O büyük sarıklı fakîhin ve onun sarığını kapan kimsenin ve “Aç da gör, ne götürüyorsun!” onun bağırmasının hikâyesidir
41. bölüm / 47 · 545 kelime · ~3 dk okuma
1576. Bir acib fakîh eskiler toplamış idi; kendi sarığına sarmış idi.
"Yek fakîhî"de "yâ" taaccüb içindir; "bir acîb fakîh" demek olur.
1577. Tâ ki cesîm ola ve o, hatîmde mahfil tarafına geldiği vakit büyük görüne!
Ya'ni, "İlm-i fıkha vakıf olan acîb bir kimse, câmi'deki mahfilde va'z için tefrík olunan bir mahalde, başındaki sarık halka cesîm ve azîm görünmek için, sarığın içine birçok eskiler sıkıştırmış idi." Kāmûs'un beyânına göre "hatîm" kelimesi hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Hulâsası beyt-i şerîfden muhrec ve müfrez bir mahallin ismidir. Burada câmi'deki mahfilde bir mahal murâd buyurulduğu anlaşılır.
1578. Elbiselerden eskileri tertib etmiş, sarığın zahirini ondan süslemiş idi.
Ya'ni, o fakîh eski elbise parçalarını tertib ve tanzîm edip, sarığın zâhirini onlardan süslemiş idi.
1579. Sarığın zahiri cennet hullesi gibi, içerisi münafık gibi rüsvây ve çirkin idi.
Ya'ni sarığın dış tarafı eski elbiselerin temiz parçalarından tanzîm ve tertib edilerek sarılmış olduğundan, cennet hullesi gibi süslü ve parlak idi; içerisi ise birtakım paçavralar ile doldurulmuş olduğundan, bir münafığın kalbi gibi rüsvây ve çirkin idi.
1580. Parça parça eski ve pamuk ve postekiler o sarığın içinde gömülmüş idi.
1581. O bu nâmûs ile fütûh bulmak için sabahleyin medrese tarafına teveccüh etti.
“Nâmûs”, vakār ve sahib-i sır ma'nâsınadır. "Subûh", sabah vakti demektir. "Fütûh", bir şeyin kendisinden ümîd olunmayan bir şeyin husûlü ma'nâsınadır. Burada parça ve sâir menâfi'-i mâddiyye murâd olunur. Ya'ni, "O fakîh koca sarık ile takındığı vakār yüzünden bir menfaat-i maddî ele geçirmek için sabahleyin erkenden medrese tarafına teveccüh etti."
1582. Karanlık yolda elbise soyucu adam, fen için muntazır durmuş idi.
"Fenn", müteaddid ma'nâsı vardır; burada bir adamı muâmelede aldatmak ve renc ve zahmet ma'nâları münasibdir.
1583. O onun başından sarığı kaptı, akabinde iş yapmak için koşucu oldu.
"O soyucu adam fakîhin sarığını kapar kapmaz, iş yapmak, ya'ni satıp pa-ra kazanmak için, koşucu oldu." Ba'zı nüshalarda “devân" yerine "revân" ya'ni "gidici" vâki'dir.
1584. Ba'dehû fakîh ona: "Sarığı aç da, ondan sonra götür ey oğul!" diye bağırdı.
1585. "Böyle ki, dört kanatlı uçuyorsun, o hediyeyi aç, kime götürüyorsun?"
İkinci mısra'daki “ki”, kâf-ı mevsûle olduğuna göre ma'nâ: “Götürdüğün o hediyeyi aç!" demek olur.. "Çâr perre", "dört kanatlı" ta'bîri, sür'atle koş-maktan kinâye olur.
1586. "Onu aç, kendi elin ile sıva, ondan sonra istersen götür, helâl ettim!"
1587. Vaktaki onu açtı, ondan sonra kaçtı; birçok eski, yola döküldü.
Fakihin bağırması üzerine hırsız, sarığın bumbar dolması gibi doldurulmuş olan içini açtı, ondan sonra işi anlayıp kaçtı ve birçok eski kırıntılar yola dö-külüp saçıldı.
1588. Onun nâ-bâyest olan cesîm sarığından, bir arşın bir eski onun elinde kaldı.
"Nâ-bâyest", lâzım olmaz ve işe yaramaz ma'nâsınadır.
1589. "Ey ayarsız, bu hîleden nâşî bizi işten alıkoydun!" diye eski bezi yere çarptı.
"Bî-ıyâr", terâziye ve dirheme gelmeyen demektir ki, "kıymetsiz" ma'nâsı murâd olunur. Burada ahlâkı, mîzân-ı ahlâka tevâfuk etmeyen kimse demektir. "Degal", hîle ve mekr ma'nâsınadır.
1590. Dedi: "Hile gösterdim, fakat nasihat cihetinden sana mâcerâyı açık söyledim."
Bu sarık kıssasının yukarıya ve aşağıya rabtı budur ki, yukarıda 1567 numaralı beyitte "Cümlemiz fihrist üzerine kāni' olmuşuz, zîrâ ki hırs ve hevâya bulaşmışız" buyurulmuş idi. Bu kıssada “dünya," büyük sarıklı fakîhe; ve "dışı müzeyyen içi bozuk olan sarık", dünyanın müzeyyenâtına ve suver-i cemîlesine; ve "harîs-i dünyâ olan kimseler" dahi sarığı kapana teşbîh buyurulmuştur. Nitekim âtîdeki sürh-i şerîfde îzâh buyurulur.