzibe cevâben der ki: "Ey kapı yoldaşı, kalp ile hâlisi birbirinden tefrîk eden ölüm mihekki yaklaştı, eğer ayârın tamâm ise o mihekke hâzır ol!" "Hâce-tâş", bir efendinin bendesi ma'nâsındadır; zîrâ gerek insân-ı kâmil, gerek insân-ı nâkıs, Hakk'ın bendeleridirler.
1678. Tenin ölümü ashâb-ı râz üzerine hediyedir, hâlis altına makasdan ne noksandır?
Ya'ni, mihek mesâbesinde olan tenin ölümü ve cismin fenâsı, ashâb-ı râz olan insân-ı kâmil üzerine hediyedir; nitekim hadîs-i şerîfde الموت تحفة المؤمن ya'ni. "Ölüm mü'minin hediyesidir" buyurulmuştur. Eğer makas hâlis altını kesmiş olsa, o altının hâlisiyetine bir noksan gelmez; ve kezâ insân-ı kâmilin hâlis altın mesâbesinde olan cismini, ölüm makası keserse, o ölümden ona noksan gelmez. Nitekim âşıkların ölümü hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:
1679. Kalp eğer kendi hakkında ahir görücü olaydı, o siyeh ki, ahir oldu, o evvel olurdu.
O kalp altın mesâbesinde olan riyâkâr, kendi ahvâlinin sonunu görücü olaydı, o sonunda, ya'ni âhiretinden olan kara yüzlülük, evvelinde, ya'ni dünyâda olurdu ve kendi haddini dünyâda iken bilir ve bu kara yüzlülükten kurtulmanın çâresini arar idi.
1680. Eğer likāda evvelâ siyah olaydı, nifaktan ve şikāktan uzak olurdu. [1683]
Eğer insân-ı kâmile mülâkî olduğu vakit, bâtını siyah olduğunu, âhirete intikālden evvel göre idi, nifaktan ve şekāvetten uzak olur ve ancak kendini ıslâh ile meşgül bulunur idi.
1681. Eğer fazl kimyasını talib olsa idi, onun aklı, onun riyâsına gālib olurdu.
"Kimyâ-yı fazl"dan murâd, insân-ı kâmildir; zîrâ insân-ı kâmil yeryüzünde fazl-ı ilâhîdir ve bakır gibi olan nâkıs insanları, altına kalb eden kimyâdır. "Eğer da'vâ-yı irşâda kıyâm edip, mürşid-i kâmil ile boy ölçüşmeğe kalkan riyâkâr, kendini nâkıs görüp, fazl-ı ilâhînin kimyâsı olan insân-ı kâmilin terbiyesine tâlib olaydı, onun aklı, riyâkârlığı üzerine gālib olur idi, ya'ni riyâkârlığı terk ederdi."
1682. Eğer kendi hâlinden münkesir-i kalb olaydı, kırıklar sarıcıyı önde görürdü.
"Câbir", cebir masdarından ism-i fâildir; ve "cebr", lügatte kırılmış a'zâyı bağlamak demektir. Nitekim I. cildde 1089 numarada vaki' ya'ni "Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak, yâ-hud kopmuş damarı bitiştirmektir" beyt-i şerîfinde mezkûr idi. Burada "câbir-i işkestegân"dan murâd insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Eğer ey müddei-i kâzib, kendinin nâkıs olduğunu bilerek kalbin münkesir olaydı, kırıklar sarıcı olan insân-ı kâmili önünde görürdün ve onun lutfuna nâil olurdun."
1683. O akıbeti gördü ve münkesir oldu; kırık bağlayıcıdan derhal bağlanmış oldu.
O kimse ki kendi hâline baktı ve âkıbetinin fenâ olduğunu gördü ve bu sebebden kalbi münkesir oldu. Böyle münsıfâne nazarı sebebiyle kırık bağlayıcı olan insân-ı kâmilden, derhal kırığı bağlanmış oldu. Ya'ni onun kırık mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyesi berâ-yı tedâvî, kâmil tarafından bağlandı.
1684. Fazl, bakırları iksîr tarafına sürdü; o kalp altın, keremden mahrûm kaldı.
Fazl-ı ilâhî ve inâyet-i rabbânî bakır gibi olan nâkısları, iksîr gibi olan insân-ı kâmil tarafına sürdü ve iksîre mukārenet hasebiyle o bakırlar altın oldu; fakat kendisini kâmil addedip, kâmil ile mücadeleye cür'et eden riyâkâr, bu altın olmak kereminden ve fazl-ı ilâhîden mahrûm kaldı.
1685. Ey kalp altın, da'vâ etme! Gör ki senin müşterin böyle kör kalmaz.
Ey müddeî-i kâzib, insân-ı kâmil ile müsavât da'vâsını etme, sen işin sonuna bak! Zîrâ şimdi hayât-ı dünyeviyyede, sende kemâl tasavvur ve tahayyül eden müşterilerin ve tevâbiin ile'l-ebed böyle kör kalmaz.
1686. Nûr-ı mahşer onların gözlerini görücü eder; senin gözbağcılığını rüsvay eder.
Ey sıfât-ı nefsâniyyesi bâkî iken, halkı irşâda kıyâm eden yalancı şeyh efendi! Sen halka sahte kemâlât göstermekle, kendi bâtınını setr ettin, onlar seni göremediler; fakat emîn ol ki, mahşerin nûru senin halktan sakladığın bâtınını meydana çıkarıp, bilcümle fenâ sıfatlarını onlara gösterecektir ve se- nin gözbağcılığını ibtâl ve seni rüsvây ve rezîl edecektir. Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَالَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَ لَا نَاصِرِ (Târık, 86/9-10) ya'ni, “O günde ki sırlar âşikâr olur, imdi onu men' edecek kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.
1687. Onlara bak ki, âhiri görmüşlerdir, canların hasreti ve gözlerin reşkidirler.
Ey tâlib-i tarîkat ve hakikat, mevtın-ı dünyâ ile, mevtın-ı âhiretten hicâba düşmüş olan nâkısları bırak da, âhireti gören kâmillere bak! Bu kâmillerin hâline canlar hasret çekerler ve gözler onların safvet-i bâtınlarına gıbta ederek bakarlar.
1688. Onlara bak ki, bir hâl görmüşlerdir; fâsid olan sırrı, başın aslından kesmişlerdir.
Bu beyt-i şerîf yukarıki beyt-i şerîfin te'kîdidir. Ya'ni, "O kâmillere bak ki, onlar bir hâl ve bir cezbe-i ilâhî görmüşlerdir; fâsid olan bâtını, başın kökünden kesmişlerdir.” “Fâsid olan bâtın"dan ve "sır”dan murâd, havâtır-ı nefsâniyye ve şeytâniyyedir. Bunların menba'ı ve esâsı nefsin diriliğidir. Eğer nefis فاقتلوا انفسكم (Bakara, 2/54) ["Nefislerinizi öldürün!"] âyet-i kerîmesindeki işâret vech ile öldürülmüş olursa, bu sırr-ı fâsidin başı kökünden kesilmiş olur. Binâenaleyh tarîkatte sâlike lâzım olan evvelen nefsin lakırdılarını kesmektir; ve nefislerini öldüren kâmiller âhir görücü olan tâife-i aliyyedir.
1689. Bir hâli görücünün önünde ki, cehilde ve şekdedir, subh-ı sadık, subh-ı kazib her ikisi birdir.
Ya'ni, "Müstakbel olan âhireti görmeyip, ancak hâl olan dünyâyı gören kimse, ahvâl-i âhiretten cehil ve şek içinde olduğundan, onun önünde subh-ı sâdık ile subh-ı kâzibin her ikisi de birdir.” “Subh-ı sâdık'tan murâd, hayât-ı bakıye-i uhreviyye ve "subh-ı kâzib"den murâd, hayât-ı fâniye-i dünyeviyyedir.
1689. Ey delikanlı, subh-ı kazib birçok kârbânı helâk rüzgârına verdi!
Ey tâlib-i hakikat olan genç efendi! Subh-ı kâzib gibi parlayan bu dünyâ, birçok kāfile-i beşeri helâk rüzgârlarına kaptırdı. Nitekim sûre-i Enbiya'da vâ-ki' âyet-i kerîmede وَ كَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَة كَانَتْ ظالمة و أَنْشَأْنَا بَعْدَها قَوْماً آخرين (Enbiyâ, 21/11) ya'ni "Biz ne kadar kurâ ehlini kırdık ki, onlar zâlim idiler ve ondan sonra başka kavimler inşa ettik" buyurulur.
1690. Bir nakid yoktur ki, o galat-endâz değildir; vay o câna ki, onun mihekki ve makası yoktur.
"Nakd", peşin ve muaccel demektir. Ya'ni, "Hiçbir peşin ve muaccel olan şey yoktur ki, insanı galata düşürücü olmasın! Binâenaleyh peşin ve muaccel olan ezvâk ve lezzât-ı dünyeviyye, müeccel olan niam-ı uhreviyyeden insanları mahrûm eder; ve galata düşen cânlar, mihek ve makas mesâbesinde olan şerîat-ı peygamberîye ve ahlâk ve sîret-i evliyâya vâkıf olmayanlardır. Bunlardan cehil içinde bulunan cânların vay hâline!" Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i nebeviyyenin îkāziyle müteyakkız olan cânlar, dünyânın peşin ve muaccel olan ezvâk ve huzûzâtının ayn-ı âteş olduğunu idrâk edip, tevakkî ederler. Nitekim hadîs-i şerîfde de حفت النار بالشهوات حفت الجنة بالمكاره ya'ni "Ateş, şehevât-ı nefsâniyye ile örtülmüştür ve cennet de mekrûhât-ı nefsâniyye ile örtülmüştür" buyurulur.