İçeriğe atla

Onun beyânındadır ki, kötü cevherli kimse için ilim ve mâl ve câh husûlü onun fazîhatıdır. Yol vurucunun eline bir kılıç düşmüş gibidir

37. bölüm / 47 · 1145 kelime · ~6 dk okuma

1435. Kötü cevherli kimseye ilim ve fen öğretmek, yol vurucunun eline kılıç vermektir.

1436. Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, iyidir ki, nâkesin eline ilim gele.

Cevheri bozuk ve cibilliyetsiz bir kimsenin eline ilim geçmesinden ise, sar- hoşun ve kapkara bir zencinin eline kılıç vermek daha ehvendir. Zîrâ zenci elindeki kılıçla nihâyet birkaç kişiyi harâb eder; halbuki bir müfsid, ilme müs- tenid olan tezvîrâtıyla bir cemiyeti perîşân eder ve koca mülkü harâb eder.

1437. İlim ve mal ve mansıb ve rütbe ve yakınlık, kötü gevherlilerin elinde fit- ne geldi.

“Kırân”, yakınlık ma'nâsınadır. Burada hükümdarlara yakınlık demektir. “Kötü gevherli olan kimselerin ellerinde ilim ve mal ve mansıb ve rütbe ve hükümdarlara yakınlık fitnedir ve âlet-i fesâddır.”

1438. Binâenaleyh gazâ bundan dolayı mü'minler üzerine farz oldu, tâ ki mecnunun elinden mızrağı aldılar.

Mâdemki akılsızların eline silâh verilemiyor, binâenaleyh mertebe-i akla da'vet eden mü'minlerin üzerine silâhla hücûm eden deli münkirlerin elinden bu silâhı almak için, o mü'minlere, bu deli münkirlerle karşı gazâ etmek farz oldu.

1439. Onun canı deli, onun teni onun kılıcıdır; o çirkin huyludan kılıcı geri al!

Münkirin canı, ma'kūlâtı idrâkten âciz olduğu cihetle delidir; ve cismini bu inkârının yolunda tahrik ehl-i hak ve hakikate zarar îrâs etmekte olduğun- dan, o delinin elinde bir kılıçtır; binâenaleyh o bâtını çirkin olan bu kimsenin kılıç mesâbesindeki cismini muattal bırakmak lâzımdır.

1440. O şeyi ki mansıb fazîhattan cahillere eder, ne vakit yüz arslan edebilir?

Mansıbın ve yüksek makāmın câhillere yaptığı fazâhatı ve rezâleti, yüz yırtıcı arslan yapamaz.

1441. Onun aybı mahfîdir, vaktaki o âlet buldu, onun yılanı delikten sahraya acele etti.

O müfsidin aybı ve fesâdı, sûret-i insâniyye altında gizlidir. İlim ve mâl ve mansıb gibi âlet-i fesâdı bulduğu vakit, onun yılan olan nefsi, saklandığı delikten hemen sahrâ-yı fiile çıktı ve kuvvede olan fesâdı, fiile geldi. "Mâr ber sahrâ şitâften", zuhûrdan kinâyedir.

1442. Câhil acı hükmün şahı olduğu vakit, bütün sahrâ yılan ve akreple dolu olur.

Câhil mevki-i iktidâra geçip acı ve zâlimâne hükümler verdiği vakit, onun maiyetindeki zâlimlerin nefs-i emmâre yılan ve akrepleri faaliyete geçip, halkı sokmağa başlarlar. Binâenaleyh bütün etrâf ve eknâf, yılan ve akreple dolmuş bir hâle gelir.

1443. Bir nâkes ki, mal ve mansıbı ele getire, o kendinin rüsvâlığını tâlib olmuştur.

"Nâkes", alçak, denî ve zelîl ve hasîs ma'nâsınadır. Ya'ni "Alçak tabîatlı bir kimse malı ve mansıbı elde ettiği vakit, o kimse kendisinin rüsvâlığını istemiştir."

1444. Yâ buhl eder ve atâları az verir, yâhut sehaveti nâ-mevzi'e koyar.

Denî kimsenin rüsvâlıkları budur ki, ya ihsân olunacak mahalden ihsânını esirger ve verdiği vakit de, gāyet az bir şey verir; veyâhud sehâvet ızhâr etmek isterse de, bu sehâveti ehline ve lâyıkına karşı yapmaz, bilakis lâyık olmayanlara karşı yapar.

1445. Şahı beydak hanesine koyar, ahmağın verdiği atâ böyle olur.

"Şâh", burada şatranc oyununda müsta'mel "mühre"lerden, ya'ni taşlardan birinin ismidir. "Beydak", piyâde demektir ki, bu da o oyunun taşlarından bir taşın ismidir. Bu oyunun îcâbınca, şâhı piyâdenin yerine koymak câiz değildir. İşte mansıb sahibi olan ahmak dahi ihsanlarında ve atâlarında şatranc oyununda şâhı piyâdenin yerine koyan acemiye benzer.

1446. Vaktaki hüküm bir gümrâhın eline düştü, câh zannetti, çâha düştü.

Hüküm bir azgın nefisli kimsenin eline düştüğü vakit, o kimse bunu mansıb ve bir makām-ı âlî zannetti, halbuki ma'nâda kuyuya düştüğünden haberi yoktur.

1447. Yolu bilmez, kılavuzluk eder, onun çirkin olan canı cihan yakıcılık eder.

"Gerek zâhirde ve gerek bâtında doğru yolu bilmeyen bir kimsenin kılavuzluk ve rehberlik etmesi çok muzır bir şeydir. Onun çirkin ve noksan ve sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olan canı, cihân yakıcılık eder." Cihânı yakması budur ki, böyle bir kimse zâhirde kılavuz olursa, zulmü "adl" zannedip halkı o yola sevk eder. Eğer bâtında rehber ve mürşid olursa, Hak yolunu bilmediği için müridlerini hazz-ı nefse ve fâsid i'tikādâta sevk eder.

1448. Fakr yolunun çocuğu vaktaki pîrlik tuttu, peyrevleri idbar gulü tuttu.

"Fakr yolunun çocuğu"ndan murâd, fenâ-fillâh ve bekā-billâh mertebelerini idrâk edememiş olan sâliktir. Daha kendisi bir mürşid-i kâmilin terbiyesine muhtâç iken, gördüğü ba'zı rü'yâ ve ahvâl üzerine kendini mürşid addedip, irşâd-ı ibâda kıyâm eder. "İdbîr", "idbar"ın imâle olunmuş bir sûretidir, "müdbir" ma'nâsınadır. "Gul", yukarılarda dahi beyân olunduğu üzere sahrâlarda yolculara temessül edip, yollarını şaşırtan bir nevi' cinnin ismidir. "Idbâr", geri gitmek ve bahtsız olup perîşân olmak demek olduğundan, idbâr, güle teşbih buyurulmuştur. Ya'ni, "Kendisi henüz sâlik iken, mürşid oldum zannıyla irşâd-ı nâsa kıyâm eden kimseye tâbi' olanları idbâr gulyabânîsi tutup yollarını şaşırttı ve hepsini helâk-i ma'nevî vâdîsine sevk etti. Böyle kimseler nâsı irşâd ile iktifâ etmeyip, henüz nefsinin hükmü altında zebûn ve zâhirî terbiyeden bile ârî olan kimseleri de irşâda me'mûr ederler. Yûnus Emre hazretleri bu gibi mürşidlere remz ve işâretle buyururlar: İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini Ya'ni "Kalb-i perîşânımı bir mürşid-i nâkısa teslîm ettim; henüz makām-ı cem' olan fenâ-fillâha getirmemiş, kemâl-i ciddiyyetle bekā-billâh makāmına geldin, gel hilâfetini al! diye da'vet eder de der"

1449. Ki: "Gel, tâ ki sana ayı göstereyim!" O safâsız asla ayı görmedi.

"Ay"dan murâd, mürîdin hakîkati olan ayn-ı sâbitesidir ki, bu hakîkat güneş gibi olan hakikat-ı muhammediyye mertebesinden parlamıştır, zîrâ a'yân-ı sâbite vâhidiyet ve hakîkat-ı insâniyye mertebesinde müteayyin olurlar. Ve bu mertebe-i vahdetin, ya'ni hakîkat-ı muhammediyye mertebesinin tenezzülünden zuhûra gelmiştir. Ya'ni, "Henüz sıfât-ı nefsâniyyesinden kalbi sâf olmamış ve temizlenmemiş olan bu sâlik, kendi hakîkat-ı insâniyyesini görmediği halde, mürîd-i câhiline: "Gel, sana hakîkat-i insâniyeni göstereyim!" der."

1450. Nasıl gösterirsin ey ham olan gāfil, mâdemki ayın aksini müddet-i ömründe su içinde dahi görmedin!

"Gumr", ahmak ve tecrübesiz kimse demektir. Cenâb-ı Pîr, mürşid-i nâkısı hâzır farzıyle ona hitâben buyururlar ki: "Ey tarîk-i Hak'daki müşkilâtı ve geçitleri görüp, tecrübe etmemiş olan ahmak ve ey riyâzet ateşleri içinde pişmemiş olan gafil! Sen o hakikat-i insâniyyeyi nasıl gösterirsin? Mâdemki o hakîkatin aksini, müddet-i ömründe su mesâbesinde olan rûh-ı izâfinin içinde göremedin!"

Ma'lûm olsun, ki bu ayn-ı sâbite her bir ferdin rabb-i hâssı olan ism-i ilâhîdir. Sâlikin tamâm-ı sülûkü, ayn-ı sâbitesinin kendisine inkişafıyla olur ve mürşid-i kâmil mürîd-i müstaidlerini bu keşfe getirmekle mükelleftir. Nitekin Ebu'l-Hasan Şâzelî (kaddesallâhu sırrahu) hazretleri: Mürşid odur ki, sana ها انت وربك ya'ni "İşte sen, işte Rabb'in!" diye, buyurmuşlardır.

1451. Ahmaklar server olmuşlardır ve akıller korkudan başlarını abâ içine çekmişlerdir.

Cenâb-ı Pîr, hitâbdan hikâyeye rücû' edip buyururlar ki: "Ahmaklar server ve reîs olmuşlar; gerek zâhirde ve gerek bâtında nâsa hükm etmekte bulunmuşlardır. Bu hâli gören akıller ve kâmiller, onların bu uğursuzluklarının korkusundan başlarını abâ içine çekmişler ve nâsdan ihtifâ edip, meydanı o cehele gürûhuna bırakmışlardır." ziyâde münasebeti olan sihirbazlık vasfını düşündüm, ona sihirbaz diyelim; zîrâ sihirbâzın şânı, dostu dostan ayırmak ve birtakım hârikulâde ahvâl ızhâr etmektir; bunda ise bu haller tamâmiyle mevcûddur." Hâzır olanların hepsi bu vasfı muvâfık bulup dağıldılar. Bu haber Sultân-ı kevneyn (s.a.v.) Efendimiz'e vâsıl olunca, kalb-i şerîfleri mahzûn olup, hâne-i saâdetlerine gittiler ve bir kilim örtünüp yattılar. Hz. Cibríl o anda bu âyet-i kerîmeyi getirdi. “Müzzemmil", "kilim örtünen ve esvabına bürünen" demektir. يا أيها المزمل (Müzzemmil, 73/1) ya'ni "Ey kilime veyâ esvabına bürünen!" demek olur.