Mescid-i Aksa'nın köşesinde harrûb bitmesi ve Süleymân (a.s.)ın gamgîn olması kıssası
36. bölüm / 47 · 4508 kelime · ~23 dk okuma
1372. İmdi Süleyman bir köşede salkım gibi bitmiş yeni bir nebât gördü.
1373. Pek yeşil ve çok acıb bir nebât gördü; onun yeşilliği gözün nurunu kapardı.
1374. Ba'dehû o ot derhal ona selâm verdi, o ona cevab söyledi ve onun hoşluğundan taaccüb etti.
1375. Dedi: "Adın nedir? Ağızsız söyle!" Dedi: "Ey cihanın şahı harrubdur."
Ağızsız söylemek, bâtından tekellüm etmek ma'nâsınadır. Nitekim her bir şeyin bâtınına sıfat-ı kelâmın sereyânı yukarılarda îzâh edilmiş idi.
1376. Dedi: "Sende ne hâssiyet olur?" dedi: "Ben bittim, mekân vîrân olur."
Süleymân (a.s.) o nebâta: "Senin ne hâssıyetin vardır?" diye sordu; o nebât dahi: "Benim bittiğim ve neşv ü nemâ bulduğum mekân vîrân olur; benim hâssiyetimde mekânların vîranlığı vardır!" diye cevab verdi.
1377. "Ben ki harrûbum, menzilin harabıyım, bu suyun ve çamurun temelinin hâdimiyim."
Nebât sözüne devâm edip dedi ki: "Bana harrûb ağacı derler; mekânların harâblığına sebeb olur[um], bu suver-i unsuriyye temellerinin yıkıcısıyım."
1378. Binaenaleyh o zaman Süleymân hemen bildi ki, ecel geldi, sefer görünecektir.
Ya'ni, harrûbun bu cevabları üzerine Süleymân (a.s.) kendisinin eceli geldiğini bildi.
1379. Dedi: "Ben oldukça bu mescid yakînen yeryüzünün âfetlerinden halele gelmez."
Ya'ni, "Ben yaşadıkça bu Mescid-i Aksâ muhakkakdır ki, yeryüzünün her türlü âfetinden bir gûnâ bozukluğa uğramaz."
1380. "Tâ ki ben olurum, benim vücudum olur, Mescid-i Aksâ ne vakit muhalhal olur?"
"Muhalhal", eczâsı birbirine güzelce yapışmamış ve bitişmemiş olan şeye denir (Gıyâsü'l-Lügāt). Bu ma'nâ Kāmûs'da münderic değildir. Ya'ni, "Ben oldukça ve benim vücûdum bulundukça, Mescid-i Aksa'nın eczâsı bitişmemiş olmaz" demek olur. Ba'zı nüshalarda “muhalhal" yerine "muhallel” vâki'dir ki, "halel-pezîr" ma'nâsınadır.
1381. "Binâenaleyh bizim mescidimizin harabı şübhesiz ancak bizim ölümümüzden sonra olur."
1382. Mesciddir o gönül ki, onun cismi sâciddir; kötü dost harrûbdur, her yerde ki, mescid vardır.
Cismi secde eden gönül, o cismin kuvâsının secdegâhıdır; o cismin bütün temiz duyguları kalbde toplanıp secde ederler. O selîm olan kalbe tâbi' olurlar. Eğer bu duygular arasında kötü dostun muhabbeti bitmiş ve neşv ü nemâ bulmuş ise, o muhabbet harrûbdur, o mescidi harâb eder. Binâenaleyh mescid olan yerde, kötü dost harrûbdur.
1383. Vaktāki sende kötü dostun muhabbeti bitti, âgâh ol, ondan kaç, güft ü gûyu az et!
1384. Onu kökünden kopar, zîrâ eğer baş yukarı vurursa, seni ve senin mescidini koparır.
O kötü dostun muhabbetini kökünden kopar, eğer kalbinde yerleşip yukarı doğru sürerek zahir olursa hem seni ve hem de senin mescidin olan kalbini yerinden koparır ve kalbinin selîmliğini bozar.
1385. Ey âşık, eğrilik senin harrûbun geldi, çocuklar gibi eğri tarafına niçin sürtünürsün?
“Gajîden”, çocuklar gibi, oturduğu yerde sürtünerek gitmek ma'nâsınadır. “Âşık”dan murâd, tarîk-i Hak sâlikidir. Sâliklerin kalblerinde türlü türlü eğri havâtır olup, bu havâtırın ahkâmına tabi' olurlar ve terakkîden geri kalırlar. Ve ba'dehû mürşidlerinin lutfuyla yine yürümeğe başlarlar. Velhâsıl bu eğri havâtır, tarîk-i Hak'da, çocuklar gibi sürtünerek gitmelerine sebeb olur.
1386. Kendini mücrim bil ve mücrim söyle, korkma; tâ ki senden o üstâd ders çalmasın.
“Üstâd”dan murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'ni, “Ey sâlik, tarîkate sülûk edip, bir iki vâkıât görmekle kendini mağfûrîn zümresine ilhâk etme; kabâ- hatli ve günahkâr bil ve günâhkârlığını i'tirâf et! Nâmûs-ı dervîşâneme doku- nur diye korkma; tâ ki üstâdın olan mürşid-i kâmil senin i'tirâf-ı kusûruna merhameten sana fazla teveccüh ile ikrâm etsin! Kendini mağfür bilme ki, mürşid senin gurûruna bakıp, sana vereceği ders-i hakāyıkı gizlemesin, ver- diklerini de çalıp, kalbinden silmesin!" Zîrâ mürşid isterse verir ve isterse ver- diklerini nez' eder.
1387. “Câhilim, ta'lîm ver!" dediğin vakit, böyle insaf namustan iyidir.
"Nâmûs", burada âr ve utanma demektir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin huzû- runda "Bilmiyorum, bana öğret!" demekten arlanma ve utanma; zîrâ bu hâl insâf yoludur ve insâf ise nefsin kibir ve enâniyetinden mütevellid olan âr ve nâmûsdan daha iyidir."
1388. Ey alnı açık, babadan öğren; bundan evvel "Rabbena zalemna" dedi.
"Rûşen-cebîn", alnı açık demek olduğu gibi, görünmekten kinâyedir. "Ey olduğu gibi görünmek isteyen sâlik, Adem babamızdan öğren! O bundan ev- vel nasıl Hakk'a karşı i'tirâf-ı kusûr etti de رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَ إِنْ لَمْ تَغْفِرْلَنَا وَتَرْحَمْنَاً لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) ya'ni "Ey bizim Rabb'imiz, biz Havvâ ile berâ- bér nefislerimize zulm ettik ve eğer sen bizi mağfiret etmezsen ve bize mer- hamet eylemezsen, biz elbette ziyânkârlardan oluruz" dedi.
1389. Ne bahâne yaptı ve ne tezvîr düzdü, ne mekir ve hîle bayrağını kaldırdı.
Ya'ni, "Hz. Adem yaptığı kusûr için kendisini ma'zûr göstermek üzere Hakk'a karşı ne bahâne buldu ve ne de kusûrunu tervîc için fiilini haklı gös- terecek sözler söyledi ve ne de mekir ve hîle bayrağını kaldırdı; belki olduğu gibi kusûrunu i'tiraf etti."
1390. O İblîs de bahse başladı ki, "Ben kırmızı yüzlü idim, beni sarı ettin!"
[1391] İblîs'e gelince, o İblîs Hakk'a karşı bahs ve münâzaraya başlayıp dedi ki: "Yâ Rab, ben evvelce sana âbid bir kul idim ve aslâ kusûrum ve kabâhatım
1391. Renk senin rengindir, benim boyacım sensin; kabahatimin ve âfetimin ve dağımın aslı sensin!
Ma'lûm olsun ki, İblîs bu sözlerini hamâkatinden ve hakāyıka olan cehlinden söylemiştir. Zîrâ vahdete nazaran vücûd ve şuûnât her ne kadar Hakk'ın ise de, isneyniyete nazaran tekvîn abdindir. Hakk'ın yalnız "Kün!" emri vardır. "Kün!" emri üzerine, isti'dâdına göre zuhûr abdindir ve zuhûrda Hakk'ın cebri yoktur. Vücûdda Hak cebbâriyeti ile bilcümle eşyayı muhîttir. Cebir ancak abdin kendi hakikatinden, yine kendinedir. Bu babdaki tafsilât, I. cildde 625 numaralı beyitte geçtiği gibi; bu tekvîn bahsi de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî'de mündericdir. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Bu fass-ı münîfde bir misâl-i zâhirî ile bu hâli îzâh buyurmuşlardır: Bir kimse, bir nehirden geçmek üzere tulumu şişirmiş ve ağzını da bağlamış, üstüne binip nehirden geçerken yolda tulumun ağzı açılıp feryada başlamış. Sâhilde bulunan birisi de يداك اوكنا و فوك نفخ ya'ni "Ağzın üfürdü ve elin bağladı!" diye cevab vermiş. Binâenaleyh İblîs'in Hak'dan şikâyeti, ancak cehlinden ve hamâkatinden olmuş olur.
1392. Agah ol, "Rabbi bimâ ağveytenî'yi oku, tâ ki cebrî olmayasın ve eğriye teveccüh etmiyesin!
"Tenîden" masdarının altı kadar ma'nâsı vardır. Gıyâsü'l-Lügāťın beyânına göre "teveccüh ve iltifât etmek" ma'nâsına da gelir. Burada o ma'nâ münâsib görüldü. Ya'ni, "Ey ilm-i hakāyık ile meşgül olan sâlik, kendine gel de, sûre-i Hicr'de olan رب بما اغويتنی (Hicr, 15/39) ya'ni "Ey Rabb'im beni azdıran ve dalâlete atan sensin!" âyet-i kerîmesini oku; ve İblîs'in eğri fikrinden ibret al ve cebrî olma; ve eğri fikre teveccüh ve iltifat etme!" Bu mesele vahdet-i vücûdun gāmız olan bir meselesidir. İhâta sahibi olamayanların burada ayakları iblîsiyete doğru kayar. Neûzü billâh!
1393. Ne vakte kadar cebir ağacına sıçrarsın, ihtiyarını bir tarafa koyarsın?
Kazâ-yı ilâhî, abdin hakikatinin lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan taleb ettiği şeyin Hak tarafından hükm olunmasından ibarettir. Vücûd-ı izâfî âleminde abdin irâdesi, bu kazâ-yı ilâhî ahkâmının infâzına taalluk eder. Binâenaleyh Hakk'ın fiili, abdin talebine ve irâdesine ifāza-i vücûddan ibaret olduğundan, Hak tarafından cebir yoktur. وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْلَمُونَ (Saffat, 37/96) ya'ni “Allâh Teâlâ sizi ve amellerinizi yarattı" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Cebir abdin kendi hakikatinden, yine kendinedir. Şu halde abdin intihabı ve ihtiyârı evvel ve âhir sâbittir. Bu hakikate binâen beyt-i şerîfde buyurulur ki: "Ne vakte kadar cebir ağacına tırmanıp duracaksın ve kendi ihtiyâr ve intihabını bir tarafa bırakacaksın da, "Ben ef'âlimde mecburum!" diyeceksin?"
1394. O İblîs ve onun zürriyetleri gibi, Hudâ ile cenkte ve güft ü gûdasın.
Ya'ni, "Ne zamâna kadar kendinin nefsânî ve kötü olan ef'âlini, İblîs gibi ve İblîs'e tâbi' olan kimseler gibi Hakk'a isnâd edip, Hakk'a karşı kavgada ve dedikoduda olacaksın?" Ve ne zamâna kadar Hakk'ın ما أَصابَكَ مِن سَيِّئَة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'ni "Sana kötülükten bir şey isabet ederse, senin nefsindendir" kelâmını tekzib edip duracaksın?
1395. İkrah nasıl olur? Bu kadar hoşluk ile sen isyanda etek çekici olursun.
"Sen, bu yaptığım günahlarda "Mükreh ve mecbûrum!" dersin. Halbuki sen eteğini beline toplayıp, günahlar ile meşgüliyete öyle bir zevk ve hoşluk ile dalmışsın ki, seni o zevkten kimse ayıramaz." Bu senin hâlin ikrâh ve icbâr olunan kimsenin hâline benziyor mu? Fısk ve fücûra, kemâl-i zevk ile can atan kimsenin "Ben bu işde icbâr ve ikrâh olunuyorum!" demesi gülünç bir hâl değil mi?
1396. Mükrehlik içinde kimse öyle hoş olur mu ki, gümrahlığa öyle raksân olarak gitsin?
İkrâh ve icbâr hâli içinde hiçbir kimse öyle senin gibi hoş ve keyifli olur mu ki, öyle oynaya oynaya dalâlet ve fisk ve fücûr tarafına gitsin! İcbâr olunan kimse kederli olur ve ağlaya ağlaya ve sürüklene sürüklene gider.
1397. Onda yirmi adamlık cenk ederdin ki, sana o dîğerleri nasihat verirler idi.
Sen oynaya oynaya o ma'siyete giderken, sana başkaları: "Yapma, etme, günahtır!" diye nasihat verdikleri vakit, o hâl içinde o nâsihlere karşı yirmi adam kuvveti ile cenk ve nizâ' ederdin de derdin
1398. Ki: "Doğru budur ve yol ancak budur, hiç olan kimseden başka bana kim ta'ne vurur?"
"Benim yaşayışım ve ta'kîb ettiğim yol doğrudur; bana ancak akıl ve id-râki hiç olan kimseler i'tirâz eder!" der idin. Bu söz ise ihtiyâr ve intihâb ma'nâsını ifade eder.
1399. Ne vakit böyle söyler bir kimse ki, o mükrehdir, nasıl cenk eder bir kim-se ki o yolsuzdur?
Ya'ni, bu yukarıdaki sözler icbâr ve ikrâh olunan kimsenin sözleri değil-dir. Ve meselâ bir seferde yolunu gāib edip, yolsuz kalmış olan kimseye biri-si çıkıp: "Bu yol fenâdır ve tehlikelidir!" dese; o kimse: "Hayır ben bilirim, bu yol doğrudur!" der mi? Belki icbâr olunan kimseye i'tirâz olunduğu vakit o kimse: "Ben ne yapayım, beni bu yola zor ile götürüyorlar, ben ise aslâ iste-miyorum, âh beni bu belâdan bir kurtaran olsa!" der.
1400. Her neyi nefsin istedi, ihtiyar tutarsın; her neyi ki aklın istedi, ıztırar [1401] getirirsin.
Ey cebrî, nefsinin lezzet bulduğu ve hoşlandığı her şeyde ihtiyârın vardır; seni o lezzetten ve hazdan geri çekmek isteyenler ile mücadele edersin; fakat aklının ve rûhunun istediği ezvâk-ı ma'neviyyeye gelince, o tarafa yanaşma-yıp: "Ne yapayım ibâdât ve tââtı bana yaptırmıyorlar, bu ezvâk-ı ma'neviy-yeyi terk husûsunda muztarım!" dersin ve kendini ma'zûr göstermek için ze-kâvetin ve dirâyetin kadar feylesofâne kıyâsâta başlarsın.
1401. Bilir o kimse ki iyi bahtı ve adamdır; zeyreklik İblîs'den ve aşk Adem'dendir.
Hakîkat-ı mes'eleyi iyi bahtlı, ya'ni saâdet-i ezeliyye sahibi ve Adem meşrebinde olan kimse bilir. İşin hakîkati budur ki, bilcümle mezmûmâtın menşei, abdin vücûd-ı izâfisidir. Meselâ katl-i nefs ve zinâ gibi ef'âl-i menhiyye, ancak abdin vücûd-ı kesîfine vâbestedir. Bu vücûd-ı kesîfe olmasa, bu ef'âl zuhûra gelmez, vücûd-ı izâfî âlemi ise, taayyün cihetiyle zât-ı Hakk'ın gayridir; binâenaleyh abdden bir fiil-i mezmûm zuhûra geldiği vakit, Zât-ı Hakk'a değil, nefs-i abdânîsine izâfe etmesi pek açık bir meseledir. Fakat cebriler bu kadar açık bir meseleyi tağlît edip derler ki: "Bu âlem-i kesâfet, vücûd-ı mutlakın merâtib-i tenezzülâtından bir mertebedir. Ve bu mertebede zâhir olan ef'âlin menşei, eşyânın hakāyıkı ve a'yân-ı sâbitesidir; ve a'yân-ı sâbite ise sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesidir; ve sıfât ve esmâ ise mevsûfun ve müsemmânın aynıdır. Binâenaleyh bilcümle merâtib, vücûd-ı Hakk'ın merâtibi olup, cemî'-i mevâtında Hakk'ın iradesinden başka bir irâde yoktur. Böyle olunca, abd, ef'âlinde mecburdur." Bu ifade ile abdin gayriyeti nefy edilmiş oluyor ki, bu bir mağlatadır. Bu mağlata içinde azîm bir cehil ve gaflet de hâsıl olmuş oluyor ki, o da cebrînin kendisine vücûd verip, Hakk'a karşı mecbûr olduğunu beyân etmesidir; zîrâ cebir için "câbir" ile "mecbûr"un ayrı ayı vücûdları olmak lâzım gelir. Bakılırsa, bu ifadeye göre cebrî, kendi vücudunu nefy edip, ancak Hakk'ın vücudunu isbât etmeli ve dedikoduları kaldırmalı idi. Halbuki böyle yapmadı da, Hakk'a karşı serkeşlik etti. İşte onun bu zeyrekliği ve zekâveti, İblîs'in zeyrekliği ve zekâveti cinsindendir; fakat İblîs kadar, Adem dahi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın tenezzülâtını bilir idi. Vücûd-ı izâfî âleminin zât-ı Hakk'a olan gayriyetini ve bilcümle mezmûmâtın bu gayriyete taalluku ve kendisinin aslı olan ma'şûk-ı hakîkîden ayrılık içinde olduğunu bildiği için: "Yâ Rab, nefsimize zulm ettik!" demekle iktifâ etti ve aşk-ı Hak onu i'tirâf-ı kusûra sevk etti. Binâenaleyh aşk-ı ilâhî ile i'tirâf-ı zünûb keyfiyeti, Adem'den evlâdına mîrâs kaldı.
1402. Zeyreklik denizlerde yüzücülük geldi; az kurtulur, işin sonunda o garktır.
"İlm-i hakikat gayet engîn bir deniz gibidir. Bu ilimde zekâvet-fürûşluk yapmak, engin denizlerde yüzmeğe benzer. Bu ilm-i hakîkat deryâsında, ken- di zekâvetlerine güvenip yüzenlerden pek azı kurtulur. Çoğu sonunda boğulup helâk olur." Meselâ bir kısmı, "Bilcümle merâtib Hakk'ın vücûdunun mertebeleridir; kim kime ibâdet edecektir?" diye ta'til-i şerîat eder; ve bir kısmı yukarıda îzah olunduğu üzere "cebrî" olur, bir kısmı mübâhî; velhâsıl birçok fırkalar peyda olur ki, bunların kısm-ı a'zamı boğulup helâk-i ma'nevîye dûçâr olurlar. Nitekim hadis-i şerifde ستفترق امتى ثلاثا و سبعين فرقة كلهم في النار الا واحدة ya'ni "Benim ümmetim yakında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, birisi müstesnâ olmak üzere hepsi nârdadır" buyurulur.
1403. Yüzmeyi bırak, kibir ve kîni terk et; Ceyhun değildir, ırmak değildir, bu deryâdır.
Binâenaleyh bu ilm-i hakîkatte kendi akıl ve idrâkin ile yüzmeyi bırak ve mürşid-i kâmile karşı kibrini ve kînini terk et de, onun terbiyesine teslîm-i nefs eyle! Zîrâ yüzmek istediğin sâha-i hakikat Ceyhûn nehri gibi, mahdûd bir ırmak gibi dar bir saha değildir, azîm deryâdır.
1404. Ve ondan sonra derin penahsız deryadır, yedi deryayı saman çöpü gibi kapar.
Bu ilm-i hakikat deryâsı, aynı zamanda gāyet derin ve sığınacak bir sahili görünmeyen bir deryâdır ki, âlem-i sûretin yedi engin denizlerini bir saman çöpü gibi yutar ve yok eder.
1405. Aşk havâs için gemi gibi olur, az âfet olur, ekseriya halas olur.
Aşk, ma'şûkun murâdı önünde, kendi murâdından geçmeyi iktizâ eder. Meydanda iki irâde kalmadığı vakit, nizâ' dahi kalmaz. Zîrâ nizâ' ve husûmet iki irâdenin çarpışmasından hâsıl olur. Binâenaleyh bu deryâ-yı hakikatte aşk-ı ilâhî Hakk'ın hâs kulları için bir gemi gibi olur; ve bu aşk gemisi içinde az âfet olur. Ya'ni fenâ-fillâh makāmında kalan az olur; çoğu fenâ-fillâhdan sonra "bekā-billâh" mertebesine vâsıl olup, insân-ı kâmil olur.
1406. Zeyrekliği sat ve hayranlığı satın al; zeyreklik zandır ve hayranlık nazardır.
"Zeyrekliği sat da, onun yerine hayranlığı satın al; zîrâ Hakk'ın ef'âli muvâcehesinde zeyreklik ve zekâvet kişinin kendi zan ve tahmîninden ibârettir. Ve hayranlık ise, Hakk'ın tecellî-i esmâ ve sıfatını ve ef'âlini müşâhede etmektir." Ve hayret iki nevi'dir: Birisi, "hayret-i mahmûde"dir ki, bilmek ve bildiğini görmekten neşet eder. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in رب زدنى فيك تحيرا ya'ni " Yâ Rab, senin hakkındaki hayretimi ziyâdeleştir!" buyurması, bu hayrete işarettir. İkincisi, "hayret-i mezmûme"dir ki, bilmemek ve bilemediği şeyi görmekten neşet eder.
1407. Aklı Mustafa'nın önünde hayran et, “Allah'ım kâfidir!" diye "Hasbiyallah!" de!
Ey zeyrek ve zekî olduğunu iddia eden kimse, o da'vâyı bırak da aklını Sultân-ı enbiyâ hazretlerinin huzûrunda hayrân et ve onun gittiği yola git; zîrâ o Nebiyy-i zîşân çok iyi görür ve gördüğünü bilir ve bildiğini ve gördüğünü söyler. Sende ise o hiddet-i nazar yoktur; binâenaleyh o hazrete tâbi' ol, "Hasbiyallah!" de ki, bu söz "Allah'ım bana yetişir!" demek olur. Hind nüshalalarında "hayrân" yerine, " kurbân" vâki'dir.
1408. Ken'ân gibi gemiden baş çekme ki, onun zeyrek olan nefsi, ona gurûr verdi.
Ken'ân, Nûh (a.s.)ın oğlunun ismidir. Tûfân başladığı vakit Hz. Nûh, merhameten onu gemisine da'vet etti; o yüzme bildiğini ve bir dağın başına çıkıp kurtulabileceğini iddia ederek gemiye binmekten istinkâf etti. Onlar bu mükâlemede iken, aralarına bir dalga gelip Ken'an'ı kapıp boğdu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hûd'da Ken'ân'dan naklen buyurulur: ساوى إلى جبل يعصمنِى مِنَ الْمَاءِ (Hûd, 11/43) Ya'ni "Ken'ân Hz. Nûh'a cevâben dedi: Ben yüksek bir dağa ilticâ ederim, beni sudan hifz eder." İşte Ken'ân, bu gurûruna binâen, kendi kendine dedi
1409. Ki: "Yüksek dağın başına çıkarım, bana Nûh'un minnetini çekmek niçin olsun?"
"Sudan kurtulmak için niçin Nûh'a minnet edeyim! Benim akıl ve dirâyetim ve mehâretim vardır, yüksek bir dağın zirvesine çıkıp, kendimi bu belâdan kurtarayım!"
1410. Ey bî-reşed, onun minnetinden niçin ürkersin ki, Hudâ dahi onun minnetini çeker.
"Minnet", burada imtinân ve nazlanmak demektir. "Minnetini çekmek" Türkçe'de, "nazını çekmek" demek olur.
Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kulları umûmen iki sınıftır. Birisi "ehl-i nâz" ve dîğeri "ehl-i niyâz"dır. Ehl-i nâz, Hakk'ın mahbûb ve ma'şûklarıdır ki, onlar peygamberlerdir ve ehassu'l-havâs olan evliyâ-yı kirâmdır ki, onları ancak Hak Teâlâ bilir; ve Hak Teâlâ onların minnetini ve nâzını çeker; ve iki âlemi onların emirlerine âmâde kılmıştır. Nitekim Süleymân Efendi hazretleri Mevlid-i Şerîf'inde Sultânu'l-ma'şûkîn Efendimiz hakkında Hak lisânıyla beyân eder. Beyit: Ben sana âşık olıcak ey şerîf Senin olmaz mı dü âlem ey latîf!
Ve ehl-i niyâz, Hakk'ın âşıklarıdır. Onlar halk nazarında belli olan evliyâ-yı kirâm hazarâtıdır ve alâ-merâtibihim Hakk'ı tanıyan ve Hakk'a tapan kullardır.
Ya'ni, "Ey doğru yoldan gāfil olan kimse, sen peygamberlere serfürû edip, onların nâzını çekmekten niçin ürküyorsun? Onlar Hak indinde mahbûb ve ma'şûk olduklarından Hâlık-ı kâinât hazretleri onların nâzını çekip, onları medh ve senâ buyurur."
1411. Onun minneti nasıl bizim canımız üzerine olmasın, mâdemki Hudâ onun şükür ve minnetini söyler.
Hak Teâlâ'nın medh ve senâ ettiği ve nâzını çektiği kimsenin minnetini ve nâzını çekmek ve ona itaat ve serfürû etmek nasıl olur da bizim canımızın üzerine terettüb etmez!
1412. Ey hased dolu olan mağrûr, sen [ne] bilirsin, onun minnetini muhakkak Huda çekiyor.
“Garâre”, gāfil ve tecrübesiz demektir ki, burada gāfil ve mağrûr murâd olunur. “Ey kendi zekâvetine ve ilmine mağrûr olup, mahbûb-ı ilâhî olan enbiyâ ve evliyâya hased eden gāfil, senin bildiklerin nedir ve onların ne kıymeti vardır ki, kendini beğenip o Allâh'ın ma'şûklarına tabi' olmaktan istinkâf ediyorsun ve onlara minnet etmiyorsun; onların minnetlerini muhakkak Hak Teâlâ çekiyor, huzûr-ı ilâhîde sen kimsin?”
1413. Keşki o yüzücülük öğrenmiye idi, nihayet Nûh'a ve gemiye tama' dike idi.
Keşki Hz. Nûh'un oğlu Ken'ân, yüzücülük öğrenmese idi de, Hz. Nûh'dan ve onun gemisinden kendisini müstağnî bilmese idi; ve onlara tama' edip baş eğmiş ve itâat etmiş olsa idi.
1414. Keşki o çocuk gibi câhil olaydı, ta ki çocuklar gibi anasına pençe vura idi.
Keşki o kendisini peygambere uymaktan müstağnî gören kimse, çocuk gibi câhil olup, kendisini mevki'-i aczde göre idi ve çocuklar aczleri hâlinde nasıl analarına koşup sarılır ve pençe vurursa, o da peygamberlerin ve âriflerin muvâcehesinde kendisini öyle hâl-i aczde görüp, onlara sarıla idi.
1415. Yahud ilm-i nakl ile az dolu olaydı; velîden gönül vahyinin ilmini kapa idi.
“İlm-i nakl”den murâd, ulûm-ı nazariyye ve taklidiyyedir. “Vahy-i dil”den murâd, evliyâullâhın kalbine vârid olan ulûm-ı ledünniyyedir. Ya'ni, “Vâris-i enbiyâ olan evliyânın kulûb-ı şerîfelerine vârid olan ulûm-ı ledünniyyeden istifâde için evvelen ulûm-ı nazariyye ve taklîdiyyeden boşalmak lâzımdır. Bu ilm-i taklîdî ile âlim olanlar, ulûm-ı ledünniyyeye eğri bakarlar. Keşki onlarda bu ilm-i taklîdî hiç olmasa veyâ az olsa idi!”
1416. Böyle bir nûr ile vaktaki kitabı öne getiresin, senin vahy dinlendirici canın itâb getirir.
"Vahy"dan murâd, evliyânın kalblerine vârid olan ilhâmât-ı rabbâniyyedir. Ya'ni, “Böyle ilhâmât-ı ilâhiyye ile kalbine ulûm-ı ledünniyye vârid olan bir velî, nûr-ı ilâhîdir. Böyle bir nûr-ı ilâhî huzûrunda bulunduğun vakit, onun vâridât-ı kalbiyyesini cerh için, taklîdî olan ulûmu hâvî bir kitabı delîl olarak îrâd edersen, vahy-i Hak ile âsûde olan ve râhat eden cânın sana bâtınından itâb eder."
1417. İlm-i nakliyi, kutb-ı zamanın sözü ile, suyun vücudu ile teyemmüm gibi bil!
Ya'ni, “Su mevcûd iken toprak ile teyemmüm câiz olmadığı gibi, kutb-ı zamân olan bir velînin, ilhâmât-ı ilâhiyye olan sözü ve ilmi mevcûd iken, ilm-i naklînin hiçbir kıymeti kalmaz."
"Kutb-ı zamân", kalb-i Muhammedî üzere bulunan zât-ı şerîfdir ki, her asırda vücûdu bir olur ve kâffe-i mahlûkāta, isti'dâdlarına göre füyûzât-ı Hak onun kalbi vâsıtasıyla tevzî buyurulur. Bu mertebe ne ilim ile ve ne mücâhede ve riyâzet ile tahsil olunamaz. Bu inâyet-i ezeliyye-i Hak'dır. İlm-i zâhirî ile münevver bir zâta ihsân olunduğu gibi, ba'zan ilm-i zâhirîden bî-behre ve basar-ı basîreti gayr-i mekşûf, âhâd-ı nâsdan birine dahi ihsân olunur. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî gibi havâss-ı evliyâullâhdan bir zât-ı şerîfin zamânında, kutb-ı zamân ümmî bir demirci idi ki, bunun hâlini Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında îzâh buyurur. Ve bu sırr-ı kutbiyyet, bilcümle beşeri kendi nefsine takdîm edip, onların âlâmını yüklenmek meşrebini hâiz olmaktır ki, onlar "Nefsî, nefsî!" diyenler değil, “Ümmetî, ümmetî!" diyenlerdir.
1418. Kendini ebleh yap, arkasına tabi' olarak git; kurtulmaklığı ancak bu eblehlikten bulursun.
"Ebleh", ahmak ve safderûn ma'nâsınadır; burada "sâfderûn" demektir ki murâd, dünyâdan gafil ve Hak'dan âgâh olan kimsedir. Ya'ni, "Kendini tahsîl ettiğin ulûm-ı dünyeviyyeden hâlî kıl ve kalbini ve dimâğını, seni mağrûr eden zekâvet ve dirâyetten sâf et! Böyle bir zât-ı şerîfın arkasına tabi' ol da, Hak yolunda yürü! Ma'nâ uçurumlarından kurtulmayı ancak böyle bir sâfderûn olmaklıktan bulabilirsin!" Senin ilmin ve zekâvetin seni o uçurumlardan kurtaramaz.
1419. Ey peder, "Ehl-i cennetin çoğu eblehtir"i Sultan-ı beşer bunun için buyurmuştur.
Ya'ni, "Sultân-ı beşer (s.a.v.) Efendimiz اكثر اهل الجنة بله ya'ni "Ehl-i cennetin çoğu eblehlerdir" hadis-i şerîfini, bu vahy-i kalbîye tâbi' olan kimselerin kurtulduklarını beyân için buyurmuştur.
1420. Zeyreklik mâdemki sana kibir koparıcı bâddır, bir ebleh ol, tâ ki gönül [1421] dürüst kalsın!
Akl-ı maâşın zeyrekliği ve zekâveti mâdemki senin arz-ı vücûdunda kibir tozunu koparıcı bir rüzgârdan ibarettir ve sen bu rüzgârın kopardığı kesîf tozun hâil olması yüzünden, ehl-i hakikati görüp tâbi' olamıyorsun; binâenaleyh gel, bu kibir tozunu koparan zeyreklikten geç de, ebleh ol, tâ ki gönlün sağlam ve sâf kalsın ve bu safvet-i kalb sebebiyle ehl-i Hakk'a tâbi' olasın!
1421. Bir ebleh değildir ki, o maskaralık ile iki kattır; bir eyle ki o "Hu"nun valih ü hayranıdır.
"Bizim "ebleh" dediğimiz kimse halkın ma'nâ-yı lügavîsi i'tibariyle anladığı "ebleh" değildir; zîrâ o ebleh halkın önünde akılsızlığı sebebiyle iki kat maskaradır, ya'ni pek maskaradır. Bizim murâdımız, eşyâda gördüğü esmâdan, müsemmâya intikal edip, hüviyyet-i ilâhiyyenin vâlih ü hayrânı olan kimsedir." Bu hayret hayret-i mahmûdedir; nitekim biraz yukarıda îzah olundu.
1422. O el kesici kadınlar eblehlerdir; el cihetinden ebleh ve Yûsuf'un yüzü cihetinden nüzürdür.
Ya'ni, Yûsuf (a.s.)ın cemâl-i latîfini temâşâ için Züleyhâ'nın da'vet ettiği kadınların ellerini kestikleri Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Yûsuf'da hikâye buyurulmuştur. "İşte cemâl-i Yûsuf'u temâşâya dalıp, ellerindeki meyveyi bıçakla keserken, ellerini de berâber kesen kadınlardır; ebleh ve gāfildirler. Fakat onların gafletleri elleri cihetindendir ve elleri hakkındadır. Yûsuf'un yüzü cihetinden nüzürdürler." "Nüzür" kelimesi hakkında şârihler türlü türlü ma'nâ ver mişlerdir. En muvâfıkı İsmâîl-i Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâdır. "Nü-zür", inzâr ma'nâsınadır ve “inzâr,” korkudan ve dehşetten haber vermeğe ve bu korkuyu bildirmeğe derler. Binâenaleyh burada Yûsuf'un yüzünün dehşetinden ellerini kesmek fiiliyle haber verici oldular. Ya'ni, "O kadınların ellerini kestiklerini görenler, cemâl-i Yûsuf'un dehşetinden haberdar oldular" demek olur. Bu beyt-i şerif bir misâldir. "Cemâl-i Hakk'ın müşâhedesinde müstağrak olanlar bu cemâlin dehşetinden haber vericidirler ve kendi cisimlerinden ve vücûd-ı izâfilerinden ve akıllarından ebleh ve gafil olurlar" demektir.
1423. Aklı, dostun aşkı önünde kurban et, akıllar fi'l-cümle o taraftandır ki, o vardır.
“Bârî", fi'l-cümle ma'nâsınadır. "Aklını dost-ı hakîkî olan Hakk'ın aşkın-da kurbân et, zîrâ yalnız senin aklın değil, cümlede olan akıllar, Hakk'ın var-lığı cânibindendir ki, o cânibde ancak Hakk'ın vücûd-ı mutlakı vardır." Vü-cûd-ı mutlak-ı Hak kenz-i mahfidir ki, bütün akıllar o hazîneden çıktı ve o mertebede akıllar ancak O'dur.
1324. Akül, akıllarını o tarafa göndermiştir; ahmak bu tarafta kalmıştır ki, ma'şûk değildir.
"Ân sû"dan murâd, vahdet-i mutlaka tarafı; ve "akul" sîga-i mübâlağa veyâ sıfat-ı müşebbehedir. “İn sû"dan murâd, âlem-i süflî olan bu dünyâdır. Ya'ni, "Aklı çok olan kimseler, akıllarını o vahdet-i mutlaka tarafına gönder-miştir. Ahmak olan kimse ise, o vahdet-i mutlaka tarafına gönderebilecek ak-lı olmadığı için, bu âlem-i süflî olan dünyâ tarafına yapışmış kalmıştır. Binâenaleyh o ma'şûk değildir." Ma'şûk değildir lafzı “în sû”ya râci' olursa, "Dün-yâ ma'şûk değildir" ve eğer ahmağa râci' olursa, "Ahmak ma'şûk-ı Hak de-ğildir" demek olur.
1425. Eğer hayretten nâşî senin aklın bu başdan giderse, senin her kılının başı bir baş ve bir akıl olur.
Eğer bu hayretten dolayı, senin aklın bu sûrî başından gider ve fânî-fillâh mertebesine gelir isen, bekä-billâh mertebesine nâiliyetle mükâfât olunursun. Bu hâlde de senin her bir kılının ucu, akl-ı kâmil sahibi bir baş olur ve vücûdunun her tarafı ile görür ve taakkul edersin.
1426. Zîra o tarafta dimağ üzerinde fikir zahmeti yoktur; zîrâ çöl ve bağ, dimâğ ve akıl bitirir.
Dost-ı hakîkînin aşkı tarafında, bu cismin dimâğı üzerinde uzun uzadıya düşünmek zahmeti ve it'âb-ı zihn etmek yoktur; o tarafta sen düşünmeksizin hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyye ulûmu kalbine rüzgâr gibi eser; zîrâ o aşkın çölü ve bağı, senin vücudunda dimâğ ve akıl bitirir.
1427. Çöl tarafında çölden nükte dinlersin; bağ tarafına gelirsin, senin nahlin suya kanıcı olur.
"Çöl tarafı"ndan murâd, bu vücûd-ı izâfî âlemidir ki, esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin meclâsıdır. "Bağ"dan murâd, ârifin kalbidir ki, onda bu meclâ-yı müşâhededen ma'rifet-i Hak gülleri neşv ü nemâ bulur. "Nahl"den murâd, ârifin vücûd-ı abdânîsidir. Ya'ni, "Esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsı olan bu vücûd-ı izâfî çölü tarafından, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye tecelliyâtının nüktelerini ve sırlarını dinlersin. Maârif-i ilâhiyye bağı olan kalbine teveccüh edersin. Senin nahl-i vücûdun irfân suyuna kanıcı olur." "Revî", sıfat-ı müşebbehedir, "suya kanıcı" demek olur.
1428. Bu yolda tâk u turunbu terk et; kılavuzun kımıldamadıkça, sen kımıldama!
"Tâk u turunb" ve "tâk u türunb" (طاق و ترب) ve "tâk u turum", tumturak ve kerr ü fer ve hod-nümâlık, gösteriş, debdebe ve tantana ma'nâsına gelir. "Kılavuz" dahi Türkçe ve "rehber" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hak yolunda kendini göstermek duygusundan vazgeç. Zekâvet ve bilgicilik da'vâsında bulunma; senin rehberin olan mürşid-i kâmilin ne yolda hareket eder[se], kendi hareketini ona tabi' kıl!
1429. Her kim o başsız hareket ederse, kuyruk olur, onun hareketi akrebin hareketi gibi olur.
"Baş"tan murâd, Hak yolunun rehberi olan mürşid-i kâmildir. Ya'ni, "Hak yolunda mürşidsiz hareket eden kimse, kuyruk gibi arkada kalır ve onun hayvan kuyruğundan farkı olmaz ve onun kendi başına olan hareketi dahi, akrebin hareketi gibi olur.
1430. Eğri gidici ve gece kör ve çirkin ve zehirlidir; ve onun san'atı temiz cisimleri sokmaktır.
Akrebin yürüyüşü eğridir ve gece vakti kördür ve hey'eti çirkindir ve zehirlidir ve onun san'atı ve ma'rifeti, sâlim olan cisimleri sokmaktır.
Hind nüshalarında birinci mısrâ ya'ni "Eğri gidicidir ve kördür ve çirkin ve zehirlidir" sûretindedir.
1431. Onun başını ez ki, onun sırrı bu olur, onun hulku ve huyu dâimâ bu olur.
Rehbersiz vâsıl-ı hakikat olmak niyetiyle kendi akıl ve zekâsına güvenen kimse nefsinin mağlûbudur; ve nefsinin mağlûbu olan kimsenin bâtını akreb tabîatındadır, onun ahlâkı ve huyu, dâimâ selâmet-i sadr sahibi olan kimseleri incitmektir; binâenaleyh böyle bir kimsenin başını ez ve halkı onun dest-i zulmünden kurtar.
1432. Onun başını ezmek, muhakkak onun salâhıdır, tâ ki onun can kırıntısı o tenin uğursuzluğundan kurtulsun.
"Bu tabîatta olan kimsenin başını ezmek ve ona fırsat vermemek, onun hakkında iyilik etmektir. Çünki başı ezilmekle onun can kırıntısı olan rûh-ı hayvânîsi, cism-i unsurîsinin uğursuzluğundan kurtulmuş olur." "Can kırıntısı"ndan murâd rûh-ı hayvânîdir; zîrâ “rûh-i hayvânî,” cism-i unsurînin iktizâsı olan bir şe'ndir. Nitekim bu cildin evâilinde bu babdaki îzâhât geçti. Bu rûhun hakîkati, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının eşyâda sereyânıdır; ve her ferdin cism-i unsurîsi ayrı ayrı olduğu gibi, onların rûh-i hayvânîleri dahi ayrı ayrıdır. Bu husûsdaki tafsîlât yukarıda 412 numaralı beyt-i şerîfden i'tibaren yazılmıştır. “Rûh-i insânî” ise, bir hakîkatten ibaret olup, insân sûretindeki kalıplara aks eder. Can kırıntısı olan bu rûh-i hayvânî, rûh-i insânînin bir kesîf perdesi ve hicabıdır. Bu kesîf perde mevcûd oldukça, insan sûretindeki mahlûkun bir hayvandan farkı yoktur.
1433. Delinin elinden silâhı geri al, tâ ki adl ve salah senden râzı olsun!
Bir müfsidin sebeb-i ifsâdı olan rûh-i hayvânîsini izâle etmek, delinin elinden silâhı almağa benzer. Eğer böyle yaparsan, adâlet ve salâh ma'nâları senden râzı olur. Nitekim ayet-i kerimede وَ لَكُمْ فِي الْقصاص حياة (Bakara, 2/179) ya'ni "Sizin için kısâsda hayât vardır" buyurulur. Zîra bir cânînin cinâyet icrâsındaki birinci âleti, rûh-i hayvânîsi ve ikinci âleti de silâhıdır; rûh-i hayvânîsi olmasa, silâhı müessir olamaz. Binâenaleyh rûh-i hayvânîsi izâle edilmekle, birinci âlet-i fesâdı elinden alınmış ve hey'et-i ictimaiyye-i beşeriyye onun taarruzundan muhafaza edilmiş olmakla, hayât-ı beşeriyye idâme olunmuş olur.
1434. Vaktaki onun silâhı vardır ve aklı yoktur, onun elini bağla ve yoksa yüz zarar getirir.
Akılsız kimsenin elinde silâh bulunması tehlikelidir; binâenaleyh öyle bir kimsenin eli bağlan[malı] ve halka zarar getirmeyecek bir hâle konulmalıdır. İşte şerîatte kısâsın ve habsin hikmeti budur. Nitekim cem'iyyât-ı beşeriyye-yi idâre eden ukalânın cezā kānunlarına vaz' ettikleri i'dâm ve hapis cezâları da bu düşüncelere müsteniddir.
"Fazíhat" ve "fazâhat", rüsvâylık ve kötülüğün açığa çıkması demektir. Ya'ni, tıyneti ve cevheri bozuk olan kimse ilim öğrenir veyâhud zengin olur veyâ bir mansıb ve rütbe sahibi olursa, bu ilim ve mâl ve mansıb, onun ci- billiyetini ve emelinin bozukluğunu meydana çıkarıp rezâlete başlar. Bu ve- sâit, dağlarda yol kesen bir şakînin eline geçen bir kılıca benzer.