O gulâmın noksan ücret sebebiyle pâdişâh tarafına kıssa-i şikâyeti yazmasının kıssasıdır
40. bölüm / 47 · 1847 kelime · ~10 dk okuma
1560. Kıssayı kısalt, o gulâm için ki, o padişah tarafına kelâm yazmıştır.
Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından zât-ı şerîflerine hitâben vâ-ki' olmuştur. Ya'ni, "Ey Mevlânâ, ücreti tenkîs edilmesinden dolayı öfkelenen gulâmın kıssasını beyân ederken, araya birçok hakāyıkın beyânı giriverdi. Bu hakāyıkı kısa kes de o gulâmın kıssasını itmâma başla ki, o gulâm pâdişâh tarafına, şikâyeti hâvî bir istid'â-nâme yazmıştır."
1561. Kîn ile ve varlık ile ve cenk ile dolu bir kıssayı, nâzenîn olan padişahın tarafına gönderdi.
O gulâmın padişaha görderdiği istid'â-nâmenin meâli, nefsânî bir kîn ve enâniyet ve nizâ' ile dolu idi.
1562. Kalbüd, nâmedir, onun içine bak, şâha lâyık mıdır? Ondan sonra götür!
"Kalbüd" ve "kâlbed", insan ve hayvânâtın bedeni ve kalıp ve şekil ve cisim ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ademin bu kalıbı ve cismi, şâh-ı hakîkî olan Hakk'a hitâben yazılmış bir mektûbdur. Ve mektûbun sûreti ve ma'nâsı vardır. Mektûbdan maksûd olan onun ma'nâsıdır ve mektûb mesâbesinde olan kalıb-ı insânînin ma'nâsı efkâr ve endişelerdir. İm-di ey Allah'ın kulu olan insan, senin cisminin mektûbunda şâh-ı hakîkîye arza lâyık efkâr var ise, onu huzûra götür!"
1563. Bir köşeye git, mektubu aç, oku! Gör ki, onun kelâmı şahlara layık mıdır?
Mahfi bir köşeye çekil ve orada fikirlerini ve endişelerini tedkîk et, gör ki o düşüncelerin şâhlara, ya'ni enbiyaya ve onların vârisleri evliyânın huzûr-larına arza lâyık mıdır? Zîrâ insan düşünceden ibârettir, nitekim II. cildin 275 numaralı beyt-i şerifinde ای برادر تو همان اندیشه ما بقی را استخوان و ریشهء ya'ni "Ey birâder sen ancak endîşesin, bâkî olan şeyin kemik ve elyaftır" buyurulmuş idi.
1564. Eğer lâyık olmazsa onu parçala, başka bir mektüb yaz ve tedbîr et!
Eğer o gûşe-i mahfide yaptığın tedkîkāt neticesinde kalıbında şâhlara lâyık efkâr ve endişeler olmadığını anlarsan, onları yırt ve bu fikirleri tarîk-ı sedâd üzerinde değiştir ve bu lâyıksız fikirlerin tebdíli çârelerini araştır!
1565. Fakat ten mektûbunun açmasını kolay bilme; ve yoksa herkes gönül sırrını aşikâr görürdü.
"Zeb", kolay ve bedava ma'nâlarına gelen bir kelime-i Fârisî'dir. Ya'ni, "Mahfi bir köşeye çekilip, mektûbu okumak için açmak kolay değildir; veyâhud mektûbu açmak bila-bedel ve bedava mümkin olmaz. Uzun uzadıya mücâhede ve riyâzet lâzımdır; ve bu mücâhede ve riyâzet bir mürşid-i kâmilin ve tabib-i hâzıkın tertîbi dâiresinde olmak lâzım gelir."
Ma'lûm olsun ki, insan, efkârının sakāmet ve istikāmetini kolay kolay ta'yîn edemez. Pek çok vâki' olur ki, eğriyi doğru ve doğruyu da eğri görür. Zîrâ nefsinin sıfatlarından kurtulmamış olan kimseler, hakikat-i hâlden hicâb içindedirler ve muhâkemeleri bu sıfât-ı nefsâniyyelerinin ve enâniyet-i mevhûmelerinin te'sîrâtı altında vâki' olduğundan ölçüleri bozuktur. Binâenaleyh kendi nefislerine insâfı takdîm edenler pek nadirdir ki, bunlar da ancak sıfat-ı nefsâniyelerinden tecerrüd etmiş olan insân-ı kâmillerdir.
1566. Mektûbu açmak ne güç ve müşkildir! Merdlerin işidir, oyun çocuklarının değil.
"Mektûbu açmak, kişiye fikrinin mâhiyetini ta'yîn edebilmektir ki, bu pek güç ve müşkildir. Bunu ta'yîn etmek her kişinin kârı değildir. Bunu hakkıyla ta'yîn edebilenler ancak enâniyyet-i mevhûmelerinden kurtulmuş olan insân-ı kâmillerdir, oyun çocukları değildir." "Oyun çocukları"ndan murâd, hayât-ı dünyanın zâhirine aldanan kimselerdir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de وَمَا هَذه الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا الا لَهُو وَ لَعب (Ankebut, 29/64) ya'ni "Ve bu hayât-ı dünyâ nedir? Ancak lehv ve laibdir" buyurulur. Fikrin mâhiyetini ta'yîn edebilmek güç olduğuna misâl olarak Fihi Mâ Fíh'de mezkûr olan fıkralar kâfidir. Mezkûr kitâbın 22. faslında şu fıkralar mündericdir:
"Şeyh-i mahalle dedi: Evvelen müşâhede, ba'dehû söylemek lâzımdır. Nitekim sultânı herkes görür, velâkin hâss olan kimse, pâdişâhın tekellüm ettiği kimsedir. Hz. Pîr-i destgîr cevâben buyurdular: Bu fikir eğridir, fezâhattır ve aksidir. Mûsâ (a.s.) söyledi ve dinledi ve rü'yet istedi. Makām-ı kelâm Mûsâ (a.s.)ın, makām-ı rü'yet ise Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'indir. Binâenaleyh söz nasıl doğru gelir?" Velhâsıl efkâr ve havâtırın mâhiyetlerini ta'yîn etmek keserât-ı mevhûmeye ve suver-i fâniyeye bağlanmış kalmış olan çocuk tabîatlı insanların kârı değildir.
1567. Cümlemiz fihrist üzerine kāni' olmuşuz, zîrâ ki hırs ve hevâya bulaşmışız.
Bu beyt-i şerîf, bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni, "Bir sâil der ki: Biz muhakkiklerin gösterdikleri esâs üzerine kalbimize gelen efkâr ve havâtırın menba'ı ve bu menba'a göre de mâhiyetini ta'yîn eder ve bu sûretle mektûbumuzu okuyabiliriz; ve biliriz ki havâtırın menbaı dörttür: Rahmânî, nefsânî, melekî ve şeytânîdir. Rahmânî olan havâtır hayra müteallık olarak kuvvetli gelir ve nefsânî olan havâtır dahi kezâlik kuvvetli olarak ve fakat şerre müteallık olur. Melekî olanlar hayra müteallık ve fakat zayıf olarak gelir ve şeytânî olanlar da keza zayıf ve şerre müteallık olur."
Cenâb-ı Pîr, bu suâle cevâben buyururlar ki: "Bunlar bir kitabın fihristi mesâbesindedir ve bunların her birisi bir bâb ve faslın ünvânıdır; biz ise fihristten ibaret olan bu ma'lûmâta kanâat etmişizdir. Çünki her bir bâbın uzun uzadıya mütâlaasına mübtelâ olduğumuz hırs-ı dünyâ ve hevâ-yı nefs mâni'dir."
Bu bahis bir menkabe ile tavazzuh eder: Hz. Attâr'ın Tezkiretü'l-Evliya'sında mezkûrdur ki, Fudayl b. İyâz (k.s.) pek müsinn olmakla, farz namazları oturduğu yerde kılar imiş. Bir gün bulunduğu şehirde cihâd için seferberlik i'lân edilmiş, Hz. Fuzayl, nefsinde cihâda iştirâk fikri kuvvet bulup gāzīlere iltihâk etmek üzere ayağa kalkmış ve fakat bir fiil-i hayra teşvikden ibâret olan bu fikrin tedkîkine lüzûm görüp nefsine hitâben demiş ki: "Ey nefis! Cihâd farz-ı kifayedir, namaz ise farz-ı ayndır. Ben ihtiyarlığım ve kuvvetsizliğim hasebiyle bu farz-ı aynı oturduğum yerde edâ ederken, senin bu farz-ı kifayeye iştirâke meylinin sebebi nedir? Eğer bunu bana îzâh etmezsen, seni azîm bir riyâzet altına koyarım!" Nefsi cevâben demiş ki: "Ben ri- yâzete tahammül edemem, bu meylimin sebebini söyliyeyim: Sen şimdi kılıcını alıp, gāzīlere iltihâk için çıktığın vakit, halk seni görüp: "Bakınız şu Fuzayl'a ki, bu kadar ihtiyâr olduğu halde, gayret-i dîn ile gazâya iştirak ediyor!" diye alkışlarlar. Ben bu alkışlardan son derece mağrûr ve mesrûr olurum." Hz. Fuzayl der ki: "Ey nefis, bu alkışlar nihâyet şehir içinde olur, şehirden dışarıya çıkınca herkes kendi başının derdi ile meşgül bulunur ve sen âciz bir ihtiyarsın. Seninle kimse meşgül olamaz. Nihâyet düşmanlara mülâkî olur ve maktûl olursun. Sana ölümden ne zevk olur?" Nefis cevâben der ki: "Ey Fuzayl sen beni her gün öldürmektesin, ben bu cihâd içinde ölüp, senin nefsin olmaktan kurtulmağa râzıyım; ve öldükten sonra da, Fuzayl mertebe-i şehadeti ihrâz etmiştir, diye nâmım dillerde söylenir." Hz. Fuzayl buyurur ki: "Nefsimin sûret-i hakdan görünerek, ihlâsımı kökünden koparmak istediğini anladım ve cihâda iştirâkten vazgeçtim." Havâtır ve ilkāât-ı şeytânî de böyledir. Şeytân ya büyük bir hayırdan men' için, küçük hayrı ilkā eder; nitekim II. cilddeki Muâviye ile İblîs arasındaki kıssa bunun delîlidir; veyâhud zımnında bir şer olan fikr-i hayrı ilkā eder; veyâhud nefsi huzûzâtına ve şehevâtına teşvik eder. İmdi yukarıdaki fihristi bilmekle bunlar temyîz olunamaz. Bunları anlamak ve okumak, Hz. Fuzayl gibi merdân-ı ilâhînin kârıdır.
1568. O fihrist âmmeye bir tuzak olur, hatta mektubun metnini öyle bilirler.
Ma'lûm olsun ki, emr-i dînde fihristlerin envâ'ı çoktur. Bir nev'i yukarıda zikr olundu; bir nev'i de İslâm'ın binasıdır ki, bu da oruç, namaz, hac, zekât ve kelime-i şehadettir. Bunların her biri kitâb-ı İslâm'ın birer bâbının ünvânıdır; ve kezâ îmânın altı şartından her biri dahi, kitâb-ı îmânın birer bâbının ünvanıdır. Bunlar bu kitabların fihristidir. Avâm bu fihristleri bilmekle bu kitâbların metnini bu kadarcık zanneder. Meselâ İslâm'ın binasının birisi, “kelime-i şehadet"tir; ve bu kelime "Lâ ilahe illallâh" lafzını, ma'nâsını bilerek söylemek ve vücûd-ı Hakk'ı tevhîd etmekten ibarettir; fakat vücûd-ı Hakk'ın vahdetini zevk-ı irfân ve vicdân ile idrâk etmeyenler, lisanları ile söyledikleri bu kelimenin ma'nâsına, birçok fikirleriyle ve fiilleriyle muhalefet ederler ve bunun farkında bile olmazlar. Bununla beraber kendilerini muvahhid zannederler. Nitekim Aynü'l-Kuzât Hemedânî (k.s.) buyurur: "Lâ ilahe illallâh" demek başka ve "lâ ilahe illallâh”ı bilmek başka ve “lâ ilahe illallâh" olmak başkadır." Meselâ avâm, başlarına bir felâket geldiği vakit, îmânın şartlarından birisi olan “Hayır ve şer Hak'dandır” düstûrunu unutup, bunu halktan bilirler ve Hak'dan gafil olarak halk ile mücadele ederler. Binâenaleyh İslâm'da ve îmânda bu fihristler avâmın tuzakları olur ve avâm bunları bilmeyi kâfi addetmekle, tuzağa tutulmuş bir kuş gibi bağlanıp kalır ve semâ-yı zevk-i irfân ve vicdâna doğru uçamaz.
1569. Sernâmeyi aç ve bu sözden boyun bük! Ve Allâh Teâlâ doğruyu pek çok bilir.
"Ey hakikat talibi olan kimse, kitâbın unvânını aç ve bu sözden ya'ni kelâm-ı unvândan boynunu çevir ve kalbini Hakk'a tevcîh eyle! Ve o unvândan maksûd olan ma'nânın en doğrusunu Allâh Teâlâ hazretleri bilir!" Ve kemâl-i teveccühün hasebiyle Hak Teâlâ hazretleri o unvânın tafsilini senin kalbine ilhâm ve ihsân eder.
Bu ma'nâ "be-tâb" kelimesi emr-i hâzır olduğuna göredir. Hind nüshalarında nehy-i hâzır sîgasıyla "me-tâb" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ, “Sernâmeyi aç ve tedkîk et ve bizim bu sözümüzden boyun çevirme ve Allâh Teâlâ doğruyu pek çok bilir; ve biz ise nâib-i Hak olduğumuzdan sözümüz Hakk'ın sözüdür, binâenaleyh söylediğimiz doğrudur.”
1570. O unvân, dilin ikrarı gibidir; mektubun metni olan sîneni imtihan et! [1572]
"Unvân”dan murâd, efâl-i zâhiriyyedir. Ya'ni, “Unvân mesâbesinde olan ef'âl, dilin ikrârı gibidir. Meselâ namaz kılmak bir fiildir, bu ikrâr-ı lisâna benzer ve kitâbın unvânı gibidir, bu kitabın metni ise kalbde münderiçdir. İmdi bu namaz fiili, kalbde vâki' bir ihlâsa mı müsteniddir, yoksa zâhiren ve bâtınen bir menfaat ümidiyle mi vâki' olmuştur, bunu bir tecrübe et! Zîrâ sûrî menfaat elde etmek için namaz kılanlar çok olduğu gibi, cennete girip yiyip içmek ve hûrî kızlarını kucaklamak ümidiyle Hakk'a tapanların adedi de milyonlara bâliğdir. Birinci sınıf îmândan ârî olan münafıklardır; ve ikinci sınıf ise, Hakk'a ibâdet perdesi altında amel eden gafil mü'minlerdir. Hakk'a mahzâ azametinden dolayı tezellül edip tapanlar pek azdır.
Beyt-i şerîfdeki "çü" edât-ı teşbîh olduğuna göre, ma'nâ yukarıdaki vech iledir. Edât-ı illet olduğuna göre ma'nâ: “Çünki o unvân, dilin ikrârıdır, bu unvân ile iktifâ etme, mektûbun metni olan kalbinin hâlini imtihân et!” demek olur.
1571. Ki senin ikrarına muvafık mıdır? Ta ki senin işin münafık gibi olmasın.
Mektûbun unvânı ile metnini imtihân et ki, o metn-i kalbî, senin ikrâr lis-ânına tevâfuk ediyor mu? Tâ ki a'mâl-i zâhiriyyen münafıkların amellerine benzemesin!
1572. Çok ağır bir çuvalı götürdüğün vakit, ondan vazgeçmezsin ki, ona bakasın.
"Kem âmeden", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre "güzâşten", ya'ni terk etmek ve vazgeçmek ma'nâsınadır. "Ağır çuval"dan murâd, efkâr ve havâtır-ı muhtelife ile dolu kalbdir. Ya'ni, "Zâhirde ağır bir çuvalı taşıdığın vakit, içinde ne olduğunu anlamak için bakmaktan vazgeçmezsin."
1573. Ki acıdan ve hoştan çuval içinde nen vardır? Eğer taşımağa değerse taşı!
O ağır çuvalın içinde acıdan ve tatlıdan nen vardır diye bakmaktan vazgeçmezsin. Binâenaleyh ağır bir çuval mesâbesinde olan kalbine dikkatle bir bak, îmândan ve inkârdan ve sakîmden ve müstakîmden ne fikirlerin vardır. Eğer bu fikirleri, kalbde taşımağa değerse ve bunların bir kıymeti varsa taşı ve huzûr-ı Hakk'a götür!
1574. Ve yoksa çuvalını taştan boşalt, kendini bu cenk ve ârdan kurtar!
"Bâz harîden", bir şeyden kendini halâs etmek ve kurtarmak ma'nâsınadır. "Peykâr", cenk ve cidâl ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "bî-kâr” vâki'dir. Ma'nâsı, "işsiz" demektir. Ya'ni, "Kendini işe yaramaz ve ayb olan bu hamallıktan kurtar" demek olur. Efkâr-ı vâhiye ve bâtıle bu beyt-i şerîfde "taş"a teşbîh buyurulmuştur.
1575. Çuval içine onu koy ki, reşîd olan sultanların ve şahların tarafına taşımak lazım ola.
"Sultanlar ve şâhlar"dan murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır. Ya'ni, "Ahvâl-i kalbe vakıf olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtının huzûr- larına fenâ fikirleri taşıma! Zîrâ onlar senin kalb çuvalının içinde neler olduğunu görürler." Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir gazel-i şerîflerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Reng-i rencûru görünce illeti anlar tabib Böylece renginden anlar dînini bînâ olan Hâl-i dîn ü kînini gördükte renginden bilir Setr eder lâkin seni etmez o rüsvây-ı cihân Gözleri mektûbdadır etmez kırâat lebleri O bilir ferdâ bu hâmilden ne sûrettir doğar"