İçeriğe atla

در بیان آنكه ترك الجواب جواب مقرر این سخن که جواب الاحمق سکوت شرح این هر دو درین قصه گفته می آید

39. bölüm / 47 · 6286 kelime · ~32 dk okuma

1489. Bir padişah var idi, onun bir bendesi var idi, aklı ölü ve şehveti diri idi.

1490. Onun hizmetinin incelerini terk ederdi, kötü fikirliliği iyi zanneder idi.

1491. Şâhenşeh: "Onun ücretini eksiltiniz ve eğer cenk ederse, onun adını defterden çiziniz!" dedi.

"Cira", vazîfe ve maâş ve ta'yîn ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Pâdişâh o bendenin bu hâline gazab edip: Onun ücretini tenkîs ediniz; ve eğer ücretinin tenkîsınden dolayı nizâ' ederse, adını büsbütün me'mûrîn defterinden siliniz!" dedi.

1492. Onun aklı nâkıs ve hırsı ziyade idi; vaktaki ücretini noksan gördü, sert ve serkeş oldu.

1493. Aklı olaydı, kendi etrafını tavaf ederdi; akıbet kendi kabahatini görürdü, muaf olurdu.

1494. Ayağı bağlanmış bir eşek, eşeklikten dolayı serkeş olursa, onun her iki ayağı başından bağlanmış olur.

Ya'ni, "Bir kul, başına gelen belânın, kendi kusûr ve günâhından mütevellid olduğunu bilmeyip, Hakk'a karşı serkeşliğe ve nizâ'a kıyâm ederse, serkeşliğinden dolayı ayağını bağladıkları bir eşeğe benzer; eğer serkeşliğine ve nizâ'ına devam edip, yine kendi kusûrunu görmezse, bu def'a onun her iki ayağını başından bağlarlar; ya'ni yeniden diğer bir belâ verirler." Bu gibi hallerde kulun kendi kusûrunu bilip, afvı için Hakk'a yalvarması lâzımdır.

1495. İmdi, eşek der ki: "Bana bir bağ yetişir. Muhakkak bilme ki, o iki, o alçağın fiilindendir.

Eşek lisân-ı hâl ile der ki: "Bana bir bağ kâfi idi; bu iki bağ ne oluyor? Bu iki bağ, bana karşı bir zulümdür!" Ey âkıl, onun bu sözünü sen muhakkak bilme; zîrâ o iki bağ dahi o alçak eşeğin kendi kötü fiilinin netâyicindendir. Mustafâ (s.a.v.)in bu hadîsinin tefsîri hakkındadır ki, buyururlar: “Muhakkak Allâh Teâlâ melâikeyi yarattı ve onlarda aklı terkîb etti; ve hayvanları yarattı ve onlarda şehveti terkîb etti; ve benî-âdemi yarattı, onlarda aklı ve şehveti terkîb etti. Şimdi kimin aklı şehvetine galebe etti ise, o meleklerden a’lâdır; ve kimin şehveti aklına galebe etti ise, o behâimden ednâdır!”

Evvelki sayfada zikredilen, ücreti tenkîs edilmiş bir bendenin fermân-ı pâdişâhî ile ücreti tenkîs edilmiş idi. Aklı nâkıs ve nefsinin arzûlarına harîs olan o bende, isti’fâ-yı kusûr edeceği yerde, büsbütün serkeşlik etti; zîrâ onun nefsinin arzûsu ve şehveti, aklına gâlib idi. Binâenaleyh nefsine müteveccih olan bu belâdan mütenebbih olmadı. Ma’lûm olsun ki, “Belâ-i nefs”, muhtelif sebeblere müsteniddir. 1. Ref’-i derecâta vesîle olmak içindir. Bu belâ Hakk’ın evliyâsına mahsûstur ki, sûre-i Enfâlde: وَ لِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَاءً حَسَنًا (Enfâl, 8/17) [“Bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı”] buyurulur. 2. Sâlikin nefsini küstürüp, dünyâ muhabbetinden soğutmak içindir. 3. Muhâlif-i emr-i ilâhî olarak yaptığı huzûzât-ı nefsâniyyeyi kusturup, âhiret azâbını dünyâda çektirmek içindir. 4. Küfrân-ı ni’mete mukâbil, cezâ olmak içindir. İşte yukarıki kıssada mezkûr olan bendenin hâli bu idi.

1496. Hadîsde geldi ki, mecîd olan Hâlık, âlemin halkını üç türlü yarattı.

1497. Bir tâifeyi hep akıl ve ilim ve cûd etti; o melektir, o sücûddan başkasını bilmez.

"Cûd", kerem ve sehâ ma'nâsınadır. Melâike cemî-i umûrda füyûzât-ı ulûhiyyetin halka tevzîine vâsıta olduklarından, cûd sıfatı kendilerine izâfe buyurulmuştur. "Sücûd", serfürû ve itâat ma'nâsınadır ki, meleklerin hâl-i dâimîsi budur. Nitekim âyet-i kerîmede onlar hakkında وَلَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ (Tahrîm, 66/6) ya'ni "Allah'ın emr ettiği şeyde Allah'a isyân etmezler" buyurulur.

1498. Onun unsurunda hırs ve hevâ yoktur; aşk-ı Huda'dan diri nûr-ı mut-laktır.

"Unsur", asıl demektir. Ya'ni "Meleklerin asl-ı vücûdlarında nefsin hırsı ve hevâsı yoktur; onların her biri nûr-ı mutlak ve rûh-ı mücerred olup, gıdaları aşk-ı ilâhîdir ve aşk-ı ilâhî ile diridirler."

1499. Diğer bir gürûh, dânişden boştur, hayvan gibi alefden semizliktedir.

1500. Istabl ve alefden başkasını görmez; şekāvetten ve şereften gafildir.

[1501] "Alef", hayvan yemi; "ıstabl" ahır, hayvan hıfzına mahsûs mahal. Bu iki beyt-i şerîf hayvan cinsinin beyânına mahsûstur. Ya'ni, "Hak Teâlâ mahlūkātından bir tâife daha yarattı ki, onlarda ilim ve irfân nâmına hiçbir şey bulunmaz. Cisimleri yemden semirir. Bu tâife ancak yemi ve ahırı bilir; aslâ şekāvetten ve şeref ve saâdetten haberleri yoktur. Yemi bulduğu vakit, kimin malı olursa olsun dalar; dişiyi buldu mu, kime mahsûs olursa olsun tanımaz, derhal aşar; edeb ve hayâ ve nâmus ve vefâ bilmez."

1501. Bu üçüncü Adem oğlu ve beşerdir; onun yarısı melekten, onun yarısı eşektendir.

1502. Yarı eşek, muhakkak süflînin mâili olur; diğer yarısı da akla mensub olanın mâili olur.

Beşerin eşek cinsinden olan yarısı, süfliyâta mensûb olan huzûzât ve lez-zât-ı hayvâniyyeye meyl eder; melek cinsinden olan diğer yarısı da akla ve ilim ve hikmete mensûb olan şeylere meyl eder.

1503. O iki kavim, cenkten ve muhârebeden asûdedir; ve bu beşer iki muhalif ile azab içindedir.

O iki kavim, ya'ni melekler ve hayvanlar, kendi varlıklarında cenkten ve muhârebeden âzâdedirler; zîrâ gerek meleklerin ve gerek hayvanların terkîblerinde akıl ve nefis gibi birbirine zıd olan şeyler yoktur. İnsan ise akıl ve nefisten mürekkeb olduğundan, onun vücudunda bu akıl ve nefis dâimâ birbiriyle mücadele içindedirler ve cenâb-ı Pîr bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'in 18. faslında şöyle îzâh buyururlar: “Mahlûkāt üç sınıftır. Bir kısmı melâikedir ki, onlar akl-ı mahzdırlar ve onların tâati ve ibâdeti ve zikri, tabîatları ve gıdâları ve taâmları ve hayatlarıdır. Meselâ sudaki balıkların hayatı sudandır; yatağı ve yastığı hep sudur. Onlar hakkında bunlar külfet değildir; çünki şehvetten mücerred ve pâktırlar. Binâenaleyh eğer o pâk olup aslâ şehvete tâbi' değil ise, yâhud sâika-i nefs ile hevâya meyl etmez ise bir hüner mi olur? Çünki bunlardan pâktır ve onun aslâ mücâhedesi yoktur. Eğer tâat ederse, onu tâat etmiş addetmezler; çünki onun tabîatı odur ve onsuz olamaz. Ve sınıf-ı diğer behâimdir ki, onlar mahz şehvettirler; akl-ı zâcirleri olmadığından, onlara teklif vâki' olmamıştır. Kaldı, akıl ve şehvetten mürekkeb miskin âdemî. Onun yarısı melek, yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına, yılanlığı toprak tarafına çeker, keşâkeş ve nizâ' içindedir. Ademîlerden ba'zıları, o kadar akla mütâbaat eylediler ki, külliyyen melek ve nûr-ı mahz oldular; onlar enbiyâ ve evliyâdırlar; ve havf ve recâdan kurtulmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de beyân buyurulur: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ["...Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de."] Ba'zılarının akıllarına şehvet gālib olduğundan, âkıbet külliyyen hayvân hükmünü iktisâb eylediler. Ve ba'zıları münâzaada kaldılar; ve onlar o tâifedir ki bâtınlarında bir derd ve renc ve hasret ve efgān zâhir olur ve yaşayışlarından râzı değildirler. Bunlar mü'minlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için, onlara muntazırdırlar. Ve şeyâtîn dahi onları esfel-i sâfilîne, kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar. Şiir:

1504. Ve bu beşer dahi imtihan cihetinden kısmet oldular; Ademî şekillerdir ve üç ümmet oldular.

الَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَ الْحَيَاتِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) ya'ni "O öyle Allâh'dır ki, hanginizin ameli daha güzeldir diye sizi imtihân etmek için ölümü ve diriliği yarattı" âyet-i kerîmesi mûcibince, hayvâniyet ile melekiyetten mürekkeb olarak yarattığı beşer, imtihân cihetinden kısım kısım oldular. Vâkıâ hepsi şeklen insan görünür; fakat ma'nâları i'tibâriyle sûret-i umumiyyede beşer üç ümmet ve tâife oldular ki, yukarıki beyitte zikr olunduğu üzere, birisi "akl-ı mahz" olan enbiyâ ve evliyâ ve diğeri şehevât-ı hayvâniyyesine tâbi' olan kimseler ve üçüncüsü de gâh akla ve gâh nefse tâbi' olup, akıl ve nefsi ile mücâdele içinde bulunan insanlardır.

1505. Bir gürûh mutlakın müstağrakı olmuştur; Îsâ gibi meleğe mülhak olmuştur.

Birinci tâife nefis ve tabîatın bağlarından kurtulan rûh-ı mutlakın müstağrakı olup, Îsâ (a.s.) gibi meleğe mülhak olmuştur ki, bunlar enbiyâ ve evliyâ-yı kirâmdır.

1506. Nakşı âdemdir, lâkin ma'nâsı Cebrâîl'dir; hışım ve hevâdan ve kāl ü kıylden kurtulmuştur.

O enbiyâ ve evliyânın nakşı ve cismi, âdemdir; fakat ma'nâsı, mazhar-ı akl-ı kül olan Cebrâîl'dir. Nefsin gazabından ve hevâ ve heveslerinden ve dedikodularından kurtulmuşlardır.

1507. Riyâzetten ve zühd ve cihâddan kurtulmuştur; gûyâ o, muhakkak âdemîden doğmadı.

Sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulan zevât-ı kirâm, riyâzetten ve zühd-den ve mücâhededen dahi kurtulmuş olurlar; çünki riyâzet ve mübâhâttan perhîz ve mücâhede, nefsi ıslâh etmek içindir. Bunlarda ise, nefsin sıfatla-rı kalmamış ve rûh-ı mutlakın ahkâmında müstağrak olmuşlardır. Ve rûh ise Hak'da fânîdir ve ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallıktır; çünki halîfe-i Hak'dır. Binâenaleyh onların zühd ve perhîzleri, ancak Hakk'ın nehy etti-ği şeylere inhisâr eder. Nitekim Fahreddîn-i Irâkî hazretleri Kitâb-ı Leme-âtında bu ma'nâda şöyle buyurur: "Eğer muhibb, nâ-marzîde Hakk'ın vechini görse bile rızâ vermemelidir; zîrâ onun nâ-marzîde vechi, ona râzı olmamasıdır. وَلاَ يَرْضى العباده الكفر (Zümer, 39/7) ["Kullarının küfrüne râzı ol-maz!"] Bir muhibb ki, Hakk'ı, Hak ile görür ve âlemi Hak görür, münkerâ-ta Hak ile, Hak üzerine, Hak için inkâr eyler ve bu inkârda hüccetini ikāme edip, şer'an harâm olan her şeyde cemâl-i Hakk'ı görmez; şübhesiz ondan ictinâb eyler. Belki ona tab'an rağbeti olmaz. Burada bir şübhe müzâhame eyler, şöyle ki: "Muhib, mâdemki mahkûm-1 tecellîdir ve tecellî bütün eş-yâyı şâmildir, tecellîyi nazarından def' edebilir [mi?]" Buna cevâben deriz ki: "Tecellî iki nevi'dir: Tecellî-i zât ve tecellî-i esmâ ve sıfât. Tecellî-i zâtî-yi kuvvet ve istîlâsı hasebiyle def edemez. Ammâ tecellî-i esmâ ve sıfatı def'e kadirdir. "Çünki bu tecellî kuvve-i temeyyüz ve tasarrufu ref edecek kuvveti câiz değildir." Tecellî-i kahrîyi, tecellî-i lutfi ile def edebilir ve nâmeşrû' olan her şeyde kahır ve celâli ve marzî olan her şeyde de nişân-1 lutuf ve cemâli görür. Burada اعوذ برضاك من سخطك ya'ni "Senin gazabından, rızâna sığınırım!" der. Ve tecelli-izatide اعوذ بك منك ya'ni "Senden sana sı-ğınırım!" der. İmdi bu gibi kemâl-i irfâna vâsıl olan zevât, her ne kadar cis-miyet i'tibariyle benî-âdemden ise de, gûyâ âdemden doğmamış olan bir melek hükmündedirler.

1508. Diğer kısım eşeklere mülhak oldular; hışm-ı mahz ve şehvet-i mutlak oldular.

İnsanların bir kısmı tab'an eşeklere ve hayvanlara iltihâk etmiştir, tabîat-ları sâf ve hâlis gazab ve hiçbir kayd ile mukayyed olmayan şehvet esasları üzerine müstenid bulunmuştur. Hazz-ı nefislerine mâni' olan her bir şeyi ga-zab-ı şedîd ile eşekler gibi çifteler atıp mahv etmeğe çalışırlar ve her an nefis-lerinin şehveti ve hazzı arkasında koşarlar.

1509. Onlarda Cibrillik vasfı var idi ve gitti; o hâne dar ve o vasıf cesîm idi.

Sûret-i insâniyyede mahlûk olmak i'tibariyle onlarda Cibrillik ve melekiyet vasfı var idi; tabîatlarına hayvâniyet galebe ettiği için o vasıf onlardan gitti. Çünki hayvanlık evi dar ve o Cibrillik ve melekiyet vasfı ise büyük ve cesîm idi; bu büyük vasıf, o dar eve sığmadı.

1510. Cansız olan şahıs ölmüş olur; vaktaki onun canı ânsız ola, eşek olur.

[1511] "Ân", letâfet ve hüsn ve câzibe ma'nâlarına gelir. Burada vasf-1 Cibrîlî ve akl-ı maâd ma'nâsını vermek münasib olur. Ya'ni, "Ölmüş olan şahıs, rûh-i hayvânîsiz ve cemâd olur ve rûh-i hayvânî ile yaşayan bir şahsın bu rûhu ânsız, ya'ni akl-ı maâddan ve vasf-1 Cibrîlîden muarrâ olursa, o şahıs bir eşek olur." Bu beyt-i şerîfde beşerin üç mertebesine işâret vardır ki, onlar da: Cemâd, hayvân ve insandır. Ya'ni rûhsuz olan sûret-i beşeriyye cemâddır ve akl-ı maâddan ârî ve rûh-i hayvânî sâhibi olan sûret-i beşeriyye dahi hayvandır, ve akl-ı maâd ile muttasıf olan sûret-i beşeriyye de insandır.

1511. Zîrâ ki, ân tutmayan bir can alçaktır; bu söz hakdır, sûfî söylemiştir.

Çünki aklı, mağlûb-ı şehvet olup ân ve letâfet sahibi ol[may]an bir can alçaktır, zîrâ meyli âlem-i süflîyedir. Bu söz doğrudur ve bu sözü sûfî söylemiştir. "Sûfî"den murâd, sûfîlerin sultânı olan (S.a.v.) Efendimiz olmak münasib olur; çünki bu sürh-i şerîfdeki hadis-i şerifde و من غلب شهوته عقله فهو ادنى من البهائم ya'ni "Şehveti aklına galebe eden behâyimden ednâ ve alçaktır" buyurulmuş idi. Ve şehvetine mağlûb olan bir insanın ma'nâsında hüsn ve letâfet olmadığı meydandadır.

1512. O hayvanlardan daha ziyade can çekişir; cihanda ince işçilikler yapar.

"Bârîk", ince ve "kâr", iş ma'nâsına olup, “bârîk-kâr" vasf-ı terkîbîdir, "ince işçilik" demek olur. "Kârî"deki "yâ” masdariyettir. Ya'ni, "Şehveti ak- lına gālib olan kimse hayât-ı dünyeviyyesinde, hayvandan daha ziyâde can çekişir; ya'ni mihnet ve zahmet çeker. Zîrâ cihânda te'mîn-i maîşet etmek ve hırsını tatmîn eylemek için birtakım ince işçilikler yapar." Ma'lûmdur ki, insan dahi hayvanın bir nev'idir. Sâir hayvânât arasında akıl ile mümtâz olmuştur. Aklın iki sıfatı vardır ki, birisi ebedî olan, maâdından âgâh ve fânî olan maâşından gāfildir; ve diğeri ebedî olan maâdından gafil ve fânî olan maâşından âgâhdır. Evvelki vukūf ve gaflet memdûh ve ikinci gaflet ve vukūf ise mezmûmdur. Aklın evvelki sıfatı, rûhun hüsnü ve letâfetidir; çünki ayn-ı zekâvet ve kıyâsettir; ve ikinci sıfatı, rûhun kubhu ve rezâletidir, çünki ayn-ı hamâkattır. Fakat akl-ı maâd ile ittisâf-ı kâmil, her insanın kârı değildir; ancak inâyet-i Hak'dır. Ve maâddan gaflet dahi hikmet-i ilâhiyyeye müsteniddir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 19. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Dünyâyı ma'mûr etmeleri için Hak Teâlâ bir kavmin gözlerini gaflet ile bağladı. Eğer bir kısmını gāfil kılmasa, hiçbir âlem ma'mûr olmaz. Gaflet ma'mûrluklara ve âbâdanlıklara bâisdir. Nihâyet çocuk gafletten büyür. Aklı kemâle vâsıl olunca artık büyümez olur. Binâenaleyh ma'mûrluğun sebeb ve mûcibi gaflettir ve harâblığın sebebi de hüşyârî ve intibahdır."

1513. Bir mekr ve telbîsi ki, o izhar etmeyi bilir, o başka hayvandan zahir gelmez.

"Telbîs", bir şeyi karışık ve şübheli kılmak demektir ki, mekr ve hîlenin mürâdifidir. "Tenîden" masdarının müteaddid ma'nâsı vardır; burada "peydâ ve ızhâr etmek" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, “İnsan akl-ı maâş sıfatı ile öyle bir hîle ve teşvîşât peydâ etmeyi bilir ki, onları başka hayvanlar ızhâr edemez; zîrâ başka hayvanlarda bu sıfat yoktur."

1514. Sırmacılığa mensub libasları dokumayı, denizin dibinde incileri bulmayı bilir.

1515. İlm-i hendesenin ince işçiliklerini, nücûm ve ilm-i tıb ve felsefe ile beraber bilir.

1516. Ki onun taalluku ancak bu dünyayadır, onun nef'inin yedinci gök yolu yoktur.

Ya'ni, "Akl-ı maâş sahibleri sırmalı kumaşlar dokumayı ve denizin dibin-den inciler çıkarmayı ve mühendisliğin ince işçiliklerini, ilm-i nücûmdan ah-kâm istinbâtını, ilm-i tıbbı ve felsefeyi bilir ki, bunların hepsi ancak hayât-ı dünyanın zâhirine taalluk eder. Nitekim bunlar hakkında âyet-i kerîmede يَعْلَمُونَ ظَاهراً مِنَ الْحَوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) ya'ni "Onlar hayât-ı dünyadan zahir olanı bilirler, halbuki onlar âhiretten ve âlem-i bekādan gā-fildirler" buyurulur. İmdi bu ulûmun nef'i, ancak bu hayât-ı dünyeviyyeye taalluk eder; nefsin yedinci mertebesi olan "nefs-i sâfiye” ve “bâkıye" tarafı-na bu nef'in aslâ yolu yoktur." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 4. fas-lında da bu ma'nâya dair birçok hakāyık beyân buyurmuşlardır.

1517. Bu hep ahır binasının ilmidir ki, öküzün ve devenin vücudunun sütûnudur.

"Ahır"dan murâd, cism-i beşerin mahall-i tekevvün ve tefessüdü olan dünyâdır. Ve "öküz" ile "deve"den murâd, rûh-ı hayvânî sahibi olan ec-sâm-ı beşeriyyedir. Ya'ni, "Bu yukarıda sayılan ilimlerin hepsi fânî olan dünyayı binâ ve ma'mûr etmenin ilmidir ki, öküz ve deve mesâbesinde olan cism-i beşerin vücûdunun direğidir. Bu direkler olmazsa, vücûd-1 be-şerin kıvamı hâsıl olmaz."

1518. Birkaç gün hayvanın istibkāsı için, bu ahmaklar onun adını rumûz ettiler.

Birkaç günlük hayât-ı hayvâniyyenin bekāsını taleb için, hayât-ı ebediy-yeden gafil olan bu gibi ulûm-ı zâhiriyye erbâbı, kemâl-i hamâkatlarından dolayı, bu ilimlerin adını yekdîğeri arasında, birtakım rumûz ve işaretler vaz'etmek sûretiyle konuştular. Meselâ altın yapmakla meşgül olan kimyâgerler, cıvaya ve nişadıra ve kükürt aksâmına ve zırnık envâ'ına “ervâh ve ân" der-ler. Altına ve gümüşe ve kurşuna ve demire ve bakıra "ecsâd" derler. Sahî-hu'l-mizâc olan delikanlıların başlarındaki siyah saça "hacer-i esved" derler ki, iksîr i'mâlinde kullanılır. Bu kimyâgerler daha bunlar gibi birçok elfâz-ı rumûz vaz' etmişlerdir. Ve ilm-i tıb ve hendese ve nücûmun dahi böyle birçok ıstılâhât-ı işârileri vardır ki, erbâbı kendi aralarında kullanıp, ızhâr-ı fazîlet ettiklerini zannederler ve hayât-ı bakıyelerine zerre kadar fâidesi olmayan bu ulûm ile iftihâr ederler.

1519. Hak yolunun ilmini ve onun menzilinin ilmini, sahib-i dil, yahud onu, onun dili bilir.

Hak yolunun ilmine ve o yolun menzilinin ilmine gelince, bu ilmi, gönül sahibi bilir veyâhud o gönül sahibinin gönlü bilir.

“Hak yolu”ndan murâd, kişinin mebde’ine rücû’ yoludur ve bu yolun menzilleri الطرق إلى الله بعدد انفاس الخلائق ya’ni “Allâh’a yol mahlûkātın nefesleri adedincedir” kavlince, her ferdin isti’dâdına nazaran gayr-i kābil-i ta’dâddır. Ancak bu yolun kapısı Peygamber’in getirdiği şerîata ve onun ahvâline kemâliyle ittiba’dır; ve şerîata ve ahvâl-i peygamberîye kemâliyle ittibâ’ edenler, gönül sahibi olup, bunlar da iki kısımdır: Birisi “ehl-i mükâşefe”dir ki, bu zevâta kalblerinin bildiği ahvâl mestûr olmaz; ya’ni kalblerinin bildiğini görür ve bilirler. Ve dîğeri ehl-i mükâşefe olmadığından, kalbinin bildiğini görmez ve fakat kalbinin sevkıyle hareket edip, bu sevkın sebebini, âlem-i zâhirde hâdis olduğu vakit, çeşm-i zâhir ile görür.. Nitekim III. cildde mezkûr olan “Abdâl-ı seb’a” ile, Şeyh Dekūkî hazretlerinin halleri bunun delilidir. Bu ma’nâya göre beyt-i şerîfdeki “yâ” terdîd için olur.

1520. İmdi bu terkibde hayvân-ı latif yarattı ve danişe elîf etti. [1521]

Ya’ni, “Hak Teâlâ hazretleri akıl ile şehvetten ve melekiyet ile hayvâniyetten mürekkeb olmak üzere, bu âlem-i kevnde bir hayvân-ı latîf yarattı ki, o insandır. Ve ona “hayvân-ı latîf” buyurulması, latîf ile kesîften mürekkeb olmasından nâşîdir. Zîrâ hayvâniyeti, kesîf ve melekiyeti latîftir. Ve bu hayvân-ı latîfi dânişe ve ilme dost ve elîf yaptı.” Zîrâ, ister zâhirî ve ister bâtınî olsun, bu her iki nevi’ ilim ile tevaggule hâhişger olan ancak bu hayvân-ı latîfdir. Şu kadar ki, ulûm-ı zâhiriyye ve dünyeviyye ile bütün ömrünü israf edip şehevât-ı tabîiyyesine mağlûb ve ulûm-ı bâtıniyye ve uhreviyyeden bîhaber kalan insanlar, yukarıda îzâh olunduğu üzere hayvana mülhaktırlar.

1521. O kavmin adını "En'âm gibi" etti, zîrâ ki uykunun uyanıklığa nisbeti hani?

Bu hayvana mülhak olan insanlara Hak Teâlâ hazretleri sûre-i A'raf da وَ لَقَد ذَرأنا لجهنم كثيراً من الجن والانس لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بها وَ لَهُمْ أعين لا يبصرون بها وَ لَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بها أُولَئِكَ كَالأَنْعَام بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (A'raf, 7/179) ya'ni "Biz insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yarattık; kalbleri vardır, idrak etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler; işte onlar hayvânât-ı ehliyye gibidirler ve belki onlardan daha şaşkındırlar; onlar gāfildirler" âyet-i kerîmesinde "Ke'l-en'âm" ["Hayvanlar gibi"] adını taktı; zîrâ bu insanlar uyku içindedirler ve rü'yâ mesâbesinde olan bu dünyanın hayâlâtıyla meşgüldürler ve akl-ı maaşlarını, akl-ı maâda tahvíl etmek lüzûmunu hissetmeyip, ulûm-ı dünyeviyyenin tahsiline hasr-ı ömr etmişlerdir. Ve rûh-ı insânîlerinden gaflet içindedirler. Velâkin akl-ı maâd sıfatını hâiz olan insanlar, bu dünyânın uyku hâlinden farkı olmadığını bildiklerinden, onlar uyanıktırlar. Bu iki tâife arasındaki nisbet, uyku ile uyanıklık arasındaki nisbetlere benzer. Hiç uyku hâli, uyanıklık hâline benzer mi? Bu zikr olunan âyet-i kerîme, II. cildin 3071 numaralı beytinde dahi آنکه کالانعام بد بل هم اضل گرچه پر مکرست آن گنده بغل ["O kimse ki, en'âm gibi, belki onlardan daha şaşkın oldu, o koltuğu kokmuş her ne kadar mekr dolu ise de."] sûretinde mürûr etti.

1522. Rûh-ı hayvânî uykudan başkasını bilmez; kavm mün'akis hisler tutar.

Ya'ni “İnsanın rûh-ı hayvânîsi, âlem-i hakîkatin muvâcehesinde uykudan başkasını bilmez ve rü'yâ mesâbesinde olan suver-i âlemden başka, suver-i rûhâniyye olduğunu inkâr eder. Meselâ uykuda olan bir kimse ancak gördüğü rü'yâ ile meşgül olur ve o sûretlerin müşâhedesinde müstağrak bulunur. Uyanıklık hâlindeki tarz-ı maîşetinden ve evinden barkından ve san'atından bî-haber kalır. Uyanıklık hâlinde denizde yürümek ve havada uçmak ve gâyet yüksek bir mahalden bir adımda aşağıya inivermek mümkin olmadığını bilirken, rü'yâ âleminde hiç çekinmeksizin bunları yapar. Binâenaleyh rü'yâsındaki hisleri, uyanıklık hâlindeki hislerinin aksi olur." Bunun gibi bu dünyâda rûh-i hayvânîlerinin ahkâmına tâbi' olan kimseler dahi, âlem-i âhiret ve hakîkate nazaran mün'akis hislere mâliktirler. Meselâ rûh-i hayvânînin ölü- mü, hayâttır ve hayât-ı dünyeviyye ise ölümdür. Nitekim Hz. Pîr bir gazellerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Mevt hayâttır ve hayattır ölüm Kâfir onun aksini eyler gümân Ger yıkılırsa ten évi ağlama Mahbesini yıktın efendi inan!"

Velhâsıl rûh-ı hayvânî ahkâmında müstağrak olanların sâir hisleri dahi böyle mün'akisdir. Binâenaleyh hakikat-ı hâli müşâhede eden enbiyâ ve evliyâ bu dünyanın ezvâkından müctenib olmuşlar ve zarûret mikdârıyla iktifâ etmişlerdir.

1523. Uyanıklık geldi, hayvanlık uykusu kalmadı; kendi hissinin in'ikasını levhden okudu.

Uyanıklık iki sûretle olur. Birisi “mevt-i ihtiyârî" ile ve diğeri “mevt-i iztırârî" iledir. Mevt-i ihtiyârî bilcümle hevâ-yı nefisden ve lezzât-ı cismâniyye ve müşteheyât-ı nefsâniyyeden ve muktezeyât-ı tabîat ve şehvetten fânî olmaktır. Mevt-i iztırârî, rûhun cisimden alâkasını kesmesidir. Havâss-ı beşer, mevt-i ıztırârîden evvel uyanıp, bu âlemin rü'yâ olduğunu bilirler ve beşerin ehl-i gaflet olanları, mevt-i ıztırârî ile uyanırlar; kendilerinde hayvanlık uykusu kalkmayınca dünyâ, rü'yâsındaki hislerinin berzahdaki hislerin tamâmiyle aksi olduğunu, kendi hakikatinin levhinde okur. Meselâ dünyadaki sıfat-ı kibrin, âlem-i berzahda zillet ve zenginliğin, fakr olduğunu kendi nefsinde müşâhede eder.

1524. O kimsenin hissi gibi ki, onu uyku kaptı, vaktāki bîdâr oldu, aksliği göründü.

Nitekim dünyâ uykusunda insan, hayât-ı dünyeviyyesindeki tarz-ı maişetinin aksi olan birtakım rüyalar görür. Fakîr iken, kendisini rü'yâsında zengin bir halde veyâ hasta iken kendisini hâl-i sıhhatte müşâhede eder. Uyandığı vakit, gördüğü sûretlerin tamâmiyle tersine olduğunu anlar. Ezcümle insan, "ahsen-i takvîm" üzere yaratılmış bir mahlûk iken, hayât-ı dünyeviyyesinde sıfât-ı insâniyye ile ittisafı bırakıp, sıfat-ı hayvaniyyeyi ihtiyâr ettiğinden dolayı ölüm vâsıtasıyla uyandığı vakit, kendisini sûret-i insâniyyeden muarrâ ve hangi hayvanın sıfatı galib ise, o hayvanın sûretiyle musavver bulur. Nitekim II. cild-i Mesnevînin 1408 numaralı beyt-i şerîfinde şöyle buyurulmuş idi: "Bir sîret ki, o senin vücudunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vacibdir."

Ve Hakîm Senâî hazretleri dahi Zâdü's-Sâlikîn ismindeki eser-i âlîlerinde şöyle buyururlar: "Eğer bu dünyâda melek-sıfat isen, yarın senin haşrın melek iledir; ve eğer köpek tabîatlı isen vakt-i nüşûrda dahi kabrin içinden bir köpek olarak kalkarsın."

1524. Şübhesiz o, sâfillerden daha süflî olur; onu terk et! "Ben ufûl edenleri sevmem!"

Böyle olunca o kimse isti'dâd-ı insânîsinin kıymetini bilmediği için, sâfil olan hayvanlardan daha süflî olur. Binâenaleyh insanlar arasından ufûl eden ve hayvanlar arasında zâhir olan böyle kimselerin sohbetini terk et; zîrâ ben ufûl edenleri sevmem.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Kehf'de vaki وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَ الْعَشِي يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَ لَا تَعْدُ عيناك عنهم تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَوَةِ الدُّنْيا وَ لَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَيَهُ وَ كَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا (Kehf, 18/28) ya'ni "Sabah ve akşam Rab'lerinin vech- hini isteyip, Rab'lerini zikr edenler ile nefsini habs et; hayât-ı dünyanın zîne-

* Şârih bu beytin sâdece îzâhını yazmış, Farsçasını ve tercümesini yazmayı, belki de temize çekerken, atlamıştır. Atlanan bu beyit ve tercümesi tarafımızdan hazırlanıp mükerrer olarak 1524 ile numaralandırılmıştır. (Yayına hazırlayanlar) tini taleb ederek onlardan gözlerini çevirme ve kalbini bizim zikrimizden gāfil kılan ve hevâsına tabi' olan kimseye itâat etme, onun işi berbâddır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

در بیان تفسیر این آیت که وَ أَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْساً إلى رجسهم و قوله تعالى يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَ يَهْدِي بِهِ كَثِيراً

Bu "Kalblerinde maraz olan kimselere gelince, o maraz onların murdarlıklarına murdarlık ziyâde eder" (Tevbe, 9/125) âyetinin tefsîri ve Hak Teâlâ'nın “Kur'ân sebebi ile çok kimseleri ıdlâl eder ve çok kimselere hidâyet verir" (Bakara, 2/26) kavlinin tefsîri beyânındadır

1525. Zîrâ onun tebdîl ve mücâhede isti'dâdı var idi ve onu alçaklığından dolayı fevt etti.

Kalblerinde hayvanlık hastalığı olan kimselerin murdarlıklarının çoğalması ve dalâlete düşmeleri o sebebden vâki' oldu ki, onlarda hayvâniyet sıfatlarını, mücâhede ile melekiyet sıfatına tebdîl etmek isti'dâdı var iken, tabîatlarına hayvanlık daha hoş geldi; bu isti'dâdlarını fevt ettiler ve dalâlete düştüler.

1526. Hayvan için dahi, mâdemki isti'dâd yoktur, onun özrü hayvanlık içinde pek rûşendir.

Hayvanda melekiyet sıfatını iktisâb etmek isti'dâdı olmadığından, o hayvanlık içinde kalmakta ma'zûrdur.

1527. Mâdemki rehber olan isti'dâd ondan gitti, o her bir gıdâyı ki yer, eşek beynidir.

"Eşek beyni yemek," dimâğın kuvvetini izâleye sebeb olduğundan "mağz-ı har horden", aklı olmamaktan ve boş laf söylemekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni "Hayvaniyet tarafını iltizâm eden kimsede selâmet-i fikrin reh-beri olan isti'dâd-ı melekiyyet gitmiş olduğundan, artık ondan âkılâne fikir ve mütâlaa beklemek abes olur." Kur'ân'ı ve ahâdîs-i nebeviyyeyi ve kelâm-ı evliyâyı yanlış ve tersine anlar. Meselâ evliyâullâh şiirlerinde “mey"den ve "mahbûb"dan bahs ederler; bunlarda hayvaniyet galib olduğundan, "mey"den murâd şarâb-ı maddîdir ve "mahbûb"dan murâd, sûrî güzellerdir diye iddia ederler. Velhâsıl bunların fikirleri fâsid ve muhâkemeleri sakîm olur.

1528. Eğer beladur yese, o afyon olur; ona sekte ve akılsızlık ziyade olur.

"Belâdur", bir ağacın meyvesidir ki, emrâz-ı bâridede isti'mâl ederler. Bürûdet dimâğa te'sîr ederek bî-huşluk hâdis olduğu vakit, belâdur ile tedâvî ederler. "Afyon" ma'lûm maddedir ki, uyku verir ve aklı izâle eder. "Sekte" bir hastalıktır ki, tecvîfât-ı dimâğa rutûbetin te'sîrinden hâdis olur. Bu sebeble tamâmiyle bedenin hissi ve hareketi gider. "Belâdur", bu hastalığa nâfi'dir. Ya'ni, “İsti'dâd-ı melekiyyetine sekte gelmiş olan bir rûh-ı hayvânî mağlûbuna "belâdur" mesâbesinde olan fikr-i müstakîm ilkā olunsa, afyon gibi onun gaflet uykusunu artırır ve sektesini ve akılsızlığı çoğaltır."

1529. Diğer bir kısım, yarısı hayvan, yarısı reşâd ile diri olarak cihâdda kaldı.

Yukarıda îzah olunan üç sınıftan ikisinin hâli zikr olundu. Bir sınıf kaldı ki, melekiyeti ile hayvâniyeti birbirine gälib gelmek kasdıyla dâimâ münâzaa ve cihâd içindedir. Bu sınıf büsbütün hayvan hükmünde değildir; büsbütün melek hükmünde de değildir. Gâh huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyyeye meyl eder ve gâh melekiyet tarafına nazar edip bu hayvâniyet hâlini takbîh eder. Ve reşâd ile, ya'ni doğru yolu bulup gitmek sûretiyle dirilik eseri gösterir; ve sonra yine galebe-i hayvâniyet ile yolunu şaşırır ve tekrar uyanır, yine doğru yola teveccüh eder. Velhâsıl bu iki muhâlif sıfatın te'sîri altında mücâhede eder.

1530. Gece ve gündüz cenk içinde ve keşmekeştedir, onun ahiri, evveli ile niza' etmiştir.

“Ahir”den murâd, rûh-ı hayvânî ve “evvel”den murâd, rûh-ı insânî ve izâfidir. Ya'ni, "Bu üçüncü sınıfta bulunan insanların rûh-ı hayvânîleri, rûh-ı izâfileriyle gece ve gündüz cenk ve nizâ' içindedir. Aklın nefis ile mücadelesi, Mecnûn'un deve ile nizâ'ı gibi ki, Mecnûn'un meyli hürre tarafına ve devenin meyli geriye, yavru tarafınadır. Nitekim Mecnûn dedi: "Devemin muhabbeti benim arkama ve benim muhabbetim önümedir. Ben ve o, muhakkak ihtilaf edicilerdir"

Cenâb-ı Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fîh'in 4. faslında bu şerh-i şerîfi muvazzıh olan beyânât-ı aliyyeleri vardır ki, şöyle buyururlar: "Senin için âlemde bu hâb u hôr gıdâsından başka, nûr-ı Hak'tan bir gıdâ vardır ki, ابیت عند ربی یطعمنی و یسقینی [Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni yedirir ve içirir"] onun burhânıdır. Bu âlemde o gıdâyı unutmuş ve bu gıdâ ile meşgûl olmuşsun ve gece ve gündüz teni beslersin, nihâyet bu ten senin atındır ve bu âlem onun ahırıdır; onun gıdâsı, yiyicinin gıdâsı olamaz. Onun meyli hâb u hôr ve tena'umadır. Sebebi odur ki, hayvanlık ve behîmelik sana galebe etmiştir. Sen onun üstünde, onların ahırında kalmışsın ve âlem-i bekānın pâdişâhları ve emîrlerinin sınıfında makamın yoktur, gönlün oradadır. Fakat sen galib olunca, tenin hükmüne girip ona esîr olmuşsun. Nitekim Mecnûn Leylâ'nın şehrine kasd edip, aklı başında oldukça devesini o tarafa sürdü. Vaktâki bir lahza Leyla'ya müstağrak olup kendini ve devesini unuttu. Devesinin köyde bir yavrusu olduğundan, fırsat bulup geri döndü ve köye vâsıl oldu. Mecnûn kendine gelince, iki günlük yoldan geri dönmüş idi. Böylece üç ay yolda kaldı. Akıbet "Bu deve benim belâmdır!" diye bağırıp, deveden aşağıya atladı ve mâşiyen gitti ve dedi:

1531. Mecnun ve onun devesi gibidirler; yakînen o, öne ve bu, kîn ile geriye çeker.

Ya'ni, “Rûh-ı insânî bir kişiyi Mecnûn gibi öne ve âlem-i aşk ve ma'rifete; ve rûh-ı hayvânî dahi Mecnûn'un devesi gibi kîn ve gazab ile geriye ve âlem-i süflînin şehevâtı ve huzûzâtı tarafına çeker.

1532. Mecnun'un meyli o Leyla'nın önüne gidicidir; devenin meyli arkaya yavrusu için koşucudur.

Mecnûn gibi olan rûh-ı insânînin meyli, Leylâ-yı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna gidicidir; ve deve gibi olan rûh-ı hayvânînin meyli, yavrusu mesâbesinde olan kuvâ-yı nefsânî için, geriye ve âlem-i süflî tarafına koşucudur.

1533. Eğer Mecnun bir dem kendinden gafil olaydı, deve dönerdi ve pek geriye gelir idi.

1534. Onun bedeni aşk ve sevda dolu olduğundan, bî-hod olmaktan ona çare olmadı.

O Mecnûn'un cismi aşk ve sevda dolu olduğundan, kendinden geçmek hâlinden kurtulmak için ona çare yok idi; zîrâ aşk ile dolu olan cismin hâli budur.

1535. O kimse ki murâkıb olur, akl idi. Aklı ise, Leyla'nın sevdası kaptı.

Vücûd-ı beşerde, efkâr ve ef'âlin murâkıbı akıl idi; halbuki aklı Leylâ'nın aşk ve sevdâsı kaptı; binâenaleyh murâkıb-ı efkâr ve ef'âl kalmadı.

1536. Fakat naka çok murakib ve çevik idi, o yularını gevşek gördüğü vakit,

1537. Ondan anlardı ki gāfil ve bî-huş oldu, bila-te'hîr, geriye yavruya tevec-cüh ederdi.

"Deng", dîvâne ve bî-hûş ve hayran kalmış olan kimseye denir. Ya'ni "Mecnûn'un vücûdunda murâkıb olan akıl, aşk-ı Leyla ile zâil olmakla berâ-ber, bindiği deve, yavrusu tarafına çok murâkıb ve çevik bir halde idi. Mec-nûn devenin yularını gevşek bıraktığı vakit, deve Mecnûn'un bî-hûş ve gāfil olduğunu anlar ve hemen geriye, yavrusu tarafına teveccüh ederdi."

1538. Vaktaki yine kendine gelir idi, görürdü ki o yerinden çok fersahlar geri-ye gitmiştir.

"Fersah ve ferseng", üç mil, ya'ni 7500 zira' uzunluğunda olan mesafe-dir. Ya'ni, "Mecnûn o bî-hûşluk ve istiğrâk hâlinden kendine geldiği vakit, bulunduğu yerden birçok fersah mesafelerce geriye gittiğini görürdü."

1539. Üç günlük yolda bu ahvaller ile Mecnûn senelerce tereddüd içinde kaldı.

"Ahvâlha" kelimesi cem'ü'l-cemdir. Birçok hallerin müctemian tekerrürü ma'nâsını beyân için isti'mâl buyurulmuştur. Ya'ni “Rûh-ı izâfi, merkebi olan nefsi ile, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak tarafına teveccüh eder ve onun gafletini ve bîhuşluğunu anlayan nefis, hemen kendi kuvâsı tarafına döner. Sâlik üç günlük yolda senelerce tereddüd içinde kalır." "Üç günlük yol"dan murâd, fark ve cem' ve cem'u'l-cem' halleridir.

1540. Dedi: "Ey deve, mâdemki her ikimiz âşıkız, biz iki zıddız, binaenaleyh [1542] lâyıksız yoldaşız."

Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "pes" yerine "bes" vâki'dir. Bu halde ma'nâ: “Biz iki zıddız; çok lâyıksız yoldaşız!" Ya'ni "Mecnûn devesinin mâ- ni'-i vuslat-ı ma'şûk olduğunu görünce, devesine hitâben dedi: "Ey deve, ben Leylâ'ya âşıkım, sen de yavruna âşıksın. Benim teveccühüm ileriye, senin teveccühün ise geriyedir. Biz birbirimize zıd olan iki yolcuyuz, binâenaleyh birbirimize refâkatımız lâyık olmaz!"

1541. "Senin muhabbetin ve yuların benim vefkım üzere değildir; senden sohbeti döndürmeyi ihtiyar etmek lazımdır."

"Senin muhabbetinin taalluk ettiği cihet ve seni çekip götüren yular, benimkilerine muvâfik değildir. Binâenaleyh senden sohbeti döndürmeyi ihtiyâr etmek îcâb ediyor." "Gerd" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; burada "dönmek ve döndürmek" ma'nâsınadır.

1542. Bu iki yoldaş birbirinin yol vurucusudur; eğer tenden aşağıya gelmezse o can azgındır.

Mecnûn ve deve misâli vech ile, rûh-ı izâfî ile rûh-ı hayvânî birbirinin yollarını vuran iki yolcudur. Eğer rûh-ı izâfî, devesi olan cismin hükmünden kurtulmaz ve onun sevkine tâbi' bulunur ise, o rûh azgındır ve şakîdir.

1543. Can arşın hecrinden faka içindedir; ten diken ağacının aşkından deve gibidir.

“Arş" kelimesinin birçok ma'nâları vardır, burada الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân arşa istivâ etmiştir"] âyet-i kerîmesinde mezkûr olan "arş-ı Rahmân" murâd buyurulur ki, onun keyfiyetinin beyânı ve ta'rîfi şer'an câiz değildir. Çünki arşa vusûl keyfiyeti zevkî ve vicdânîdir ve "cem'u'l-cem'" makāmıdır ve bu "mak'ad-ı sıdk"dır. Nitekim âyet-i kerîmede فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/55) ya'ni "Muttakiler, muktedir olan melík indinde mak'ad-ı sıdıkdadır" buyurulur. Ya'ni, “Cân böyle bir arşdan ayrıldığı için, ona vuslat ihtiyacı içindedir. Ten ve cisim ise, diken ağacı mesâbesinde olan bu âlem-i kesîfin aşkından deve gibidir; ve deve, diken yemeyi sevdiği gibi, cisim de bu âlemin diken mesâbesinde olan ezvâkıyla mahzûz olur.

1544. Cân yukarı tarafa kanatlar açar; ten zemîne pençeler vurmuştur.

Cân, yüksek olan âlem-i ervâh tarafına kanatlar açar, cisim ise süflî olan arza yapışmıştır; aslâ o kesâfet ve süfliyetten ayrılmak istemez.

1545. "Ey vatanın mürdesi, sen benim ile oldukça, benim cânım Leyla'dan uzak kalır!"

"Mürde", lügaten "ölmüş” ma'nâsına ise de, burada "âşık ve firîfte" ma'nâsına gelir. Ya'ni, "Senelerce çalışıp makām-ı "cem'u'l-cem‘"e vusûl hususunda nefsinin mümâneatını gören sâlik, nefsine hitâben der ki: "Ey âlem-i süflî olan bu dünyanın âşıkı ve aldanmışı! Bu seferde sen benim ile beraber oldukça, benim rûh-ı izâfîm, ma'şûk-ı hakîkîden uzak kalır."

1546. "Bu türlü hallerden dolayı Tîh ve kavm-i Mûsâ gibi, senelerce vaktim geçti!"

"İkimizin arasında vâki' olan muhâlif hallerden dolayı, senelerce maksûduma vâsıl olmaksızın vaktim geçti. Benim hâlim Tîh Sahrâsı'nda kırk sene hayrân ve perîşân bir halde kalan Mûsâ (a.s.) ın kavmine benzedi."

1547. "Bu yol visâle kadar iki adım idi; senin tuzağından altmış sene yolda kaldım."

Bu beyt-i şerîfde الدنيا حرام على اهل الآخرة و الآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ, ehl-i âhirete harâmdır ve âhiret, ehl-i dünyâya harâmdır ve her ikisi ehlullâha harâmdır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Binâenaleyh "iki adım"dan murâd, birisi dünyâdan geçmek ve diğeri de âhiretten geçmektir. Şiblî hazretlerine birisi: "Yâ Şeyh! abd ile Rab arasında kaç menzil vardır?" diye sormuş, o da: "İki adımdır, geçtiğin vakit vâsıl oldun" diye cevab vermiştir. Emir Hüsrev dahi bu iki adımı bir beytinde şöyle beyân etmiştir: Bir adım kendi nefsin üzerine, diğerini dostun mahallesine koy; her ne görür isen dostu gör, bununla ve onunla iş yoktur.

Fakat dikkat buyurulursa, iki sözün de ma'nâsı bir yola çıkar. Zîrâ gerek dünyâ lezzetini ve gerek âhiret ni'metini kişi hazz-ı nefsi için ister; binâenaleyh nefsinden geçmek, dünyâ ve âhiret lezzetlerinden ve ni'metlerinden geçmek demek olur ki, ikinci adım vuslat-ı Hak'dır. Gerek dünyâ ve [gerek] âhiret tâlib-i zât-ı Hak olanların hicabıdır. Dünyâ, hicâb-ı zulmânî ve âhiret, hicâb-ı nûrânîdir. Bu iki hicâbdan geçenler ancak zât-ı Hakk'ın âşıklarıdır. Mertebe ve makām tâlibleri olan sâlikler, hicâbât-ı nûrâniyye içindedirler. İmdi himmeti âlî olan sâlik der ki:

1548. Yol yakındır, halbuki ben pek geç kaldım; bu süvârîlikten doymanın toku olarak doydum.

Ya'ni, “Ma'şûka giden yol, iki adımdan ibaret olarak pek yakın iken, ben pek geç kaldım; bu ten devesine olan binicilikten pek doydum ve bıktım."

Hakîm Senâî hazretleri dahi Zâdü's-Sâlikîn ismindeki risalelerinde yolun yakınlığı hakkında şöyle buyururlar:

"Bu yolun hepsi iki adımdan ziyâde değildir; yol yakın oldu ve söz kısa. Bir adımı varlığın ve vücudun başı üzerine korsun ve o diğer adımı da Hz. Vedûd'un kapısına koyarsın.

"Süvâr", binici, "ya" masdariyettir. "Süvârî" binicilik demek olur.

1549. Kendini deveden baş aşağı bıraktı, "Ne zamâna kadar, ne zamâna kadar gamdan yanarım?" dedi.

1550. Geniş sahra onun üzerine dar oldu, kendisini taşlığa attı. [1552]

1551. Kendisini öyle şiddetle aşağıya attı ki, o cesûrun cismi muhalhal oldu.

"Muhalhal", "halhale" masdarından ism-i mefûl olup, kemik üzerindeki etin cümlesini sıyırmak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mecnûn, vuslat-ı yâre mâni' olan devesinin üzerinden kendisini taşlık üzerine öyle şiddetle attı ki, cismi taşlara çarparak kemikleri üzerinde etler sıyrıldı."

1552. Vaktaki kendisini öyle alçak tarafa attı, kaza cihetinden o lahza onun ayağı da kırıldı.

Ya'ni, Mecnûn dört türlü mesâib ihtiyâr etti. 1. Baş aşağı düşmek. 2. Kendini taşlığa atmak. 3. Şiddetle atmak ve etleri sıyrılmak. 4. Ayağı kırılmak. Bunların her birisi Hak yolu sâlikinin ihtiyâr etmesi lâzım gelen hallere işarettir. "Baş aşağı düşmek," rûh-ı râkibin, nefsin irâdesine muhalefettir. "Taşlığa atlamak," nefse hoş gelmeyen mücâhedât ve riyâzâttır. “Şiddetle atılıp, etleri sıyrılmak," nefsin sıfatlarından soyunmaktır; ve "ayağı kırılmak," rûh-ı izâfînin âlet-i meşy ve hareketi olan rûh-ı hayvânînin kuvvetini kesr etmek ve onu mevt-i ihtiyârî ile öldurmektir.

1553. Ayağını bağladı. "Top olurum, onun çevgânının kwrımında yuvarlanarak giderim!" dedi.

“Gû”, top ma'nâsına olan "gûy" kelimesinin muhaffefidir ki, bu top cirit oyununda çevgân ile çelinir. "Ham", büklüm ve kıvrım ma'nâsınadır. “Çevgân" üç bükümlü ve eğri bir sopadır ki cirit oyununda top bu eğri sopa ile çelinir ve yuvarlanır. Bu beyt-i şerîfde sâlikin ma'şûk tarafına olan seyr-i rûhânîsine işâret buyurulur.

1554. Hoş sözlü hakîm bundan dolayı nefrîn eder, bir süvâriye ki, o tenden aşağıya gelir.

Ya'ni, "Latîf sözlü olan Hakîm Senâî hazretleri Hadîka nâmında eser-i şerîfinde ten ve cisim merkebinden aşağıya inmeyen bir süvârîyi, bu yukarıda zikr olunan sebebden dolayı, takbîh ve zemmeder." Nitekim o hazret-i Hakîm-i Rabbânî Zâdü's-Sâlikîn ismindeki eserinde şöyle buyurur: "Nefis çok kâfirdir, işte bu söz yeter. Eğer nefis ile beraber oldun ise, ne kadar nâkessin. Eğer sen kendi nefsinin mahkûmu olursan, yakînen bil ki, pek kötü olursun. Eğer onu kahr edersen nefis olursun ve eğer onun murâdını verir isen alçak olursun. Senin dîv-i nefsin yola delîl oldukça, Cebrâîl seninle beraberlik edemez. Sen nazarsızlıktan dolayı Yûsuf'u terk ediyorsun da, kurdun musâhibi oluyorsun, işte eşeklik!"

1555. Mevla'nın aşkı ne vakit Leyla'dan nâkıs olur? Onun için top olmak evlâ olur.

"Aşk-ı Hak ile top olarak seyr etmek evlâ olur" ta'bîriyle "vuslat-ilallah"ın cisim kaydından kurtulan rûh ile vâki' olacağına işâret buyurulur.

1556. Sıdk pehlûsu üzerinde, aşk çevgânının kıvrımında yuvarlanıcı olarak top ol!

"Galt-1 galtân", terkîb-i terâdüfidir, te'kîd ma'nâsını mutazammındır. "Sıdk" ile "aşk" kelimelerinde kafiye "kaf" harfleridir ki ehl-i kāfiye, bir ve iki harfin kafiye olmasını câiz görmemişlerdir. Ya'ni "Ey sâlik, Mecnûn, aşk-ı Leylâ için ten ve cisim kaydıyla mukayyed olmayıp ma'şûku tarafına top gibi yuvarlanarak gitmeyi tasvîb etti. Hakk'ın aşkı, Leylâ'nın aşkından aşağı değildir. Binâenaleyh o ma'şûk-ı hakîkîye vuslat için cisim kaydından kâmilen kurtulmak ve top gibi yuvarlanarak rûh ile gitmek lazımdır." Aşkta sadâkat bu hâli iktizâ eder.

1557. Zîra bu sefer, bundan sonra Huda'nın cezbi olur ve o nâka üzerindeki sefer, bizim seyrimiz olur. Ma'lûm olsun ki, ehl-i îmân için cezb-i Hak iki nevi'dir: Birisi "cezb-i âmm," dîğeri "cezb-i hâss"dır. Cezb-i âmm ile kulun kalbinde Hakk'a teveccüh duygusu hâsıl olur ve kulcağız Hakk'a teveccüh edip nefis ve tabîat kaydı arasında seyr eder. Gâh ileri gider ve gâh geriye düşer; vaktāki sebebsiz bir inâyet olarak cezb-i hâss-ı ilâhî vukū'a gelir, sâlikin benliği ve enâniyeti zâil olmakla ten ve cân kaydından geçer. Sâlikin cezb-i âmm üzerine vâki' olan seyrine, "seyr-ilallâh"; ve ikinci cezb üzerine vâki' olan seyrine de, “seyr-billah" derler جذبة من جذبات الرحمن توازى عمل الثقلين ya'ni "Cezebât-ı Rahmân'dan bir cezbe ins ve cinnin ameline muvâzî olur" hadis-i şerîfinde bu cezbe-i hâssa işâret buyurulur. Hazret-i Mısrî-i Niyâzî bu cezbeye işâreten buyurur. Beyit: Aldın çü beni benden geçtim bu cân u tenden Aklım dahi her vârım yağmadır alan alsın! Ve cenâb-ı Pîr efendimizin bir gazellerinde buyurdukları şu beyt-i şerîfde de kezâlik bu cezbeye işâret buyurulur:

“Kul teâlev” (En’âm, 6/151) ["De ki: Gelin!.."] âyet-i kerîmesi cezb-i Hak’dan nişândır; biz Hak Teâlâ’nın cezbi ile gidiyoruz.

1558. Böyle bir seyr cinsden müstesnadır; zîra o ins ve cinnin içtihadından ziyâdedir.

Böyle cezb-i hâss-ı ilâhî üzerine vâki' olan bir seyr, diğer cezbler ile vâki' olan seyr cinsinden müstesnâdır; zîrâ böyle bir seyr جذبة من جذبات الرحمن توازى عمل الثقلين ["Cezebât-ı Rahmân'dan bir cezbe, ins ve cinnin ameline muvâzî olur"] hadis-i şerîfi mûcibince ins ve cinnin amel ve içtihâdından efdaldir.

1559. Böyle bir cezb vardır, her âmmın cezbi değildir ki, onu fazl-ı Ahmed koydu vesselâm!

Ma'lum olsun ki, الطرق الى الله بعدد انفاس الخلائق ya'ni "Allah'a giden yollar mahlūkātın nefesleri adedincedir" kavli mûcibince, halâik sûret-i umûmiyyede, bilsin bilmesin, Hakk'a müteveccihen seyr ederler; zîrâ Hak, bilcümle mahlûkātın nâsiyesinden âhizdir. Nitekim sûre-i Hûdd'a vâki: ما من دابة الا هو آخذ بناصيتها Hud 11/56) ya'ni "Hak Teâlâ'nın nâsiyesinden tutup çekmediği bir dâbbe yoktur" âyet-i kerîmesinde bu cezbeye işaret buyurulur. Ve bu cezb-i âmm, her bir kimsenin rabb-i hâssı olan isim vâsıtasıyladır. Binâenaleyh mü'min ve kâfir hepsi Hakk'a müncezibdir ve hepsi seyr-ilallâhdadır. Fakat ism-i Hâdî'nin cezbi, ism-i Mudill'in cezbi gibi değildir. İsm-i Hâdî cemâle ve ism-i Mudill celâle çeker. Her iki sınıf, kendi sırât-ı müstakîmleri üzerinde seyr ederler. Yukarıda îzâh olunduğu üzere, ism-i Hâdî'nin mazharı olan ehl-i îmân arasındaki cezb dahi ya umûmî veyâ husûsî olur. Bu beyt-i şerîfdeki cezbler, bu umûmî ve husûsî cezblerdir. İmdi bu cezblerin hepsi, cezb-i ilâhî cinsinden ise de, ism-i Hâdî mezâhiri arasında vâki' olan bu cezb-i hâss-ı ilâhî üzerine vâki' olan seyr-billâh, diğer seyrlerin cinsinden müstesnâdır; çünki ins ve cinnin amel ve içtihâdından efdaldir; ve bu cezb-i hâss, sâir ümemin ehl-i îmânı arasında da vâki' olmamıştır. Çünki o cezbi, Ahmed (a.s.)ın fazlı ızhâr eyledi. Nitekim bu fazla işâreten bu Mesnevî-i Şerîf'in II. cildinde vâki' 354, 355, 356 numaralı beyitlerde şöyle buyurulmuştur:

["Bu devir senin devrindir, Mûsâ-yı Kelîm senin devrinde bulunmayı isterdi. Çünki Mûsâ senin devrinin parlaklığını ve onda tecellî sabâhının zuhûra geleceğini gördü. De ki: "Yâ Rab, o nasıl bir rahmet devridir; hattâ o devir rahmeti de geçmiştir ki, onda rü'yet vardır!"]

Bu fazl-ı ilâhî hakkındaki tafsilât ve îzâhât bu beyitlerde beyân olundu.