Âlem-i ilimde mezar kazıcılık olmazdan evvel, Kābil'in mezar kazıcılığı kargadan öğrenmesi
35. bölüm / 47 · 5156 kelime · ~26 dk okuma
1301. Bir mezar kazmak ki, en aşağı san'at idi, ne vakit fikirden ve endîşeden oldu.
Akl-ı cüz'î en aşağı bir san'at olan mezar kazmak usûlünü, kendi kendine düşünüp bulamadı; binâenaleyh zarûrî olan akıl her îcâdın bidâyetinde bu kadar acizdir. Bir muallim ona yol gösterirse, o yolda yürür ve o îcâdın tekâmülüne hâdim olur.
1302. Eğer Kabil için bu fehim olaydı, o ne vakit Habil'i başı üzerine koyardı.
Eğer bidâyet-i hâlde evlâd-ı Âdem'den olan Kābil'in akl-ı cüz'îsinde bu anlayış olaydı, o öldürmüş olduğu kardeşi Hâbil'in cesedini başında taşır mı idi? Derdi
1303. Ki: "Bu ölmüşü, bu kan ve toprağa bulanmışı nerede gāib edeyim?"
Ya'ni, “Kābil, Hâbil'in cesedini taşırken derdi ki: "Bu ölmüşü ve bu kana ve toprağa bulanmışı nasıl yok edeyim ve gözlerden gāib edeyim?"
1304. Bir kargayı gördü ki, ağzında ölmüş kargayı tutmuş, öyle hız ile geldi.
1305. Havadan geldi ve o fen ile ona ta'lîm için mezar kazıcı oldu.
1306. Müteakiben pençesiyle yerden toz kopardı, hemen ölmüş kargayı mezar içine koydu.
1307. Kabil dedi: "Ah, tuh benim aklıma ki, bir karga san'atta benden ziyâde oldu!
"Şüh", nefret ve kerâhet mahallinde müsta'mel bir kelimedir.
1308. Akl-ı külle "Mâ zâga'l-basar" dedi; akl-ı cüz'î her tarafa nazar eder.
"Akl-ı kül" ile "hakîkat-ı muhammediyye"ye işâret buyurulur ki, Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in akl-ı şerîfleridir ve nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Necm'de vâkî' مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى (Necm, 53/17-18) ya'ni "Hâtem-i enbiyânın basarı hiçbir şeye meyl etmedi ve tecavüz etmedi, muhakkak Rabb'inin pek büyük olan âyetlerini gördü" âyet-i kerîmesinde, Resûl-i zîşân Efendimiz'in akl-ı küllünün gözü, Hak Teâlâ'nın mülkü ve melekûtu ve sûrî ve ma'nevî âyetlerini gördüğü vakit hiçbirisine meyl edip kaymadı ve haddini tecavüz edip, Hakk'ın gayrine nazar etmediğini gördü. Akl-ı cüz'înin gözü ise, mülkün ve melekûtun suver-i muhtelifesi tarafına bakıp hayrân olur ve maksûd-ı aslî olan Hak'dan gaflet eder.
1309. Hâssların nûru akl-ı mâ-zağdır; zâğ olan akıl, ölmüşlerin mezarının üstâdıdır.
Hak Teâlâ'nın hâs kulları olan evliyânın akılları bi'l-verâse مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى (Necm, 53/18) ["Basarı hiçbir şeye meyl etmedi"] âyet-i kerîmesinin mazharıdır. Onların nûru bu akıldır; fakat karganın aklı, ya'ni nefsin aklı olan akl-ı maâş ve akl-ı cüz'î, ölmüşlerin mezarının üstâdıdır; ya'ni bu akıl, hâk-i bedende rûhun mezarını kazmayı öğretir.
1310. O cân ki, kargaların arkasından uçar, karga onu kabristan tarafına götürür.
"Kargalar"dan murâd, nefsin sıfatlarıdır; "kabristân"dan murâd, cisim ve âlem-i tabîattır. Ya'ni, “O cân ki, ya'ni sâlik ki, karga mesâbesinde olan nefsin sıfatlarının arkasında uçar; o tâbi' olduğu her bir karga ve her bir nefsin sıfatı onu cisim ve tabîat âlemine defn etmeğe götürür; veyâhud cîfe-i ecsâm tarafına götürür." "Cân" ta'bîriyle sâlik-i tarîkata işâret buyurulur.
1311. Sakın karga gibi olan nefsin arkasında gitme; zîrâ o bağ tarafına değil, kabristana götürür.
Ey sâlik, sakın lâşeye giden karga gibi olan nefsin arkasında gitme ve onun sıfatlarına tâbi' olma; zîrâ o seni bâğ-ı maârif-i ilâhiyye tarafına değil, cisim kabristanına götürür.
1312. Eğer gidersen, gönül ankāsının arkasında, gönül Kāf'ının ve Mescid-i Aksa'sının tarafına git!
Ya'ni, "Ey sâlik eğer tâbi' olup gidersen, gönül, ya'ni rûh ankāsının arkasında git ve gönül Kāfının ve Mescid-i Aksa'sının tarafına git!" "Kāf", meçhûlü'l-mekân meşhûr bir dağın ismidir. Latîfe-i kalb dahi, âlem-i ma'nâdan olduğundan Kāf'a teşbîh buyurulmuştur.
1313. Her dem senin sevdandan, senin Mescid-i Aksa'nda yeni bir ot biter.
"Sevda"dan murâd, burada aşk ve hırs ma'nâsınadır. "Giyâh”dan murâd, kalbe vârid olan havâtırdır ki, Hakkānî, melekî, şeytânî ve nefsânî olur. "Mescid-i Aksâ"dan murâd kalbdir. Ya'ni, "Her dem senin aşk ve hırsından kalbinde yeni yeni birtakım iyi ve kötü hâtıralar ve fikirler peyda olur."
1314. Sen Süleymân gibi onun hakkını ver, ondan iz götür, onun üzerine red ayağını koyma!
Bu beyt-i şerif حاسبوا قبل ان تحاسبوا ya'ni "Muhasebe olunmazdan evvel, nefsinizi muhasebe ediniz" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Mescid-i Aksâ-yı kalbde biten havâtır otlarının kimi nâfi' ve kimi muzırdır. Hakkānî ve melekî olanlar nâfi' ve nefsânî ve şeytânî olanlar ise muzırdır. Bu havâtırın hakkını vermek, Hakkānî ve melekî olanları tefrîk edip, sâha-i fiile getirmek ve icrâ etmekle olur. Ve kezâ nefsânî ve şeytânî olanları da temyîz edip, icrâ etmemek ve muhalefet etmekledir. Binâenaleyh kalbe gelen havâtırın mahiyetlerini tedkîk etmek ve her geleni reddedip, ehemmiyet vermemek doğru değildir. Velhâsıl muhasebe lâzımdır.
1315. Zîrâ ki sebatlı olan bu zemînin halini nebâtın nevi'leri sana açık söyler.
Ya'ni, yerde biten nebâtâtın nevi'leri, o yerin mâhiyetini ve isti'dâdını gösterdiği gibi, zemîn-i kalbde biten havâtırın envâ'ı dahi, kalbin isti'dâd-ı zâtîsini açıktan açığa gösterir.
1316. Zeminde gerek şeker kamışı ve gerek âdî kamış olsun, her zemin kendi bitiminin tercümanıdır.
Meselâ ba'zı arâzîde şeker kamışı ve ba'zı arâzîde de âdî kamış neşv ü nemâ bulur. Ve bu kamışlar bittikleri arâzînin isti'dâdını beyân eden birer tercümândır. Bunun gibi, eğer bir kalbde dâimâ havâtır-ı nefsânî ve şeytânî biter ve bunları fiile getirmek ve icrâ etmek sahibinin zevki ve hazzı iktizâsından bulunursa, o kalbin isti'dâdı belli olur ve şekāvet-i asliyyesi anlaşılır. Bilakis bir kalbde havâtır-ı Hakkānî ve melekî biter ve bunları icrâ etmekten sâhibi zevk alırsa, saâdet-i zâtiyyesi zâhir olur.
1317. İmdi gönül zemîni ki, onun nebti fikir idi; fikirler kalbin sırlarını açık gösterdi.
Mâdemki gönül zemîninin nebatları havâtırdan ve fikirlerden ibâret idi, işte o havâtır ve efkâr, o kalbin sırlarını, ya'ni isti'dâd-ı ezelîsini açık bir sûrette gösterir.
1318. Eğer mecliste söz çekici bulursam, çemende yüz binlerce gül bitiririm.
Ya'ni, gönül vardır ki, onda maarif-i ilâhiyye çiçekleri bitmek isti'dâdı vardır. Böyle bir kalb sahibi bir ârifin huzûrunda bulunduğu vakit, çocuk memeden sütü çektiği gibi, ârifin kalb-i şerîfinden ma'rifeti çeker ve emer. "Eğer mecliste böyle bir söz çekici bulursam, onun çemenistân-ı kalbinde, yüz binlerce maârif-i ilâhiyye güllerini bitiririm."
1319. Ve eğer o demde söz öldürücü deyyûs bulursam, nükteler gönülden hırsız gibi kaçar.
"Zen be-müzd", karısını ücretle kullandıran kimseye derler ki, Arabî'de "deyyûs ve kavvâd" ve Türkçe'de "pezevenk" derler. Ya'ni, bir gönül de vardır ki, maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan sözleri kabûle aslâ isti'dâdı yoktur ve böyle bir kalbde neşv ü nemâ bulan fikirler dâimâ tezvîr ve fesâda ve ehl-i Hakk'ı inkâra müteallık olur. "Ve eğer meclis-i sohbetimde benim maârif-i ilâhiyyeye müteallık olan sözlerimi inkâr ile öldürücü bir pezevenk bulursam, benim gönlümden nükteler hırsız gibi kaçar ve gelmez olur. Veyâhud söylediğim nükteler o deyyûsun gönlünden hırsız gibi kaçar."
1320. Herkesin hareketi câzib tarafınadır; sâdıkın cezbi, kâzibin cezbi gibi değildir.
Ya'ni, hareket için mutlakā bir muharrik ve bir çekici lâzımdır; ve insanın muharriki ve çekicisi, onun fikri ve havâtırıdır ve havâtırın menba'ı da sâdık ve kâzib olmak üzere iki nevi'dir. Havâtır-ı rahmânî ve melekî sâdık ve nefsânî ve şeytânî olan havâtır ise kâzibdir. Zîrâ evvelki doğru yola ve ikinciler eğri yola çekerler. Binâenaleyh doğru ile eğri bir olmaz ve sâdıkın cezbi ile, kâzibin cezbi başka başkadır.
1321. Gâh eğri yolda ve gâh doğru yolda gidersin, riște ve o kimse ki çeker, zâhir değildir.
"Ey sâlik, sana ba'zan havâtır-ı nefsânî ve şeytânî galebe edip, eğri yolda gidersin; ve ba'zan havâtır-ı rahmânî ve melekî gālib gelip doğru yolda gidersin. Sana bağlı olan ip ve seni çeken kimse zâhir ve meydanda değildir." "Rişte"den murâd, sırr-ı kaderdir; ve sırr-ı kader, a'yân-ı sâbiteden her bir aynın vücûdda zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kābiliyyet-i asliyyesinin ve isti'dâd-ı zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibârettir. Binâenaleyh âlem-i kevnde her bir ferdin sıfatı ve fiili kendi ayn-ı sâbitesine bağlıdır. Ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı kābil-i hidâyet ise, onu çeken bizzât Hak ve bi'l-vâsıta melektir; ve eğer kābil-i dalâlet ise, onu çeken bi'l-vâsıta nefis ve şeytândır. Ve hakikatte cümlesinin çekicisi Hak'dır. Ve bizzât ve bi'l-vâsıta çekenlerin hiçbirisi de zâhir değildir. İmdi insân, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibaret olduğundan, cemî'-i esmânın mazharıdır. Bu mazhariyeti hasebiyle onda, gâh ism-i Mudill'in ve gâh ism-i Hâdî'nin ahkâm ve âsân zâhir olur. Bu i'tibâr ile, hiçbir ferdin ef'âline nazaran şekāvet ve saâdet-i asliyyesi ma'lûm olamaz. Çünki sırr-ı kader meçhûldür; ancak yukarıda 1316 numaralı beyt-i şerîfin müfâdına göre, ahvâl-i kalbiyyesi hakkında bir hüküm verilebilir.
1322. Sen kör devesin, yuların emîndir, sen çekişi gör, yuları görme!
"Yular"dan murâd, sırr-ı kaderdir ve sırr-ı kader tebeddülden ve inkılâbdan emîndir. Binâenaleyh sen çekişi gör, yuları görme; çünki sırr-ı kaderden ibâret olan bu yular, mestûr ve meçhûldür.
Ba'zı nüshalarda “emîn" yerine "rehîn" vâki'dir; ve "rehîn", lügatte sâbit ve dâim ma'nâsına da gelir. Bu sûrette ma'nâ: "Sen kör devesin, seni yuların çekip götürür; o bu yuların sırr-ı kaderden ibaret olup, dâim ve sâbittir ve tebeddülden ve inkılâbdan ârîdir," demek olur. Ve ba'zı nüshalarda dahi "metîn" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâsı: "Sen kör devesin, yuların olan sırr-ı kaderin metîn ve kavîdir; hiçbir mevtında düğümü senden çözülmez," demek olur.
1323. Eğer çekici ve yular mahsüs olaydı, imdi bu cihân dârü'l-gırâr kalmaz idi.
“Gırâr”, Kāmûs'un beyânına göre "kitâb" vezninde, "noksân" ma'nâsınadır. Binâenaleyh “dârü'l-gırâr", dâr-ı noksân demek olur. Çekici olan Hak ve yular olan sırr-ı kader, eğer bu âlem-i his ve şehadette mahsüs olaydı, bu ci- hân-ı his ve şehadet, "noksan evi" olarak kalmaz idi; zîrâ bu âlem-i dünyâ, âlem-i kesâfet olup, hakāyık-ı eşyanın perdesi ve hicabıdır. Hakāyık ancak bu kesâfet zâil olduktan sonra zâhir olur. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَ جَائَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَ شَهِيدٌ لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kāf, 50/21-22) Ya'ni "Her bir nefis kendisi ile beraber sâik ve şâhid olduğu halde gelir ve ona denir ki: "Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık, bu günde senin basarın keskindir" buyurur.
1324. Mecûsî göre idi ki, o köpeğin arkasında gidiyor, kuvvetli olan şeytanın maskarası oluyor.
"Sitenbe", burada inatçı ve serkeş ma'nâsınadır. "Eğer Mecûsî dergâh-ı Hakk'ın köpeği ve ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi olan şeytanın arkasından gittiğini ve inatçı ve serkeş olan şeytanın maskarası olduğunu göre idi."
1325. Puşt gibi ne vakit onun arkasında giderdi? Mecûsî acele ayağını geri çekerdi.
"Mefûl," fâilin arkasından gittiği gibi, Mecûsî de kendinin fâili olan şeytanın arkasından gider mi idi? Eğer hakikat-ı hâl, bu âlemde mekşûf olaydı, Mecûsî derhal şeytana tâbi' olmaktan vazgeçerdi.
1326. Eğer öküz kasaplardan vakıf olaydı, ne vakit onların arkasından dükkâna giderdi?
Meselâ öküz, kasapların kendi hakkında verdikleri hükme vakıf olaydı, hiç onların arkasında gider mi idi?
Bu beyt-i şerîfde Mecûsî "öküz"e ve şeytan "kasab"a teşbîh buyurulmuştur.
1327. Yahud onların elinden kepek yer mi idi? Yahud onlara temelluk cihetinden süt verir mi idi?
Ya'ni, "İnek, kasapların kendisini keseceğini bilse idi, onların ellerinden gıda yemezdi, yâhud onların okşamalarına ve temelluklarına aldanıp sütünü vermezdi; bilakis tepme atar ve ellerinden kaçmağa çabalar idi." "Câblûs” ve "çâplûs", tatlı dil ile halkı aldatan kimsedir. "Sebûs" ve "sepûs", kepek ma'nâsınadır.
1328. Ve eğer yiye idi, yem ne vakit ona hazm olurdu, eğer yemek maksûdundan vâkıf olaydı.
"Alef", hayvan yemi demektir. Ya'ni, "Kasabın öküze yem yedirmesinden maksadı semizletip kesmektir. Eğer öküz buna vâkıf olup da açlık ıztırârından dolayı onun verdiği yemi yiye idi, ölüm gamı ile bu yem hazm olur mu idi?"
1329. Binâenaleyh bu cihanın direği muhakkak gaflettir; devlet nedir ki, bu devâdev let iledir.
"Dev", koşmak ma'nâsına olan "devîden" masdarından emr-i hâzırdır. "Dev-â-dev", iki emr-i hâzırdan mürekkeb bir kelime olup, aradaki elife elif-i rabt ve ilsâk veyâhud elif-i mukābele ve tevessül dahi derler ki, koşmak, koşmağa merbût ve mülâsık demek olur ki, Türkçe'ye tercümesinde "koş bire koş!" demek münasib olur. "Nuş-â-nûş", "iç bire iç" dahi böyledir. "Let" döğmek ve darb etmek demektir. Sırr-ı kazâ ve kader efrâd-ı beşere meçhûl olduğu için bir dakika sonra başlarına ne geleceğini bilmezler; hayatları "koş bire koş" ta'bîrine mâsadaktır. Binâenaleyh bu cihânın temeli muhakkak cehil ve gaflettir. Esâsen devlet-i dünyâ nedir? "Dev" ile “let"den mürekkebdir. Bu da: "Koş, dayak ye!" demek olur Şu halde "dev-a-dev", "let" ile beraberdir.
1330. Onun evveli koş, koştur, âhirinde dayak ye! Bu vîrânede eşek ölümünden başkası olmaz.
O devletin evveli lafız i'tibariyle "dev"dir, ya'ni "koş!"dur; ma'nâ i'tibariyle de şiddetli sa'y ve mücâhededir ve ma'nevî koşmadır. Ve kezâ lafız i'tibâriyle bu kelimenin âhiri darbe ve dayak ma'nâsına olan "let"dir. Ma'nâ i'tibâriyle de devlet, dünyâ gurûru içinde darbe-i mevttir ki, böyle bir gurûr içinde vâki' olan ölüm, eşek ölümünden başka bir şey değildir. Zîrâ böyle bir kimsenin hayvandan farkı yoktur.
1331. Sen cidd ile bir iş ki elde tuttun, onun aybı bu dem sana mestûr olmuştur.
Sen nefsinin arzû ettiği umûr-ı dünyeviyyeden olan bir işi, kemâl-i ciddiyyetle tuttuğun ve o işi icrâya çalıştığın vakit, o işin âlem-i ma'nâdaki çirkinliği sana mestûr kalmıştır ve sen onun hakikat-ı hâlinden gaflettesin.
1332. Ondan dolayı işi kabul edebilirsin ki, Kirdigar senden onun aybını örttü.
“Ten dâden”, râzı olmak ve kabul etmekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). “Kirdigâr" fâil-i hakîkî demektir. Ya'ni "Sen umûr-ı dünyeviyyeden nefsinin istediği bir işi mahzâ fâil-i hakîkî olan Hak onun çirkinliğini örttüğü için kabûl edebilirsin ve onu icrâya râzı olursun. Eğer Hak Teâlâ o işin çirkinliği ve aybı üzerindeki perdeyi kaldırmış olsa, sen onu kabûl ve icrâdan tevakkî edersin."
1333. Her fikir ki onda böyle harâret vardır, o fikrin aybı senden gizli olmuştur.
Hak fikrinin gayri olan her bir fikir ki, onu icrâ hususunda senin nefsinde bir harâret ve isti'câl vardır, o fikrin aybını ve çirkinliğini Hak Teâlâ hazretleri senden gizlemiştir; sen onu zâhirde güzel ve süslü gördüğün için icrâya sa'y edersin.
1334. Eğer sana ondan ayb ve şeyn zâhir olaydı, senin canın ondan iki maşrık uzaklığı kadar ürker idi.
“Şeyn”, ma'nevî leke, noksân; “bu'du'l-maşrıkayn" ile يا ليت بيني و بينك بعد الْمَشْرِقِيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينَ (Zuhruf, 53/38) ya'ni "Senin ile benim aramda iki maşrık uzaklığı mesafe olaydı, ne olurdu. İmdi ne kötü arkadaşsın!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "İki maşrık" ta'bîriyle mühim bir ma'nâ-yı fennîye işaret buyurulur. Ya'ni, mütemennî olan kimsenin bulunduğu noktaya nazaran önü maşrık ve arkası mağribdir. Halbuki mağrib aynı zamanda mütemennî olan kimsenin semt-i kademinin maşrıkıdır. Güneş gurûb ettiği noktadan, semt-i kadem tarafına tulû' eder, binâenaleyh mütemennî bulunduğu noktaya nisbeten, evvelen maşrık ve sâniyen mağrib mesafesi kadar bir uzaklık istemiş olur. Ya'ni, "Ey nefsinin arzûsuna tâbi' olan kimse, eğer nefsânî olan fikirlerinin ayıbı ve noksânı sana açıkça görüne idi, sen o fikirlerden, bulunduğun noktadan hem şarka ve hem de mağribe kadar mesafe mikdârı kaçar idin."
1335. Bir hâl ki sonunda ondan pişman olursun, eğer bu hâl sana evvel olaydı, ne vakit koşardın?
Bu ve emsâli ebyât-ı şerîfe sırr-ı kader meçhûl olmasından dolayı dünyânın mahall-i gaflet olduğunu tavzîhen beyân buyurulur. "Hâl", her şeydeki vasf-ı mütegayyir, sıfat-ı mütegayyire, her şeyin içinde bulunduğu keyfiyet ma'nâsınadır. Burada, bir fikr-i vâridin icrâsı hâlidir. Ya'ni bir fikir vârid olur ve sen onu icrâ edersin, bu hâlin neticesinde o yaptığın işten pişman olup, "Keşki yapmaya idim!" dersin. Eğer bu pişmanlık hâli sana o işi icrâdan evvel mekşûf ve zâhir olaydı, o işin icrâsı tarafına koşar mı idin? Seni o işe koşturan, âkıbetin meçhûl olmasındandır. Mısrâ': Eğer meçhûl ararsan her işin encâmı kalmıştır
1336. Böyle olunca evvelâ onu bizim canımız üzerine örttü, tâ ki o işi kazâ vefkı üzerine yapalım.
Böyle olunca Hak Teâlâ hazretleri ezeldeki kazâ-yı ilâhîsi ahkâmının bu âlem-i dünyâda infâzı için bizim efâlimizin hakikatini bizim canımız üzerine kesâfet-i nefsiyyemizi perde yaparak örttü; nihâyet biz dahi bizden zuhûru, kazâ-yı ilâhî iktizâsından olan o işi icrâ ettik.
1337. Vaktaki kaza kendi hükmünü zâhire getirdi, göz açık oldu, nihayet pişmanlık erişti.
Vaktāki bizden zuhûru kazâ-yı ilâhî iktizâsından olan fiil-i nefsânî vukūa geldi ve kazâ bu âlem-i imkânda kendi eserini ızhâr etti, bundan sonra gözümüz açılıp o fiilin çirkinliğini gördük ve "Keşki yapmıya idim!" diye pişmân olduk.
1338. Bu pişmanlık dahi kazâ-yı diğerdir; bu pişmanlığı da bırak, Hakk'a tap!
Şimdiye kadar birçok mahallerde dahi îzah olunduğu üzere "kazâ," hükm-i küllî-i icmâlîdir ve "kader" onun tafsilidir, şöyle ki: A'yân-ı sabite, iktizâ-yı zâtîleri olan isti'dâd ve kābiliyetleri dâiresinde Hak'dan zuhûru taleb ederler; bu taleb lafzî değil, hâlîdir. Ve meselâ yaşamak için balığın vücûdu su ve insanın vücûdu havâ-yı nesîmi taleb etmek gibidir. İşte her bir “ayn,” iktizâ-yı zâtîsine göre, Zât-ı ulûhiyyetten tecellî talebinde bulundu; onların isti'dâd ve kābiliyyetleri ma'lûm-ı ilâhî oldukda, taleblerini is'âfen Hak ma'lûmiyetleri dâiresinde tekvînlerini murâd eyledi. Binâenaleyh Hakk'ın İrâde'si ilmine ve ilmi de ma'lûm olan a'yân-ı sâbiteye tâbi' oldu. İşte onların kâffe-i merâtibde isti'dâd ve kābiliyyetleri üzere zuhûrlarına Hakk'ın hükm etmesi "kazâ-yı ilâhî"dir.
"A'yân-ı sâbite"ye gelince, onlar suver-i ilmiyye-i esmâiyyeden ibaret olduklarından, vücûd-ı hâricîleri yoktur ve onlar mec'ûl değildirler; zîrâ “ca'l" müessirin te'sîrinden ibarettir. A'yân-ı sâbite ise mahall-i te'sîr ve infiâl olmadıklarından, mec'ûliyetleri mevzû'-i bahs olamaz. Ya'ni bunlar yapılarak vücûda gelmiş şeyler değildir; çünki şuûnât-ı zâtiyyeden ibarettir; ve şuûnât, zâtın iktizââtıdır ve zât ile beraber kadîmdir. Ve şuûnât-ı zâtiyye bir câilin ca'li ile mec'ûlen mevcûd olmadıkları gibi, bir müessirin te'sîri tahtında da değildirler. Mâdemki zât-ı vücûd mevcûddur, elbette onlar da onunla beraber mevcûddur. İmdi a'yân-ı sâbite esmânın zılleri ve abdin her mevtındaki vücûd-ı izâfîsi dahi, ayn-ı sâbitenin zılli olunca, onda zâhir olan bilcümle ahvâl, kazâ-yı ilâhî âsârı olur. Binâenaleyh abdin evvelen bir fiili işlemesi, ayn-ı sâbitesinin ahvâlinden bir hâl olduğu gibi, işledikten sonra tab'ına gayr-i mülâyim gelince pişman olması dahi, o birinci hâli ta'kîb eden, ikinci hâl olur. Şu halde beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında bu zikr olunan hakîkate ve ikinci mısrâ'ında da şuûnât-ı zâtiyyeden kat'-ı nazar ile, sâhib-i şuûnât olan Zât-ı Hakk'a rücû'a işâret buyurulur.
1339. Ve eğer âdet edersen pişman yiyici olursun, bu pişmanlıktan daha pişmân olursun.
Ya'ni eşyâ, mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir ve onlardaki hükm-i kazâ, bu esmânın hâssıyetlerine müsteniden, onların müsemmâsı olan Zât-ı Hak tarafından vâki' olmuştur ve senin vücudun dahi eşyâdan bir şeydir. Sende cârî olan âsâr-ı kazâ dahi, Hakk'ın iradesiyledir. İmdi senden bir fiil sâdır olup, netîcesi tab'ına mülayim gelmediği vakit, pişman olursun. Halbuki o neticesi tab'ına mülayim gelmeyen kazâ-yı ilâhî zımnında vâki' olan mahfi fâidenin inkişafı hâlinde bu pişmanlığından dahi pişmân olursun. Meselâ hareketi muayyen olan bir vapura binip, ticaret kasdıyla seyahati tasmîm edersin; sonra gitmemek dâiyesi zuhûr edip, gitmezsin; ve sonra kazanılması me'mûl olan menfaatin fevtine pişmân olursun. Ba'dehû binmediğin vapurun garkına vâkıf olduğun vakit, bu pişmanlığına dahi pişmân olursun. İşte bu iki pişmanlık dahi eser-i kazâdır ve senin hakîkatinden sana nâzil olur.
1340. Ömrünün yarısı perîşanlık içinde gider; diğer yarısı da pişmanlık içinde gider.
Eğer sen vech-i vahdete teveccühü terk edip, keserâtta müstağrak olursan, ömrünün yarısı gaflet ve perîşanlık içinde geçer ve yarısı da pişmanlık içinde geçer.
1341. Bu fikrin ve pişmanlığın terkini söyle! Hâlin ve yârin ve işin daha iyisini iste!
Binâenaleyh bu keserât ve gayriyet fikrini ve onun iktizâsı olan hicâbât sebebiyle sana ârız olan pişmanlığı terk et; hâlin iyisi olan vasâyâ-yı ilâhiyyeyi ve yârin en iyisi olan zât-ı Hakk'ı ve işin daha iyisi olan ferâiz-i ilâhiyye ve sünen-i peygamberîyi iste!
1342. Ve eğer elde işin iyisini tutmazsan, imdi senin pişmanlığın nenin fevti üzerinedir?
Eğer bu zikr olunan en iyi işlere teşebbüs etmezsen, neyi fevt ettiğine nâdim olursun? Zîrâ nedâmet iyi bir şeyin fevtinden dolayı vâki' olur; zîrâ bu iyi işlerin gayri olan işlerin fevti, pişmanlık getirecek bir hâl değildir.
1343. Eğer iyi yolu bilirsen tap ve eğer bilmezsen, nasıl bilirsin ki bu kötüdür?
Eğer iyi yolu bilirsen, o yolda hizmet et ve yaptığın hizmetten ve ibâdetten pişman olma; eğer bilmezsen, onun zıddı olan kötüyü nasıl bilirsin de, yapmış olduğuna pişmân olursun?
1344. İyiyi bilmedikçe kötüyü bilmezsin, ey delikanlı zıddı zıddan görmek mümkindir.
1345. Vaktaki bu fikrin terkinden aciz oldun, o vakit günahdan da aciz oldun.
Yukarıda, "Pişmanlık dahi diğer bir kazâ-yı ilâhîdir; binâenaleyh bu pişmanlığı bırak da Hakk'a tap!" buyurmuşlardı. Burada da vârid olan fikrin, kazâ-yı ilâhî eseri olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, "Vaktâki sana bir fenâ fikir vârid oldu ve sen de onun terkinden âciz oldun; zîrâ bu fikrin infâzı, kazâ-yı ilâhî îcâbındandır; binâenaleyh o vakit günahdan dahi aciz oldun, ya'ni o terk edemediğin fikri, fiile getirmekle günâhın terkinden dahi âciz oldun."
1346. Vaktaki aciz oldun, pişmanlık nedendir? Yine acizliği ara ki kimin cezbindendir?
"Vaktāki günâhın terkinden âciz oldun, bu acz içinde pişmanlık nedendir? Zîrâ pişmanlık, terki kābil olan bir şey hakkında olur; binâenaleyh bu acizliğin dahi kimin cezbinden olduğunu ara!" Ya'ni, senin aczin eser-i kazâdır ve mukadder olan bir şeydir. Nitekim hadîs-i şerîfde buyurulur : کل شئی مقدر حتى العجز والكيس Ya'ni "Her bir şey mukadderdir, hattâ acz ve kiyâset dahi."
1347. Cihânda bir kādirsiz acizlik, kimse görmemiştir ve olmaz, bunu bil!
Ya'ni, "Nerede bir acizlik varsa, onun karşısına mutlakā bir kādir dikilir. Ve acz, kudret muvâcehesinde tahakkuk eder; binâenaleyh sen dahi herhangi bir şeyde aczini görürsen, bil ki, senin fevkınde olan bir kādirin tasarruf ve kudretinden dolayı bu acz zuhûra gelmiştir." Bu bahiste cebir meselesi hâtıra gelir ve bu cebir meselesinin dekāyıkı dahi I. cildde این نه جبرست معنی جباریست ["Bu cebir değildir, Cebbârlığın ma'nâsıdır."] beytinde îzâh olunmuştur. Bu beyit o cildin 625 numarasındadır.
1348. Her arzû ki böyle götürürsün, sen onun aybından bir hicab içindesin.
İşte bu hayât-ı dünyeviyyede böylece icrâ ettiğin ve fiile getirdiğin her bir arzûnun aybından ve kusûrundan hicâb ve perde içindesin; arzûn olmak i'tibâriyle senin nefsine hoş görünür. Onun zımnındaki nâhoşluklar bu hoşluklar ile örtülmüştür. Zîrâ bu âlem mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir ve vücûh-ı esmânın aynalarıdır. İcâbât-ı esmâiyye mutlakā zuhûr edecektir; eğer sana sırr-ı kader mekşûf olsa, tab'ına mülayim gelmiyeceğini gördüğün efâlden kaçarsın. Beyit:
1349. Ve eğer o arzunun illeti görüne idi, muhakkak senin canın o arzûdan ürker idi.
"İllet" burada fenâlık ve maraz ma'nâsınadır. "Cân”dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. Ya'ni, "Eğer senin o istediğinin fenâlığı ve illeti sana görüne idi ve sırr-ı kader sana mekşûf olaydı, muhakkak senin nefsin o arzûnun tab'ına mülayim geleceğini gördüğü için ürker ve kaçar idi."
1350. Eğer o işin aybını o sana göstere idi, kimse seni çeke çeke o tarafa götüremez idi.
Ma'lûm olsun ki, bir "kazâ” ve bir de "makzî" vardır. Kazâ-yı ilâhî ayn-ı hikmettir; binâenaleyh kazâya rıza ve mutâvaat lâzımdır. Fakat makzîden firâr ve nefret zarûrîdir. Ve kazâ ile makzî aralarındaki fark ve bu husûstaki tedkikāt, III. cildin 1362 numaralı beyt-i şerîfinden 1365 numaralı beyt-i şerîfine kadar olan mahallerinde îzâh olundu; burada tekrar îzâhı mûcib-i tatvíl olur. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri makzî olan o işin aybını ve çirkinliğini sana göstere idi, hiçbir kimse seni çeke çeke o fiil tarafına götüremez idi."
1351. Ve o dîğer bir işi ki, sen ondan nefret edici oldun, ondan dolayı olur ki, onun aybı zuhûra geldi.
Makzî olan ba'zı işlerin aybını Hak Teâlâ senden gizledi, icra ettin; fakat ba'zı işlerin aybını ve çirkinliğini de senin aklının gözüne keşf etti, sen de o fiilin kötülüğünü ve çirkinliğini gördün, o işten nefret edip kaçtın ve icrâ etmedin. İşte bundan anladın ki, sen bir kör deve gibisin, yularını nereye çekerler ise, oraya gidersin.
1352. Ey hoş sözlü sır bilici Huda! Kötü işin aybını bizden gizli etme!
Ey sıfat-ı Kelâm'ı latîf olup esrâr-ı kaderi bilici olan Hak Teâlâ, zâhiri hoş ve bâtını kötü olan fiilleri bizden gizleme; sûreti hoş görünen fiillerdeki aybı ve çirkinliği bizim aklımızın gözü önünde ızhâr et!
1353. İyi işin aybını bize gösterme, tâ ki gidişden soğuk ve heba olmayalım.
"Reviş", gidiş ve sülûk, tarz, tavır, üslûb; "hebâ" aslında güneşin huzemât-ı ziyâiyyesi arasında uçuşan tozlar ma'nâsınadır; "isrâf ve telef ve berhevâ" ma'nâlarında müsta'meldir. Ya'ni bu âlemde sûret-i zâhiresi nefse çirkin ve sûret-i bâtınesi latîf olan ameller olduğu gibi, sûret-i zâhiresi nefse hoş gelen ve sûret-i bâtınesi gāyet çirkin olan ameller de vardır. Nitekim bu ma'nâya binâen Resûl-i Ekrem Efendimiz حفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve cehennem şehvetler ile örtülmüştür" buyurmuşlardır. Ve yine bu ma'nâdan dolayı Resûl-i Ekrem Efendimiz اللهم ارنا الحق حقا وارزقنا اتباعه و ارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي ya'ni "Ey benim Allah'ım, bize hakkı hak olarak göster ve bizi ona uymak sûretiyle irzâk buyur ve bize bâtılı bâtıl olarak göster ve bizi onun ictinâbı ile irzâk buyur ve bize eşyayı olduğu gibi göster!" diye münâcât buyururlar idi.
Bu beyt-i şerîf bu münâcât-ı nebevînin tefsîridir. Ya'ni, “Yâ Rab, birtakım iyi ve hayırlı ameller vardır ki, sûret-i zâhirede biz onu çirkin ve ma'yûb görürüz, o hayırlı işlerin çirkinliklerini, bizim nefsimizin gözüne gösterme, tâ ki bizim şerîat ve tarîkat dâiresindeki gidişimiz berhevâ olmasın!”
1354. Alî olan Süleyman yine o âdet üzerine rûşenlik içinde mescide gitti.
Bu beyitte kıssanın evveline rücû' buyurulur. Ya'ni, "Rütbe-i aliyye sâhibi olan Süleymân (a.s.) sabah aydınlığı içinde, âdet-i seniyyeleri vech ile nasîhat ve ibâdet etmek üzere Mescid-i Aksâ'ya gitti."
1355. Şah her günün kāidesini isterdi ki, mescidde yeni ot göre.
Ya'ni, Süleymân (a.s.) her gün cârî olan âdet üzere mescide giderken, yeni bitmiş bir ot görmek ve onun hâssıyetini sorup anlamak isterdi.
1356. Gönül o safî olan göz ile sırrı görür; o haşayişi ki, ammeden hafî oldu.
“Süleymân (a.s.) her gün Mescid-i Aksa'ya giderken nasıl yeni bir ot görüp onun hâssasına vakıf olur idi ise, ârif-i billâhın kalbi dahi öylece safi olan gözü ile avâmdan gizli olan o otlan görür.” “Otlar”dan murâd, zâhirî otlar olabileceği gibi, kalblerde biten havâtır-ı muhtelife otlarına da işaret olur. Aynı zamanda cenâb-ı Pîr efendimiz kendilerinin safî olan kalb-i şerîflerinin hâline de işâret buyurmuş olurlar.
1357. Bir sûfî açılma için, bağ içinde yüzünü süfîce dizi üzerine koydu.
“Güşâd”, kâf-ı Fârisî ile, açma ve açılma demektir. Ya'ni, “Sûfinin birisi gönlü açılmak için, bir bağa gitti; ve o bağda sûfilere mahsûs olan tavır üzere yüzünü dizi üzerine koydu.”
1358. İmdi o kendinde derine, aşağıya gitti; onun uykusunun sûretinden fuzûl melûl oldu.
"Nugūl", amík ve derîn; "fuzûl", fodulluk, ya'ni hadden ve vazîfeden hâriç efâl ve akvâl; burada "ahmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yüzünü dizine dayayıp, murâkıb oturan sûfî dalmış ve kendinin kendiliğinde derin olarak aşağıya gitmiş idi. Bağ içinde onun bu hâlini gören bir fodul ve ahmak, onun uykusunun sûretinden melûl oldu da dedi"
1359. Ki: "Ne uyursun, nihayet asma çubuklarına bak, bu ağaçları ve âsâr-ı hudarı gör!"
"Hudar", hı'nın zammı ve dâd'ın fethi ile, "kökü derin olan ot" ma'nâsınadır.
1360. "Hakk'ın emrini dinle ki, "Unzurû!" buyurmuştur; bu asar-ı rahmet tarafına yüz getir!"
Sûre-i Rûm'da olan âyet-i kerîmeye işaret buyurulur : فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذالك لمحى الموتى و هو على كل شيء قدير (Rûm, 30/50) Ya'ni "Allah'ın rahmetinin eserlerine bak! Öldükten sonra arzı nasıl diriltir. İşte böyle muhakkak ölüleri dirilticidir ve O her şeye kādirdir." Ya'ni, “Allâh Teâlâ'nın "Nazar et!" emrine tebean Allah'ın rahmetinin eserleri olan bağın letâfetine ve arzın bahar mevsiminde nasıl dirildiğine ve tarâvet kesb ettiğine bak da, ibret al!"
1361. Dedi: "Ey bü'l-heves, onun âsârı gönüldür; o hariç olan ancak âsârın âsârıdır.
"Bü'l-heves", akılsız, câhil ve budala olan kimseden kinâyedir. Murâkıb olan sûfi o ahmak kimseye cevâben dedi ki: "Ey bü'l-heves, Hakk'ın âsârı gönüldür; zîrâ kalb hakikat-ı câmia-i insânîden ibârettir ki, mevcûdât-ı âlem onun mezâhir ve âsârıdır." O kalbin hâricinde olan yeşillikler ve güller ve türlü türlü çiçekler ve bağlar ve bostanlar ve sâir letâif ve suver bu gönül âsârının âsârıdır. Ya'ni gönül, âsâr-ı rahmet-i ilâhiyyedendir, bu umûr-ı hâriciyye ise onun âsârıdır. Ve burada "gönül"den murâd ârifin kalbidir. Bu hikmet-i kalbiyye, Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Şuaybîde mezkûrdur, burada tafsili uzun olur.
1362. Bağlar ve yeşillikler ayn-ı cândadır; hariç üzerinde onun aksi akıcı su üzerinde gibidir.
Bu beyitlerin zevk-i ma'nâlarına vusûl için bir mukaddimecik lâzımdır: Ma'lûm olsun ki, esmâ-i ilâhiyye sûretleri, mertebe-i vâhidiyyet ta'bîr olunan, hakikat-ı insâniyye mertebesinde yekdîğerinden ayrıldı ve temeyyüz etti. Bu sûretlere "a'yân-ı sabite" ve "suver-i ilm-i ilâhî" derler. Beyt-i şerîfdeki "âsâr"dan murâd, hakikat-ı insaniyye mertebesinde sâbit olup, yekdîğerinden temeyyüz eden bu sûretlerdir ve bu sûretler mertebe mertebe alâ-tarîki'l-aks mertebe-i şehadete kadar nüzûl eder. İnsân ise, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibaret olup, bilcümle merâtibi hâizdir; ve "insân"dan murâd, insân-ı kâmildir, insân-ı nâkıs değildir. Ve "kalb"den murâd, dahi insân-ı kâmilin kalbidir; zîrâ insân-ı kâmilin kalbi bilcümle esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin meclâsıdır. Nitekim hadîs-i kudsîde لا يسعنی ارضی و لا سمائی و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin nakî ve takî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh ârif kendi kalbine teveccüh ettiği vakit, Hak Teâlâ'nın keşfi mikdârı bu suver-i esmâiyyeyi, mertebe-i misâlde müşâhede eder. Vücûd-ı izâfî âlemi olan dünyâ ise, bu âlem-i misâlde olan sûretlerin aksinden başka bir şey değildir. Şu halde bu sûretler, âlem-i misâldeki âsârın âsârı olur. Vücûd-ı izâfî âlemi ise, âlem-i misal gibi besâitden mükevven olmayıp, mürekkebâttan mahlûk olduğundan, dâimâ fenâ ve tagayyürât içindedir. Binâenaleyh âlem-i misâlden, âlem-i şehadete aks eden sûretler, akan su üzerine aks eden sûretlere benzer. Su çalkandıkça, bu sûretler dahi çalkanır. Böyle olunca, âlem-i şehadetin bağlarının ve yeşilliklerinin aslı cânın zâtındadır.
1363. O su içinde olan bağın hayalidir ki, o suyun letâfetinden o çalkanmayı yapar.
Ya'ni, "Bu âlemin bağları ve bostanları, su içinde olan bağın aksi ve hayâlidir. Suya aks eden suver-i hayâliyye, suyun letâfetinden dolayı nasıl çalkanır ve sabit bir halde durmazsa, hey'et-i mecmûası a'râzdan ibaret olan bu âlem-i şehadetin sûretleri dahi, iki zamanda bâkî kalamaz ve dâimâ tebeddül eder ve çalkanır durur."
1364. Bağlar ve meyveler gönüldedir; onun letâfetinin aksi bu su ve çamur üzerindedir.
Bağlar ve meyvelerin aslı, ilm-i ilâhîdedir ve gönül gözü o âleme nâzırdır; o âlemin letâfetinin aksi, âlem-i unsuriyâttan ibaret olan, bu âlem-i şehadet üzerindedir.
1365. Eğer o servin ve sürûrun aksi olmasa idi, binâenaleyh Hâlık ona "gurûr evi" demezdi.
Eğer bu âlemin bağı kalbin servisinin ve sürûrunun aksi olmasa idi, Hâlık Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de وَ مَا الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا الاَ مَتَاعُ الْغُرور (Al-i İmran, 3/185) ya'ni "Hayât-ı dünyâ nedir? Ancak gurûr metâ'ıdır" buyurmaz idi. "Gurûr", aldanma demektir, "dârü'l-gurûr", "aldanma evi" demek olur; ve aldanma ise ancak hayâle ve akse i'timâd ile olur.
1366. Bu gurur odur, ya'ni bu hayal, ricâlin kalbinin ve canının aksinden mevcuddur.
Bu gurûr ve aldanma, dünyâ bağlarının ve bostanlarının aksi ve hayâli olmasıdır ki, bu akis ve hayâl dahi insân-ı kâmillerin kalblerinin ve canlarının bağlarından ve bostanlarından vâki' olmuştur. Nitekim yukarıda 1362 numaralı beyitte îzâh olundu.
1367. Bütün mağrûrlar bu akis üzerine gelmiş, bir zan üzerine ki, cennet mahalli bu ola.
Bu hayât-ı dünyaya aldanmış olan nâsın hepsi, insân-ı kâmilin kalbinin bu aksi üzerine istinâd etmiş bir zan üzerindedir. Derler ki, "İşte cennetin mahalli ve zevk ve sürûrun yeri bu dünyâdır!"
1368. O bağların asıllarından kaçarlar, o lâğları bir hayal üzerine ederler.
“Lâğ”, latîfe, hezl ve şaka ma’nâsınadır. Ya’ni, “O aldanmış olanlar bu akislere ve hayâllere dalıp o bağların asılları olan hakâyıktan kaçarlar. O hezl-i liyyâtı bir hayâl üzerine, ya’ni bu anâsırdan mürekkeb olan âlem-i şehâdet üzerine mün’akis bulunan o hakâyıkın hayâlleri üzerine yaparlar.”
1369. Vaktâki onların gaflet uykusu uca gelir, doğru görürler, o nazar ne fâ-idedir?
Ya’ni, “Bu dünyâda görülen sûretler, hayâlât-ı mün’akiseden ibâret oldu-ğundan, uykuda görülen rü’yâ kabîlindendirler. Vaktâki gaflet uykusundan ibâret olan bu hayât-ı dünyeviyye uca gelir ve nihâyet bulur, bu hayâlâta da-lan kimseler uykudan uyanırlar, ondan sonra hakâyık-ı eşyâyı görürler; fa-kat bu görüşün onlara aslâ fâidesi olmaz.” Çünki kendilerini maksûd-ı aslî-den uzak görürler. Nitekim hadîs-i şerîfde النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا فَانْتَبَهُوا ya’ni “Nâs uy-kudalar, vaktâki ölürler, uyanırlar” buyurulur.
1370. Böyle olunca, kabristanda girîv ve âh, bu galatdan kıyâmete kadar “Vâ [1371] hasretâ!” vâki’ oldu.
“Gûristân”dan murâd, âlem-i berzahdır. Rûh-ı insânî bu âlem-i sûretteki kalıbdan alâkasını keser kesmez, âlem-i berzahda kendisine tahsîs olunan bir kalıba taalluk eder; hayât-ı dünyeviyyede sıfât-ı hayvâniyyeden hangisi gâ-lib ise, bu kalıb o sûrete münâsib olup, âlem-i unsuriyyâtta mahbûs olur ve âlem-i illiyyîne urûc edemez. İşte kabir azâbı bu sıkıntılı hayât-ı berzahiyye-dir. Binâenaleyh kabristanda bu sıkıntılı hayâttan dolayı feryâdlar ve âhlar vâki’ olur ve hayât-ı dünyeviyyedeki galat-ı rü’yet sebebiyle kıyâmete, ya’ni yevm-i ba’se kadar, “Vâ hasretâ!” diye teessüfler olunur.
1371. Ey saâdet o kimseye ki, ölümden evvel öldü, onun canı bu asma çubuğu-nun aslından koku götürdü.
Saâdet o kimseye ki, bu hayât-ı dünyeviyyede kendinin mevhûm olan varlığından geçti; gerek kendinin ve gerek mevcûdâtın sûretleri Hakk’ın zı-lâl-i esmâiyyesinden ibâret olduğunu ilmen ve hâlen ve zevkan gördü ve bil-di. Ve مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا ya’ni “Ölmezden evvel ölün” hadîs-i şerîfine ittibâan mevt-i ihtiyarî ile nefsini öldürdü ve insân-ı kâmil olup, onun canı bu âlemin bağındaki asma çubuklarının aslı olan Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyyesinden koku aldı.