تفسير يا ايها المزمل "Yâ eyyühe'l-müzemmil!" âyet-i kerîmesinin tefsîri
38. bölüm / 47 · 3752 kelime · ~19 dk okuma
1452. Nebîye: "Ey Ebu'l-Hereb kilimden dışarıya çık!" diye bu sebebden müzzemmil okudu.
"Bü'l-hereb", "hereb" kaçmak ve "bü'l-hereb", çok kaçıcı demektir ve "ihtifâ sâhibi" demekten kinâye olur. Ya'ni, Hak "Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, ahmakların reîs ve hüküm sahibi olup âkıllerin, onların uğursuzluklarından kilim içine örtünmeleri sebebinden dolayı, kilim içine örtünen Peygamber-i zîşânına: "Ey benim kilime bürünen Resûl'üm! O kilimden dışarıya çık!" diye hitâb buyurdu.
1453. "Başını kilime çekme ve yüzünü örtme; cihân hayran bir cisimdir ve sen akılsın!"
"Cihân halkı bir cism-i câmid gibi akılsız ve anlayışsızdır, asla hakāyıkı müdrik değildirler; sen ise akl-ı tâmsın ve akl-ı külsün, halk-ı âleme senden anlayışlar ve idrâkler hâsıl olacaktır. Binâenaleyh dışarıya çık, yüzünü örtme!"
1454. "Sakın müddeînin arından gizli olma; zîrâ sen şa'şaaya mensub olan vahyin şem'ini tutarsın!"
"Şa'şa", parlamak ve yaldıramak; sonundaki "yâ" nisbet içindir. Vahy-i ilâhî şem'e teşbîh buyurulmuştur. “Şa'şaî," bu şem'-i vahyin sıfatıdır. "Neng-i müddeî"den murâd, münkirlerin Resûl-i Ekrem'e tâbi' olmaktan arlanmaları ve tekebbür etmeleridir. Ya'ni, "Ey Resûl-i Ekrem'im, sen münkirlerin ve câhillerin kendilerini büyük görüp sana tâbi' olmaktan utandıklarından dolayı mahzûn olarak saklanma, dışarıya çık! Zîrâ sende parlamaklığa mensûb olan benim vahyim projektörü vardır ki, onunla zulümât-ı tabîiyye âlemini aydınlatacaksın!"
1455. Agah ol, gece kalk ki, ey hümâm şem'sin, şem' gecede kıyâmda olur.
"Hümâm”, büyük ve pâdişâh ve âlî-himmet kimse. "Şem", her asra göre değişen âlet-i tenvîrdir. Eski zamanlarda bal mumundan yapılırdı ve şem' denilirdi; sonra petrol lambaları çıktı. Hâl-i hâzırda elektrik isti'mâl olunmağa başladı. Binâenaleyh "şem" kelimesine âlet-i tenvîr ma'nâsı verilmek münasib olur. Bu beyt-i şerifte يا أيها المزمل (Müzzemmil, 73/1) âyet-i kerîme-sinin maba'di olan قُمِ اليْلَ إِلا قَلِيلاً نِصْفَهُ أَوِ انْقُصُ مِنْهُ قَلِيلاً أَوْزِدْ عَلَيْهِ وَ رَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرتيلاً (Müz-zemmil, 73/2-4) ya'ni "Gecenin bir sülüsünde veya iki sülüsünde kāim ol ve kelimât-ı kur'âniyyeyi vâzıh bir sûrette oku!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
Ya'ni: "Ey âlî-himmet Resûl'üm, geceleri kalk, zîrâ sen âlet-i tenvîrimsin, seninle zulümât-ı tabîiyyeyi izâle edeceğim; zîrâ âlet-i tenvîr karanlıklarda kāim olmak îcâb eder."
1456. "Senin ziyan olmaksızın, aydınlık olan gündüz dahi gecedir; senin penâhın olmaksızın, arslan tavşanın esîridir."
"Erneb", tavşan demektir. "Senin nûr-ı ma'nevîn olmaksızın, sûrî güneşin vücûda getirdiği aydınlık gündüz dahi, gece hükmündedir; zîrâ o aydınlık beşerin tab'-ı hayvânîsini izâle etmez, bilakis cismâniyetin zulmetini takviye eder. Senin penâhın ve himâyen olmaksızın, ma'nâ arslanları olduklarını iddia eden feylesoflar ve hakîmler, tavşan gibi hîlekar olan nefsin mağlûbudur."
Menkabe: Hükemâ-yı yunâniyye zamânında gāyet güzel ve meşhûr bir fahişe varmış; bundan feylesofların hallerini sormuşlar cevâben demiş ki: "Ben onların ne düşündüklerini ve ne yaptıklarını bilmem, yalnız şunu bilirim ki, akşam olunca onlar da sâir insanlar gibi, bizim kapıyı çalıyorlar."
1457. "Bu safâ denizinde gemici ol, zîrâ sen ey Mustafâ, ikinci Nûh'sun!"
Ya'ni, "Peygamberim olan Nûh, tûfân-ı sûrîde kesîf olan sularda gemicilik yaptığı gibi, ey mahbûbiyetle muhtâr kıldığım Resûl-i Ekrem'im, sen dahi bu safâ denizinde ve ilm-i ledün deryâsında ikinci Nûh mesâbesinde bir gemici ol ve kullarımı zulümât-ı tabîiyye tûfânına karşı helâkten kurtar!" Bu ma'nâ bu cildin 540 numarasına müsâdif olan بهر این فرمود پیغمبر که من همچو کشتی ام ز طوفان زمن ["Bunun için Peygamber buyurdu ki: "Ben zamânın tûfânında gemi gibiyim."] beyt-i şerîfinde de münderic olup مثل امتى سفينة نوح من تمسك بها نجا و من تخلف عنها غرق ya'ni "Benim ümmetimin meseli, Nûh gemisinin meseli gibidir; ona temessük eden kimse necât buldu ve ondan tahallüf eden kimse boğuldu" hadis-i şerîfini îzâh buyurur.
1458. Ukalâya her yol için, hususiyle su yolunda bir yol tanıyıcı lazımdır.
"Lübâb", her şeyin iyisi ve güzîdesi ve hâlisi demektir ve "akıllılar" ma'nâsına da gelir. Burada ikinci ma'nâ münasibdir. Ya'ni, "Zâhirde ve bâtında yol bilmeyen akıllılara rehberlik etmek üzere bir yol tanıyan kimse lâzımdır. Hele o yol zâhirde cisimler için tehlikesi çok olan deniz yolu olursa, mâhir bir kaptan ve bâtında rûhlar için tehlikesi ve geçitleri pek çok hak yolu olursa, muhakkak bir insân-ı kâmil lâzımdır."
1459. "Kalk, yolu vurulmuş kervana bak! Her tarafta gemici olmuş bir gulyabânî vardır!"
"Kalk, İblîs-i şakî tarafından yolları vurulmuş beşer kervânına bak! Her tarafta doğru yolu gösteriyorum diye beşerin idrâk-i hakikat yollarını şaşırtan görünen ve görünmeyen bir gulyabânî vardır."
1460. "Vaktin Hızır'ısın her geminin mededi sensin, Rûhullâh gibi tenha gidicilik etme!"
Birinci mısra' hakkında şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Hızır" ta'bîri, “ulûm-i ledünniyye ifaza edici" ma'nâsından istiâre olunmuştur; binâenaleyh ma'nâ, “Bu vakitte ilim ifâza edici ancak sensin, başkası değildir!" demek olur. Yoksa maksad Server-i âlem (s.a.v.) hazretlerinin Hızır (a.s.)a teşbîhi değildir. Zîrâ a'lânın ednâya teşbîhi câiz olmaz." Fakîr derim ki: Kāmûs'un beyânına göre Hızır kelimesi "ketf" vezninde "hazr" yeşil fidana ve tâze ekine ve tâze sebzeye ve çayıra ve çimene ıtlâk olunur. Bu sûret- te "Hazr-ı vaktî", "Sen nübüvvetin tâze fidanısın!" ma'nâsına alınırsa tekellüfe ve a'lânın ednâya teşbîhine de mahal kalmaz. İkinci mısra'da "Rûhullah"dan murâd Îsâ (a.s.)dır. Bu misrâ'ın ma'nâsı cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 21. faslında şöyle tavzîh buyururlar: "Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi'l-İslâm" ya'ni "İslâm'da ruhbâniyyet yoktur" buyurdu. Ruhbânlar için tarîk-ı halvet ve dağlarda sâkin olmak ve kadın almamak ve dünyâyı terk eylemek vardır. Hak Teâlâ (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi; o da nedir? Cevirlerini çekmek ve onların muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa'y etmek ve kendini mühezzeb kılmak için kadın almaktır." Ve yine o faslın bir fıkrasında da şöyle buyururlar: "Îsâ (a.s.)ın tarîkı, mücâhede ve halvet ve şehvetten ictinâbdır; ve tarîk-ı Muhammedî ise kadının ve erkeğin cevirlerini çekmektir."
Beytin hülâsaten ma'nâsı: "Sen bu vakitte nübüvvetin tâze fidanısın ve bu vücûd-ı izâfî deryâsında tabîat ve nefsâniyet fırtınaları arasında yüzen, her bir cism-i beşer gemisinin yardımcısı sensin; zîrâ biz seni bilumûm beşerin selâmeti için gönderdik. Nitekim وَ مَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ (Sebe' 34/28) ya'ni "Biz seni ancak nâsın kâffesine gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh sen Îsâ (a.s.) gibi halveti ve nâsdan uzleti ihtiyâr etme!"
1461. Çünki sen bu cem'iyetten evvel göğün şem'i idin; inkıta' ve halvet getiriciliği bırak!
"Göğün şem'i"nden murad كُنْتُ نَبِيًّا وَ آدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَ الطِّينِ ya'ni "Ben nebi idim, halbuki Adem su ile toprak arasında idi" hadis-i şerîfinde işâret buyurulduğu üzere, Resûl-i Ekrem'in âlem-i ervâhdaki nübüvvetleridir. Ya'ni "Sen bu âlem-i cismâniyyette efrâd-ı beşer cem'iyetine gelmezden evvel, âlem-i ervâhda cem'iyyet-i ervâhın şem'i ve nebîsi [idin]. Bu âleme geldikten sonra sana halktan inkıtâ' ve kesilmek ve halvete çekilmek câiz değildir; bu hâli terk et!"
1462. "Halvet vakti değildir, cem'e gel! Ey Resûl'üm hüdâ Kāf gibi ve sen hümâ gibisin!"
"Ey Resûl-i Ekrem'im, tenha yaşamak vakti değildir; cem'iyyet-i beşeriyyeye karış! Zîrâ benim ism-i Hâdî'min mazhar-ı etemmisin. Hidayet Kaf dağı gibi ve sen Kāf dağının sâkini olan ankā kuşu gibisin!" "Kāf dağı" eslâf ta- rafından, dünyanın etrafını kaplayan bir dağ olarak tahayyül ve ismi mevcûd, cismi ma'dûm olan ankā kuşunun o dağda sâkin olduğu tevehhüm olunur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu tahayyül ve tevehhüm üzerine, lisân-ı Hak'dan bir teşbih yapmışlardır. Bu teşbîhdeki nükte budur ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin zuhûruyla âfâk-ı âlemi hidâyet istílâ etmiş ve rahmet-i ilâhiyye kaplamıştır. Ve hakikat-ı muhammediyyeleri ankā kuşu gibi, ehl-i cihân tarafından lâyıkıyla idrak olunamamıştır.
1463. Bedir, feleğin sadrı üzerine gece gidici oldu; köpeklerin bağırmasından seyri terk etmez!
Meselâ "Ayın on dördü, arza nazaran evvelki felek üzerinde gece devr edici oldu; fakat onun devri esnasında arz üzerindeki köpeklerin bağırmalarından dolayı ay devrinden vazgeçmez." "Sadr" her şeyin evveline denir. "Sadr-ı felek", feleğin evveli demek olur ki, arzın peyki olduğuna işâret buyurulur.
1464. Senin bedr-i münîrine ta'n ediciler köpekler gibidir, senin sadrın tarafına bağırma tutarlar.
"Sadr" burada, yüksek mertebe ma'nâsınadır. "Senin bedr-i münîr mesâbesinde olan nübüvvetine ta'n edenler, aya karşı havlayan köpekler gibidir; senin o yüksek merteben tarafına ta'n ederler ve onların bu ta'nları köpeklerin av'avasıdır."
1465. Bu köpekler "Ensıtû!" emrinden sağırdırlar. Senin bedrine sefâhet cihetinden hav hav edicilerdir.
Bu beyt-i şerîfde وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَانْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (A'râf, 7/204) ya'ni "Kur'ân okunduğu vakit, onu dinleyin ve susun, merhamet olunmanız me'mûldür" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Köpek mesâbesinde olan bu ta'n ediciler, Hak Teâlâ'nın "Susun!" emrinden sağırdırlar. Onların bu gibi emirler kulaklarına girmez, sefâhetleri ve akılsızlıkları cihetinden senin bedr-i nübüvvetine karşı hav hav diye bağırırlar."
1466. "Ey şifâ, sen sakın hastayı, sağırın öfkesinden dolayı, körün asâsını terk etme!"
"Ey vücûdu, emrâz-ı ma'neviyye ile hasta olan beşere ayn-ı şifâ olan Resûl-i Ekrem'im, sen sakın hasta olan beşeriyetin tedâvîsinden vazgeçme ve sağır olan münkirlere karşı öfkenden dolayı Hak yolunda kör olan bîçârelerin asâsı olan evâmir-i ilâhiyyemi tebliğden çekinme!"
1467. "Sen demedin mi ki, a'mâyı yola kāid olan, ilâhdan yüz sevab ve ecr bulur!"
Bu beyt-i şerîfde من قاد اعمى اربعين خطوة غفر له ما تقدم من ذنبه ya'ni “Kim ki, bir gözü görmeyeni kırk adım yeder ve çekerse, onun geçmiş günahları mağfiret olunur” hadis-i şerîfine işaret buyurulur.
1468. "Her kim bir körü kırk adım çekerse mağfûr olur ve reşed bulur."
"Reşed", hayır ve rahmet ve hidâyet demektir. Bu beyt-i şerîf, yukarıda zikr olunan hadis-i şerîfin nazmen tercümesidir.
1469. "Binâenaleyh sen bu kararsız cihandan, körlerin bölüğünü katar katar çek!"
"Cevk", bölük ve fevc ma'nâsınadır. “İmdi mâdemki sen âlem-i hakîkatin yolunu görür ve bilirsin, binâenaleyh her biri bu yolda birer kör olan efrâd-1 beşeri fevc fevc ve katar katar bu fânî olan cihândan, âlem-i hakikat tarafına çek!"
1470. "Hadînin işi bu olur; sen hâdîsin, ahir zamanın matemine şaâdîsin!"
[1471] "Ey habîbim, sen benim ism-i Hâdî'min mazhar-ı etemmisin, böyle bir mazharımın işi, ancak halka hidâyet-bahş olmak olur. Ve sen dünyanın âhir ömründe meb'ûs oldun ve âhir zaman peygamberi olduğun için, hayât-ı maddiyye-i beşerin son günlerinin mâtemine sürûr-ı rûhânîsin!" Ma'lûm olsun ki, Peygamber'imiz (s.a.v.) Efendimiz'in bi'set-i seniyyeleri, alâmât-ı kıyâmettendir; ve zât-ı şerîfleri "Hâtem-i enbiyâ"dır. Şimdiye kadar hiçbir peygamber zuhûr etmedi ve bundan sonra da zuhûr edecek değildir. Nitekim hadis-i şerifde انا و الساعة كهاتين buyurulmuştur. Ya'ni Resûl-i zîşân Efendimiz şehadet parmaklarıyla orta parmaklarını açıp: "Benim ile kıyâmet arası böyledir" buyurmuşlardır. Ve kıyâmetin ta'dâd buyurdukları küçük alâmetlerinden ba'zılarını zikr edeyim: "Çocuklar analarına ve babalarına âsî olur, me'mûrlar arasında irtişâ çoğalır, içkiler mübâh sûrette kullanılır, rakslar çoğalır, halk arasında emniyet kalmaz, câmi'lerde Kur'ân-ı Kerîm kasîde okunur gibi cehren kırâat olunur. Ilm-i dîne rağbet kalmaz; halk namaz kılmaz olur; fâizler mübâh hâline gelir, zulüm çoğalır ve zinâ ve fuhuş intişâr eder ve tüccâr hîlekar olur, erkekler kadın ve kadınlar erkek elbisesi giyerler. Kâfirlere ve zâlimlere hürmet ve riâyet olunur. Çok yüksek binâlar yapılır ilh."
1471. "Ey müttakilerin imamı, bu hayal düşünücüleri yakîne kadar gidici et!"
"Takvâ", şerîata nazaran "âdâb-ı şerîatın muhafazası"dır; ve tarîkate nazaran "nefsin hazlarını terk"tir; ve hakikate nazaran "Hak'dan uzaklaştıran her şeyden mücânebet"tir. Binâenaleyh takvânın en yüksek mertebesi, kalbi Allâh'ın gayrinden külliyyen kat' edip, gayr ile meşgüliyeti harâm-ı mahz bilmektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu üç nevi' takvânın imâmıdır. “Hayâl düşünücüler"den murâd, suver-i âleme gönül bağlayanlar ve Hakk'ın gayriyle meşgül olanlardır; zîrâ suver-i âlem baştan başa hayâlden ibarettir. "Yakîn"den murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Ya'ni, "Ey muttakîlerin imâmı olan Resûl-i zîşânım, gönüllerini Hakk'ın gayrine rabt edenleri, Hakk'a gidinceye kadar teslîk et!"
1472. "Her kim senin mekrinde gönlünü rehin tutarsa, onun boynunu ben vururum; sen mesrûr olarak git!"
"Her kim senin vazîfe-i nübüvvetine ve senin zâtına karşı, mekr ve hîle husûlüne gönlünü ve fikrini merhûn ve mahsûs tutarsa, kahrım ile onun boynunu ben vururum; sen vazîfe-i nübüvvetine şâd ve mesrûr olarak devâm et!" Nitekim Hak Teâlâ hazretleri اناً كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئين (Hicr, 15/95) ya'ni “Muhakkak biz, seninle istihzâ edenlere kifayet ederiz" ve الَيْسَ اللَّهُ بكاف عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) ya'ni "Allâh kuluna kâfî değil midir?" buyurur.
1473. Onların kör başları üzerine körlükler koyarım; o şeker zanneder, halbuki ona zehir veririm.
"O münkirlerin ta'nları üzerine körlüklerini iki kat yaparım, seni görmezler. Nitekim âyet-i kerîmede وَ تَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَ هُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A'râf, 7/198) ya'ni "Yâ Habibim, sen onların sana baktıklarını görürsün, halbuki onlar görmezler" buyurulur. Onların körlükleri o mertebededir ki, ben onlara kahrımla tecellî ederim ve zehir veririm, onlar ise bunu lutuf ve şeker zannederler."
Menkabe: Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin müridlerinden birisi o hazretin kabrini ziyarete gitmiş, o sırada Sultân Mahmûd-ı Gaznevî dahi oraya gelmiş ve dervîşe: "Bu sizin şeyhiniz ne der idi?" diye sormuş. Derviş cevâben demiş ki: "Bizim şeyhimiz, "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!" buyururdu." Sultân Mahmûd: “Acib şey! Senin şeyhin Peygamber'den daha büyük mü idi? Ebû Cehil Peygamber'i gördü, halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır," dedi. Derviş cevâben dedi ki: "Hayır, Ebû Cehil Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'i görmedi, o ancak Abdülmuttalib'in yetîmini gördü, eğer Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz'i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi." Sultân Mahmûd dervîşin bu cevabını tahsîn etmiştir. Münkirler Resûl-i Ekrem'in ancak sûretini görürler, ma'nâsını görmekten kat kat kördürler.
1474. Akıllarını benim nûrumdan parlattılar, mekirleri benim mekrimden öğrendiler!
Ya'ni, "Onların akılları, benim mertebe-i vahdetimin nûrundan parladı ki, o mertebeye "ulûhiyyet" ve "hakîkat-i muhammediyye" ve "akl-ı kül" mertebesi derler. Ve münkirler mekirleri, benim mekrimden öğrendiler." Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَكَرُوا وَ مَكَرَ اللَّهُ وَ اللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Al-i İmran, 3/54) ya'ni "Ve onlar mekr ettiler, Allâh da mekr etti ve Allâh mekr edenlerin hayırlısıdır" buyurulur. Ve Hak (Sübhanehû ve Teâlâ) hazretlerinin sıfât-ı kevniyye ile ittisâfının cevâzı hakkında âyât-ı kur'âniyye çoktur, ba'zıları şunlardır: اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) ya'ni "Allâh Teâlâ onlar ile istihzâ eder." Ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) ya'ni "Allah ve Resûl'üne ezâ eden kimseler." Ve وَ مَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Enfâl, 8/13) ya'ni “Allâh ve Resûl'üne meşakkat veren kimseler."
1475. "Cihânın erkek fillerinin ayağı önünde o Türkmen'in ullâçuku nedir!"
"Cihânın erkek filleri"nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan ehass-ı evliyâdır. "Ullâçuk" sahrâlarda göçebe hâlinde bulunan Türkmenler'i kıldan yapılmış çadırları ve çergileri ma'nâsınadır. Bundan murâd, münkirlerin kudret-i tasarruflarıdır. Ya'ni, "Enbiyâ ve evliyânın kudret-i tasarruf-ı ma'nevîlerinin önünde, münkirin kudret-i tasarrufiyye-i zâhirelerinin ne hükmü olur!" demektir.
1476. "Ey büyük Peygamber'im, onun o çerağı, benim sarsarımın önünde ne olur!"
"Ey benim ulü'l-azm ve büyük Peygamber'im! O münkirlerin kendi çürük akıllarınca nûr dedikleri bâtıl fikirler, benim bâd-ı sarsar gibi olan nûr-ı vahyimin önünde nedir; o bâtıl fikirler bu şiddetli rüzgâra tahammül edebilir mi?"
1477. "Kalk, sen korkunç olan sûra üfle, tâ ki binlerce ölü topraktan bitsinler!"
1478. "Çünki sen muhakkak vaktin İsrafil'isin, kalk, kıyametten evvel kıyâmet düz!"
"Sûr", kıyâmet-i kübrâda ihyâ-yı emvât için Hz. İsrafil'in üfürdüğü bir borudur ki, keyfiyetini Hak Teâlâ hazretleri bilir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in halkı da'vet ve irşâdı sûr-ı İsrâfil'e teşbîh buyurulmuştur. Bunun korkunç olması, halkın alıştıkları huzûzât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyeden ayrılmaları kendilerine acı gelmesinden kinâyedir. "Ölülerin topraktan bitmesi" budur ki, halk cehl içinde hâkî olan vücûd-ı unsurileri kabirlerinde ölü idiler, ulûm-ı vahy ile bu kabir içinde rûhları dirilip kalktılar. "Kıyâmetten evvel kıyâmet düzmek" budur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'set-i seniyyeleri envâ'-ı kıyâmetten bir nevi'dir; zîrâ kıyâmet halkın haşr u cem'ini müstelzimdir; halkın ictimaiyâtında bir inkılâb-ı azîm vâki' olduğu gibi, kıyâmetin dîğer nevi'leri de vâki' olmuştur, şöyle ki: Resûl-i zîşân Efendimiz'in irşâd ve da'veti üzerine, ümmetinin havâssı arasında mevt-i irâdî ve ıztırârî vâki' olmuştur ki, bu mevt onla- rın kıyâmetleridir. Onlar bu mevt ve kıyâmetten sonra, bu hayât-ı dünyeviyyede neş'e-i uhreviyye üzerine yaşarlar ve meyyite münkeşif olan ahvâl, bunlara da münkeşif olur. Buna "kıyâmet-i suğrâ" derler. Ve diğer bir kıyâmet daha vardır ki, bunlar ârifîn-i billâh hazerâtına "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh"dan sonra "vahdet-i tâmme" ve "inkıhâr-ı keserât" hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki' olan bu tecellîye “kıyâmet-i kübrâ" derler. İşte bu kıyâmetler Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'set-i seniyyeleriyle vâki' olmuştur.
1479. Her kim, hani kıyamet? derse: Ey sanem işte kıyamet benim, diye kendini göster!
“Sanem”, burada mahbub ve ma'şûk ma'nâsınadır. Ya'ni, “Ey benim mahbûbum olan Peygamber'im! Sana, "Kıyâmet hani?" diye soranlara: "İşte kıyâmet benim vücudumdur!" diyerek kendini göster!" Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz yukarıda îzâh olunan kıyâmetlerin envâ'ını câmi'dir.
1480. Ey mihnet-zede sail, bak bu kıyametten yüz cihân kāim olmuştur!
[1481] "Ey Habibim, o kıyâmeti soran kimseye de ki: "Ey cismâniyet ve kesâfet âleminin mihnet-zedesi olan suâlci! Bak benim kıyâmetimin bir nev'i olan bi'set-i seniyyemden birçok cihânlar kāim olmuştur. Onlardan ba'zıları budur ki, mütâbeat-ı Resûlullâh sâyesinde, nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri kopar; ya'ni meselâ "nefs-i emmâre"nin kıyâmeti kopar, "nefs-i levvâme" dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyâmeti kopar, "nefs-i mülhime" hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, "nefs-i mutmainne" dirilir; ve her bir mertebedeki nefsin bî-nihâye sıfatlarından her birinin ayrı ayrı kıyâmetleri kopar ve mukābilinde birer cihân peyda olur.
1481. Ve eğer bu zikir ve kunûtun ehli olmazsa, imdi ey sultan, ahmağın cevabı sükuttur.
“Kunût”, itâat etmek ve sakit olmak ve duâ etmek ma'nâsınadır. Burada "itâat" ma'nâsı münasibdir. "Zikr", "zâl"in kesriyle, medh u senâdan lisân üzerine cârî olan şey; ve "zâl"in zammı ile ["zükr"], tefekkür ve tedebbür ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Sultân-ı enbiyâ, kıyâmetten soran kimse, eğer bu kıyâmet ma'nâsını müdrik ve sana itâat ehli olmazsa, o kimse ahmaktır; binâenaleyh onun cevabı senin sükûtundur; zîrâ o kimse kemâl-i hamâkatından, senin vereceğin cevabın idrâkinden âcizdir. Binâenaleyh kendini yorma!"
1482. “Ey cân, dua na-müstecab olursa, Hakk'ın asumanından cevab olarak sükût gelir."
"Âsumân"dan murâd, levh-i kazâ ve kaderdir ki, bu levhin ahkâmı, vücûd-ı izâfî arzına ânen-fe-ânen nâzil olur. Ma'lûm olsun ki, duânın müstecâb olmaması, abdin isti'dâdına muhâlif olan talebinden nâşidir. Eğer duâsı ve talebi isti'dâdına muvâfık olursa, fiilen icâbet vâki' olur, eğer muvâfık olmazsa, Hak tarafından kavlen "lebbeyk" ile icâbet olunup, ya isti'dâdına muvâfık bir şey verilir veyâhud isti'dâdın husûlüne te'hîr olunur. Bu suâl ve icâbet bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsîde tafsil olunmuştur. Binâenaleyh Hak, cemî'-i mahlûkātına isti'dâdlarına göre tecellî eder. Akil ve zekî olan kul kendi isti'dâdını müdrik olup, duâlarını bu isti'dâdına göre yapar. Meselâ abd, san'ata veyâ ilme olan isti'dâdını görüp, Hak'dan onları taleb eder ve levh-i kazâ ve kader âsumânından cevâb-ı fiilî alır; ve san'atta mâhir ve ilimde mümtâz olur. Bunlara isti'dâdı olmayan bir kul, eğer bunları taleb ederse, levh-i kazâ âsumânından cevâb olarak sükût-i fiilî görür, ya'ni talebinin eseri sâha-i fiile gelmez.
Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fíh'lerinin 39. faslında terk-i cevabın cevâb olduğunu beyânen buyururlar ki: "Ademin her icrâ eylediği bir hareket suâldir ve onun karşısına ne çıkarsa, cevabdır. Meselâ açlık, “Hâne-i tende bir halel vardır; bir kerpiç ve biraz çamur ver!" diye tabîatın suâlidir. Yemek, "Al!" diye cevabdır. Ve yememek: "Henüz hâcet yoktur ve o sıva henüz kurumamıştır, onun üstüne bir başka sıva yakışmaz!" diye cevabdır. Tabibin nabzı tutması, suâldir ve damarın hareketi, cevabdır. Kārûreye nazar, suâldir ve cevabı kelâmsızdır. Çekirdeği yere dikmek, "Bana falan meyve lâzımdır!" diye suâldir; ve ağacın neşv ü nemâsı, kelâmsız cevabdır. Ve eğer çekirdek çürüyüp çıkmazsa, hem suâl ve hem de "Benim mâyem yoktur. Ben ne vereyim?" cevabdır. Onun terk-i cevabı cevabdır."
Beytin hulâsa-i ma'nâsı: "Ey Habibim! hani kıyâmet? diye soran kimse, senin zuhûrundan hâsıl olan netîceyi ve semereyi görüp, idrâk etmemiştir. Binâenaleyh onun suâli isti'dâdının hilafında olduğu için, cevabı sükûttur. Nitekim isti'dâdının hilâfında bir şey taleb eden kimselere, Hakk'ın kazâ ve kader levhi âsumânından cevab olarak sükût vâki' olur."
1483. Eyvah vakit harman vakti oldu, fakat bizim günümüz bahtımızdan vakitsiz oldu.
Buraya kadar olan ebyât-ı şerîfe Hak tarafından Nebbiyy-i zîşânına hitâben vâki' olmuştur. Bu beyitten i'tibâren cenâb-ı Pîr efendimizin irşâdât-ı aliyyeleridir. "Vakt hirmen-gâh" terkîb-i izafî değildir, bir cümle-i haberiyyedir, ona göre tercüme olunmuştur. Ya'ni, “Eyvah vakit harman vakti oldu; Resûl-i zîşâna mütâbaat ve sünnet-i seniyyesiyle amel tohumunu ekenler biçtiler ve harmanlarıyla meşgüldürler. Bizlere gelince, biz sû'-i isti'dâdımızın netîcesi olarak mütâbaat ve amel tohumunu ekmedik, vaktimizi boş geçirdik. Harman vakti iki ellerimiz böğrümüzde kaldı." Cenâb-ı Pîr efendimiz başkalarını irşâden üslûb-ı hakîmâne üzere bu teessüfe zât-ı şerîflerini de ilhâk buyururlar.
1484. Vakit dardır ve bu kelâm geniştir, ömr-i devâm onun üzerine dar gelir.
Bu beyt-i şerîfde قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مداداً لكلمات ربى لنفدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَ لَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً (Kehf, 18/109) ya'ni "Ey habîbim, Rabb'inin kelimelerini yazmak için denizler mürekkeb olsa, Rabb'inin kelimeleri bitmezden mukaddem, deniz biterdi; eğer onun mislini meded olarak getirsen" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Zîrâ ârifin kelâmı, Kur'ân-ı Kerîm'in tefsîridir ve bu tefsîr, ilhâm-ı ilâhîdir. "Binâenaleyh dar olan vakitlere bu geniş kelâm sığmaz ve pek mahdûd olan ömr-i beşerin devamı kifâyet etmez!"
1485. Mızrak oyunculuğu bu dar çukurlarda, mızrak oyuncularını âra getirir.
Bu beyit, yukarıki beyt-i şerîfi îzâhen vâki' olan bir temsildir. Ya'ni, "Vaktin dar ve kelâmın geniş ve uzun olması, mızrak oyuncularının dar çukurlar içinde karşı karşıya geçip, mızrak oynamalarına benzer. Ellerindeki mızraklar uzun ve çukur dar olduğu için, orada oyunlarını iyi oynayamazlar ve sıkılırlar ve vakitlerini boş yere zâyi' ettiklerinden dolayı, kendilerine âr gelir." Ârif-i billâh olanların maârif ve esrâr-ı ilâhiyye mızraklarını dar vakitlere sığ- dırmağa çalışmaları da onların kendilerine mahsûs olan evrâdlarından alıkoyduğundan sıkılırlar. Nitekim ahvâl-i nâzikî-i evliyâ hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 29. faslında şöyle buyururlar: "Evrâd-ı vâsılâna gelince, anlayacak kadar söyleyeyim, şöyle ki, sabahleyin ervâh-ı mukaddese ve melâike-i mutahhara ve لا يعلمهم الا الله (İbrâhîm, 14/9) ["Onları Allah'dan başkası bilmez"] mûcibince, Hak Teâlâ'nın isimlerini mahfi tuttuğu halk, İslâm gayretinin şiddeti sebebiyle o vâsılların ziyaret ve selâmetine gelirler. Nitekim işâret buyurulur: و رأيت الناس يدخلون في دين الله (Nasr, 110/2) ["İnsanların Allah'ın dînine girdiklerini görürsün"] ve والملائكة يدخلون عليهم من كل باب (Ra'd, 13/23) ["Melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır"]. Sen onların yanında oturmuş olduğun halde görmüyorsun ve onların kelâmlarını ve selâmlarını ve handelerini işitmiyorsun ve buna neden taaccüb ediyorsun? Hasta ölüm hâline karîb olunca birtakım hayâlât görür ki, yanında bulunan kimsenin haberi olmaz ve ne dediklerini işitmez; o hakāyık, bu hayâlâttan bin def'a latîftir ve hasta olmadıkça böyle hayâlâtı görmez ve bu hakāyıkı işitmez ve ölmeden evvel ölmedikçe o hakîkatleri görmez; ahvâl-i nâzikî-i evliyâyı ve onların azametini ve seher vakti onların huzûruna bu kadar sayısız melâike ve ervâh-ı mutahhara geldiğini bilen ziyaretçiler, böyle bir evrâd arasında dâhil olup, şeyhe zahmet vermemek için tevakkuf ve intizar ederler."
1486. Ey oğul, vakit dardır ve avâmın hâtırı ve fehmi ise, vakitten yüz mertebe daha dardır.
1487. Mâdemki ahmağın cevabı hâmuşluk geldi, binaenaleyh niçin sözde uzunluk çekersin?
Bu beyt-i şerîfde beyân buyurulan "ahmak"dan murâd, her bir asırda Resûl-i Ekrem Efendimiz'in nübüvvetleri semerâtını göremeyen ve Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin dekāyıkını idrâk edemeyip kendi tahmînât-ı akliyyelerine tâbi' olan kimselerdir ki, bu husûsda onları iknâ' için söylenen esrâr ve maârif-i ilâhiyyenin aslâ te'sîri olmaz. Binâenaleyh temyîz sahibi olmayan bu gibi ahmaklara cevâb olarak sükût ile mukābele olunmak îcâb eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde bu ahmaklar hakkında şöyle buyururlar:
"Böyle bir kimse ulûm-ı zâhiriyyede zekiyy-i mutlak olsa da, mâdemki kendisinde bu matlûb olan temyîz yoktur, ahmaktır."
Cehilden mütevellid hamâkata gelince, bu hamâkat avâmın hamâkatıdır ki, ilim ile ve rahmet-i ilâhiyye ile ve cezbe-i rabbâniyye ile zâil olur. Atîdeki beyt-i şerdîfde bu ma'nâya işâret buyurulur.
1488. Rahmetin kemâlinden ve keremin dalgasından her çorağa yağmur ve rutubet verir.
Hak Teâlâ'nın rahmetinden ümîd kesilmez; zîrâ Hak (Sübhânehû ve Teâlâ) hazretleri rahmetinin kemâlinden ve kereminin dalgalarından, maârif-i ilâhiyye yeşillikleri bitmeyen her bir çorak kalbe, o rahmet yağmurlarını yağdırır ve rutûbet verip, katı bir kalbi yumuşatır ve aşk ve muhabbetini ilkā buyurur.
Onun beyânındadır ki, cevabın terki cevabdır. "Ahmağın cevabı sükûttur", bu sözün mukarriridir; bu kıssada bu her ikisinin şerhi söylenmiş gelir
Bu ünvân, yukarıda geçen 1481 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. O beyt-i şerîfde ور نباشد اهل این ذکر و قنوت پس جواب احمق ای سلطان سکوت buyurulmuş idi. Ya'ni bu bahiste "Cevabın terki cevabdır" sözü îzâh olunur ve "Ahmağın cevabı sükûttur" sözü, bu “Cevabın terki cevabdır" sözünün mukarriri ve müekkididir; bu kıssada bu iki söz şerh olunur.